Bilgi Ve Nesne-I : Epistemizm İle Gerçekçilik Arasında Çağdaş Tartışmalar – Arda Denkel

////
115 Okunma
Okunma süresi: 50 Dakika

Özet

Felsefede “Gerçekçilik” diye adlandırdığımız yaklaşımı, karşıtı olan Epistemizm’den ayırt etmeye çalıştığım “Epistemizm” (Felsefe Tartışmaları I. Kitap) başlıklı yazımın devamı olan bu çalışmada, iki yaklaşımın son 60 yıl içinde aralarında sürdürdükleri tartışmayı özetleyecek, sonra da Gerçekçilik’in geçerlilik sınırlarını saptayacağım. Bu son bağlamda “Bilimsel Gerçekçilik” dediğimiz ve fizik kuramınca varsayılan gözlemlenemez şeylerin gerçek oldukları savını sorgulayacak, buna bilinemezci bir tutumla karşı çıkacağım. Bilimsel Gerçekçilik’in kendi içinde tutarsız ve çelişik olduğunu, bu mantıksal sorunu gidermeninse bu tür “Gerçekçilik”i deneysellikten soyut ve kopuk olan bir Nesnel İdealizm’e dönüştüreceğini gösteriyorum.

Bizi çevrelediğini düşündüğümüz varlık, insan anlığından bağımsız bir gerçeklik midir? Yoksa, kısmen olsa bile, görüp, tanıyıp bildiğimizi düşündüğümüz bu dünyayı biz mi yaratmakta, onu biz mi kurmaktayız? Bu tür sorular, içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarından başlayarak şu biçimde ortaya konmuştur:

Dil, düşünce, algı, bilgi ve bilim kuramı gibi, insan anlığının ürettiği tasarımlardan oluşan yapılar, insan anlığından bağımsız bir dünyayı, bir dış gerçekliği mi betimlerler?

Gerçekçilik adıyla bildiğimiz felsefe geleneği, bu soruları olumlu yanıtlar. Dil, algı ve bilgi, bağımsız bir gerçekliğe ilişkindirler ve onu betimlerler, çünkü insan anlığının ürettiği tasarımları, yani içerikleri, bunların konusu ve nedeni olan şeyle karıştırmamak gerekir. Karşıya bakıp da örneğin bir ağaç gördüğümde, anlığımda oluşturduğum algı içeriği bir şeydir, bu içeriğin tasarımladığı ve ona neden olan karşıdaki “gerçek” ağaçsa bir başka şeydir. Önceki anlıksal bir varlıkken, sonraki fiziksel ya da özdeksel bir varlıktır. Bu bakımdan, dilin, algının, bilginin ve bilimin temel görev ve işlevi, bu dış ve bağımsız varlığı tasarımlamak ve onu betimlemektir.

Gerçeksizcilik (Anti-Realism) açısındansa, dilin, algının ve bilginin içerikleri ile “ dış” konusu (nesnesi) arasında çizilen ayrım bütünüyle temelsizdir. Her şeyden önce, ayrımın bir yanını oluşturan o sözde “ dış” nesne, insan olarak hiçbir zaman erişemeyeceğimiz, hakkında onun tasarımları dışında hiç­ bir şey bilemeyeceğimiz bir ilkedir. Tasarımsa, ayrımın öbür yanından başkası değildir. Hem bir dış nesneden söz edecek ve onu tasarımından ayırt edeceksiniz, hem de bu dış nesneyi tasarımdan ayrı olarak tanımak, kavramak olanağınız bulunmayacak. Böyle bir görüş tutarlı olamaz, demektedir Gerçeksizcilik. Gerçeksizcilik’in ardındaki temel güdü Epistemizm’dir. Kısaca belirlemek gerekirse, Epistemizm iki savın bileşiminden türetilmektedir:

  • A) Varlık, ancak onu bilebileceğimiz ölçüde ve onun bilgisi çerçevesi içinde söz konusu olabilir.
  • B1) Bilgi içeriğinin ötesinde ve dolayısıyla da onun dışında kalan kendiliğindeki bir varlık (anlıktan bağımsız bir gerçeklik) söz konusu olamaz.
  • B1) Kendiliğindeki varlık (dış gerçeklik) söz konusu olsa bile bilinemez.
  • C) Bilinen, yani bilginin konusu, kendiliğindeki varlık (dış gerçeklik) olamaz.

Daha tutarlı, fakat daha aşırı biçimindeki Epistemizm, A’dan B1’i çıkarsar ve bu ikisinden C sonucuna ulaşır. Dolayısıyla bu yoruma göre C sonucu, dış gerçeklik diye bir şeyin var olmadığı üzerine oturmaktadır. Daha ılımlı, ancak tutarlılığı yumuşatılmış bir Epistemizm ise, A’dan B2’yi çıkarsadıktan sonra C’ye ulaşır. Buna göre, dış gerçeklik var olmuş olabilir; ancak böyle olsa bile bilginin (dilin, düşüncenin, algının) konusu bu değildir. Epistemizm’in vargısı olan Gerçeksizcilik, en uçta Tekbencilik olmak üzere yumuşadıkça Öznel İdealizm, Yansız Tekçilik gibi biçimler alır. Geçen yüzyılın sonlarında etkili olan Pragmacılık ve Pozitivizm, Epistemizm’in başlıca bayraktarları olmuşlardır. Bu yanda yapacağımız çağdaş Epistemizm’i ve bu yaklaşımın Gerçekçilik ile sürdürdüğü “ateşli” tartışmayı, özellikle yüzyılın ikinci yarısı üzerinde yoğunlaşarak tanıtmaya çalışmak ve bundan kimi sonuçlar çıkarsamak olacak.

Mantıksal Pozitivizm, Temelselcilik ve Gerçekçilik

Epistemizm’in 2O.yy’daki en bilenmiş, etkili ve sadık savunucusu, 1920’li ve 30’lu yıllarda Viyana’da parlayan Mantıksal Pozitivizm olmuştur. Bu yaklaşım, Hume ve Kant Epistemizmi’ni Pragmacılık ve Mach Pozitivizmi’nin katkılarıyla güçlendirmekteydi. I. Dünya Savaşı öncesinde Cambridge Üniversitesi’nde filizlenen gerçekçi akımdan da önemli yapısal alıntılar yapan Viyana Çevresi, bilinen en keskin epistemist ölçütlerden biri olan Doğrulama İlkesi’ni ortaya atmıştır. Doğrulama ilkesi, anlam ve anlamlılığa ilişkindir.

Epistemist sınırı, dilde anlamlı olarak söylenebilecek şeyleri sınırlayarak çizmeyi amaçlar. Eğer dil, düşünce, algı, bilgi ve bilimin dile getiriliş ve iletişim aracıysa ve bunun içinde Epistemizm’in izin verdiğinin ötesine ilişkin an­ lamlar taşıyan önlemler varsa, anlamlılığın ne olduğu üzerinden sağlanacak bir ölçütle, bu önermeler anlamsız, böylelikle de “gayrimeşru” kılınabilir. Doğrulama İlkesi’nin en önemli tarihsel kökenlerinden biri Peirce’dür. Peirce, kavramı, bir sözcük veya başka bir dile getirişin ussal içeriği olarak belirliyor. Sonra şöyle bir saptama yapıyor:

Eğer bir kavramın olumlanması veya yadsınmasının içerdiği düşünülebilecek tüm deneysel olgu kesinlikle tanımlanabilse, bu, o kavramın eksiksiz bir tanımı olurdu.[1]

Burada “kavram” dan anlam, “dilegetirişten” de önerme kastedilecek olursa, Doğrulama İlkesi’nin hemen yanı başına gelinmiş olur. Deneyi, önermelerin anlamını doğru ya da yanlış kılan şey olarak değerlendirmek, 2O.yy epistemistlerinin başlıca savlarından biri olmuştur. Buna karşılık Frege ile birlikte Cambridge gerçekçileri, anlamı, bir önermeyi doğru ya da yanlış kılan koşullar, yani nesnel gerçeklikteki durum olarak düşünürler. Anlamı doğruluk değerlerine bağladıkları için, Viyana ve Cambridge okullarını aynı kefeye koymak yanılgısına düşenler olmuştur. Oysa bu yüzeysel benzerliğin arkasındaki karşıtlık, yüzyılların eskitemediği İdealizm-Gerçekçilik çatışkısından başkası değildir. Duruma biraz daha derinlemesine bakılabildiğinde, önermelerin anlamlarının bunların doğruluk değerlerine indirgendiği, ancak doğruluk ve yanlışlığı saptayan şeyin iki okulca çok farklı bir biçimde kavrandığı görülecektir. Frege, Russell ve Wittgenstein için önermelerin doğruluk ve yanlışlığını, bu önermelerin betimledikleri ve içlerindeki terimlerin yönlettikleri (referans yaptıkları) gerçeklik belirler. Doğru olan bir önerme, terimleri gerçekliğin parçala­rıyla birebir karşılıklı olan bir önermedir. Bu önermenin anlamını bilmek, onu doğru veya yanlış kılan koşulları bilmektir; yani önermenin “doğruluk koşullarını” bilmektir.

Ludwig Wittgenstein (1889–1951)

Anlamı doğruluk koşullarına indirgemek ile sağlanan şey neydi? Böylece sağlanan, anlam denen ve dış gerçeklikten farklı bir doğaya sahip olan kimi şeylerin bulunmadığının ve anlamlılığın bütünüyle dış dünyanın öğelerince oluşturulduğunun güvencesiydi. Formel mantığın değişkenlerinin doğallıkla karşılık olabileceği öğeler dışında, örneğin anlıksal varlıklar olarak kimi anlamlardan söz etmeyi gerektirmiyordu bu keskin gerçekçi tutum. Ancak Frege, yaşamının son 25 yılında bu keskin gerçekçi tutumu bir ölçüde yumuşatmış, anlamı doğruluk koşullarından ayırt ederek, bu koşullarla yönetimi (referans) özdeşleştirmiştir. Dolayısıyla olgun Frege’ye göre, anlamlı olduğu halde doğru ya da yanlış olmayan tümceler söz konusudur. Ancak, önerme olan bir tümce, Frege’ye göre de gerçekliğin bir bölümüne yönletmeli, onunla bir karşılıklılık içinde bulunmalıdır.

Anlamı böylece kavramak, mantıksal işlemlerde önermelerin anlamlılığına hiç değinmek gerekmeden, bütünüyle doğruluk ve yanlışlık değerlerine dayanarak her türlü geçişi, çıkarımı, yapabilmeyi olanaklı kılar. Buysa, mantığı felsefeye uygulamanın bir dönemde başlıca amacı olmuş olan çözümleme ve buna bağlı yalınlaştırıcı indirgemeye olanak sağlar: Karmaşık ve bileşik olan her türlü yapının bileşenlerine çözümlenmesini olanaklı kılar. Böyle bir analitik yaklaşımı Cambridge okulunun etkisi altında kalarak benimseyen, ancak deneycilikleri bu okulun gerçekçi tutumuna karşıt, epistemist bir nitelik taşıyan Schlick, Neurath ve (daha sonra) Carnap gibi düşünürler, pozitivist tutumlarını, bu, çözümselliğe elverişli boyutla zenginleştirerek, “mantıksal” bir pozitivizme dönüştürmüşlerdir. Dolayısıyla Mantıksal Pozitivizm’in önerme anlamına doğruluk ve yanlışlığa indirgenmesi, çağdışı gerçekçi akımlar koşutken, doğruluğun temelini kavrayışı, onlarınkiyle taban ta­ bana karşıttır.

