Descartes’ın Düalizmi Akıl Sağlığımızı Nasıl Mahvetti? – James Barnes

//
723 Okunma
Okunma süresi: 7 Dakika

Rönesans döneminin sonlarına doğru, radikal bir epistemolojik ve metafiziksel değişim Batı ruhunu yerle bir etti. Nicolaus Copernicus, Galileo Galilei ve Francis Bacon’un kaydettiği gelişmeler, Hıristiyanlık dogması ve onun olgusal dünya üzerindeki egemenliği açısından ciddi bir problem teşkil ediyordu. Bacon’ın argümanlarının akabinde; olgusal dünya artık yalnızca etkin nedenler (yani dış etkiler) açısından anlaşılacaktı. Doğal dünyaya içkin herhangi bir anlam veya amacın (yani, “biçimsel” veya “nihai” nedenlerin), ihtiyaçlarımız arasında olmadığı kabul edilmişti. Etkin nedenler açısından öngörülebildiği ve düzenlenebildiği ölçüde, söz konusu bu anlayışın ötesindeki herhangi bir doğa nosyonu (doğaya yönelik yaklaşım) yalnızca gereksiz olmakla kalmıyordu; aynı zamanda Tanrı’dan da fiilen vazgeçilebilirdi.

17. yüzyılda, René Descartes’ın geliştirdiği zihin-beden düalizmi, bahsettiğimiz bu durumun yarattığı probleme yönelik dahiyane bir çözüm önerisiydi. Bu ana dek doğada yer alan “Tanrı’nın düşünceleri” olarak anlaşılan “idealar”, gelişen ve büyüyen ampirik bilim ordusunun elinden kurtarıldı ve ayrı bir alanın yani “zihnin” emniyet alanına çekildi. Bu, bir yandan Tanrı’ya özgü bir boyutu muhafaza ederken, diğer yandan ise Amerikalı filozof Richard Rorty’nin “Felsefe ve Doğanın Aynası“nda (1979) işaret ettiği gibi, ‘entelektüel dünyayı Kopernik ve Galileo için daha güvenli hale getirmeye’ hizmet etmişti. Tanrı’nın ilahi-özü korunurken, aynı zamanda; ampirik bilime mekanik-doğa üzerinde hükümranlık sunulmuştu; bu tanrısız ve dolayısıyla da özgür bir oyun alanıydı.

Böylece; kayıtsız ve değerden bağımsız yasaların sağır ve kör bir aygıtı haline getirilen doğanın damarlarındaki kan çekilmişti. İnsanlık, ruhunu -yani canlılığını, anlamını ve amacını- yalnızca fantezide üzerine yansıtabildiği anlamsız bir madde yığını haline getirilen dünya ile baş başa kalmıştı. Takip eden sanayi devriminin şafağında, dünyanın sözünü ettiğimiz bu inancını yitirmiş hali Romantiklerin (Ç.N: Romantizm akımından söz ediliyor) aşırı derecede mide bulandırıcı buldukları ve ateşli bir şekilde isyan ettikleri bir şeydi.

Fransız filozof Michel Foucault, The Order of Things’de (1966) bunu ‘episteme’de yaşanan (yani kabaca bir ‘bilgi sistemi’) bir değişim olarak nitelendiriyordu. Foucault, bir zamanlar Batı ruhunun “benzerlik ve benzeşim” ile simgeleştiğini savunmuştu. Bu epistemeye göre dünya bilgisi, ortaklık ve analojiden (onun deyimiyle “dünyanın düzyazısından”) çıkarsanmıştır ve ruh özünde dışa dönük ve dünyaya yöneliktir. Fakat zihin ve doğanın ikiye ayrışmasından sonra, ‘kimlik ve farklılık’ çerçevesinde yapılandırılmış bir episteme Batı ruhuna hakim olmuştu. Rorty’nin terimleriyle konuşursak, bugün hüküm süren episteme, yalnızca “tekabül/uygun düşme olarak hakikat” ve “temsillerin doğruluğu açısından bilgi” ile ilgiliydi. Bu haliyle de episteme; dünyadan kopuk ve içe dönük bir hale geldi.