Anlamı doğru ya da yanlış olabilmeye indirgemek, doğru veya yanlış olamayan, ya da bu değerlerden birini taşıdığı gösterilemeyen bir tümcenin anlamsız olduğunu söylemek olanağını yaratır. Dilde bulundukları halde, bilimsel gelişme ile uyuşmayan, gizemsel, fiziksellik-dışı varlıklara ilişkin deyim ve tümceler, doğru ya da yanlış olmadıkları gösterilebildiğinde bunların anlamsız, yani saçma oldukları saptanmış olacak, bunlar “pozitif” bir dilden süzülüp çıkartılabileceklerdir. Böylece arındırılacak olan dil, bilimle tam bir uyum sağlayabilecektir. Bu, “ Occam’ın Bıçağı”ndan da keskin, nerdeyse bir Azrail tırpanını andıran tüketme (elimination) ölçütünü istenilen yerde durdurmak, öncelikle Pozitivistlerin kendileri için, hiç de kolay olmamıştır.

Bir tümcenin anlamlı olması onun doğru ya da yanlış olabilmesine, bu sonucu da deneye bağlıysa, deneysel olmayan ya da çözümleme sonucunda deneye ilişkin olduğu saptanamayan tümcelerin hepsi anlamsız sayılacaktır. Buysa ödün vermez bir epistemist varsayıma dayanmakta, deney içeriğinin ötesine ilişkin herhangi bir dilegetirişi, tanımsal olarak (bir çıkış noktası var­ sayımı olarak) anlamsız yani olanaksız kılmaktadır. Deneyin tasarımı olduğu ve bu deneye neden ve konu olduğu söylenebilecek bir nesnel gerçeklik hakkında konuşmak, pozitivist ölçülere göre anlamlı olamaz.

Doğruluk değerleri deneyle nasıl belirlenecek? Bunun yanıtı öncelikle Schlick, sonra da Ayer’ca geliştirilen ünlü Doğrulama İlkesi’nde yatıyor: İlkenin temeli, şu düşüncede bulunabilir: Bir önerme, doğru olması duyu verilerimizde bir değişiklik yapabildiği ölçüde anlamlıdır. Şimdi, önermenin doğru oluşunun saptanmasının, bunun duyularımızın verişinde (yani algı ya da de­ neyde) hangi değişikliği yaptığının saptanması olduğu ve ayrıca doğrulamanın (verifıcation) da doğruluğu saptamak olduğu göz önüne alınırsa, şöyle denilebilecektir: Bir önerme, ancak ve ancak doğrulanabilir olduğu ölçüde anlamlıdır. Herhangi bir kişinin bu anlamı bilimsel açıdan yorumlandığında, ilke şöyle belirlenecektir: S’nin, Ö gibi bir önermenin anlamını bilmesi, Ö’nün nasıl doğrulandığını bilmesi; yani, Ö’nün doğrulanmasının algı verimizde hangi değişkenliği yapacağını bilmesidir. Dolayısıyla Ö’nün hangi anlamı taşıdığının yanıtı da aynı ilkeler doğrultusunda verilebilecektir. Bir önermenin anlamı, onun doğrulanma yöntemidir. Doğrulama ilkesi anlamlılık için deneyi temel aldığı gibi, bu deneye yönelik olan bir eylemi, bir doğrulama yöntem uygulamasını da gerektiriyor. Mantıkçı Pozitivizm Pragmacılıkla sıkı ilişkilerini koruyor.

Mantıksal Pozitivizm Doğrulama İlkesi ile Berkeley’in “Esse Est Percipi”[2] öğretisine fazlasıyla yaklaşmış değil mi? Viyana Okulu da varolmayı deneyde doğrulanıyor olmaya bağlarken Berkeley gibi deneyi varlığa ölçüt sayan uç bir Epistemizm’e dönüşmüyor mu? Mantıksal Pozitivizm Öznel İdealist olmak yerine, daha ağırlıklı olarak görüngücüdür. Nesnelere ilişkin bir önermenin, örneğin “Arka bahçedeki ceviz ağacı yapraklarını dökmüş” gibi bir dilegetirişin anlamlı sayılmasının koşulu, bunun deneyde doğrulanmış olması değil, doğrulanabilir olması biçiminde saptanıyor. Böylece, Berkeley’de olduğu gibi nesne, doğrudan deneyle özdeşleştirilmiş olmuyor. Nesne, olanaklı deney içeriklerinden kurulu bir mantıksal yapı olarak düşünülüyor. Dolayısıyla, Mantıksal Pozitivizm’e göre yukarıdaki gibi bir önermenin bir anlam taşımasının başlıca gerekçesi, belirli koşullarının yerine gelmesi durumunda, kimi algıların edinileceğini dilegetiren bir deneysel önermeler bileşkenine çevrilebilir, ya da çözümlenebilir olmasıdır. “Eğer arka bahçeye gidecek olursam, orada……. gibi algılar edineceğim.” Bu son önermenin boşluğu doldurulduktan sonra, ne denli uzun ve karmaşık olursa olsun, Doğrulama İlkesine göre anlamlı sayılacağı açık olmalı.

Mantıksal Pozitivizm’in “tırpanı” için amaç özellikle, bilimimsi göründükleri halde onun dışında kalan kurgusal metafizik, Tanrıbilim, metapsişik gibi söylem alanlarının anlamlı olmak iddialarını tüketmekti. Bunu epey kuvvetli bir Epistemizm pahasına da olsa başarıyla yerine getirebilmiş olan Doğrulama İlkesi, yalnızca bununla kalmıyor, ahlak ve estetik önermelerini de “doğruyordu”. Ancak, daha da önemlisi, geçmiş olay ve olgulara ilişkin önermeler, kimi bilimsel önermeler (doğa yasaları) ve kuramsal önermeler, doğrudan doğallanabilme olanağından yoksun bulunmaları nedeniyle, ilkeye göre anlamsız sayılmalıydı. Dili ve felsefeyi bilime uydurayım derken Epistemizm’i fazla kaçıran Pozitivizm, bilimin can damarını oluşturan söylem alanlarını da tırpanına takıyordu. Bu sonuçtan kaçınmanın tek yolu, deneyde doğrulama­ ya da olanak tanımaktı:

Bir önerme deneyde doğrudan doğrulanamasa bile, doğrudan doğrulanabilir olan başka önermelerce içeriliyorsa, dolaylı olarak doğrulanabilir sayılacaktır. Bu da onu anlamlı kılar?

İşte bu dolaylı doğrulama olanağını kullanarak, bilimin en önemli önermelerini tüketilme yazgısından kurtarmayı amaçlayan kimi Mantıksal Pozitivistler, kökenleri Descartes ve Aristoteles’e değin uzanan Temelselcilik’e (Foundationalism) dört elle sarılmışlardır. Doğrudan örnek aldıkları Temelselcilik biçimi, formel mantıkla kurulan ve Russell ile Wittgenstein’ın karmaşık olanı yalın olana çözümlemeyi amaçlayan atomcu dizgelerinin deneyci bir yorumundan başka bir şey değildir.

Temelselcilik, bilgiyi ve bilimi oluşturan önermelerin yapılaşmalarına iliş­ kin bir öğreti olarak Epistemizm-Gerçekçilik karşıtlığından bağımsızdır. Her iki tutumca da kullanılmış, hatta Deneycilik’le de sınırlı kalmamıştır. Klasik dizgelerini usçu bir temel üzerinde yapılandırmışlardır. Temelselcilik, bilgi yapısını oluşturan önermelerin temelde bulunan kimi önermelerden çıkarımsal olarak türeyen zincirler oluşturduklarım savunur. Zincir üzerinde temele daha yakın olan önermeler daha uzak olanlara göre “daha temeldir” ve sonrakilerin doğrulukları öncekilerden çıkarsanabilir. Çıkarım yönü temelden yukarılara doğru olduğundan, zincirler de tek yönlü bir temellendirme ile nitelenen katı bir yapı serimlerler. Bilginin bütünü, ucu sınırlı sayıdaki temel önermelere dayanan ve baş aşağı duran büyük bir piramiti andırır. Piramitin yukarıda olan tabanına doğru çıktıkça, bilgi önermeleri genelleşir ve kuramsal nitelik kazanırlar içlerine doğrudan gözlemlenemeyen şeyleri adlandıran terimler alırlar. Temeldeki önermelerse doğrulukları başka önermelerden çıkarsanamayan türdendir. Usçular, bunların doğuştan düşünceler olduklarını savunmuş, deneycilerse temel önermeleri yalın deney durumlarını betimleyen önermeler olarak düşünmüşlerdir, örneğin Viyana Çevresi’nin “Protokollsâtze[3]”leri böyle tümcelerdir. Öte yandan usçu ya da deneyci olsun, gerçekçi­ye göre doğru olan temel önermeler, mantıktan bağımsız kimi dış nesnel gerçeklik öğeleri ile karşılıklılık içindedir ve onlara yönletirler.

Deneysel bilgi dizgesinin yapısına bakarsak, eğer burada Temelselcilik’in öngördüğü anlamda, tek yönlü bir bağımlılıkla yükselen bir yapı söz konusuysa, salt deney olgusu betimlemelerinin üzerindeki aşamanın, nesneler ve onların nitelikleri ile bunların geçirdikleri değişimleri içeren ve bilimin de temelinde olup, sağduyuca tanınan tikel varlıklardan oluştuğu öne sürülecektir. Tikeller aşamasının bir üstüne gelindiğindeyse, doğrulukları tikellere ilişkin önermelerin doğruluğundan çıkarsanan, genel ve tümel nitelikli önermelerin aşamasına ulaşılmış olunacaktır. Çeşitli genellik düzeylerinin kapsandığı bu yatay dilim, daha kalın olmak ötesinde, daha da karmaşık ilişkiler içerir. Burada, daha çok genel önermeler daha az genel önermelerle temellenerek bir iç örüntü oluştururlar. Genellikler aşamasında, nesne, nitelik türleri, olay türleri ve olay türleri arasındaki tümel ilişkiler, yani yasalar yer alır. En üst aşamaysa, gözlemlenemeyen, ancak içinde yer almaları bilim kuramını daha tutarlı kılan ve alt aşamalardaki doğru önermelerce içerilen kuramsal nesnelere ilişkin, çeşitli genellik düzeylerindeki kuramsal önermelerin düzeyidir. Atom-altı parçacıklar, elektronlar, fotonlar, kuarklar, çekim, enerji alanları ve benzerleri, sözü edilen kuramsal “şeyleri” oluşturur.

Pozitiviste göre her aşamadaki herhangi bir önerme aynı çıkarım zinciri üzerindeki daha temel önermelere çözümlenir; yani böyle bir önermenin anlamı ve deneysel içeriği, bu temel önermelerce eksiksiz olarak verilir. Üst aşamalardaki önermeler, daha temel olan daha çok sayıdaki önermeyi ve bunların mantıksal ilişkilerini özetlemek ötesinde bir anlamsal içerik taşımazlar. Yalnızca ve yalnızca, temel, yani salt deneysel önermeler, deney içeriğini (yani deney içeriği ölçüsünde ve çerçevesi içindeki gerçekliği) betimlerler. Bir başka deyişle tüm bilgi ve tüm bilim, deney içeriklerine ilişkin çeşitli genellik düzeylerindeki sınıflandırmalara dayanan önermelerden oluşur. Tikel olsun tümel olsun, deney içeriklerini aşan, onların ötesinde bulunan bir gerçeklik yoktur. Böyle bir gerçeklik var olsa bile, bilimin ve dilin betimlediği şey bu değildir. Tek gerçekliğin deney içerikleri olduğu savındaki yansız-tekçi tutum, hem Mach’ın hem de James’in varlık bilimlerinin belirleyici özelliğidir. Mantıksal Pozitivistler de bu alanda onları hemen doğrudan doğruya izlemektedirler.

Gerçeklik, bir tek bütün paket halinde değil, küçük küçük paketler olarak, yani derece derece gelir. Değişik alanlara uygulanan değişik gerçeklikler söz konusudur. Bunların birini onaylamak öbürlerini de onaylamayı gerektirmediği gibi, bir arada onaylanamayacak gerçeklikler de söz konusudur.[4] Aynı temelselci bilgi yapısı kuramına bakarsak, deney ya da gözlem-önermeleri gerçekliği, bu salt deney içerikleriyle sınırlandırdığında Pozitivizm’den ayırt edilemeyecektir. Bunun üstündeki tikeller aşamasına ilişkin Gerçekçilik, algıyla kavradığımız nesne, nitelik, ilişki ve olayların gerçekliğini ve bunlara ilişkin önermelerin ve bu tür gerçeklikleri betimlediğini öne süren Algısal Gerçekçilik, ya da Sağduyu Gerçekçiliği dediğimiz tutumdur. Klasik bilimin ve büyük ölçüde de modern bilimin temellerinde güçlü bir Sağduyu Gerçekçiliği bulunur. Genel olarak bilim adamı, ortaya attığı önermelerin içeriğini de­ neyle bilgisini edindiğimiz ve deneyin ötesinde olan nesnelliğe ilişkin bir anlamda düşünür. Buysa Sağduyu Gerçekçiliği’ni oldukça aşan, daha kuvvetli bir Gerçekçilik getirecektir. Tikellerin üstündeki aşamaya ilişkin Gerçekçilik, bu alanın kendi heterojenliği dolayısıyla çeşitli Tümelci Gerçekçilikler[5] ve Özcülük biçimlerini alır. En üst aşamaya ilişkin gerçekçi tutumsa, kuramsal nesnelerin gerçekliğini öne sürer; gözlemlenemeyen kimi kuramsal varlıkların ger­ çek olduğunu, kuramsal önermelerin böyle varlıkları betimlediğini savunur. Bu tutuma “Bilimsel Gerçekçilik” adı verilmektedir. Örneğin, Bilimsel Gerçekçilik’e göre Kuantum Fiziği, gerçek varlıkları, bunların nitelik ve ilişkilerini betimleyen bir bilim dalıdır.

Bu konulara yeniden dönmek üzere, şimdi, az önce betimlediğimiz temelselci öğretinin, pozitivist ya da gerçekçi olsun, bilim felsefesinde 1960’lı yıllara değin genel onay gören klasikleşmiş bir yaklaşım oluşturduğunu vurgulayalım. Bilimsel dizgeyi böylece kavrayanlar arasında pozitivistler yanı sıra (bunlara Reichenbach ve Hempel de katılabilir) onlarla çağdaş olduğu ve hemen hemen aynı felsefe yöntem ve malzemesini paylaştığı halde bir gerçekçi olan Karl Popper’ı da saymak gerekir. Popper’ın bilim felsefesi üzerindeki etkisi büyük olmuştur. Bunun sonucu olarak pozitivistlerin geliştirdikleri birçok düşünce, kimi değişikliklerle yeniden yorumlanarak gerçekçi, bilim felsefesine mal edilebilmiştir. 196O’lı yıllarda bu tür gerçekçi bilim kavrayışına karşı Radikallerim oluşturduğu büyük epistemist hareket, gerçekte, başka bir epistemist yaklaşım olan Mantıksal Pozitivizm’i niteleyen “paradigma” ya karşıydı.

Popper önermelerin anlamlı oluşuyla değil, bilimsel oluşlarıyla ilgilidir. Ona göre önemli olan, deneysel temele dayananla dayanmayanı, ayırt etmek değil, bilimselimsi olandan gerçek bilimi ayırmaktır. Bir ilkenin bilimsel olması da Popper’a göre doğrulanabilir olması ile değil, yadsınabilir (refutable) olmasıyla belirlenir. Örneğin, her türlü olguyu açıklayabilen bir ilke, her türlü durumda olumlanan bir anahtar formül, aslında hiçbir şeyi açıklamıyordur. İlkelerin yeterince belirgin savlar getirmeleri, onların hangi koşullarda yadsınabilecekleri belirginleştirecek, bu da onların bilimsellik niteliklerini oluşturacaktır. Popper için doğruluk bir karşılıklılıktır.[6] Bilimin amacı, gerçekliği betimlemek ve açıklamaktır.[7] Bilim kendine çıkış noktası olarak sağduyuyu alır ve aslına bakılırsa kendisi de kesinleşmiş, aydınlanmış sağduyudan başka bir şey değildir.[8]  Temelselcilik’in ve yadsınabilirlik ilkesinin gereği olarak, Popper da tıpkı Mantıksal Pozitivistler gibi, önermeyi bağımsız bir anlam birimi olarak düşünür. Bir önerme anlamını ya da doğruluk değerini başka önermelerinkine bağımlı olmadan, tek başına taşır. Bu nedenle bilimsel hipotezler tek başlarına sınanmak durumundadırlar.

Popper ontik açıdan Pozitivistlere karşıt bir Gerçekçilik benimser ve bunu sağduyununkilerden kuramsal nesnelere kadar yayarken, Özcülük anlamındaki Gerçekçilik’e karşı çıkar. Öte yandan o, Deneycilik’in klasik düşüncelerinden biri olan, bilimsel dizgenin istikrarlı bir birikim ile büyüdüğü savını yadsımıştır. Bilim, bir bölümü Newton, bir başka bölümüyse Einstein kuramlarınca oluşturulan ve gerçekliği tam olarak betimlediği öne sürülebilecek bir yapı değildir, Popper’a göre. Her kuram yanılabilirdir. Sınamalara dayanamadığı noktaya geldiğinde, bir kuram bütünüyle gider ve yerine bir başkası gelir. Bilimin gelişimi dereceli bir birikim ile değil, doğruluğa bir öncekinden daha yakın olan bir kuramın etkisinin yerini bütünüyle alması ile olur. Popper doğruya daha yakın olma kavramını “doğrumsuluk” (verisimilitude) terimiyle karşılamıştır.

Bütünselcilik ve Quine

Willard Van Orman Quine 20.yy’m ikinci yarısında belki en büyük etkiyi yapmış olan, en odaksal filozoftur. Düşünce dizgesi içinde birbirlerine karşıt gibi duran kimi savları uzlaştıran ve köktenci yenilikler getiren bir yaklaşımı vardır. Quine’ın düşüncesinde bir yandan güçlü pozitivist öğeler bulunurken, o bir yandan da varlığın fiziksel-özdeksel tikellerden oluştuğunu öne sürebilmektedir. Ortaya attığı “kurama bağımlılık” ilkesine göre her kuram kendi varlıksal alanını, kendi ontik öğelerini belirler. Quine bu epistemist bakış açısını, bilimselleştirilmiş bir bilgi kuramı ötesinde bir ilk felsefenin söz konusu olamayacağı savıyla büsbütün uç noktalara çekerken, gerçeklik için tek geçerli ölçütün bilim olduğunu öne sürer. Kuşkuculuk ve onunla birlikte gelen tüm uslamlamalar, bilim kuramının dışında olup, bu kuramın karşılıklılık kur­ maya çalıştığı bir “nesnel gerçeklik” bulunduğu varsayımından doğmuştur, Quine’a göre. Bu varsayımın anlamsız olduğunu kavramak, Kuşkuculuk’tan da kurtulmaktır. Bilginin doğrulanması, geçerliliği, hatta onun doğruluğu bile, “ doğallaştırılmış” bir epistemoloji içinde, modası geçmiş konulardır. Bilgi- bilimin başlıca işlevi, sınırlı deneysel girdilerden o dev boyutlardaki bilgi kuramını hangi nedensel bağlantılarla ürettiğimizin açıklamasıdır. Görüldüğü gibi Quine, varlığın fiziksel-özdeksel tikellerden oluştuğunu ileri sürerken, bunu Kant’ı andırır bir biçimde söylüyor: Tikeller, bağımsız ve nesnel dış varlıklar değil, kuramın (yani bilim ve dilin) kendi yapısı içinde ve kendi getirdiği varlıksal yükümlülükler dolayısıyla varolan şeylerdir. “Veri” olan, yani kuramın kendine göre biçimlendirdiği söylenemeyecek olan, tek şeyse deneydir. Deney malzemesini kuramlaştırır ve çeşitli düzeylerde önermeler konumuna dönüştürürken, kimi doğuştan anlıksal yeteneklerimizi de kullanırız: kimi çıkarım biçimlerimizle, deneyi değerlendirir, sınıflandırırken başvurduğumuz benzerlik ölçütleri bunlardır. Quine’ın “Özdekçilik” ini gerçekçi olarak değerlendirmek için hemen hiçbir gerekçe bulamıyoruz; onunki epistemist bir Özdekçilik.

Quine’ın, bilgi dizgesinin (yani bilimin) yapısına ilişkin görüşleri temelselci pozitivist tutumunkine hem önemli benzerlikler gösterir hem de ondan köktenci bir biçimde ayrılır. Dizgenin temelinde “gözlem tümceleri” (observation sentences) bulunur. Bunlar, Quine’ın “uyarı anlam” (stimulus meaning) dediği deneysel içeriği dilegetirirler. Gözlem tümcelerinin uyarı anlamı, kavrayışa ve yoruma karışan ön bilgilerden, kuramın oluşturduğu bakış açısından ve önvarsayımlardan etkilenmez. Bunlar, tam tamına salt deneyi dilegetiren “temellikteki” tümcelerdir. Pozitivistlerin temel önermeleriyle hemen bütünüyle örtüşürler. Bu açıdan Quine’a göre deney verisi bilginin ve bilimin bir zorunlu koşuludur. Gözlem tümcelerinin üzerindekiler, onaylanabilirlikleri yine uyarı anlamına bağlı olan durum-tümceleri (occasion sentences) ve onaylanabilirlikleri uyarı anlamdan bağımsız olan kalıcı-tümcelerdir (standing sentences). Bunlardan öncekiler, tikel nesnelerin tikel anlamdaki gelip geçici koşul ve durumlarını dilegetirirken, sonrakiler de genel-geçer koşul ve durumları, yani genellemeleri söze dökerler. Burada bir kolaylık sağlamak amacıyla gözlem tümceleri dışında kalan hepsine “üst-tümceler” diyeceğiz. Üst-tümceler dilin ve kuramın temelini değil, gövdesini oluştururlar. Quine’ın felsefesi çağımız düşüncesini belki en çok bu türlü tümcelerin anlamına ilişkin olarak öne sürdüğü görüşlerle etkilemiştir. Çünkü Quine’a göre böyle önermeler tek başlarına ve başka önermelerden bağımsız olan bir anlam taşımazlar. Bunlar gözlem tümcelerinde olduğu gibi, deney içeriğince tek başlarına doğrulanıp, yadsınmazlar. Üst-tümceler deneyce öbekler halinde sınanırlar. Deneyin onları tek başlarına kesin bir anlamda doğru veya yanlış kılması söz konusu olamamaktadır. Bu görüşe “Bütünselcilik” (Holism) diyoruz. Quine bunu 19.yy Fransız fizikçi ve bilim tarihçisi Pierre Duhem’in, kuramların yapısına ilişkin savlarından almış ve geliştirmiştir. Bütünselcilik, deneyin, bir kuramın parçası olan herhangi bir önermeyi yalnız başına değil, o kuramı oluşturan öbür önermelerle hep birlikte sınadığını öne sürerken, önermelerin anlamlarının içinde bulundukları kurama göreceli olduklarını içermiş oluyor. Aynı dilegetiriş iki ayrı kuramda farklı anlamlar taşıyabilir ve doğrulanması da kurama bağlıdır. Önermelerin bilimselliğini yadsınabilir oluşlarına bağlayan Popper ve anlamlı oluşlarını doğrulanabilirliklerine bağlayan Pozitivistlerle tam bir karşıtlık içindeki Bütünselcilik nasıl bir gözleme dayanıyor?

Elimizdeki fizik kuramı şu tahmini yapmamıza olanak veriyor olsun:

Elektrik enerjisiyle beslenen bir devre üzerindeki bir ampul, devrenin kapatılması durumunda ışık yayacaktır. Böyle bir devreyi kapayan bir anahtarı çevirdiğimiz halde ışığın yanmadığını düşünelim. Deney, tahmini doğrulamayarak o tahminin dayandırıldığı bir doğa yasasını mı yadsıdı? Bunu bir yadsınma olarak düşünebildiğimiz ölçüde, kuramlarımızı kuramıyor olmamız gerekir. Oysa böyle durumlar karşısındaki tutumumuz çok farklıdır. Tahminin yadsındığım düşünmek yerine, onun gerçekleşmesinin zorunlu koşullarını oluş­ turan ve ancak hep bir arada yeterli olabilen olguları gözden geçiririz. Örneğin tellerde bir kopukluk, bir bağlantı bozukluğu olup olmadığını, devrede akım olup olmadığını, ampulün yanık olup olmadığını anlamaya çalışırız. Tahminin yanlış çıkmasıyla bu koşullardan herhangi birinin yanlış olması eş­ değerlidir. Bu nedenle deney, tek başına tahmini değil, bütünüyle kuramı sınamıştır. Nitekim tüm koşulların yerine gelmiş olmasına karşın tahmin halâ gerçekleşmiyorsa ve bu koşulları kuramsal tutarlılığı koruyarak değiştiremiyorsak, bu kez yalnızca tahmin değil, kuramın bütünü yadsınmış olacaktır. Bütünselcilik’in kuram ve onun parçası olan önermelerin yadsınmasına iliş­ kin olarak ileri sürdüklerini işte bu doğrultuda anlayabiliriz. Bir önermenin kurama bağlı olması, onun o kuram içinde anlam kazanıyor olması, yani onun anlam ve doğruluğunun, kendisiyle mantıksal olarak ilişkili başka önermelerle birlikte doğuyor olmasıdır: Kurama bağımlı bir önermeyi, onu yadsıyormuş gibi görünen deney verilerine karşın doğru çıkartmak için ilgili öner­ meler öbeği içindeki herhangi başka birkaçını değiştirmek yeterli olur.

Quine’a göre bilim, yani kuram-dil’in bütünü, alt-kuramların toplamından oluşan bir küreye benzer. Alt öbeklerin, kendi alt öbekleri de bulunabilir. Bu kürede yüzeye yakın olan önermeler ve dolayısıyla alt-kuramların konumuyla odağa yakın olanlarınki arasında sağlamlık ve vazgeçilebilirlik açısından bir fark bulunur. Odağa yakın olanlar daha sağlamdır ve değiştiril­ meye karşı çok daha büyük direnç gösterirler. Kürenin yüzeyi gözlem tümcelerinden oluşur. Derinlere indikçe önermelerin kuramsallık derecesi artar. Kuramı-feda etmeden onlardan vazgeçmek bu nedenle çok daha güçtür. Odağa yaklaştıkça doğa yasaları giderek daha genelleşir ve sonunda mantık yasalarına ulaşılır. Quine’a göre deneysel kuramın önermeleriyle uyuşmazlık gösterdiğinde, eğilim, yüzeye en yakın yerde küçük değişiklikler yaparak alt kuramları veriye uydurmaya çalışmaktadır. Ancak bu başarılamadığında bütün bir alt kuram atılıp, yerine bir yenisi kurulacaktır. Genellikle eğilim, uyuşmazlığı en az değişiklikle atlatmaktır. Örneğin, yukarıdaki örnekteki tahmin gerçekleşmediğinde devre ve akımla ilgili değişikliklere bakmak yerine neden­ sellik ilkesinden vazgeçmek, bilimin yapmamayı yeğlediği bir şeydir. Ancak olumsuz verinin gücü ve önemi ölçüsünde yapılması zorunlu bulunan değişiklikler odağa doğru yaklaşabilecektir. Odaktaki önermeler yukarıda belirttiğimiz gibi daha vazgeçilmezdirler; ancak çelişkisizlik ilkesi dahil, hiçbir öner­ me bütünüyle vazgeçilmez değildir: Bilindiği gibi, Quine analitik-sentetik ayrımını yadsımıştır.

Bütünselcilik, doğruluğun bir karşılıklılık olarak kavranmasını güçleştirecek, hatta engelleyecektir. Bu, her iki kavramı da dizgesine almamayı yeğleyen Quine için sorun değildir. Kuramsal tutarlılık, önermelerin onaylanabilirliğinin (öne sürülebilirliğinin) güvencesi olarak yeterlidir. Ancak bu koşullarda, kuramın “ötesinde” kalan bir dış gerçekliğe de yer yoktur. Nitekim Quine ilk felsefeyi dışlarken bunu da dışlamıştır. Gelgelelim, en iyi kuramın (yani bilimin) elverdiği ölçüde gerçekçi olmaksa Gerçekçilik olamaz: Quine bir epistemisttir. Onun bir epistemist olduğunun en iyi kanıtı, bütünselci görüşleri tutarlı sonucuna ulaştırıp kuramların değişirliği üzerinde bir görecelik getiren Kuhn ve Feyerabend köktenciliğinin çıkış noktalarından birini oluşturmuş oluşundadır. Quine, “Kültürel Görecelik” diye adlandırdığı bu tür yaklaşıma karşı çıkmıştır; ne var ki onun kendi savunduğu, kurama bağlılık ve kurama bağımlı ontik yükümlülük (ve ontik görecelik) gibi ilkeleri zedelemeden Radikaller’i yıkan doyurucu bir uslamlama getirebilmiş olduğu da söylenemez.

Peki Quine’a göre kuramların bütünsellik niteliğini yaratan şey nedir? Eğer Bütünselcilik geçerli bir hipotez ise, bu neden dolayı ortaya çıkmaktadır? Sanırız, bunun yanıtı, Quine’ın yine iyi bilinen bir öğretisinde, yani deneyin kuramları belirlemekten geri kaldığı savında bulunacaktır. Kuramların belirlenmegerisinde (underdetermination) kaldığını söyleyen Quine, bundan yine, sınırlı bir deney verisi üzerinde kurulan dev boyutlu bilgi dizgesini kasteder: “Çelimsiz” girdilerine karşılık çığ gibi içerik üreten kuramların önermeleri deneyce hiçbir zaman bütünüyle belirlenemez, tam anlamıyla desteklenmez. Bu olgu bütünselliği yarattığı gibi, bir ontik görecelik de getirir. Ancak, belirleme-gerisi oluşun neden olduğu somut bir olgu, Quine’ın “çevirinin belirsizliği” (indeterminacy of translation) dediği şeydir. Çevirinin belirsizliği olgusunu saptamak onun felsefesinde büyük bir önem taşır; çünkü bir anlamda Bütünselcilik artık bilimin yapısına ilişkin bir hipotez olmak ötesinde, varolan bir olgudur. Çünkü, eğer Bütünselci sava göre üst-önermeler tek başlarına anlam taşımıyorlarsa, bunun bir sonucu, ayrı dillerdeki önermelerin birbirlerine kesin-eşanlanlamlılıkla çevrilemeyeceğidir.

Çevirinin belirsizliği olgusu ve bu konunun tartışması, deneye dayandırılan anlam düşüncesinin sınanmasıdır. Bu tartışma, deneycilerin anlamı kavrayış ve açıklayış biçimlerinin, anlam dediğimiz şeye ilişkin sıradan ihraç ve beklentilerimizi karşılamakta bile yetersiz kaldığını ortaya koymaktadır. Her şeyden önce Quine’ın ortaya koymaya çalıştığı düşünce, iki terim ya da önermeye bağlanan uyan anlam (bu, anımsanacağı gibi, Quine’ın deneysel anlama kendi yaklaşımı içinde verdiği addır) özdeş olsa bile, bu özdeşliğin söz konusu terim ya da önermelerin anlama ilişkin sıradan beklentilerimizi karşılayabilecek biçimde eşanlamlı olmalarını sağlayamayacağıdır. Kısacası, deney­ sel (ya da uyarı) anlamın eş olması yalnızca salt deneyi veren gözlem tümce­ leri için bir eşanlamlılık, ya da çeviri olanağı sağlayabilir. Dilin ve kuramın asıl gövdesini oluşturan üst-tümcelerde, uyarı anlamdaki özdeşlik, eşanlamlı (yani birbirine çevrilebilir) olmayı içermez, böyle bir eşanlamlılık sağlamaz. Üst tümcelerde her türlü çeviri belirsizdir. Bunun Bütünselcilik açısından Quine’a yarayan bir vargısı, analitikliği öne sürebilmek açısından her türlü temelden yoksun bulunduğumuzdur. Çünkü analitik olmak, bir önermenin içinde, bütünüyle ya da kısmen, eşanlamlı olan terimlerin bulunuyor olmasından başka bir şey değildir.

Eğer eşanlamlılık diye bir şey varsa ve bu, nesnelere ilişkin söylemimiz içinde söz konusuysa, onun en keskin bir biçimde ortaya çıkacağı yer çeviri ortamı olmalıdır. Eşanlamlılığın var olup olmadığını anlayabilmek için, iyi tanınan ve kültür açısından bizimkiyle sıkı ilişkiler içinde bulunan dilleri karşılaştırmak yanıltıcı olur. Çünkü bu durumlarda çevirideki belirsizlik, diller arasında uzlaşımlaşmış ve sadece resmileşmiş çeviri kalıplarının varlığı nedeniyle, gölgelenmektedir. Bu diller arasında yüzyıllardır yapılagelen çeviriler, deyim ve terim sözlükleri ve çeviri gelenekleriyle en azından yüzeyde standartlaştırılmıştır. Dolayısıyla çeviriye ilişkin olguları çarpıtmadan su yüzüne çıkarabilecek türden bir inceleme, daha önce çevirisi yapılmamış ve bizce hiç tanınmayan bir dilin önermelerini kendi dilimizde söze dökme eylemi üze­ rinde yoğunlaşmalıdır. Bu, yüzeysel olarak standartlaştırılmış çeviri kalıplarının bulunmaması sayesinde, eşanlanlamlılığın var olup olmadığının daha iyi anlaşılabileceği bir ortam olur. Ayrıca iki dili birden öğrenmiş kişilerin bulunması da az sonra ortaya konacak nedenler dolayısıyla, belirsizliğin anlaşılmasını engelleyen bir durumdur. Quine, böyle hiç tanınmayan bir dilin çevrilmesi uğraşına “kökten çeviri” (radical translation) diyor ve şöyle bir durum varsayıyor. Dünyanın “ücra” bir köşesinde yeni bulunmuş bir kabile olsun ve bir dilbilimciyi bu kabilenin dilini bizim dilimize çevirmekle görevlendirmiş olalım. Dilbilimci işe ne yapmakla başlayacaktır? Yapabileceği tek şey oralı bir yerlinin belirli bir uyarı anlam karşısında söylediği sözleri bizim dilimizdeki bir önermeyle bağdaştırmaya çalışmaktır. İlk aşama, hangi uyarı anlamlarla hangi yerli sözlerinin bağlılaşım gösterdiğini saptamak olacaktır. Dilbilimci bağlılaşımları gözlemleyip, sonra bunları yerli üzerinde sınayabilir. Örneğin yerli karşıdaki çalılar arasında kaçışıp duran tavşana bakıp “gavagai” diyorsa, dilbilimci tavşanla karşılaşılan başka bir ortamda aynı sözü söyleyerek bunu yerlinin onaylayıp onaylamayışına göre, bağlılaşım konusunda bir karar verebilir. Sorun, bu bağlılaşımı saptadıktan sonra, bu be­ lirli uyarı anlam ve yerlinin dilindeki söz ile kendi dilimizdeki sözün bağlantısını kurmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, gözlem önermeleri düzeyinde böyle bir bağlantı kurmak sorunu yoktur. Uyan anlam örneğin kırmızı renk ise ve yerli her kırmızıyla karşılaştığında belirli bir söz kullanıyorsa, bunu bizim “kırmızı” ya da “ Bu kırmızıdır” dilegetirişlerimizle bağdaştırmak bir güçlük çıkarmayabilir. Oysa, belirli bir uyarı anlam karşısında durum tümceleri ve kalıcı tümceler düzeyindeki üst-önermelere kendi dilimizde karşılıklar saptamaya çalışmak, uygulanacak her türlü deneysel sınama yöntemine karşın belirsizliği aşamayacaktır. Buradaki başlıca sorun, üst-önermelerin, düzeyleri yükseldikçe kendileriyle birlikte taşıdıkları, ya da dilsel-kavramsal ortam nedeniyle araya karışıp duran ikincil bilişi (collateral information) içerikleridir. İkincil bilişi, uyarı anlamdan bir türlü ayırt edilip yalıtılamayan ve deney içeriğine dil-kültür (yani Quine’a göre kuram) ortamınca sürekli karıştırılıp sızdırılan her türlü bilişidir.[9] örneğin yerlinin oradaki tav­ şanı nasıl gördüğü, nasıl kavradığı, bu kavrayışın içerdiklerinin neler olduğu hep buna bağlıdır. Yerli “gavagai” dediğinde bundan o tikel tavşanı mı, tavşan- oluşu mu, birbirlerine kaynamış tavşan parçalarının birlikteliğini mi, yoksa tavşan aşamalarını mı anlamaktadır? Üst-önermelerin düzeyi yükseldikçe, karışan bilişi niceliği de artacak ve bu sayılan türden almaşıklar çoğalacaktır. Bir üst-önermenin anlamı, onu “uyaran” deney içeriğinden çok daha zengindir: Bu zenginliği yaratan ikincil bilişi, önermenin başka önermelerle iliş­ kileri, geçmiş uyarılarla bağlantılar[10], anlamı saptamakta deney içeriğinin sınırlılığını ortaya koyan ilkelerdir. Böyle bir engeli yıkabilmenin Quine’a göre tek yolu, iki dili de bütünlükleri içinde öğrenmektir. Bu anlamda iki dili bir­ den öğrenmiş biri, .bunlar arasında kesinliğe çok daha yaklaşan çeviriler yapabilecektir.

Köktenci çeviri konusunu kapamadan bir iki noktayı daha da saydamlaştırmaya çalışalım: Çevirideki belirsizlik, belirli bir uyarı anlam karşısında yerlinin söylediği söz ile dilimizdeki hangi ifadeyi bağdaştıracağımızın kararlaştırılmasındaki bilgi eksikliğimiz değildir, yalnızca. Evet, böyle bir eksiklik vardır ve bu deney içeriğinin (yani uyarı anlamın) aradaki ikincil bilişi dolayısıyla kullanılan sözü tek başına belirlemekten geri kalışıdır. Quine’a göre deneyin kuramı belirleme gerisinde kalışı, dilegetirişler için de aynen geçerlidir. Oysa çevirideki belirsizlik bu yukarıkiyle ilişkili olsa da ondan farklı ve daha da önemli bir engeldir. Belirsizlik, yerlinin sözüne karşılık olarak hangi dilegetirişimizi saptayacağımızı kararlaştırmada bilgimizin yetersiz oluşu değil, yerlinin sözüne karşılık, aynı uyarı anlam karşısında sayıca birden çok dilegetirişimizin bulunması durumudur: Deneysel içeriği eşit ölçüde karşılayan birden çok terim veya önerme arasında seçimi yapamıyor olmaktır. Burada deneysel olarak eşdeğer, fakat mantıksal, kavramsal olarak farklı dilegetirişler söz konusudur. İşte Quine’a göre Bütünselcilik’i kanıtlayan şey de budur; çünkü bu olguyu kuramın/dilin bütünselliğinden başka bir şey açıklayamayacaktır. Kuramın/dilin odağına daha yakın olan önermelerin çevirisi daha belirsiz; yüzeysel, yani deneye yakın olanların ise daha belirli olacaktır. Aynı düşünceler bilim kuramına uygulandığında, deneyin kuramı belirleme gerisinde kaldığı ve bundan dolayı, aynı deneysel veriyi açıklayan,  yani deneysel olarak eşdeğer, fakat birbirleriyle uzlaştırılamayacak ölçüde (bu uzlaşmazlık bir çelişki bile olabilir) farklı kuramların söz konusu olabildiği sonucuna varılır. Bu kuramların aynı deney verisine ilişkin önermeleri bir­ birlerine çevrilmek istendiğinde belirsizlik burada da devreye girecektir. Çevirinin belirsizliğini ortaya attığı yapıtını yayımlayışından on yıl sonra[11], Quine, deneyin kuramı belirleme gerisinde kalışı ve çevirideki belirsizlik olgularının bilim/dil/kuram dizgesi için hangi düzeyden başlayarak geçerli olduğu konusunda, çizgiyi herkesin kendisi gibi deney içerikleri ve tikellere ilişkin önermeler arasında çizmek zorunda olmadığım, Bütünselcilik’i onaylamanın onu “topyekûn” ya da Quine’ınki ölçüsünde benimsemeyi zorunlu kılmadığım belirtmiştir. Örneğin bütünselliğin sağduyu nesnelerine ilişkin dil/kuram için geçerli olmayıp daha üst kuramsal düzeyler için, örneğin gözlemlenemeyen şeylere ilişkin önermelerin dili için geçerli olduğunu ileri sürmek, Quine açısından da tutarlı görülebilecek bir tutumdur.

Bir başka yazıda Sağduyu (yani algısal) Gerçekçiliği’ni savunmuş ve bunu, algı ile ona neden olan bir dış gerçeklik arasındaki karşılıklılığa dayanan bir uslamlama ile temellendirmiştik. Sağduyu Gerçekliği’ni karşılıklılık ile birlikte savunmak, tikel sağduyu nesnelerine ilişkin dil/kuramın bütünselci olmadığını düşünmeyi gerektirir. Öte yandan Bilimsel Gerçekçilik’i benimsemek için inandırıcı bir gerekçe bulamayanların da gözlemlenemeyen şeylere ilişkin üst düzey kuramların deneyce belirlenme gerisinde olmak dolayısıyla bütünsellik niteliğini taşıdığım ileri sürmeleri doğal olacaktır. İşte bu gerekçelerle ve ileride daha da sağlam temellendirmelerle desteklemek üzere, bütünsellik, deneyce belirleme gerisinde oluş ve çevirideki belirsizlik gibi olguların geçerlilik alanını belirleyen sınırı, biz, gözlemlenebilir nesneler dünyasını dışta bırakacak biçimde çekiyoruz. Peki, böyle yapmak için, bunu kendi yaklaşımımızın gerektiriyor olması ötesinde, başka nedenlerimiz var mı? Bu aşamada iki neden vereceğiz. Bunlardan biri, Quine’nın Bütünselcilik’i sağduyu nesnelerine de yayan tutumunun tutarlı sonucunun, doğruluğu göreceli kılmayı (yani onun “Kültürel Görecelik” dediği görüşü) içermesi, İkincisiyse, Hilary Putnam’ın ortaya attığı “ilgi-göreceliği” (interest relativity) düşüncesinin, algıyla kavranan sağduyu nesnelerine ilişkin önermelerdeki çeviri belirsizliğini giderebilmesidir.

Willard Van Orman Quine (1908-2000)

Quine, deney içeriği düzeyinin üzerindeki her üst-önermenin deneyce belirlenme gerisinde olup, kuramın bütünselliği içinde bir “kolektif” anlam taşıması ve bir ontik görecelik getirmesinin, kavramların kurama bağlı olmaları gibi, doğruluğun da kurama göreceli olduğu sonucunu içerdiğinin çok iyi farkındadır. Ancak bu sonucu ne pahasına olursa olsun benimsemez ve onu engelleyerek gerekçeler arar. Örneğin daha henüz çevirinin belirsizliğini ortaya attığı yapıtında bile[12] görecelikten, kendi bilimimizi, bir kuramlar bütünü olarak bilgi dizgemizi ciddiye alıp, onun getirdiği doğruluğu tek doğru olarak değerlendirmekle kurtulabileceğimizi öne sürmüştür. Oysa, denebilir, felsefeci neden kendini bilim kuramı içine tutsak etsin? Onun dışından bak­ maya başladığı andan itibaren de deneyce eşdeğer ancak farklı “doğrular” içeren kuramların varolabileceğini onaylamak zorunda kalacaktır. Quine Bütünselcilik’i savunan bir filozof olarak, kendi söylemini de kuramın dışın­ dan yapmıyor muydu? Quine böyle bir söylemin kendisinin de belli bir kuramdan bağımsız olamayacağını ileri sürer. Bu onun Bütünselcilik’i gereğidir: Her önerme, her söylem bir kuram içinden, bir kuramın bakış açısındandır.

Ancak konu doğruluk olduğunda, içinde bulunduğumuz dil/bilim/kuram dışındaki başka bir kuramdan kendi kuramımızın doğruluğu üzerine söz söyleyemeyiz. Böyle bir üst-kuramsal doğruluk söz konusu olamaz. Çünkü için­ de bulunulan kuramın bir üstündekine çıkmak, o kuramı yadsımayı, onu tüketmiş olmayı gerektirir. İlk felsefenin olanaksızlığı da bu yüzdendir. Oysa kuramı benimsediğimiz sürece onun içinde olacak, yani onun doğrusunu saltık ve tek doğru olarak düşüneceğiz. Quine’a göre Kültürel Görecelik savını öne sürmek bile böyle bir paradoksu içermektedir. Dolayısıyla bu savı onaylamak zorunda kalmak gibi bir tehlike de söz konusu değildir.[13]

Quine’ın ortada böyle bir paradoks bulunduğu yolundaki iddiası pek inandırıcı durmuyor. İnsan kendi kuramı üzerine düşünebilmek için başka bir kuramın açısını “sanki kendi kuramından vazgeçmiş gibi” (ama gerçekte vazgeçmeden) geçici olarak neden benimseyemesin ki? Neden kendi kuramı dışına çıkıp başka bakış açılarını, onları içtenlikle benimsemesi ve kendi kuramını yadsıması gerekmeden değerlendirmek olanağından yoksun olsun? Bir kez bir kuramı benimsediğinde, ona neden böylesine dogmacı bir biçimde, yani ya hep ya hiç anlamında, saplanmak zorunda olsun? Kaldı ki, eğer Quine’ın öne sürdüğü türden bir paradoks gerçekten varsa, kanımızca bu onun için çok daha büyük bir tehlike oluşturuyor. Çünkü eğer Quine’ın felsefesine göre deneysel olarak eşdeğer olup, ikisi de (tutarlılık anlamında) doğru olmak yanı sıra kendi aralarında mantıksal olarak uzlaşmaz olan kuramlar söz konusuysa ve böyle bir durumdaki iki kuramın doğru olmaları Kültürel Görecelik’i içeriyorsa ve de yine Quine’ın öne sürdüğü gibi, bu paradoksal bir düşünceyse, Quine’ın felsefesi bir paradoksa yol açmış, mantıksal bir tutarsızlıkla sonuçlanmış demektir. Gözlemlenebilir nesneler dünyasını kurama-bağımlılık dışında tutmak işte böyle bir çıkmazı engelleyecektir. Böyle yapmak, göreceliği sağduyu nesneleri dünyasından atacak bir gerçeklik temeli oluşturacaktır.

Putnam, sağduyu nesnelerine ilişkin olan dile uyguladığı ölçüde, çevirideki belirsizliğin bir olgu olmak yerine bir olanak olduğuna dikkat çekiyor.[14] Bu amaçla, açıklamanın ilgiye (ilginin yoğunlaştığı alana) göreceli olduğu düşüncesini ortaya atıyor. Kısaca “ilgi göreceliği” dediği bu düşünceyi anlamak için bir örneğe başvuralım. Bir uçak düşmüş, bu olay bir çok can kaybı ve maddi zarara neden olmuş olsun. Gazeteciler ilgili bakandan açıklama istiyorlar: “Uçak neden çakıldı?” “Çünkü” diyor bakan “çakılmadan bir saniye önce büyük bir hızla yere yaklaşmaktaydı ve bilinen doğa yasaları ile teknik olanaklar çerçevesinde, bu saniye içinde kendini yere çarpmaktan kurtarıp yeni­ den uçmasına olanak yoktu.” Bakanın verdiği açıklama doğru bir açıklama. Oysa, gazetecileri ya da kamuoyunu ilgilendiren bir açıklama değil bu. Açıklama, ilgiye göreceli olarak çeşitli değişik açılardan verilebilir ve böylece verilen açıklamalar aynı deneysel olguya ilişkin olarak eşdeğer olabilirler. Yine de böyle bir durumda bakanın ilgisinin doğal olarak duyulacak ilginin odağının, yani insanların ilgilerini büyük bir çoğunlukla yoğunlaştırdıkları noktaların, dışına kaymış olduğu söylenebilir. Buna koşut olarak karşıdaki çalıların arasında kıpırdanan şeyin farklı biçimlerde kavramlaştırılması, değişik açıklama ve betimlemelerle verilmesi olanağı da söz konusudur. Onun için tavşan, tavşan parçalarının bir aradalığı, tavşan aşaması ya da tavşan-oluş demek, onu bu biçimlerle kavramak olanaklıdır. Oysa, içinde yaşadığımız dünya, bunun hepimize ortak olan koşulları, insanlar olarak yaşamamızı sürdürmenin temel gereksinim ve koşullarının birliği, insan kültürlerine bir temel ortak payda zemini vermiştir. Çalıların arasında kıpırdaşan o şey her insan kültürü için, hangi terimle anılırsa anılsın bir tavşandır. Dolayısıyla “gavagai”nin çevirisi bütün bu yukarıdaki almaşıklar olabilirdi; ancak dünyadaki başka insan topluluklarından söz ettiğimiz sürece, bu çeviri tavşandır. Aynı çeviriyi Mars’tan gelmiş bir yaratığın dilinden yaparken bu ortak paydaya güvenemeyeceğimiz çok açık olmalı.

Bütün bu nedenlerden ötürü, algı nesnelerine ilişkin dilde aşılmaz bir çeviri belirsizliği yoksa, bu dilin bütünsellik niteliğini çok daha az bir ölçüde taşıdığını ve onun önermelerinin tek başlarına anlam taşıyıp, doğru veya yanlış oldukları öne sürülebilir. Buysa, bu alana ilişkin karşılıklılık üzerine kurulu bir Gerçeklilik’i bilimin gözlemlenemezlere ilişkin kuramlarının bütünselci biçimde yorumlanması ile tutarlı kılar.

Kuhn, Feyerabend ve Köktencilik

Quine’ın Bütünselcilik’ini, götürdüğü Kültürel Görecelik ile bir arada benimseyip bundan değişmez anlamda bir doğruluğun söz konusu olmadığı sonucunu çıkarsarsanız, ana çizgileriyle Köktenciler’in düşüncesini elde etmiş olursunuz. Bütünselci ve tutarlılığı doğruluk olarak gören yaklaşım türünün, sınırlı deneysel veri karşısında eşdeğer fakat farklı kuramsal buluna­ bilmesi olgusunu ancak böyle açıklaması, anlaşılır bir durumdur. Çünkü tek ve saltık doğruya temel olacak bir nesnel dış gerçeklik düşüncesi, kuram/dilin bunu betimlemesi ve bu ikisi arasında bir karşılıklılık bulunması gibi ilkeler bu yaklaşım içinde ya yadsınacak şeylerdir ya da en azından kuşkuludurlar. Köktencilik en küçük bir dozda tutmaya özen gösterdiği Minimal Gerçekçilik’i benimser. Üzerindeki etki kaynakları arasında Bütünselcilik’ten başka, ikinci dönem Wittgenstein ve II. Dünya Savaşı sonrasında diller ve (ilkel oldukları bir türlü kabul edilemeyen) kimi yalıtılmış insan toplulukları üzerine yapısal araştırmalar da sayılabilir.

Köktenciler’e göre günlük dilde olsun, bilimde olsun, her tümce kurama bağımlıdır. Tek başına ve bağımsız olarak hiçbir önerme anlam taşımaz. Bundan dolayı önermelerin anlamanı nesnel olarak belirlemek diye bir şey de söz konusu değildir. Terimler olsun, tümceler olsun, dilsel söylenimler anlamlarını bir kuram bağlamında kazanırlar. Quine’da gördüğümüz ve Temelselcilik’in bir kalıntısı olan, gözlem tümcelerinin kuramdan bağımsız sayılmaları, köktencilerce sürdürülen bir sav değildir. Deney içeriklerine ilişkin önermeler de kurama bağımlıdır, örneğin Paul Feyerabend, gözlem dilinin yorumunun, gözlemlediğimiz şeyi açıklamada kullandığımız kuramca belirlendiği ve kuramın değişmesiyle birlikte bu yorumun da değiştiğini söyler.[15] Kuram zaman içinde değiştiğinde bir bütün olarak değişir. Bilim temelselcilerin öne sürdüğü gibi dereceli bir birikim ile büyüyen ve bütün kuramları içinde bağdaştıran bir dizge değildir. Bilim, giderek zenginleşen deneysel veri üzerinde kurulu olup birbirleriyle uzlaşmaz olan kuramların zaman içinde birbirleri ardına gelmeleri, yani bir kuramın yıkılarak onun yerinin bir baş­ kasınca alınması ile gelişir. Aynı ya da bir ölçüde farklı kuramlar olabileceği gibi, eş zamanlı ve deneysel anlamda eşdeğer oldukları halde uzlaşmaz olan kuramlar da söz konusudur. Farklı bir kuramda bütün temel kuramsal terimlerin anlam değiştirdiği ve dolayısıyla bunların yönletimlerini de değiştirdik­ leri görülür. Belirli bir terimin ya da önermenin bir kuramda taşıdığı anlam, aynı terim ya da önermenin başka bir kuram bağlamında taşıdığı anlamla karşılaştırılamaz. Terimler farklı olan anlamlarını kuram bağlamında kazandıklarından, karşılaştırma bu iki kuram-dil içinde de yapılamayacaktır. Çünkü bir kuram-dil aynı terime bir başka dilin verdiği anlamı veremeyecek, öbür dilin anlamını kendisininkiyle karşılaştıramayacaktır. Bu karşılaştırmanın içinde yapılabileceği ve kurama bağımlılıktan arınmış, nesnel bir dil ortamı da yoktur. Dolayısıyla hem kuramlar hem de içlerinde bulundurdukları öner­ meler, anlam açısından ortak bir ölçüyü, bir ortak zemini paylaşmamak anlamında eş-ölçülemezdir (incommensurable).[16] Bilim kuramlarının birbirlerini izleyişinin, ya da popüler deyimiyle “bilimsel devrimlerin” mantığı, koşulları, ussallığı ve biçimi konusunda, Kuhn ve Feyerabend’ı bile birbirlerine düşüren yaygın tartışmayı burada ele almayacağız. Şimdi belirlemeye çalışacağımız şey, bu bilim felsefecilerinin bilimin gelişimi ve yapısı üzerine düşünce üretirken ne tür bir ontolojik tutum benimsemek durumunda kaldıkları olacak. Bu konuyu doğrudan ele almayışları dolayısıyla bu alana ilişkin düşüncelerinde oluşan saydamsızlığa karşın, Köktenciler’in nasıl bir varlıkbilim çerçevesi içinde kaldıklarını kestirmek olanaklıdır. Öncelikle, çok kuvvetli olan epistemist tutumlarına dikkat etmek gerek. Terimlerin anlamlarım ve bundan dolayı da yönletimleri kurama-bağımlıysa, terimlerin yönlettiği “nesneler” de kurama göre değişecek, sonuç olarak Minimal Gerçekçilik’in ortaya attığı biçimde[17] dil/kültür/kuram kendi “nesnelerini” kendi kuruyor olacaktır. Dolayısıyla sorulması gereken bir soru, anlamın kurama bağımlı oluşunun ontolojiyi ne ölçüde kurama bağımlı kıldığıdır: Her kuram kendi ontolojisini mi kurar? Bu böyleyse değişmez ve saltık anlamdaki bir doğruluk kuramına yer kalmamış demektir. Fakat böyle bir görüşün Köktenciler’i bir dış gerçekliği —deneyin salt nedeni olarak bile— olanaksız saymak sonucuna, yani Tekbencilik’e veya Öznel İdealizm’in kucağına itmesi gerekmez. Nitekim Köktenciler belirgin bir biçimde Minimal Gerçekçi’dirler. Örneğin Kuhn’un “o dışarıdaki dünya” ya sürekli olarak değindiği gözlemlenebilir.[18] Bu dünya bilginin bir kaynağı, bir kökenidir; oysa bilgi ya da bilim kuramı bu dünyayı betimlemez. Betimleme söz konusu olmadığına göre de doğruluğu belirleyen şey o olamaz: Doğruluk dış nesnellikle bir karşılıklılık değildir. O zaman, yukarıda değinildiği gibi, saltık doğruluk aramak bir boş erek peşinde koşmaktır. Doğruluk da kurama bağımlıdır. Doğruluğu yaratan, kuramın iç tutarlılığıdır. “Eğer haklıysam”, diyor Kuhn “ ‘Doğruluk’, tıpkı ‘kanıtlama’ gibi ancak kuram içi uygulaması olan bir terimdir.”[19] İşte bu anlamda varlık da kurama bağlıdır. Çünkü dil ve kuram dünyayı, yani dünyadan gelen deney verisini kendine göre kesip biçerek kendi ontolojisini yaratır.[20] Köktenciler’in bu düşüncesi de belirgin bir biçimde, Quine’nın “Varlıksal Yükümlülük” ve “Varlıksal Görecelik” öğretilerinden esinlenmiştir. Kuramın kendi nesnelerini saptadığı düşüncesi, aslında Frege’ce ortaya atılan ve Strawson’ca da yoğun bir biçimde kullanılan ön-varsayım (presupposition) öğretisi ile ilişkili olarak ele alınmalıdır. Bu öğretiye göre herhangi bir önerme bir “nesne”nin belirli bir durumunu ya da niteliğini dile getiriyorsa, bunun doğru ya da yanlış olabilmesi, durumu ya da niteliği betimlenen nesnenin varolduğunu öne süren bir önermenin doğru olmasını gerektirir. Varlık bildiren önerme doğru değilse, yüklem yapan önerme de doğru ya da yanlış olamaz. Kant’taki, varlığın bir yüklem olmadığı savından esinler taşıyan bu öğretiyi Quine kendi doğrultusunda şöyle geliştirir: Kimi adları önermelerin içinde kullanmakla bu adlara karşılık olan nes­nelerin varlığı konusunda bir yükümlülük altına girmeyiz. Russell’ın betimlemeler kuramı böyle bir yükümlülüğü ortadan kaldırabilmektedir. Benzer bir anlamda, yüklemleri kullanmak da tümellerin varlığını onaylamak yükümlülüğü yaratmaz. Ancak Quine’a göre, bu tür önermelerin yapısını veren bir mantık geliştirdiğimizde kullanacağımız bağlı değişkenler varlıksal yükümlülük getireceklerdir. Örneğin, “Tunca keldir” tümcesi bizi ne Tunca’nın ne de kellik özelliğinin varlık veya gerçekliğine ilişkin bir yükümlülüğe sokar. Oysa “Kimileri keldir” böyle değildir. Bunda varlıksal yükümlülük getirilmektedir; çünkü bunun anlamı, “Öyle bir şey vardır ki, bu kel”dir. Yükümlülük kelliğe değil, bu niteliği taşıdığı söylenen şeyedir. Buna benzer olarak “Kimi insanlar keldir” demek de bununla insanların varlığına yükümlülük getirir. Quine yükümlülüğün “gerçekçi” bir anlamda olmayıp yalnızca yü­zeysel olduğunu düşünür. Çünkü farklı bir mantıksal dizge kurarak yükümlülüğü farklı şeyler üzerine kaydırabiliriz. İşte Quine ünlü “Varolmak, bağlı bir değişkenin değeri olmaktır” sözünü bu bağlamda söylemiştir. Quine, Frege’nin öğretisindeki varlığın gerçekçi ölçütü olan varlıksal-nicelenmiş önermenin doğru olması ölçütünü kurama bağımlı bir ölçütle değiştirmiş oluyor. Ona göre bir kuram ancak önermelerinin doğru olabilmesi için değişkenlerinin yerine durmaları gereken nesneler kümesinin varlığını onaylamakla yükümlüdür.[21] Ontik yükümlülük, bir kuramın o kuramı benimseyenlere yüklediği bir yükümlülüktür, bu yaklaşıma göre.

Thomas Kuhn (1922-1996)

Varlıksal yükümlülüğün bizi ve içinden konuştuğumuz kuram/dili, varlık olarak kabul etmekle yükümlediği her bir şeye “varlıksal sayıt” diyelim. Varlıksal ya da ontik sayıt tüm kuram için bütün bir “evren”, kuramın bir önermesi içinse bir “nesne” olabilir. Önemli olan nokta, her kuramın yapısında, bu kuramın, içinden var gibi gösterdiği, oysa başka bir kuram için geçerli olmayabilen bir nesneler ve nitelikler (yani sayıtlar) alanı bulunacağıdır. Bu, kuramların bütünsellik ve tutarlılık niteliklerinin doğurduğu bir sonuç. Her kuramın kendi varlıksal sayıtı var ve bu kuram deney malzemesinden kendi kurama-bağlı ontolojisini, kendi kurama bağlı doğruluğunu yaratıyor. Kimi bilim felsefecileri ve bilime aşın hayranlık duyan kimi bilim adamları ve felsefeciler, kuramların varlıksal sayıtının gerçeklik ile olan ilişkisini bir türlü gereğince saptayamıyorlar. Örneğin kimileri, sayıtlarla varlıkları birbirine karıştırmak yanılgısına düşüyorlar. (Bunu kavrayış ile kavranılanı karıştırma yanılgısıyla karşılaştırın.) Bu karıştırmayı safçasına (naive) yapanlar, içinden konuştukları kuramın ontik sayıtını gerçekliğin kendisi sanarak, agnostizme yer bırakmadan, örneğin gözlenemezleri gerçek sayıyorlar. Buna bir örnek, kuantum kuramının, bire bir anlamda gerçekliği betimlediğini sananlardır. Bu gruptakiler, karıştırmayı safçasına yapıyorlar, çünkü Quine dersini iyi almamışlar. Bu bilim hayranları, kuramların bütünsellik niteliğinin farkında değiller. Öte yandan bütünsellik niteliğinin farkına varan kimileri de karıştırmayı ters yönde yapıveriyor ve tüm gerçekliği varlıksal sayıt içinde eritiveriyorlar. Varlıksal sayıt kurama göreliyse ve deney verisi de birden çok kuramca dizgeleştirebiliyorsa, varlık kurama bağımlı olmalıdır demek, daha baştan gerçekliği sayıtta eritmiş olmayı içeriyor. Bütünselcilerin bir başka eğilimi ise, bu kez gerçekliği sayıtta eritmeden bunları ayırt etmek, ancak varlıksal sayıtın gerçekliği “işsiz bıraktığını” varsaymak. Buna göre gerçeklik algıya neden oluyor, ama, kuramın betimlediği bu değil, sayıt. Oysa sayıtın gerçekliği ne ölçüde verdiğine karar vermenin yine Bütünselcilik’in bilinen gerekçelerine göre olanaksız olduğu görüleceğinden, gerçeklik ne bilinebilir ne de doğruya temel olabilir, deniliyor. Biz ise varlıksal sayıtın gerçekliği işsiz bırakmadığını ve gözlemlenebilirler alanında sayıtın gerçeklikle büyük ölçüde çakıştığını öne süreceğiz. Gözlenemezler alanındaysa bu çakışmanın bilinemez olduğunu, Bütünselciler’in söylediklerinin burası için geçerli olduğunu söyleyeceğiz. Gözlemlenebilirler alanını ayrıcalıklı yapan şeyin, algının düzenini ve nedenselliğini temel alan uslamlama olduğunu ileri sürüyoruz.[22] Köktenciler her kuramın kendi varlıksal sayıtıma yükümlü olması dolayısıyla hiçbir kuramın saltık doğruya varamayacağını, hiçbirinin gerçekliği betimlemediğini savunuyorlar. Bizce, bu savın öncülü doğru olmasına karşın vargısı öncülden çıkarsanamaz. Her varlıksal sayıtın gerçekliğe bir yaklaşım olduğunu ve her sayıtın kendi iç-doğruluğu olduğu gibi karşılıklılık anlamında saltık doğruluğa bir yaklaşımı, yani bir doğrumsuluğunun da (verisimilitude) bulunduğunu düşünebiliriz. Bu doğrumsuluğun kimi alanlarda insan için saptanabilir olmaması onu ne ortadan kaldırır ne de gerçekliği işsiz bırakır. İşlevsel (operational), araçsal (instrumental) ve pragmacı anlamda, daha yetkin olan kuramların sayalarının gerçekliğe göreceli olarak daha yakın olabileceğini, bilimin gelişiminde gerçeğe yaklaşımının (convergence) bu anlamda sözkonusu olduğunu düşünebiliriz.

Gerçekçi olduğu dönemlerde Putnam, Köktenciler’in benimsediği ve onları göreceliğe götüren Epistemizm’in ya yönletim olgusunu dikkate almadığı ya da yanıltıcı bir yönletim kuramına bağlandığı noktasına dikkat çekmiştir.[23] Bu düşünürlerin göz önüne almadıkları şey, terimlerin yönlettiği şeylerin, o terimlerin ardındaki kavramlar ya da bunların anlamlarından bağımsız olduğudur. Köktenciler bunun farkında değil gibidirler. Terimlerin anlamlarının kurama-bağımlı olduğunu öne sürerken doğrudan yönlerime ilişkin bir şey söylememektedirler. Ancak görüldüğü kadarıyla Köktenciler, Pozitivistler ve hatta Popper ile aynı yönletim kuramını paylaşmışlardır. Bu kuramsa, yanıltıcı olup Epistemizm’e zemin hazırlayan Frege’ci yönletim kuramıdır. Frege, felsefi kariyerinin son döneminde kavrayışı dış nesnelliğe yansıtan Platoncu Gerçekçilik’e[24] karşıt yönde bir adım atmış ve anlam ile yönlerimi ayırt etmişti. Bu bir açıdan kendi önceki dönem düşüncelerinin de eleştirilmesiydi. Anlamı yönlerimle özdeşleştiren görüş, anlamlı her söze anlık dışı nesnel bir karşılık arayacağından, her kavramı nesnelliğe yansıtmak eğilimindedir. Frege, ayrımıyla önemli bir yanılgıyı engellemiştir. Bu ayrımın geçerliliği, ger­ çekçi olsun olmasın, her görüş için ortak bir çıkış noktası olmalıdır. Oysa, ayrımı çizdikten sonra Frege’nin anlam ve yönletim arasına yerleştirdiği bağlantı biçimi, kantarı belirgin olarak Epistemizm’in yararına eğmektedir. Frege’nin ayrımını onaylamak, onun yönletimi anlamın belirlediğini öne süren öğretisini de benimsemeyi gerektirmez. Ona göre anlam, yönlerime götüren yoldur.[25] Yönletimi anlam içeriğinden bulabiliriz, çünkü sözcüğün karşılığı olan nesnenin niteliklerinin bilgisi, sözcük ile nesneyi birbirlerine bağlayan tek yoldur. Nesneyi saptayan bu bilgi, bu içeriktir. İçeriğin dilegetirilişiyse nesne hakkında doğru olan belirli betimlemelerin tümel evetlemesidir (“ve” ile bağlanmasıdır). Frege’ci öğreti açısından anlamın içeriğine uyan nesne hangisiyse, sözcüğün yönletimi de odur. Bunun yanıltıcı bir yönletim kuramı olduğu hem Putnam hem de Kripke tarafından güçlü uslamlamalarla ortaya konmuştur.[26] Şimdi, eğer anlam kurama bağlıysa ve de Frege’ci yaklaşımın gereği olarak yönletimi anlamın belirlediği varsaymıyorsa, kuram değişince, terimin yönletimi de değişmiş olacaktır. Yani Bütünselcilik’e göre yönletim de kurama bağımlıdır. Oysa bu, .yukarıda değinmiş olduğumuz, gerçekliği varlıksal sayıt içinde eritmek yanılgısından başka bir şey değil. Gerçek nesnelerin varlıksal sayıt olduklarını, Frege’nin epistemist yanılgılı yönletim kuramından başka destekleyen hiçbir gerekçe yok. Frege’nin kuramınınsa geçerli bir temeli yok. Dış nesneleri insanın bilgi içeriğinden oluşan anlamın belirlediğini söylemek, bu nesneleri anlığa bağımlı kılan bir varsayımdan yola çıkmaktır. Kurama bağımlı anlam, olsa olsa sayıt alanı içindeki, kuramın varlıksal yükümlülüğü olan “nesneleri” belirler. Sayıta yönletim, gerçek yönletimden ayırt edilmelidir. Sayıt alanı içindeki “nesneler” tabii ki kurama bağımlıdır. Ancak bunların kurama bağımlılığı gerçek nesnelerin bağımsızlığını etkilemeyecektir. Deney içeriklerine ve onunla temellenen algısal bilgiye neden olanlar işte bu gerçek nesnelerdir. Dolayısıyla terimlerden gerçek yönetilenlere giden yol da, aynı nedensel ilişkiyi ters yönde izler. Bilgi nesnesini belirlemez; nesne bilgisini belirler. Bu nedensel ilişkiyi ters yönde izleyerek, terimden dış nesneye ulaşıp onu saptamak olanaklı olmasa bile, terimi tümcelerimizde kullanırken sözünü etmeyi amaçladığımız şey, yani yönletimsel niyetimiz, yine Frege’nin dediği gibi[27] sayıtlarımız değil, gerçek nesnelerdir. “ Fatih. Mehmet” dediğimizde kastettiğimiz şey, hakkındaki bilgimiz ne ölçüde eksik ya da yanılgılı olursa olsun, tarihte yaşamış olan kişidir. Bilgilerimizin toplamı olan sayıt, yönletimsel niyetimizi oluşturmaz.

Yönletimi anlamdan ayırmaktan öte, bir de gereği gibi bağımsızlaştırdığımızda, eş-ölçülmezlik denilen şeyin, saltık doğruluk, doğrumsuluk ve gerçeğe giderek yaklaşma gibi beklentileri hiç de yıkmadığını anlıyoruz. Kök­ tencilerin eş-ölçülmezlikten bu sonucu çıkarsamaları ya yanlış bir yönlerim kuramından kaynaklanmakta, ya da Epistemizm’i baştan varsaymak döngü- selliğine dayanmaktadır. Kendimizi bu gibi yanılsamalardan korumak için gerçek yönletilenin kendinde-olduğu-gibi-nesne iken, sayıt yönletilenin onu-bildiğimiz-gibi-nesne olduğunu, iyi kavramalıyız.

Deney içerikleri düzeyine dek inmeye, çalışan Bütünselcilik’e karşı Gerçekçilik’i savunduk. Ancak Gerçekçilik’i hangi alanda ve ne ölçüde savunacağını iyi kestirmek gerekir. Çünkü zincirini koparmış Gerçekçilik, sağlıklı düşünceye, aşırıya kaçmış Epistemizm ölçüsünde zararlıdır. Kavram Gerçekçiliği buna en iyi örnektir.[28] Bilgi dizgesine ilişkin olarak, Bütünselcilik’in hangi noktadan, hangi düzeyden itibaren geçerli sayılabileceğine daha önce de değindik. Ancak çizgiyi o düzeyden çekmenin gerekçesini daha sağlam bir biçimde saptamak zorundayız. Bunun için de önce ayrım için bir ölçüt verip, sonra, son on yıl içinde gerçekçilerce verilen belli başlı uslamlamaları gözden geçirip, bunların, gözlemlenemezlerin gerçekliğini savunan Bilimsel Gerçekçilik’e güvenilir bir temel sağlayıp sağlamadığını değerlendirmeliyiz.