Ancak Foucault, bu hareketin başlı başına bir yer-değiştirme değil, bundan ziyade önceki deneyimsel yöntemin bir “ötekileştirmesini” oluşturduğunu ileri sürmüştü. Sonuçta bu, deneyimsel ve epistemolojik boyutların yalnızca bir deneyim olarak geçerliliğini reddetmekle kalmayıp aynı zamanda onları “hata vesilesi” (yanlışa mahal veren) haline getirmişti. İrrasyonel deneyim (yani, “nesnel” dünyaya yanlış bir şekilde tekabül eden deneyim) daha sonra anlamsız bir “yanlışlık durumu”na dönüştü ve bu hatanın devamını karışıklık yaratıcıdır. Foucault’nun modern “delilik” kavrayışının başlangıç noktası da tam olarak burasıdır.

Michel Foucault (1926-1984)

Descartes’ın düalizmi felsefi tartışmayı kazanmamış olsa dahi, bizler Batı’da hâlâ onun başlattığı büyüsü bozulmuş ve inancını yitirmiş bir ayrışmanın çocuklarıyız. Deneyimimiz, Descartes’ın somutlaştırdığı ‘zihin’ ve ‘doğa’ (veya beden) ayrımı ile şekillenmeye devam ediyor. Ampirist-materyalist pozisyon olarak adlandırabileceğimiz bu mevcut şekillenme, yalnızca akademide değil kendimiz ve dünya hakkındaki gündelik varsayımlarımız üzerinde de epey baskındır. Bu, özellikle de akıl sağlığının bozulması durumunda kendini açıkça gösterir.

Akıl sağlığının bozulmasıyla ilgili yaygın kavramlar, herhangi bir anlam ve etkiden yoksun olan, mekanik bir dünya perspektifindeki “iç işlev bozukluğu” dilinde tasarlanan “hata”ya (error) dair şeylerden başka bir şey olarak tasavvur edilmez. Bu durumdaysa; söz konusu bu işlev bozuklukları ya psikofarmakoloji ile ya da hastayı dünyanın “nesnel gerçeğini” yeniden keşfetmeye yönlendirmeyi amaçlayan terapi ile tedavi edilecektir. Böylesi bir kavrayış yalnızca basite indirgeme değil, aynı zamanda oldukça taraflıdır da.

Bu türden irrasyonel deneyimleri “normalleştirmenin” içkin bir değeri olduğu doğru olsa da, bunun büyük bir maliyeti de vardır. Bahsettiğimiz (tedavi) müdahaleleri uygulandıkları ölçüde, irrasyonel deneyimlerimizi içsel değerleri veya anlamlarından boşaltılıp arındırıldıkları müddetçe işe yarardır. Bunu yapılırken, söz konusu deneyimler yalnızca taşıyabilecekleri herhangi bir dünya anlamından değil, aynı zamanda bizim veya çevremizdekilerin sahip olduğu herhangi bir faillik ve sorumluluktan da koparılırlar; çünkü bunlar yalnızca düzeltilmesi gereken hatalardır.

Daha önceki epistemede, zihin ve doğanın ayrışmasından evvel; irrasyonel deneyimler yalnızca “hata” olmayıp rasyonel deneyimler kadar hatta belki daha da anlamlı bir dil konuşuyorlardı. Doğanın kendi anlamı ve kafiyesiyle dolup taşan; beraberinde getirdiklerin acının iyileşmesiyle kendileri de anlamlılardı. Böylesi bir dünyada, bizim ‘irrasyonelliğimiz’ için bir zeminimiz, rehberimiz ve muhafaza alanımız vardı. Ama bu oldukça mühim olan ruhsal mevcudiyetler, doğanın içsel yaşamının yani damarlarındaki kanının geri çekilmesi ve “özdeşlik ile farklılık”a geçiş sonucunda yok oldular.

Deneyimimizi kendi zihnimizin dışında anlamlı kılmayı ihmal eden ruhsuz ve cansız bir dünya karşısında (çünkü mekanik-dünya bunu yapabilecek güçte değildir), zihinlerimiz; bir zamanlar onun kaynağı ve kökü olan dünyanın boş temsillerine çakılı kalmış vaziyette. Sahip olduğumuz için şanslı olabileceğimiz tek şey, aktüel olarak var olan üstlenmeye uğraşan ve kaybın devasa büyüklüğü düşünüldüğünde imkansız görevleri/sorumlulukları bulunan terapistler ile ebeveynlerdir.