Yönletimleri (kaplamları) gösterimle saptanabilen şeyleri böyle saptanamayanlardan ayırt edelim. Ayırt ettiğimiz her iki ulam da betimlemelerle saptanabilir; fakat bunlardan İkincisi, yalnızca betimlemelerle saptanabilen tikellerden oluşuyor. Şimdi, bilgi dizgesini, yeni bilim/kuram/dil bütününü, temelselci bir yapı olarak düşünelim. Bunu deney içerikleri düzeyinden başlayıp algı nesnelerine ve bunlara ilişkin genelliklere, en tepedeyse kuramsal, yani gözlemlenemeyen “nesnelere” yer veren önermelere doğru yükselen bir yapı olarak imgeleyelim. Belirsizlik, eş-ölçülmezlik ya da kurama-bağımlılık gibi olguların, kuramın betimlediğini gerçekliğin kendi yapı ve niteliğinden saptırıp uzaklaştırmasının nesneler düzeyinin üstlerine değin önemli sayılamayacak ölçüde düşük bir oranda olduğunu daha önce de öne sürdük. Bu düzeylerde sayıt ve gerçeklik büyük ölçüde örtüşüyor. Bütünsellik niteliği bilgi yapısının hangi aşamasından başlıyor? Deney içeriği, bir veri olarak, kurama bağımlı bir nitelik taşımıyor. Köktencilerim savunduğu görüş bile deneye ilişkin yargılarımızın kurama bağımlı olduğuydu. Oysa, deney içeriğinin, yine bir veri olarak, büyüt bir düzenlilik taşıdığı da kuşku götürmüyor. Bu düzenliliğin anlığa bağımlı olduğu savının, Tekbencilik ya da Öznel İdealizm’e saplanmamak koşuluyla, başarılı bir biçimde savunulabilmiş olmadığını öne sürebiliriz.[29] Yine bu olguya dayanarak, deney verisini sağduyunun ve algının tikel nesneleri (nitelik ve durumları) olarak yorumlayışımızda, ne ölçüde kuramsal bir bütünlük oluşturuyor olsak da bunun kendi iç tutarlılığının, deneyde veri olan tutarlılıkça sürekli bir biçimde sınandığını ve gerçekliğin düzenini yansıtan bu veri-tutarlılığının, kuramdaki düzeni kendine uydurduğunu söyleyebiliriz. Deney içeriğinin düzeni, algıdaki nesnelerin düzenini, dış dünyanın düzenine göre belirler. Algı nesnelerine ilişkin kurama-bağımlılık, verideki bu düzen nedeniyle, gerçekliğin “biçiminden” önem taşıyan sapmalar yaratmaz. Bir başka deyişle, deney içeriğini gerçekliğin düzeninden farklı bir biçimde, istediğimiz gibi, ya da yararlarımıza uygun olarak kesip biçemeyiz. Algının nedenselliği bunu engeller.[30] Kuramın getirdiği bütünsellik algı nesneleri düzeyinde başlıyor olsa bile, bu alan temelselciyi de haklı kılacak bir nitelik taşır. Bu alanın tikelleri, gösterimle (ostension) adlandırılabilen şeylerdir. İlgi ve yarara göre yapılacak ayrımlar bu alanda gerçek ayrımlarla örtüşün Atı ve üzerindeki atlıyı bir tek nesne olarak tanımamızı gerektirecek ilgi ve yarar, bizim gibi yaratıkların bizim dünyamız ortamındaki ilgi ve yararı değildir. İlgilerimizin ortaklığı da aynı nedensel düzen verişince belirlenmiştir.

Bilgi dizgesinde üstlere doğru çıktıkça durum değişir. Kuramın gerçekle bağlantısı dereceli olarak zayıflar ve dolaylılaşır. Yönletilen “nesneler” giderek gösterimsel olarak saptanabilir olma niteliğini yitirirler. Buysa, Quine’ın önemsediği ölçüde deneyim kuramı belirleme gerisinde kalış olgusunu doğurur. Yine bu, dizge içindeki doğruluk yargılarının giderek tutarlılık ve bütünsellikle belirlenerek, karşılıklılıktan uzaklaşmasına neden olur. Kuramlar kendilerine özgü varlıksal sayıt alanları oluşturmaya başlarlar. Buralarda niyetlenilen yönletilen gerçek olma değil de sayıt olansa, eş-ölçülmezlik de doğal olarak artık yerini bulmuştur. Tikel nesnelerin üzerindeki dilime geçer geçmez tam bir bütünselliğin geçerli olacağı söylenemez. Çözümlemede (nesne, nitelik, ilişki, durum gibi) tikellere indirgenebilir olan, uzay, zaman, neden, özler, tümellikler gibi ilkeler de bu çözümsel anlamda gerçektirler. Genel olaraksa anlığa, kurama bağımlı sayılardırlar.

Bilim dizgesinin yukarı katlarındaki farklı kuramları karşılaştırmayı olanaklı kılacak bir “nesnel dil” bulunmadığı doğrudur. Ne var ki, oraya kuramlarımızı ve algımızı aşarak ulaşamasak da terimlerimizin niyetlenilen gerçek yönletimleri, kaplamları vardır. Bu gerçeklikler bizde aralıksız bir bi­çimde algı içerikleri oluşturarak, zaman içinde doğrudan veya dolaylı bir bi­çimde kuramlarımızı olumlar veya yadsırlar. Bu, yeni kuramların, yeni paradigmaların ortaya atılmasının ve yeni gelenlerin eskilere göre gerçekliğe daha yakın ve daha doğrumsu olmalarının nedenidir. İşlevsel ve araçsal açıdan da­ ha yetkin olan yeni kuramın varlıksal sayıtı gerçekliğe daha büyük bir benzerlik taşır. Ancak böyle bir kuramın gerçekliğe ne ölçüde benzediği, onun hangi sayılının, hangi parçasının gerçekliğe uygun olduğu bilinemez. Gerçekliğe kuramlarımızla ne kadar yaklaştığımızı bilemeyiz. Bilebileceğimiz bir şey, kuramlarımızla gerçekliği tam olarak hiçbir zaman kavrayamayacağımızda. Deneysel değer ve tutarlılık açısından eşdeğerlik ile karşılaşıldığında kararları pragmacı ölçütlerle veririz. Bu ölçüt bir olasılıkla bize hangi kuramın gerçekliğe daha yakın olduğunu gösteriyor olabilir. Ancak aynı ölçüt gerçekliğe ne kadar yakın olduğumuzun göstergesi olamaz. Bu, bilinemez. Başarı, gerçeğe uygunluğun değil, ancak daha uygunluğun işareti olabilir. Bilimsel “devrimler”, büyük kuramsal değişiklikler, bilgi dizgesinin üst katlarında gerçekleşir. Oysa gözlemlenebilirleri yeni baştan ve farklı olarak yapılandırabilecek kuram değişiklikleri gerçekleşen türden olaylar değildir. Bunlar gerçekleşmeleri pek kolayca tasarlanabilen şeyler bile değildir. Bilim dizgesinin üst katları kuramlara “kiralık” iken, alt katları dolduranlar “malsahibi”dirler. Kiracıların gerçekliği ne ölçüde verdikleri bilinemez, çünkü deneyin onları belirlemeden geri kalışı, buna olanak vermeyecek düzeydedir. Bir başka deyişle, Algısal Gerçekçilik deneyce ne ölçüde doğrudan ve güçle destek bulursa o ölçü­ de kuvvetli gerçekçi olabilir. Sağduyunun tikel nesneleri düzeyinde tüm gücüyle geçerli olan gerçekçilik, gözlemlenemezler katında “minimal” olmak zorundadır: Burada gerçeklik yalnızca (dolaylı olsa bile) deneyin nedensel kaynağı ve kuramın (hiçbir zaman tam olarak erişilemeyecek) amacıdır. Üst katlarda “minimal” olma dozunu aşan Gerçekçilik, Platoncu Kavramsal Gerçekçilik’in alanı içlerine sokulmuş olan bir savdır.

(Bu yazının ikinci yarısı ve buna ilişkin bir konuda Harun Rızatepe ve Arda Denkel arasında yapılmış olan bir yazışma 4. kitapta yer alacaktır.)


Dipnotlar:

  • [1] Collected Papers of C.S. Peirce, Harvard U.P., 31-35 Vol V., pp.259-62
  • [2] “Varolmak algılanmaktır” anlamına gelen Berkeley’e ait Latince bir aforizma.
  • [3] Protokol tümcesi: Carnap’ın tanımına göre, içinde ben-merkezcil terim içermeyen, bildiri kipinde ifadeler.
  • [4] Bkz. A. Denkel, “Epistemizm”, Felsefe Tartışmaları, 1. Kitap, s.60.
  • [5] Bkz. A. Denkel, Nesne ve Doğası, Metis Yayınları, İstanbul, 1986, Bölüm 14, 15 ve 17.
  • [6] Bkz. K. Popper, Objective Knowledge, Oxford U.P., 1979, s.44
  • [7] Age., s.40
  • [8] Age., s.33-34
  • [9] W.V.O Quine, Word an Object, MIT Press, Cambridge, 1960, s.39.
  • [10] Age., s.40
  • [11] Bkz. “On the Reasons for Indeterminacy of Translation”, Jorunal of Philosophy V. LXVII
  • [12] Word and Object, s.24-25
  • [13] Bkz. “On Empirically Equivalent Systems of the World” Erkennits 9 (1975) s.313-328
  • [14] Meaning and The Moral Sciences, Routledge, 1978, s.41-51 ve 55-58
  • [15] “An Attempt at a Realistic Interpretation of Experinece”, Proceeding of the Aristotelian Society, 1958, s.160-2
  • [16] Bkz. T. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, (çev.) N. Kuyaş, Alan Yayıncılık, 1982; P.Feyarabend, “Explanation, Reduction and Empiricism”, Minnesota Studies in Philosophy of Science, 1962.
  • [17] Bkz. “Epistemizm”, Felsefe Tartışmaları, 1. Kitap.
  • [18] Örneğin, Bkz. “Reflections on my Critics, Criticism and the Growth of Knowledge, Lakatos and Musgrave (eds.), Cambridge U.P., 1970, s.227, 265, 268, 270.
  • [19] Bkz. Age., s.266
  • [20] Age., s.268
  • [21] “On What There is”, From a Logical Point of View, Harper, 1953, s.13-14
  • [22] Bkz. “Epistemizm”, Felsefe Tartışmaları, 1.Kitap, s. 71-72
  • [23] Meaning and the Moral Sciences, Routledge, 1978, s.22 ve 55
  • [24] Bkz. “Epistemizm”, s.58-59
  • [25] Bkz. The Philosophical Writings of Gottlob Frege, Geach and Black, Blackwell, 1952, s.57-58
  • [26] Bkz. A. Denkel, Yönletim: Dil Felsefesinde Bir Konu, Boğaziçi Ü.Y., 1981, s.32-50
  • [27] Bkz. Frege, a.g.e., s.61-65
  • [28] Bkz. “Epistemizm”, Felsefe Tartışmaları, 1. Kitap, s.60.
  • [29] Age., s.69-75.
  • [30] Age., s.71-72

Not: Bu içerik ilk kez Felsefe Tartışmaları Dergisi 1988, Sayı 3 (76-99)’da yayınlanmış olup gerekli izinlerin alınması doğrultusunda yayınlanmaktadır. Sitemize Taha Cem Aydın ve Taner Beyter tarafından uyarlanmıştır.

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Kapalı Fikirlilik Nedir? - Heather Battaly

Sonraki Gönderi

Bilgi Ve Nesne-II: Gerçekçilik İçin Sınırlar - Arda Denkel

En Güncel Haberler Analitik Felsefe