Tüm bunlara rağmen bir yolunu bulup geriye dönmemiz gerektiğini ileri sürmeyeceğim. Tam aksine; sınırsız dünyevi ilerlemenin/gelişmenin kökeninde zihin ve doğanın ayrışması yatıyordu: Tıbbi ve teknolojik gelişmeler, bireysel hakların yükselişi ve sosyal adalet bunlardan yalnızca birkaçıdır. Aynı zamanda bu, hepimizi doğanın özündeki belirsizliğe ve akışına bağlı kalmaktan da korudu. Doğa üzerinde bilime ampirik bir kontrol sağladığı gibi, bize de belirli türden bir mutlak bir güç verdi; çoğumuz da onun miras bıraktığı bu şeyleri hemencecik sahipleniyor ve memnun bir şekilde kullanıyoruz.

Tüm bunların yanı sıra söz konusu tarihin çok azının “doğrusal bir ilerleme” ve çok daha fazlasının bir diyalektik içerdiği yeterince dile getirilemez. Tıpkı bir ruh-doğa birlikteliğinin maddi ilerlemeyi engellemesi gibi; maddi ilerleme de şimdi ruhu yozlaştırmıştır. Belki daha sonra; bu sarkaçtaki yeni bir salınım için tartışabiliriz. Madde kullanımındaki dikkat çekici artış, gençlerin “ruh sağlığı krizi” ve genç intihar oranlarının ABD, Birleşik Krallık ve başka yerlerde yalnızca en göze çarpanlarını hesaba katarsak arttığına yönelik son raporları düşündüğümüzde, belki de zaman aslında çok geçti bile.

“Pek ama ne yapmalıyız?” diye sorulabilir. Farklı türden disiplinlerde büyük ölçüde, canlı/ruhu olan bir doğanın dışlanması ve beden-ruh ayrışması düğümünü çözmek; bu düğümü çözülmesi ardından yeni bir şey yaratmakla ilgilenen “pan-deneyimsel” ve idealist eğilimli teoriler yeniden canlanmıştır. (Ç.N.: ‘pan-experiential’, Pan-deneyimsel’de yer alan “Pan”; tüm veya doğa anlamına gelir.) Böylesi bir yeniden canlanmanın var olma sebebi, öznel deneyimi ampirist-materyalist terimlerle açıklama girişimlerinin neredeyse hep başarısız olmasıdır (Yani, 1995 yılında Avustralyalı filozof David Chalmers’ın “zor problem” olarak adlandırdığı şey). Metafiziğin “ölü” olduğu fikri, aslında bazı çevreler için oldukça önemli ve tartışmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, bir “hata” olarak akıl sağlığının bozulması (yani “zihinsel bozukluk”); ampirist-materyalist metafizik ve onun ürünü olan episteme ile beraber yükseliş ve düşüşe geçer. Bu nedenle, zihinsel bozukluk kavramını bu teorilerin terimleriyle yeniden kavramsallaştırıp canlandırmaya başlamanın mantıklı olduğunu da düşünebiliriz. Psikoterapötik teoride ve uygulamada; bireyin parça veya yapılarının değişiminden uzaklaşarak iyileştirici olanın aslında terapötik karşılaşma sürecinin bizzat kendisi olduğu fikrine doğru açık ve kritik bir değişim yaşanmıştır.

Burada ‘nesnel gerçeklik’le ilgili doğru veya yanlış yargılar anlamını yitirmeye başlar, organik ve içten bir şekilde yeniden ruha yönelim başlar ancak bu metafizik kalır. Sonuç olarak; akıl sağlığını yalnızca statükonun çizili sınırları içinde değil, metafizik bir düzeyde düşünmemiz gerek.


James Barnes– “How the dualism of Descartes ruined our mental health“, (Erişim Tarihi: 22.10.2021)

Çevirmen: Taner Beyter

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, epistemoloji, din felsefesi ve meta-felsefe ile ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Aslında Neye İnanıyorsunuz? : Gerçeklik-İblisi Testinizi Yapın – Keith Frankish

Sonraki Gönderi

Bilgelik Ağacı Elma veya Meşe Değil; Banyan Ağacıdır! – Jonardon Ganeri

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü