Devletçi Sosyalizmin Marksist Eleştirisi – Ramazan Kumek

13 Okunma
Okunma süresi: 42 Dakika

Bakunin, devlet aygıtıyla toplumun kurtarılmasının salık verilmesi durumunda yeni mülk sahibi, sömürücü bir sınıf olarak bürokrasinin toplumun çıkarlarından farklı çıkarlara sahip olmasının kaçınılmaz olacağını, toplumsal kurtuluşa karşı kayıtsız kalan bürokratik aygıtların kendi başına birer amaç haline geleceğine işaret etmişti. Hiç kuşkusuz böyle bir durumda toplumun efendisi konumuna yükselecek olan bürokrasi, toplumdan bağımsız bir varoluşa sahip olmakla birlikte, sömürünün ve baskının olduğu bir toplum biçimini beraberinde getirecekti. Nihayetinde araçlarla amaçların ters yüz olması sürpriz olmayacaktı. Nitekim 20.yüzyılın otoriter sosyalist hareketleri, Bakunin’i, devlet sosyalizmi konusunda, yani devlet boyunduruğunda ekonomik ve siyasal kurtuluşun gerçekleşmeyeceği, tersine bürokrasinin kendi başına amaç haline geleceği yönündeki öngörülerinde kuşkusuz haklı çıkarmıştı. Fakat Marks’ın devrimci pratiğini Bismarkçı devlet kültü ile özdeşleştirdiği eseri Tanrı ve Devlet‘te, proletarya diktatörlüğünü “proletaryanın ve emeğin örgütlenmesinin devlet tarafından kurtarılma teorisi” olarak resmederken bir o kadar da haksızlık yapıyordu.1

Marks’ın devrimci geçiş dönemi için işçilerin iktidarı fethetmesi, proletaryanın kendi devrimci diktatörlüğünü kurması gerektiği yönündeki ifadeleri otoriterlik ile ilişkilendirilmiş, “reel sosyalizm” deneyimlerinin despotik bir şöhrete sahip olmasıyla birlikte Marks’ın sosyalizmi otoriterlik ile birlikte anılır olmuştu. Aslına bakacak olursak bu ilişkilendirme esas olarak Marks-Bakunin tartışmasından miras kalmıştır. Fakat “reel sosyalizm” deneyimlerinin yarattığı algı büyük ölçüde Marks’ın sosyalizmine musallat olmuş otoriter ilişkilendirmeyi beslemişti.

Mihail Bakunin (1814-1876)

Vülger Marksist eğilim, proletarya diktatörlüğünü kelimenin gerçek anlamıyla bir diktatörlük olarak okuyup, sosyalizmi inşa etme misyonunu bürokrasiye vermişti. Marksizm’i tam olarak Bakuninci bir perspektiften okumuş olan bu eğilimin Marksizm’le hiç de bağdaşır olmayan bir takım mantıksal sonuçları olmuştu. Marks’ın devrimci pratiğini, devlet bürokrasisinin toplumu kurtaracak iyi niyetli insanlarla iyileştirilmesine indirgeyen bu elitist anlayışa göre devlet aygıtı ele geçirilip sosyalizm inşa edilebilirdi; ki SSCB, Doğu Avrupa ülkelerini işgal edip, yukarıdan bürokrasi eliyle “sosyalizm”i yerleştirebiliyor, Küba’da olduğu gibi komplocu bir örgüt, iktidarı yukarıdan alaşağı edip işçilerin önderlik etmediği bir “toplumsal devrim” gerçekleştirebiliyordu. Vülger Marksist eğilim, Bilimsel Sosyalizm’in “işçilerin kurtuluşu kendi elleriyle olacaktır” temel ilkesini, “bürokrasi eliyle olacaktır” şeklinde revize etmişti. İşçi sınıfı devrimci bir özne olmaktan çıkarılıp, devlet eliyle kurtarılması meşrulaştırılmış, Marks’ın toplumsal öz kurtuluş öğretisi feda edilmişti.

Özgürlüğün sopayla getirilebileceği düşüncesiyle kitleleri emir komuta zincirine hapseden bürokratik komuta ekonomileri, SSCB örneğinde de görüldüğü gibi devletin Engels ve Lenin’in bahsettiği tarzda sönümlenmeye başlaması bir yana, toplumsal çelişkiler derinleştikçe daha da despotik bir yönetim kendisini açığa vurmuştur. İşçi sınıfının devlet aygıtını kullanamayacağını Paris Komünü deneyimi olumlu yönden göstermesinin bir benzeri olarak, kısa süre içerisinde parti-devlet diktatörlüğüne dönüşen Rus Devrimi de, otoriter aygıtlarla özgür bir toplumun inşa edilemeyeceğini acı bir biçimde tersinden doğrulamıştı. Zamanında Oscar Wilde otoriter sosyalizm konusunda şu kâhince uyarıyı yapmıştı: “Sosyalizm otoriter olursa; hükümetler şimdiki siyasal güçleri kadar iktisadi güçle de silahlanırsa; tek sözcükle, Endüstriyel Tiranlarımız olursa, insanın son durumu ilk durumundan daha kötü olacaktır”.2 İnsanların kurtuluşunun onların köleleştirilmesinden geçmediğini düşünen herkes Wilde’ın hakkını kuşkusuz verecektir. Bürokratik komuta ekonomilerinin işçi sınıfına ekonomik refahı ve siyasal özgürlüğü sağlayamadığı açıktır. Özgür bir toplum kurma iddiasıyla ortaya çıkıp duvara toslayan devletçi, Marksizm ile beraber anılan bu otoriter sosyalizmin Marksist bir eleştirini yapmak, bilhassa özgürlükçü perspektifini ya da devlet ve otorite karşıtı Marks’ı öne çıkarmak Marksistler için bir zorunluluk halini almıştır.

Siyasal ve Sivil Toplum da Güçler İlişkisi

Alman İdeolojisinde yer alan “…devlet daima belirli insanların yaşam süreçlerinden doğup gelişir” ifadesinde de belirtildiği üzere göre devlet aygıtı yaşamlarımızı üretme biçimlerimizin ürünüydü.Sivil toplumun içinden çıkıp gelişmişti. Ahlak, hukuk, felsefe gibi üst yapısal öğelerle birlikte devlet de üretimin yasalarına bağlıydı. Bağımsız bir kendilik değildi. Bu nedenle Marks, sivil toplumdaki maddi ilişkilere devlet üzerinde öncelik veriyordu.

Marks topluma, devlet karşısında öncelik verirken, Hegel’in sivil ve siyasal toplum çözümlemesini tersine çevirmiş oluyordu. Hegel’in sivil toplumu bütünleştirici devletinin tersine Marks’ın siyasal toplumuna hayat veren şey, sivil toplumdaki ilişkilerdir. Bu maddi ve insani ilişkiler devletin varlık nedeni olduğu gibi, devletin, sivil topluma olan bağımlılığını da ifade ediyordu. Çünkü bir üstyapı öğesi olan devlet, Hegel’de olduğu biçimiyle toplumu yaratan bir güç değil, sivil toplumdaki mülkiyet ilişkilerinin dışavurumudur. Devlet sivil toplumdaki maddi ve insani ilişkilerin üzerinde yükselir. Fakat devlet/toplum alanları her üretim tarzında farklı bir ilişki içindedir. Nitekim kapitalizmin sivil toplumu özgürleştirmesiyle birlikte, devlet/toplum alanları yeniden tanımlanır duruma gelmişti.

Kapitalizm devlet-toplum ilişkisinde radikal bir dönüşüm gerçekleşmiştir. İktisadi alanın siyasi ilişkilerle iç içe olduğu, sömürünün siyasi araçlarla sağlandığı kapitalizm öncesi sınıflı toplumların aksine kapitalizmde sömürü ilişkisi iktisat dışı araçlarla sağlanır olmuştu. Modern devletle beraber sivil toplum, siyasal toplumdan büyük ölçüde özgürleşmişti. Kapitalizmde sömürücü ve sömürülen arasındaki ilişki, siyasi gücün kullanımına ihtiyaç duymuyordu. Devlet, üretim ilişkilerindeki ‘siyasal’ı tümüyle tekeline alarak, siyasal hayatı, sivil toplumdaki iktisadi alandan dışlamıştı. Bununla beraber kapitalizmde sivil toplumun özgürleşmesi, iktisadi ve siyasi alanın birbirlerine indirgenemeyeceğine işaret ediyordu. Sivil topluma hükmeden güçler siyasal güçler olmadığı gibi, mülkiyet ilişkileri artık kendi dinamizmine sahip olmuştur. İşçi ile işveren arasındaki sömürü ilişkisi, ekonomik güçlerin dinamikleriyle gerçekleşir olmuş, devlet, siyasal alanı iktisadi alandan özgürleştirmiştir. Dolayısıyla sömürücü sınıf, siyasal otoriteyi tümüyle devlete devretmiştir. Bu devletin yeniden tanımlanır duruma geldiğini gösteriyordu.

Paul Thomas’ın sınıf belirlenimli devlet kuramının karşısına koyduğu, Marks’ın erken dönem metinlerinde bulunduğunu ifade ettiği ve “yabancı politik” olarak adlandırdığı devlet kuramına göre kapitalizmde devletin analizi, sivil toplumdaki salt maddi ve insani ilişkilerle yapılamaz; çünkü sivil/siyasal toplum alanlarında hüküm süren güçler farklıdır. Şöyle diyordu Thomas:

Kapitalist toplumu diğer bilinen bütün toplum biçimlerinden farklı kılan tanımlayıcı bir özelliği, onun siyasal alanı ekonomik alandan kesenkes ayırmasıdır(…) Kişiler üzerindeki egemenlik ile kaynaklar üzerindeki egemenlik kapitalizm altında farklı ellerin güdümündeki süreçler ya da alanlardır. Kapitalizmde egemen sınıf gücü, esas itibariyle bu sınıfın paylaşılacak kaynaklar üzerindeki denetiminden köklenir, kişiler üzerindeki denetiminden değil. Kapitalist sınıf genelde, daha önceki egemen sınıfların çoğunlukla yaptığının aksine, devletin personelini oluşturmaz, buna ihtiyaç da duymaz.4 

Yani devlet egemen sınıfla özdeş olmadığı gibi egemen sınıfın istencine ya da basit bir aracına da indirgenemez. Poulantzas’ın o tartışma yaratan ifadesiyle söyleyecek olursak devlet, kapitalist toplum da “göreli özerk” bir yapıydı. Yani devlet ne hiçbir özerkliğinin olmadığı, araçsallaştırılabilir bir “nesne” olarak somutlaştırılabilir ne de kendi iradesiyle işleyen bir “özne” olarak.Dolayısıyla devlet bir kendilik olarak ele alınıp incelemeyeceği gibi, devletin analizi toplumsalın analizine de indirgenemezdi.

Nicos Poulantzas (1936-1979)

Devrimci strateji, devlet ve sivil toplum incelemelerine sıkı sıkıya bağlıdır. Nitekim vülger Marksist eğilim devleti toplumun analizine indirgeyerek, onu bir “nesne” olarak somutlaştırmış, yeni bir tarihsel blokun kurucu bir öğesi olarak araçsallaştırmıştı. Sivil yaşamdaki pratikler devletle birlikte ekonominin analizine indirgenmiş, devrimci pratik ekonomist bir bakış açısıyla siyasal ilişkilerle sınırlandırılmıştı. Zira klasik Marksist geleneğe musallat olmuş sınıf belirlenimli kuram Thomas’ın işaret ettiği üzere “yukarıdan aşağıya bir yapılanmayı anlatır”.6 Zira devlet, egemen sınıfın basit bir gerecine indirgendiğinde devrimci pratikte kaçınılmaz olarak bir devlet iktidarı sorununa indirgenir. Bunun en açık örneği Lenin’in Devlet ve Devrim isimli çalışmasıdır. Oysa ki Gramsci’nin de belirttiği üzere sivil yaşamdaki pratikler ekonomiye indirgenemeyeceği gibi, devletin toplum karşısında konumlandığı modern devlette güç salt siyasal toplumda değildi. O bu konuda hegemonya kavramıyla en özgün incelemeyi yapmıştı; ki Gramsci’nin esas ilgilisi kapitalizmde gücün nerede olduğuna yönelikti

Gramsci tarihin ve üstyapının determenist, ekonomist yorumlarını karşısına alarak, egemen sınıfın ekonomik ya da baskıcı faktörlerden ziyade ideolojik faktörlerle üstünlüğü sağladığını ortaya koymuştu. Böylelikle Çarlık devletinin etkisiyle Devlet ve Devrim‘de devleti toplumsal olanın analizine indirgeyip, Nisan Tezleri‘nde kabaca her devrimi bir iktidar sorunu olarak ele alan Lenin’in devrimci stratejisinden7 —ki bu strateji 1917 Rusya’sı koşullarına cevap verir bir stratejiydi— farklı olarak Gramsci sivil ve siyasal alanların özgürleştiği toplumlarda farklı bir stratejinin gerekliliğini vurguluyordu. Hegemonya kavramıyla devlet/toplum ilişkisinde esas gücün nerede ve bunun ne türden bir güç ilişkisi olduğunu incelemişti. Gramsci’nin hegemonya kavramını çok yönlü kullanmasına karşın bu ifadeyle, kendisini devleti hedef almayla sınırlayan devrimci pratiğin yerine sivil toplumda siyasal-düşünsel ve toplumsal pratikleri de menziline alan yeni bir devrimci stratejinin zorunluluğuna işaret etmeye çalışıyordu. Nitekim egemen sınıf kitleler üzerindeki egemenliğini sadece zor ya da baskıcı yollarla değil, doğrudan kitlelerin rızasıyla da sağlıyordu. Egemen sınıfın ideolojik üstünlüğü, toplumsal denetimin devamlılığının teminatıydı. Ona göre sivil toplum, egemen sınıfın kendi hegemonyasını, siyasal-düşünsel pratiklerini inşa ettiği alandı. Bu nedenle Gramsci’ye göre, toplumsal devrim proletaryanın sivil toplumda inşa edeceği alternatif hegemonyaya bağlıydı. Zira o, sivil toplumdaki alternatif hegemonyayı, dolayısıyla siyasal-düşünler pratikleri yeni bir tarihsel blokun kurucu öğeleri olarak düşünmüştü.

Kapitalizmin eşitsiz gelişim nasyonundan dolayı siyasal ve sivil toplumun dinamikleri her ülkede eşit düzeyde gelişmez. Sivil toplumun özgürleşmediği toplumlarda devlet “her şey” iken, gelişmiş kapitalist ülkelerde toplumsal denetim büyük ölçüde ideolojik üstünlükle sağlanır. Gramsci kapitalizmin süregiden varlığını toplumdaki kültürel uzlaşmayla ya da egemen sınıfın hegemonik güçleriyle açıklamaya çalışmıştı. Ne ki zor ve rıza bileşimleri —hegemonya— ya da siyasal ve sivil toplum dengesi ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. Toplumlardaki sivil ve siyasal alanlardaki dengenin eşitsizliğini Gramsci, Doğu ve Batı ülkeleri özelinde şöyle değerlendiriyordu:

Doğu’da devlet her şeydi, sivil toplum emekleme aşamasındaydı ve peltemsiydi; Batı’da ise devlet ile sivil toplum arasında kendine özgü bir ilişki vardı, devlet sarsıldığında sivil toplumun o sağlam yapısı hemen ortaya çıkmaktaydı. Devlet sadece bir dış hendekti, bu hendeğin gerisinde güçlü bir istihkam ve tabya sistemi duruyordu.8 

Sivil toplumun özgürleşmediği toplumlar da doğrudan devleti hedef alan cepheden saldırı gerçekleştirilebilirdi, fakat Gramsci sivil toplumun kendi dinamiklerinin inşa edildiği toplumlarda manevra savaşı olarak adlandırdığı cepheden saldırının kısır kalacağını düşünüyordu. Mesele, egemen sınıfın değerlerinin ya da hegemonyasının inşa edildiği alan olarak sivil toplum da karşıt bir hegemonya inşa etmek, mevzi kazanmaktı. Dolayısıyla Gramsci’nin bakış açısından sivil toplumun özgürleştiği toplumlarda devlet, doğrudan ele geçirilmeye ya da Leninist tarzda parçalanmaya müsait bir aygıt değildi. Zira rıza ile sağlanan hegemonya, zor ile alt edilemez. Egemen sınıfın hegemonyası hem zorun hem de rızanın bir ifadesi olduğundan dolayı zora karşı güç, rızaya karşı ideolojik bir mücadele gerekiyordu. Devrimci pratikte bu güç ve rızanın bileşimi olmalıydı. Dolayısıyla ona göre sivil toplumda, siyasal-düşünsel pratiklerle karşıt bir hegemonya inşa edilmeliydi. Bilakis Gramsci’nin sivil toplumu ya da üstyapısı —Marks’tan farklı olarak Gramsci, sivil toplumu üstyapı alanına yerleştirmişti— kapitalizme karşı konumlandırılabilecek bir alandı. Devrimci pratik, toplumsal pratiklerle birlikte sivil yaşamdan devlete gerçekleştirilebilirse ancak kapitalizm alt edilebilirdi.

Antonio Gramsci (1891-1937)

Devlet, sosyalizmin garantörü olamazdı. Devlet, sorunun kaynağı olmadığı gibi çözümün kaynağı da değildi. Hem sorunun, hem de çözümün kaynağı aynı zamanda devletin varlık nedeni olan sivil toplumda, dolayısıyla da onun dayandığı maddi ilişkiler ya da insani ilişkiler de aranmalıydı. Maddi ve insani ilişkilerin bir ürünü olan devlet, toplumsal sorunların itici gücü olmaktan uzaktır. Bilakis devlet kullanılabilir pasif bir araç değildir. Devletin menzil alanı, son tahlil de maddi ve insani ilişkilerce belirlenir. Dolayısıyla devleti bağımsız bir kendilik olarak somutlaştırıp, sivil yaşamın toplumsal pratiklerini ekonomiye indirgeyen, siyasal toplumdaki ilişkilere odaklanan bir devrimci strateji kuşkusuz kısır kalacaktır, zira kapitalizm üstünlüğünü bu siyasal-düşünsel pratiklere borçludur. Yani kapitalizmin alt edilmesi sivil yaşamdaki pratiklerin yapıya karşı konumlandırılmasına, dolayısıyla üst yapısal pratiklere bağlıdır. Nitekim Gramsci’nin ortaya koyduğu gibi ideoloji salt  yapıya bağımlı bir unsur  değildi. Tam tersine yapıyı dönüştürecek bir olguydu:

Praksis felsefesine göreyse ideolojiler keyfi olmaktan bütünüyle uzaktır; ahlaki vs. nedenlerden ötürü değil, fakat siyasal mücadeleye ilişkin nedenlerden ötürü, savaşılması ve tahakküm enstrümanları olarak gerçek doğal arının açığa vurulması gereken gerçek tarihsel olgulardır: yönetilenleri yönetenlerden düşünsel açıdan bağımsız kılmak için, dönüştürücü praksiste zorunlu bir uğrak olarak hegemonyayı yıkmak ve bir başkasını yaratmak için.9 

Sosyalist devrimin toplumsal önkoşulları vardır. Her devrim kaba bir indirgemecilikle devlet iktidarı sorununa indirgenemez.

Mülkiyet ilişkileri bürokrasi eliyle yaratılmamıştı, bürokrasi eliyle de yeniden biçimlendirilmezdi. Alman İdeoloji’sinde şöyle diyordu Marks:

“Bireylerin kesinlikle yalnızca kendi ‘irade’lerine bağlı olmayan maddi yaşamı ve birbirlerini karşılıklı olarak koşullayan üretim tarzlarıyla ekonomik ilişki biçimleri, devletin gerçek temelidir ve toplumsal iş bölümüyle özel mülkiyetin zorunlu olduğu bütün aşamalarda, bireylerin iradelerinden tamamen bağımsız olarak, böyle olmaya devam edecek. Bu gerçek ilişkiler, kesinlikle devlet iktidarı tarafından yaratılmış değildir; aksine, devlet iktidarını yaratan güç onlardır”.10 

Kapitalist toplumda parçalanmış, bireyselleşmiş sivil toplum ve onun dayanağı olan ekonomik temel, kendi dinamizmine sahipti. Bununla beraber Kutsal Aile‘de Marks, bu noktaya, yani devletin sivil toplumadaki toplumsal ilişkilere bağımlılığına şöyle değiniyordu:

Sivil toplum üyelerini bir arada tutan şeyler, doğal zorunluluk, ne kadar yabancılaşmış görüntülerse görünsünler temel insansal özellikler ve çıkardır; onların gerçek bağı, sivil  —siyasal değil yaşamdır. Dolayısıyla sivil toplumun atomlarını bir arada tutan devlet değildir… bugün toplum yaşamının birliğini devletin sağlaması gerektiğini zanneden sadece siyasal boş inandır, gerçekteyse devletin birliğini sağlayan sivil yaşamdır.11 

Ralph Miliband’ın da belirttiği gibi:

Devletin belirleyici olma durumu sadece yanılsamadır, gerçekteyse belirlenendir.12 

Mülkiyet ilişkilerinin ve siyasal yabancılaşmanın bir dışavurumu olarak devlet, sivil yaşamdaki toplumsal sorunların itici gücü olamazdı. Thomas’tan aktaracak olursak: “Yabancılaşmanın üstesinden onun amillerinden biri olan devlet gelemez (…) Devrimci geçiş sadece dümendeki, devlet düzlemindeki değişimleri değil, hem devletin hem de sivil toplumun her yönüyle, tepeden tırnağa dönüştürülmesini imler”.13 Kapitalizm üstünlüğünü toplumsal pratiklere borçlu olduğuna göre, devrimci pratik, sivil yaşamdaki bu toplumsal pratikleri menziline almalıydı, çünkü sosyalist devrim, devletle birlikte sivil toplumu da baştan aşağı dönüştürmeliydi. Bakunin’in deyişiyle siyasal devrim, toplumsal devrimin başlatıcısı olamazdı.

Dolayısıyla devlet erkiyle sivil toplum, tepeden, zor ile biçimlendirilemez, bir seçkinler katmanı da devlet aygıtını ele geçirip sosyalizmi yukarıdan topluma dayatamazdı. Paul Thomas’ın not ettiği gibi: “Marks’ın bakış açısına göre (…) esaslı devrimci öğreti toplumdan devlete doğru yol alır, devletten topluma değil”.14 Devlet ekonomik bir yapı olmadığı gibi sivil toplumun ya da maddi ve insani ilişkilerin garantörü de değildi. Sosyalist devriminde itici gücü olamaz. Dolayısıyla toplumsal devrim devlet üyelerinin basitçe iyileştirilmesine indirgenemez; aksi durum tarihsel materyalizmi tersine çevirmek, devleti iktisadi alanın temeline yerleştirmek olur. Devrimci pratik, toplumdan devlete doğru yol almalıydı. Nitekim egemen sınıfın sivil yaşam kurumlarında inşa ettiği hegemonik güçler devlet eliyle parçalanmaya müsait olgular değildir. Yani alternatif hegemonya devlet eliyle inşa edilemez Bu hegemonya ancak içeriden, toplumdan gerçekleştirilebilir. Bilakis Marks sosyalist devrimin öznesinin, Vülger Marksist eğilimden bize geldiği şekliyle bürokrasi ya da parti değil, toplumun içinden çıkan bir güç olarak işçi sınıfı olduğunu ortaya koymuş, proletaryanın mücadelesini, ideolojik mücadelesinden ayırmamıştı. Ona göre egemen sınıfın hegemonik güçlerini ancak toplumdan çıkan bir güç olarak işçi sınıfı parçalayabilirdi. Sadece devrim sürecinde değil, sosyalist inşada da öncü rolü işçi sınıfı oynayacaktı.

‘İşçi Sınıfının Kurtuluşu Kendi Elleriyle Olacaktır’

Proletaryayı tarihin nesnesi olarak ele alan ütopyacı sosyalistlerden farklı olarak Marks’ta, işçi sınıfının kendi eylemliliği, sosyalist toplum biçimi ile doğrudan alakalıdır. Sosyalizm işçi sınıfının aşağıdan yukarıya doğru ya da ‘toplumdan devlete’ doğru inşa edeceği bir toplum biçimi olduğuna göre, proleter devrim, ancak proletaryanın aşağıdan mücadelesi ile gerçekleştirilebilirdi. Yalnızca proletaryanın devrimci sınıf olduğunu belirttiği Komünist Manifesto‘da Marks şöyle yazıyordu:

Bugüne kadarki bütün hareketler ya azınlık hareketleri olmuşlardır ya da azınlıkların yararına hareketler. Proletarya hareketi ise muazzam çoğunluğun muazzam çoğunluk yararına hareketidir.15 

Sosyalist toplum ancak çoğunluğun eseri olabilirdi. Alman İdeolojisi‘nden de aktaracak olursak:

…devrim, artık toplum içinde bir sınıf olarak sayılmayan, bir sınıf olarak görülmeyen ve şimdiden günümüz toplumundaki tüm sınıfların, milliyetlerin vb. ortadan kalkmasının ifadesi olan bir sınıf tarafından gerçekleştirilebilir.16

Sosyalist devrimin teminatı, işçi sınıfının kendi eylemliliği, kendi kendisini özgürleştirmesiydi; çünkü Marks toplumsal dönüşümü salt nesnel koşullarda bir değişim olarak görmez. Marks’a göre proleter devrim, işçi sınıfının kendisini özgürleştirmesini sağlamalı, ideolojisini topluma yaymalıydı. Dolayısıyla kitlelerin sahip olduğu ideolojiler, eski toplumdan miras kalmış gelenekler de radikal bir dönüşümden geçmeliydi. İşçiler nesnel koşullarla birlikte, kendilerini de değiştirmeliydi. Fakat ne nesnel ne de öznel koşullar, devlet eliyle yukarıdan dönüştürülmez. Egemen sınıfın sivil toplum da kurduğu hegemonya kendi dinamizmine sahip olduğundan dolayı toplumsal devrim devlet iktidarı sorununa indirgenemezdi.

Marks’a göre işçi sınıfının kendi kendisini özgürleştirmesi, egemen sınıfın fikirlerinden özgürleşmesine bağlıydı. Bunu sağlayacak olan şey, Marks’ın Alman İdeolojisi‘nde ortaya koyduğu gibi işçi sınıfının devrimci mücadelesinden başka birşey değildir:

“Hem bu komünist bilincin kitlesel ölçekte oluşturulması için, hem de davanın kendisinin başarısı için, insanların kitlesel ölçekte değişime uğraması zorunludur. Bu değişim, ancak pratik hareket içinde, bir devrimle gerçekleşebilir. Dolayısıyla devrim, yalnızca egemen sınıfın başka herhangi bir yolla yıkılmasının imkansız olması nedeniyle değil, aynı zamanda, yıkan sınıfın da ancak devrim yoluyla kendini eskinin tüm pisliğinden kurtarabilecek ve toplumu yeni baştan kurabilecek duruma gelmesi nedeniyle de zorunludur”.17 

Marks’a göre işçi sınıfına politik bilinç salt teorik düzeyde dışardan götürülmez. Düşünceyi, pratikten hareketle açıklayan onun tarihsel materyalizmidir. Buna göre pratik, düşünceden önce gelir. Dolayısıyla egemen sınıfın fikirleri, doğrudan yeşerdiği alanda, pratikte alt edilmelidir. Feurbach Üzerine Tezler‘in üçüncüsünde belirttiği üzere: “Koşulların değişmesi ile insan etkinliğinin veya öz-değişiminin örtüşmesi, ancak devrimci pratik olarak kavranıp doğru anlaşılabilir”.18 Nitekim Lenin’de Ne Yapmalı‘da ortaya koyduğu “işçi sınıfına bilinç dışardan taşınmalıdır” tezini Ekim Devrimi’yle birlikte terk edecekti. Marksizm’e göre işçi sınıfının potansiyel gücünün farkına varması, sınıf bilincine sahip olabilmesi, kendisini egemen sınıfın fikirlerinden özgürleştirebilmesi için kendi eylemliliği, aşağıdan mücadelesi gerekliydi. Yani işçi sınıfına bilinç elitist bir anlayışla dışardan görülemez. Nitekim kitlelerde politik bilincin oluşmasını sağlayacak tek kanalın siyasal parti olduğunu iddia etmek, toplum üyelerinin inisiyatifinin elinden alınması, onları bir öncü bir güruha bağımlı kılınması demek olacaktır. Kuşkusuz bu “işçilerin kurtuluşunun kendi elleriyle olacaktır” temel ilkesini çiğnemekle birlikte bizi ikame edilebilirliğe dayalı bir topluma götürecektir. Oysa tam tersine işçi sınıfının özgürlüğü kendi elleriyle yaratması, tecrübe etmesi lazımdı. Paris Komünü deneyimi, 1905 Rus ve 1917 Şubat devrimleri kitlelerin kendiliğinden sendikal bilinci aştıklarını pratikte göstermiştir. Devrimci bir bilinç ancak pratikle, özgürlüğün deneyimlenmesiyle ortaya çıkabilir. İşçi sınıfının kurtuluşu yine kendi özgürlüğüne bağlı olacaktır, seçkin devrimci öncünün iktidarına değil.

Dolayısıyla Marks ve Engels’te sosyalizm, işçi sınıfının kendi öz eylemini ya da öz kurtuluşunu ifade eder. İşçi sınıfının özgürleşme aracı olarak sosyalizm, her türden yukarıdan dönüşümü dışlar. Nitekim Engels, Blanquist türde komplocu bir hareketi şöyle eleştiriyorlardı:

Blanqui her devrimi küçük bir devrimci azınlığın ustaca bir manevrasi olarak kavradığı için, bundan çıkarılacak sonuç, devrimin başarısından sonra diktatörlüğün zorunluluğudur -şuna dikkat edin ki, bütün devrimci sınıfın, proletaryanın diktatörlüğü değil; coup de main’i (manevra) gerçekleştiren ve önceden bir kişinin ya da bir kaç kişinin diktatörlüğünde örgütlenmiş az sayıda insanın diktatörlüğü. Blanqui’nin eski kuşak bir devrimci olduğu görülebilir.19 

Dolayısıyla kendisini askeri alana indirgeyen Castrocu tipte bir gerilla hareketinin kuramsal düzeyde meşruiyeti söz konusu değildir. Kitleler adına hareket eden böylesi komplocu bir örgüt, baştan, devlete başat rol verip, toplumun bürokrasi eliyle dönüştürülebileceğini varsayar. Sosyalizmin işçi sınıfının özgürleşme aracı olması bir yana, böylesi bir bakış açısı, devleti biçimlendiren ve sınırlandıran sivil toplumu, dolayısıyla onun maddi ve insani ilişkilerini göz ardı eder.

Toplumu aşağıdan dönüştürmek hem işçi sınıfının kendisini bürokrasinin denetiminden ve “çağların pisliğinden” özgürleştirmesi, hem de kendisini yönetici sınıf konumuna yükseltebilmesi için elzemdi. İşçi sınıfı kendinde sınıftan, kendisi için sınıfa dönüşmeliydi. Engels’in Anti-Dühring de belirttiği gibi tarih kendi bilincine varmalıydı:

Bu, dünyayı kurtarma işinin üstesinden gelmek: işte modern proletaryanın tarihsel görevi. Bu işin tarihsel koşullarını, ve bu yoldan içyüzünü derinliğine irdelemek, ve böylece bugün ezilen sınıf olan bu işi görmekle görevli sınıfa, kendi öz işinin koşulları ve içyüzü üzerine bilinç vermek: işte proleter hareketin teorik ifadesi olan bilimsel sosyalizmin görevi.20 

Buna uygun olarak Luxemburg, Lenin ve Troçki’nin parti-devlet diktatörlüğüne zemin hazırlayan anti-demokratik politikalarını eleştirdiği Rus Devrimi notlarında tam da noktaya parmak basar:

Sosyalizm hayata geçtiğinde yüzyıllarca süren burjuva hâkimiyeti altında aşağılanmış kitlelerde zihinsel bir dönüşüm yaşanmasını gerektirir. Bencil dürtüler yerine toplumsal dürtüler, atalet ve tüm cefaları örten idealizm yerine kitlelerin inisiyatifi(…).21 

Bu bilinç, parti-devlet diktatörlüğü altında kitleler köleleştirilmişken kökleşemez. Zira baskı, Wilhelm von Humboldt’un belirttiği gibi, kitlelerin inisiyatifini yok edecektir:

Bir insanın serbest seçiminden kaynaklanmayan ya da sadece emir ve rehberliğin ürünü olan her şey, insanın varlığına ulaşmaz, onun gerçek doğasına yabancı kalmaya devam eder; kişi o şeyi gerçek insani enerjilerle değil, sadece mekanik bir kesinlikle yerine getirir.22 

İnsanları emir komuta zincirine hapsederek kitlelerde ideolojik dönüşümün, dolayısıyla da baskının yerine kitlelerin inisiyatifinin alacağı yönündeki klasik Marksist görüş ekonomik determinizmden destek alır. Böylece koşulların değişmesiyle, kitlelerin de değişebileceğine sonsuz bir inanç beslenir, devlet bir kurtuluş aracı olarak resmedilir.

Devletçi sosyalizm geleneği, işçi sınıfının zihniyetinde radikal dönüşümü, dolayısıyla üreticilerin kölelikten, egemen sınıf konumuna yükseltilmesini bilinmeyen bir geleceğe ertelemişti. Buna göre devletin yerini kitlelerin aşağıdan örgütlenmesinin alması, toplumsal pratiklerin radikal dönüşümü, bürokrasi eliyle inşa edilecek olan sosyalist/komünist toplumda gerçekleşecekti. Yapı ile üstyapı arasındaki ilişkiyi neden-sonuç ilişkisiyle okuyan bu anlayışa göre işçilerin devlet eliyle kurtarılmaya ihtiyacı vardı. Yani bu perspektif, yukarıdan aşağıya bir örgütlenmeyi haklılaştırıyordu. Nitekim devlet sosyalizmi geleneği, siyasal-düşünsel pratikleri ve üst yapısal kurumları, ekonomik temelin doğrudan bağımlı bir değişkeni olarak görüyordu. Demokratik kurumların, siyasal-düşünsel pratiklerin ve toplumsal ilişkilerin akıbeti, salt ekonomik temelin dönüşümüne indirgeniyor, onun içinde asimile ediliyordu. Devletçi sosyalizm geleneğinin devlet erkini araçsallaştırıp doğrudan ekonomik temeli hedef alması, despot yönetimleri ya da demokrasinin devrimin akıbeti uğruna feda edilmesi de bu bağlamda düşünülebilir. Ne ki Marks, yapı-üstyapı arasındaki ilişkiyi tek taraflı, neden-sonuç ilişkisiyle okumaktan uzaktı. Marks’a göre üstyapının kendi dinamikleri mevcuttu. Gramsci’nin de belirttiği gibi yapıdaki eğilimlerin hayata geçirilmesi gibi bir zorunluluğu yoktur.  Zira üstyapı, yapının pasif bir yansıması değildir. İdeoloji yeni bir tarihsel blokun kurucu öğesi olduğuna göre, üst yapısal pratikleri yapıya karşı konumlandırmak, alternatif bir hegemonya inşa gerekiyordu. Sivil yaşamdaki pratikler ekonomiye indirgenemez. Bununla birlikte Gramsci haklı olarak insanların kendi toplumsal konumlarının bilincine üstyapılar alanında vardıklarını söyleyecekti:

Praksis felsefesi, insanların ideolojiler alanında kendi toplumsal konumlarının ve dolayısıyla kendi görevlerinin bilincine vardıklarını savlar açıkça. Praksis felsefesinin kendisi de bir üstyapıdır, belirli toplumsal grupların, kendi toplumsal varlıklarının, kendi güçlerinin, kendi görevlerinin, kendi oluşlarının bilincine vardıkları alandır.23 

Devrimci stratejiyi iktidar mücadelesine, dolayısıyla da ekonominin hedef almasına bağımlı kılan bu pratik, su katılmamış bir ekonomizmdir. Kapitalizmin ortadan kaldırılması başlı başına bir amaç haline getirilmiş, yerini sosyalist toplumun alacağına dönük bir inançla otoriter aygıtlarla salt ekonomik temel hedef alınmıştı. Oysa Gramsci’nin de ortaya koyduğu gibi:

Olmuş olan ve olmakta olan bilinir, ama olacak olan bilinemez, çünkü o bir ‘varolmayan’, öyleyse tanım gereği bilinemez olandır.24

Devletçi sosyalistlerin tersine Marks kurtuluşu sadece ekonomik temeldeki dönüşüme indirgemiyordu. Kurtuluş salt ekonomik kurtuluş da değil, onunla beraber kitlelerin zihinsel özgürlüğünde, sivil yaşamdaki pratiklerde, toplum üyelerinin kendi kaderini kendi ellerine alabilmesindeydi. Ne ki ekonomik temelin dönüşümünü ancak işçi sınıfının kendisi sağlayabilirdi. Dolayısıyla devrimci pratik, siyasal-düşünsel pratikleri, üst yapısal kurumları ya da egemen sınıfın sivil toplumdaki hegemonyasını hedef almalıydı. Nitekim bunlar kapitalizmin varlık sebebidir. Gramsci’nin bakış açısından söyleyecek olursak işçi sınıfının alternatif hegemonik güçleri ancak toplumsal devrimin teminatı olabilir. Aksi durum, yani, işçi sınıfının hegemonyası ekonomik temel hedef alınarak inşa edilemez, çünkü alternatif hegemonya sosyalist devrimden sonra devlet eliyle yerleştirilemez. Zira egemen sınıfın ideolojik hegemonyası zor araçlarıyla parçalanmaz. Tam tersine toplumsal devrim, işçi sınıfının egemen sınıfın hegemonyasına karşı inşa edeceği alternatif hegemonik güçlere bağımlıdır. Zira yeni bir öz bilinç, toplumsal devrimin ön şartıydı. Dolayısıyla proleter hareket ya da sosyalist devrim ilk kerte de siyasal toplumdan başlanamaz. Zira sosyalizm ancak Marks’ın da deyişiyle “muazzam çoğunluğun” eseri olabilir. Marks’ın devrimci öğretisinin toplumdan devlete doğru yol almasını, yani muazzam çoğunluğun eseri olmasını sağlayacak olan şey proletaryanın ideolojik mücadelesiydi. Zira Marks’ın devleti, maddi ve insani ilişkileri biçimlendirecek araçlara sahip değildi.

Karl Marx (1818-1883)

Hiç kuşkusuz araçlar, amaçlardan bağışık değildir. Geleceğin toplumunun alacağı biçimi araçlardan bağımsız düşünemeyiz. Dolayısıyla ‘işçi sınıfının kurtuluşu kendi elleriyle olacaktır’ ifadesi salt arzunun bir ifadesi olmaktan uzaktır. Bu öylesine söylenmiş süslü bir cümle değildir. Bu ifade tarihsel maddeciliğin bir dışavurumu olmasının yanı sıra sosyalizmin inşa edilebilirliğinin yegâne alternatifidir. Açıkça görülüyor ki Marks ve Engels’e göre sosyalizm devlet eliyle yukarıdan organize edilemez. Üreticilerin özgür birliğine dayanan bir toplum ancak liberter araçlarla inşa edilebilir. Ne var ki sosyalizmin, kitlelerin aktif katılımıyla aşağıdan yerleştirilmesinin zorunluluğu, yukarıdan aşağıya örgütlenen devlet aygıtıyla bir arada bulunamaz. Sosyalizm işçi sınıfının özgürleşme aracı ve kendi elleriyle inşa edebilecekleri bir toplum biçimiyse, sivil toplum ile siyasal toplum arasındaki ikililiğe son vermek lazım geliyor. Ancak o zaman işçi sınıfı toplumu kendi elleriyle, aşağıdan biçimlendirebilir. Nitekim Engels’in Fransa’da İç Savaş’a yazdığı Önsöz’de belirttiği gibi, devlet:

… sınıfsal egemenlik mücadelesinde zafer kazanan proletaryaya miras kalan bir beladır.25

Devlet ve Toplumsal Özkurtuluş: Bağdaşamayan İki Öğe

Toplumun ortak işleri, sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte kitlelerden bağımsızlaşmış, topluma yabancı olan otoritelerce gasp edilmişti. Devlet, Engels’in ifadesiyle “toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan” bir kurumdu.26 Devlet sivil toplumdan çıkmış, toplumun ortak işlerini tekeline alarak, kitlelerin üzerinde egemenlik kurmuştu. Nitekim siyasal ve sivil toplumun birbirinden ayrıldığı her toplum biçiminde kitlelerin kendi hayatları üzerindeki denetimi, topluma yabancılaşmış bir güç olarak devletin inisiyatifindedir. Devlet, kitlelerin kendi hayatları üzerinde denetimlerinin olmadığı, nesnesi olduğu bir durumu ifade eder. Devletin bu yabancılaştırıcı gücünü Bertell Ollman şöyle aktarır:

Değer gibi devlette insanların sahte eşitliğine; ama bu sefer ortak yurttaşlığına dayanır. İnsanların maddi ürünlerini yabancı bir varlık gibi ele almalarının bir benzeri, burada da karşımıza çıkar; insanlar, siyasi etkinliklerinin somut ürünlerini, kendi ürünleri olarak görmezler. Metalar gibi, insanların siyasi ürünleride yabancılaşma koşulları altında sahiplenildiği için kendi başlarına bir yaşama ve harekete kavuşurlar.27

Marks, Brumaire‘i de Fransız toplumu bağlamında modern devletten: “Devasa bürokratik ve askeri örgütlenmesiyle, kapsamlı ve yapay devlet mekanizmasıyla, yarım milyonluk bir memur ordusuyla bu yürütme gücü, Fransız toplumunun bedenini bir ağ tabaka gibi saran ve tüm gözeneklerini tıkayan bu korkunç asalak cisim”28 olarak söz ediyor ve şöyle devam ediyordu:

“Her bir ortak çıkar toplumdan hemen sökülüp alınarak daha yüksek, genel bir çıkar olarak onun karşısına çıkarıldı; bir köy topluluğunun köprüsünden, okul binasından ve ortak varlıklarından demiryollarına, ulusal varlıklara ve Fransa Üniversitesi’ne varıncaya kadar, toplumun organlarının kendi başlarına belirledikleri şeyler onlardan koparıldı ve hükümetin faaliyetlerinin nesneleri haline getirildi”.29 

Açık ki devlet erki, kitlelerin siyasal yabancılaşmasının, yani kitlelerin kendi istençlerinden bağımsız olarak işleyen, kitleler tarafından denetlenemeyen bir toplum biçiminin ifadesidir. Kendisini, devlet erkini ele geçirip, üretim araçlarını kamulaştırmakla, dolayısıyla salt siyasal ilişkilerle sınırlayan devrimci pratik, kuşkusuz bu siyasal yabancılaşmanın devamını sağlamaktan başka bir amaca hizmet etmeyecektir. Yine aynı metinde Marks Fransız toplumundan şöyle söz ediyor: “(…) yürütme gücünün yarım milyondan fazla bireyden oluşan bir memur ordusunu yönettiği, yani devasa bir çıkarlar ve geçimler yığınını sürekli olarak en mutlak bağımlılık içinde tuttuğu; devletin, en kapsamlı yaşam belirtilerinden en önemsiz kıpırtılarına, en genel var oluş biçimlerinden bireylerin özel yaşamlarına kadar burjuva toplumunu kıskaca aldığı, kontrol ettiği, düzenlediği, gözetim ve vesayet altında tuttuğu; bu asalak gövdenin, en olağanüstü merkezîleşme aracılığıyla, karşılığını ancak toplumun gerçek gövdesinin çaresiz bağımlılığında ve dağınık biçimsizliğinde bulabilen bir her an her yerde olma, her şeyi bilme, hızlı hareket etme ve esneklik gösterme kapasitesi kazandığı (…)” asalak bir bürokratik devlete sahip olduğunu söylüyordu.30 Marks’ın ‘asalak gövde’, ‘asalak cisim’ olarak ifade ettiği devlet mekanizmasının yabancılaştırıcı gücünden hiç de memnun olmadığını görmek mümkün. Üretim sürecinde üreticilerin, kendi ürünlerine yabancılaşması gibi, devletli toplumlarda da benzer olarak kitleler siyasi ürünlerine yabancılaşırlar.

Marks’ın otoriter ve bürokratik aygıtlardan hiç haz etmediği şu pasajından da görülebilir: “Bürokratik zihniyet tümüyle bir Cizvit, teolojik zihniyettir. Bürokratlar devletin Civzitleri ve ilahiyatçılarıdır. Bürokrasi dini cumhuriyettir… Bürokrasi kendisine devletin nihai amacı gibi görünür. Bürokrasi devletin “biçimsel” amaçlarını içeriğe dönüştürdüğünden, her noktada “gerçek” amaçlarla çatışmaya girer. Bu nedenle içerik olarak biçim ve biçim olarak içerik olmaya zorlanır. Devletin amaçları makamların amaçlarına dönüşür ve tersi. Bürokrasi hiç kimsenin kaçamayacağı bir sihirli çemberdir. Hiyerarşi bir bilgi hiyerarşisidir. Zirve aşağı katlardaki tikel bireylere vufuk emanet ederken, aşağı katlar evrensele yönelik vukufla zirveye itimat ederler ve böylece her biri bir diğerini aldatır. Bürokrasi devleti, toplumun manevi özünü, köle olarak, kendi özel mülkiyeti olarak görür. (…) Bireysel bürokrata gelince, devletin amacı onun özel amacı, yükselme ve kariyerizm için bir av sahası haline gelir”.31 Stalinist sol’un, anarşistlerin ve liberallerin iddia ettiğinin aksine Marks hiç de devlet aşığı değildi.

Nitekim Marks’ın işçi devleti, bürokratik ya da yukarıdan örgütlenmiş bir yapıyı doğası gereği dışlar. Komünist Manifesto‘da “Devlet, yani hâkim sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” ifadesinde de aktarıldığı gibi işçi sınıfının kendisini devlet olarak örgütlemesinden bahseder.32 Bu yukarının değil, aşağının egemenliğiydi. Dolayısıyla Marks, üretim araçlarının kolektifleştirilmesi gerektiği yönündeki ifadeleri, başında öncü bir partinin bulunduğu bürokratik ya da Brumaire‘deki ifadesiyle asalak bir devlete değil, işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmiş politik iktidarına karşılık geliyordu. Toplumsal mülkiyeti, devlet mülkiyetine indirgeyen Stanilist hizbin kurnazlığını Troçki, İhanete Uğrayan Devrim‘de şöyle aktarır:

Marks’ın kendisinin, sonra Marksistlerin, işçi devleti bağlamında devlet mülkiyeti ile ulusal ve sosyalist mülkiyetleri basitçe, eşanlamlı kullandıkları tamamen doğrudur. (…) Ancak bu özdeşleştirme, yeni bir toplumun gelismesindeki henüz kendini ispatlamamış, ilk aşamalara uygulandığında, son derece kaba hataların kaynağı, adam kandirmanın daniskası olur. (…) Devlet mülkiyeti, devlet mülkiyeti olmaktan çıktığı ölçüde sosyalist mülkiyete dönüşür.33 

Dolayısıyla üreticilerle yönetenlerin aynılaştırılmadığı bir toplumda, kamusal mülkiyet, toplumsal mülkiyetin anti tezi olacaktır. Troçki’nin de belirttiği bürokratik komuta ekonomisinde:

Onun [proletaryanın] bürokrasiye baktığında gördüğü şey, yönetici, devlete baktığında gördüğüyse işverendir. Özgür emek, bürokratik devletin varlığıyla bağdaşmaz.34 

Marks’ın da deyişiyle “Bürokrasi devleti, toplumun manevi özünü, köle olarak, kendi özel mülkiyeti olarak görür”. Dolayısıyla bürokratik komuta ekonomilerinde devlet, bürokrasinin mülkiyetini ifade edecektir. L. Acton’nun siyasal iktidarın doğası gereği yozlaşacağı yönündeki argümanı Marks’ın devrimci pratiğini kuşkusuz ıskalayacaktır.

Bununla beraber Engels, Anti-Dühring‘de, devlet eliyle mülkiyetin kamulaştırılmasının kapitalizmin özgül karakterinde ya da ücretli emeğin kendisinde bir değişim getirmeyeceğini ifade etmişti:

Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, esas olarak kapitalist bir makinedir: kapitalistlerin devleti, düşüncedeki kolektif kapitalist. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmamış, tersine doruğuna götürülmüştür. Ama bu doruğa vardıktan sonra, tersine döner. Üretici güçler üzerindeki devlet mülkiyeti, çatışmanın çözümü değildir.35

Marks ve Engels’in Çağrı’da belirttiği üzere:

Bizim için sorun, özel mülkiyetin değişikliğe uğratılması değil, ortadan kaldırılmasıdır.36 

Zira mülkiyet biçimleri, kamusal-özel olmak üzere sınırlanamaz. Ernest Mandel’in aktardığı gibi; Ludwig von Mises’in iddia ettiğinin tersine bürokratik yönetim ve kâr yönetimi dışında iki temel biçim daha vardı: Üreticilerin doğrudan özel mülkiyetini ifade eden küçük meta üretimi ve üreticilerin özgür birliği olarak toplumsal mülkiyet.37 Toplumsal mülkiyet dışında tüm yönetim biçimleri özel sahipliğin farklı bir biçimini ifade eder. Nitekim sosyalist devrim, mülkiyeti, devlet bürokrasine devretmeyi değil, proletaryanın sınıf adına mülkiyetin özel sahipliğini parçalamasını, toplumdan gasp edilen mülkiyetin kolektifleştirilerek tekrar eski sahiplerince toplumsallaştırılmasını ifade eder. Bu anlamda toplumsal mülkiyet, devlet mülkiyetinin tam karşısında konumlanır. Ne ki klasik Marksist eğilim sosyalizmi devlet mülkiyetine indirgemekle, sosyalizmden, toplumsal ilişkilere hükmeden, üretimi düzenleyen değer yasası, meta, para, sermaye birikimi gibi ekonomik kategorilerin ve devlet, sınıf, bürokrasi gibi tahakküm araçlarının yani kapitalizmin tüm pisliklerinin varlığını sürdürdüğü bir toplum biçimini çıkarmışlardı. Marks ve Engels, sosyalizmin kapitalizmden daha üstün bir toplum biçimi olduğunu söylerken herhalde yanılıyordu.

Stanilist sol’un devlet aşığı olması kuşkusuz rastlantı değil, sosyalizmi bürokratik komuta ekonomileriyle özdeşleştirmeleriyle alakalıdır. Oysa Marks’ın sosyalizmi ne bürokratik aygıtlarla bağdaştırılabilir ne de bürokrasi eliyle yerleştirilebilir. Marks ve Engels, Alman Sosyal Demokrasisinin önde gelen grubunun üyelerine gönderdiği bir mektupta tam da bu noktaya parmak basmıştı:

Enternasyonel kurulduğunda anlamlı bir savaş parolası formüle ettik: İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır. Dolayısıyla işçilerin kendilerini kurtaramayacak denli eğitimsiz olduklarını ve öncelikle iyiliksever burjuvalarla küçük burjuvaların yukarıdan müdahalesiyle serbest hale gelmeleri gerektiğini açık açık ifade eden insanlarla işbirliği yapamayız.38 

Marksist sosyalizm, söylemi işçi sınıfı olan fakat işçi sınıfı üzerinde parti-devlet bürokrasinin tiranlığını ifade eden Stanilist kökenli devletçi sosyalizm anlayışından çok farklıdır. Marks’ın devlet ve bürokrasi karşıtı olduğunu, aynı zamanda işçi sınıfının kendiliğindenliğine olan inancını ifade eden devrimci pratiği “proletaryanın devlet tarafından kurtarılma teorisi” olarak resmedilmeyi hak etmiyor.

Bununla beraber Marks’ın devrimci öğretisinde ekonomik kurtuluşla, siyasal kurtuluş birbirlerine eklemlenmiştir. Fransa’da İç Savaş‘ta not ettiği üzere proletaryanın kendisini egemen sınıf olarak örgütlemesi yetmeyecekti:

Üreticinin siyasal egemenliği, toplumsal köleliğininin ebedîleştirilmesiyle bir arada var olamaz.39 

Aynı zamanda bunun tersi de doğruydu. Nitekim Marks’ın devrimci öğretisi bu sivil ile siyasal toplum ikililiğene son vermenin bir ifadesiydi. Özgürlük diyordu Marks, Gotha Programı Üzerine‘de:

… devleti, toplumun üzerine yerleştirilmiş bir organ olmaktan çıkarıp onu tümüyle topluma bağımlı bir organa dönüştürmektir.40 

Bu, toplumun ortak işlerinin tekrar eski sahiplerince toplumsallaştırılmasını ifade ediyordu. Nitekim devletin toplum karşısında konumlandığı her toplum biçiminde siyasal yabancılaşma kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla devrimci pratik, ekonomik boyundurukla beraber siyasal yabancılaşmayı da alt etmeli, devlet/toplum ikililiğini aşmalıydı. Ancak o zaman “muazzam çoğunluk” toplumsal devrimin öznesi olabilecektir. Bunu sağlayacak olan şey kendisini egemen sınıf olarak örgütleyecek olan proletaryanın aşağıdan özgürlükçü örgütlenmesiydi.

Anarşistlerin tüylerini ürperten proletarya diktatörlüğü nasyonu, “reel sosyalizm” deneyimlerinde olduğu biçimiyle bir zümrenin, bir partinin ya da bir seçkinler tabakasının diktatörlüğünü ifade etmez. Böyle bir diktatörlüğün proletaryanın diktatörlüğüyle bağdaştırılabilir bir tarafı olmayacaktır. İfadenin kendisinden de anlaşıldığı gibi bu diktatörlük proletaryanın kendisinin diktatörlüğüdür, onlar adına yönetimi ele alan bir öncü partinin değil. Marks proletarya diktatörlüğünün ayrıntılı bir betimlemesine girmemişti, fakat bu nasyonla Blanquist türde bir komplocu yapılanmayı dışladığı, bir sınıf diktatörlüğünü ifade ettiği çok açıktı. Marks, Komünist Manifesto‘da proletarya diktatörlüğü terimini kullanmamış olsa da bu nasyonun içeriğini çok açık bir biçimde ifade ediyordu:

İşçi devriminde ilk adım proletaryayı hâkim sınıf durumuna yükseltmek, demokrasi savaşını kazanmaktır.41 

Buradan anlaşılacağı üzere proletarya ancak bir sınıf olarak kendisini egemen konuma yükseltebilir. Bu nasyon, işçi sınıfının politik egemenliğinden başka bir şey ifade etmez.

Hall Draper’in proletarya diktatörlüğü kavramının Marksizm içerisinde evrimini izlediği Proletarya Diktatörlüğü Tartışması‘nda —Marks’tan sonra bu nasyonunun bürokratik bir slogan haline geldiğini söylüyordu— diktatörlük nasyonunu şöyle anlatabilirsiniz diyor ve ekliyordu: “Diktatörlük? Diktatörlük, egemenlik demektir. Evet, biz proletaryanın egemenliğini istiyoruz; ama bu, bir kişi, bir klik, bir zümre ya da bir partinin egemenliği demek değildir. Sınıfın egemenliği, sınıfın diktatörlüğü demektir”.42 Draper aynı metinde proletarya diktatörlüğünün hükümet biçimini ifade etmediğine işaret ediyordu: “Marks sınıf diktatörlüklerini (her birini), özel hükümet biçimleri temelinde olmaktan daha çok, politik iktidarın sınıfsal doğası temelinde düşünmektedir.43 

Miliband daha ileriye gidip diktatörlük nasyonunun siyasal iktidarın bir açıklaması olmasının yanı sıra aynı zamanda, “siyasal iktidarın kendisinin tanımı” olduğunu söyleyecekti.44 Ne ki proletarya diktatörlüğünün politik iktidarın mahiyeti hakkında ne ifade ettiği bir yana, açık ki Marks’ın bu nasyonu, modern anlamıyla devlet üyelerinin tiranlığına karşılık gelmekten uzaktı. Stalinistler için diktatörlük nasyonu işçiler ve karşı devrimciler üzerinde bürokrasinin despot yönetimini ifade ederken, bir dizi Troçkist harekette bu nasyon işçilerin karşı devrimciler üzerindeki diktatörlüğü şeklinde somutlaşmıştı. Ne ki diktatörlük nasyonu Draper’in ortaya koyduğu gibi bir yönetim biçimine karşılık gelmiyordu. Rosa Luxemburg bu nasyonu şöyle ifade edecekti:

Evet, diktatörlük! Fakat bu diktatörlük bir demokrasi uygulamasıdır, demokrasinin ortadan kaldırılması değildir. Burjuva toplumunun köklü haklarına ve ekonomik ilikileríne yönelik güçlü ve kararlı saldırılarla örülür. Bu saldırılar olmadan sosyalist dönüşüm gerçekleştirilemez. Ama bu diktatörlük sınıf adına hareket eden küçük bir yönetici azınlığın değil, sınıfın işi olmalidır -yani kitlelerin aktif katılım⁸yla adım adım ilerlemelidir kitlelerin doğrudan etkisine açık olmalı ve tam bir halk etkinlíiginin denetimine tabi kılınmalıdır; halk kitlelerinin artan siyasal eğitiminden doğmalıdır.45 

Ne ki Lenin ve Troçki diktatörlük nasyonunu otoriterlik ve yasasızlık ile ilişkilendirmiş, anti demokrat politikalarla Stalinizm’e zemin sağlamışlardı. Luxemburg’un, Lenin ve Troçki’ye yönelttiği eleştiride belirttiği gibi:

Özgür ve baskı altında olmayan bir basın ile sınırsız toplanma ve örgütlenme hakkı olmadan geniş halk yığınlarının iktidarından söz etmek hiç bir şekilde düşünülemez.46 

Zira “sadece hükümeti destekleyenlere, sadece bir partinin üyelerine sağlanan özgürlük, özgürlük değildir. Özgürlük her zaman ve istisnasız, farklı düşünene tanındığında özgürlüktür”.47 Dördüncü Enternasyonel’in Birleşik Sekterlik kanadının Proletarya Diktatörlüğü ve Sosyalist Demokrasi isimli belgesinde geçen şu pasaj bu açıdan anlamlıdır: 

Bir kez burjuva sınıfı silahsızlandırılıp mülksüzleştirildikten, bu sınıfın üyelerinin sayılarına göre kitle haberleşme araçlarına ulaşmaları sağlandıktan sonra, onların düşünceleri ile bizimkilerin açık, özgür ve dürüst biçimde çatışmasında cekinilecek birşey yoktur.48

Marks Brumaire‘i de tüm devrimlerin, devlet aygıtını kırmak yerine onu yetkinleştirdiğini söyleyecekti.49 Bilakis devlet erkini ele geçirmek yerine onu yok eden Paris Komün’ü deneyimiyle Marks, proletarya diktatörlüğünün somut alandaki karşılığını hemen hemen görmüştü. Hemen hemen diyorum, çünkü Marks, Paris Komün’ünün proletarya diktatörlüğünün bir örneğini sunduğunu açıkça ifade etmemişti. Draper, Marks’ın Komün’ü betimleyici ifadelerindeki açıklığı, onun Paris Komünü’nü proletaryanın egemenliğinin bir örneğini gördüğüne işaret ettiğini söyleyecekti.50 Marks Fransa’da İç Savaş‘da Komün’ünün, bütün eksikliklerine rağmen işçi hükümeti olduğunu söylemişti:

O özünde işçi sınıfı hükümeti, üretenlerin mülk edinen sınıfa karşı mücadelesinin sonucu, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayabilecek olan en sonunda keşfedilmiş siyasal biçimdi.51 

Fakat kimilerinin bu konuda şüphesi vardı. Örneğin Paul Thomas’ın aktardığına göre Neil Harding şöyle demekteydi:

Marks, Komün’ü proletarya diktatörlüğünün bir biçimi olarak tespit etmekten dikkatli ve tutarlı bir tavırla kaçınmıştır. Marks hayatta olduğu sürece aynı dikkati Engels de göstermiştir. Marks’ın ölümünden çok sonra, 1891’de, Marks’ın Fransa’da İç Savaş‘ının yeni basımına yazdığı Giriş‘te Engels, Komün’ü proletaryanın diktatörlüğünün genel ya da tikel bir biçimi olduğunu betimlemiştir”.

Paul Thomas da Harding’i izleyip bu sıkıntının sorumlusunun Engels olduğunu söyleyecekti.52 Troçki’de diktatörlük nasyonu dolayısıyla Paris Komün’ünün proletaryanın diktatörlüğüne karşılık gelemeyeceğini, Komün’ün Proudhoncu ve Bakuninci bir yapılanma olduğunu ifade edecekti.

Miliband ise Marks’ın konuya ilişkin farklı bir açıklama getiriyordu: “Marks için proletarya diktatörlüğü ulusal çaptaki bir sosyalist devrimin sonucu olacaktır”. Komün’ün ise kente sıkışmış bir ayaklanma olduğunu söylüyor ve devam ediyordu:

“Marks için Komün’ün, siyasal iktidarın kurumlarından arındırılmasıyla, kendi proleterya diktatörlüğü kavramının temel unsurlarını somutlaştırdığı düşünülebilir”.53 

Hiç kuşkusuz Marks’ın Paris Komün’ün de proletarya diktatörlüğüne temel oluşturacak unsur, ‘asalak’ devlet aygıtının hedef alınmasıydı. “Devlet iktidarı” diyordu Marks: “toplumun çok üzerine yükselmiş görünmesine karşın, bu toplumun en büyük rezaleti ve aynı zamanda her tür kokuşmuşluğunun kaynağıydı”.54 Paris Komün’ü ise toplumun üzerine yükselmiş kamu işlerini toplumun sorumlu hizmetçilerine geri vermişti: “Kamu makamları, merkezi iktidarın yamaklarının özel mülkleri olmaktan çıktı. Yalnızca kent yönetimi değil, o zamana dek devletin kullandığı tüm yetkiler Komün’e devredildi”.55 Böylece diyordu Marks: “İktidarın baskı aracı ve toplum üzerindeki otoritesi, onun yalnızca baskıcı nitelik taşıyan organlarının kesilip atılması yoluyla kurulacaktı; ve iktidarın meşru görevleri söz konusu olduğunda, bunlar, toplumun üzerinde duran bir kurum tarafından değil, bu toplumun sorumlu hizmetçileri tarafından yerine getirilecekti.”56

Açık ki azınlığın egemenliğini ifade eden devlet aygıtıyla, proletaryanın kendisini egemen sınıf olarak örgütlemesi bağdaşmıyordu. Marks’ın Komün’de gördüğü olumlu yan, proletaryanın kendisini egemen sınıf olarak örgütlemek üzere devlet iktidarını hedef almasıydı. Şöyle demekteydi:

Komün, devlet iktidarının şu ya da bu biçimine karşı gerçekleştirilen bir devrim değildi. Devletin kendisine karşı, toplumun bu doğa üstü düşüğüne karşı gerçekleştirilen bir devrimdi; halkın kendi toplumsal yaşamının halk tarafından halk için yeniden başlatılmasıydı. Onu egemen sınıfların bir kesiminden bir başkasına aktarmaya yönelik bir devrim değil, bu iğrenç sınıf egemenliği mekanizmasının kendisini parçalamaya yönelik bir devrimdi.57 

Miliband’ın haklı olarak işaret ettiği gibi Marks: “Paris Komün’ünü gerçekten böyle [proletarya diktatörlüğü] tanımlamamıştı. Ama Komün’de öncelikle alkışladığı, önceki toplumsal sarsıntılara karşıt olarak, devlet iktidarının daha çok sağlamlaştırılması için değil, yıkılması için çalışılmış olmasıdır”.58

Marks’ın önceleri soyut düzlemde ele aldığı diktatörlük nasyonunun “temel unsurları”, Paris Komün’üyle birlikte somutlaşmıştı. Proletarya diktatörlüğünün, devlet aygıtının karşısında konumlandığını Paris Komün’ü deneyimi açıkça göstermişti. En önemlisi de Marks proletaryanın amacının devlet erkini ele geçirmek olmadığına işaret etmişti:

İşçi sınıfının hazır devlet mekanizmasına basitçe el koyarak onu kendi amaçları için kullanması mümkün değildir.59 

Marks, proletaryanın toplumsal özkurtuluşunun, dolayısıyla toplumu aşağıdan biçimlendirmenin zorunluluğunun, devlet aygıtının varlığıyla tam bir çelişki içinde olduğunu açıkça görmüştü. Zira devlet aygıtını parçalamayı hedef almayan bir devrim, aşağıdan özgürlükçü örgütlenmelerin feda edilmesinden başka bir amaca hizmet etmez. Devlet aygıtını ele geçirmeyi hedefleyen böyle bir devrim, otorite sahiplerinin yer değiştirmesinden başka bir anlama gelmeyecektir. Yani bu devrim, proletaryanın diktatörlüğünü değil, tıpkı “reel sosyalizm” deneyimlerinde olduğu gibi proletaryanın üzerinde seçkinler katmanının diktatörlüğünü getirir. Proletaryanın aşağıdan, özgürlükçü örgütlenmesi, yapay bir otorite olarak devlet aygıtıyla bağdaşmaz. Marks’ın da ifade ettiği gibi: “İşçilerin kırması gereken şey, eski toplumun iktidar gücünün az çok eksikli biçimi değil, nihai ve eksiksiz biçimiyle iktidarın kendisiydi”.60 Nitekim Marks’a göre işçi sınıfının: “Köleleştirilmesinin siyasal aracı, kurtuluşunun siyasal aracı olarak iş göremez”.61

Marks’ın “devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” ifadesi de işaret ettiği üzere proletarya diktatörlüğünde devlet, egemen sınıfla, yani proletaryayla özdeştir. Burada devlet, yukarıdan aşağıya bir yapılanmayı anlatmaz. Çünkü proletarya kendi sınıf egemenliğini azınlığın egemenliğini ifade eden devlet eliyle gerçekleştiremez. Proletaryanın sınıf egemenliğini sağlayacak olan şey devletin parça parça edilmesi, aşağıdan yukarıya özgürlükçü yapılanmaların inşa edilmesiydi. Mülkiyetin bürokrasi eliyle toplumsallaştırılmasıyla beraber devlet, kademeli olarak sönümlenemez. Bu bakış açısı proletaryanın egemenliğinin kademeli olarak gerçekleştirilmesine, bürokrasinin egemenliğinin meşrulaştırılmasına ve reel sosyalizm deneyimlerinde olduğu gibi proletaryanın devlet eliyle kurtarılma amacına hizmet eder. Kaldı ki 20.yüzyıl sosyalist hareketleri ne devlet eliyle mülkiyeti toplumsallaştırabilmiştir ne de devlet sönümlenmeye başlayabilmiştir. Tam tersine toplumsal çelişkiler büyüdükçe bürokrasinin tiranlığı kendisini daha fazla göstermiştir.

Oysa Marks’a göre “işçi devriminde ilk adım proletaryayı hakim sınıf konumuna yükseltmek[ti]”; bunu bilinmeyen bir geleceğe ertelemiyordu. Bu, bir parti ya da azınlığın egemenliğini değil proletaryanın kendisinin egemenliğini ifade eder. Bakunin’in Devlet ve Anarşide proletarya diktatörlüğüne ilişkin aktardığı şu soru bu açıdan anlamlıdır:

‘Yönetici sınıf durumuna yükselen proleterya’ ne demektir bu yahu? Proletaryanın hepsi birden yönetimin başında mı olacak? Hemen hemen kırk milyon Alman var. Bu kırk milyonun hepsi hükümet üyesi mi olacaktır?”.62 

Bakunin’in Devlet ve Anarşi kitabına aldığı notlarda “Kuşkusuz” diyordu Marks: “çünkü iş komünün özerkliğiyle başlar”.63 Proletaryanın kendisini egemen sınıf olarak örgütlemesi, siyasal yabancılaşmayı aşmasına, siyasal iktidarın ilk kerte de hedef alınmasına, Paris Komün’ünde olduğu gibi devlet iktidarının tek bir vuruşta yok edilmesine bağlıdır. Konsey Komünizm’inin kuramcısı Pannekoek bu konuda çok açıktı:

Proletarya’nın mücadelesi, basitçe, devlet iktidarı için burjuvaziye karşı yürütülen bir mücadele değil, devlet iktidarına karşı yürütülen bir mücadeledir (…) bu devrimin içeriği, devletin iktidar araçlarının, proletaryanın iktidar araçları yardımıyla yok edilmesi ve dağıtılmasıdır. Mücadele ancak, bu mücadele sonucunda devlet örgütü tümüyle yok edildiği zaman son bulur. O zaman, çoğunluğun örgütü, üstünlüğünü, egemen azınlığın örgütünü yok ederek kanıtlamış olacaktır.64 

Josef Dietzgen’in de belirttiği gibi anarşi, geçiş sürecinde zorunlu bir aşamaydı. Devrimci pratik ekonomik yabancılaşmayla birlikte siyasi yabancılaşmanın da hakkından gelmeliydi.

Franz Mehring ve kimi anarşist çevrelerce, Marks’ın Fransa’da İç Savaş metninde devlet aygıtını tek bir vuruşta yok eden Paris Komün’ünü selamlaması ve aldığı devlet karşıtı tutumunun, sözde “devletçi sosyalizm” anlayışıyla çeliştiği söylenmiş, yine kimilerince anarşistlerin pozisyonlarına yaklaşması sosyal gelişmelere uyum sağlama çabası olarak okunmuştu. Oysa Paris Komün’ü Marks’ın diktatörlük ve toplumsal öz kurtuluş nasyonlarının somut karşılığını yaklaşık olarak göstermişti. Fakat aynı zamanda Komün deneyimi, bu nasyonların hayata geçirilmesinin devlet aygıtını tek bir vuruşta yok etmeye bağlı olduğunu da göstermişti. Dolayısıyla burada sorun, geçiş döneminde devlet aygıtının varlığını sürdüreceği, sosyalist/komünist toplumda ortadan kalkacağı yönündeki tarihsel materyalizme dayandırılan tezdi. Klasik Marksist görüşe göre devlet, insanlar arası ekonomik ilişkilerden doğduğuna göre bu ekonomik ilişkilerin dönüştürülmesiyle ortadan kalkacaktı. Dolayısıyla devletin sönümlenmesi bilinmeyen bir geleceğe ertelenmişti. Ne ki Marks’a göre ekonomik temelin dönüşümü ancak toplum üyelerinin “muazzam çoğunluğun”un eseri olabilirdi. Bu, aşağıdan özgürlükçü örgütlenmeleri gerektirir, ki Marks’ın bu toplumsal öz kurtuluş öğretisi, anti-devletçi bir perspektifle okunabilir ancak. Dolayısıyla Marks’ın pozisyonunda bir kısır döngü vardır. Sermayeyi ortadan kaldırmak ancak “muazzam çoğunluğun” eseri olabilir, bu “muazzam çoğunluğun” kendiliğinden eylemi ise ancak devlet aygıtı parçalanıp, aşağıdan özgürlükçü örgütlenmeler inşa edildiğinde bir gerçeklik kazanır. Fakat tarihsel materyalizm devletin, sermayenin ortadan kaldırılması ile birlikte kendi varlık nedenini kaybedeceğini imler. Burada yine başa dönüyoruz; sermayenin ortadan kaldırılması içinde devletin parça parça edilip aşağıdan özgürlükçü örgütlenmeler inşa edilmeli. Nitekim Marks, geçiş döneminde devlet aygıtının akıbetinin ne olacağı konusunu bir çözüme kavuştur(a)mamıştır. Paris Komün’ü deneyimiyle birlikte bu belirsizlik halı kendisini göstermişti. “Yarı devlet” ya da “devlet olmayan devlet” gibi kavramsallaştırmalar aslında bu belirsizliğin ifadesiydi. Bununla birlikte  bu kavramların kendisi de belirsizdir. “Yarı devlet” kavramının ne demek olduğu, siyasal otoritenin azaltılmasını mı, seyreltilmesini mi yoksa hafifletilmesini mi ifade ettiği açık değildir. Belli bir derecede siyasal otoriteyi ifade ettiği durumda bu otoritenin nitelik ve nicelik olarak ölçüsünün ne olacağı sorusu da cevapsız kalmıştır. Kuşkusuz bu andan itibaren spekülasyon açık hale gelir. 20.yüzyıl otoriter sosyalist hareketlerinin de gösterdiği gibi bu belirsiz kavramsallaştırmalar devlet otoritesini meşrulaştırmaktan başka bir amaca hizmet etmeyecektir. Belki de Pannekoek’un da belirttiği gibi Marks ve Bakunin’i barıştırmak mümkündür.

Sonuç

Marksist devrimci pratik, toplumsal olanın devletleştirilmesini değil, tam tersine devletin toplumsallaştırılmasını, toplum içinde eritilmesini ifade eder. Bu nokta önemlidir, çünkü birincisi yukarıdan aşağıya yapılanmayı haklılaştırıp, bizi otoriter ve devletçi sosyalizme götürürken, ikincisi siyasal yabancılaşmanın aşılıp, kitlelerin kendi hayatlarının öznesi olmasının, toplumun aşağıdan denetlenmesinin bir ifadesidir. Birincisi bir avuç devlet üyesinin tiranlığına, ikincisi toplumun aşağıdan kitlelerce dönüştürülmesine karşılık gelir.

Sosyalizm yukarıdan şiddet aracılığıyla dayatılamaz, çünkü bu bakış açısı bi taraftan devleti tarihsel blokun kurucu bir öğesi olarak somutlaştırırken, diğer taraftan sosyalizmi salt siyasi-ekonomik iliskilerden ibaret bir toplum biçimine indirgiyor. Oysa, birinci olarak; yeni bir tarihsel blok, ancak sivil yaşamdaki pratiklerin yapıya karşı konumlandırılmasıyla inşa edilebilir. Bu toplumsal ve üstyapısal pratikler ne yukarıdan devlet erkiyle yaratılabilir ne de basitçe ekonomiye indirgenebilir. İkinci olarak; sosyalizm toplum üyelerinin kendi hayatları üzerinde özne olmasını ifade ettiğine göre, sosyalist devrime bir seçkinler katmanı önderlik edemez. Özgürlük kitlelere yukarıdan verilemez. Kitleler yabancılaşmayı ancak yuva bulduğu alanda, yani, pratikte altederek özgürlüklerine kavuşabilir. Ancak o zaman kendi kendilerinin efendisi olabilirler. Üçüncü olarak üstyapı, yapının pasif bir yansıması değildir. Yapının dönüşümü, üstyapıdaki değişimleri garanti etmeyecektir. Yapıdaki dönüşüm, üstyapısal alandaki değişimin yalnızca koşullarını hazırlayacaktır. Dördüncü olarak ise; devlet toplumsalın analizine indirgenemez. Yani devlet basitçe egemen sınıfın aracını ifade etmez. Ele geçirilip kullanılabilir pasif bir araç ya da nesne değildir. Dolayısıyla yeni bir tarihsel bloğun itici gücü olamayacaktır.

Kaynakça

  • 1) Mihail Bakunin, Tanrı ve Devlet, Sinan Ergün (çev.), Öteki Yayınevi, Sekizinci Basım, İstanbul 2019, s. 131.
  • 2) Peter Marshall (akt.), Anarşizmin Tarihi, Yavuz Slogan (çev.), İmge Kitabevi, İkinci Basım, Ankara 3
  • 2019, s.263
  • 3) Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Olcay Geridönmez ve Tonguç Ok (çev.), Kor Kitap, İstanbul 2018, s. 34.
  • 4) Paul Thomas, Yabancı Politik, İbrahim Yıldız (çev.), Dipnot Yayınları, Ankara 2010, s. 48.
  • 5) James Martin (der.), Poulantzas Kitabı, Akın Sarı ve Selime Güzelsarı (çev.), Dipnot Yayınları, Ankara 2013, s. 422.
  • 6) Paul Thomas, Yabancı Politik, İbrahim Yıldız (çev.), Dipnot Yayınları, Ankara 2010, s. 46.
  • 7) V. i. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Muzaffer Erdost (çev.), Sol Yayınları, Sekizinci Basım, Ankara 2016, s. 15.
  • 8) David Forgacs (der.), Gramsci Kitabı, İbrahim Yıldız (çev.), Dipnot Yayınları, Üçüncü Basım, Ankara 2018, s. 281.
  • 9) Forgacs (der.), Gramsci Kitabı, s. 238
  • 10.) Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Olcay Geridönmez ve Tonguç Ok (çev.), Kor Kitap, İstanbul 2018, s. 282.
  • 11) Karl Marx ve Friedrich Engels, Kutsal Aile, Kenan Somer (çev.), Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 185
  • 12) Ralph Miliband, Kapitalist Devlet, Osman Akınhay (çev.), Belge Yayınları, İstanbul 1989, s. 11.
  • 13) Paul Thomas, Yabancı Politik, İbrahim Yıldız (çev.), Dipnot Yayınları, Ankara 2010, s. 18.
  • 14) Paul Thomas, Marx ve Anarşistler, Devrim Evci (çev.), Ütopya Yayınevi, Ankara 2000, s. 129.
  • 15) Karl Marx ve F. Engels, Komünist Manifesto, Nail Satlıgan, Tektaş Ağaoğlu, Olcay Göçmen ve Şükrü Alpagut (çev.), Yordam Kitap, Yedinci Basım, İstanbul 2018, s. 31.  
  • 16) Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Olcay Geridönmez ve Tonguç Ok (çev.), Kor Kitap, İstanbul 2018, s. 71.
  • 17) Marx ve Engels, Alman İdeolojisi, s. 71-72.  
  • 18) Marx ve Engels, Alman İdeolojisi, s. 16.  
  • 19) Friedrich Engels, “Blanquist Komün Mültecilerinin Programı”, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1874/06/26.htm, (05.10.2020)
  • 20) Friedrich Engels, Anti-Dühring, Kenan Somer (çev.), Sol Yayınları, İkinci Basım, Ankara 1977, s 449-450.
  • 21) Rosa Luxemburg, Rus Devrimi, Cangül Örnek (çev), Yazılama Yayınevi, İkinci Basım, İstanbul 2018, s. 51.
  • 22) Peter Marshall (akt.), Anarşizmin Tarihi, Yavuz Slogan (çev.), İmge Kitabevi, İkinci Basım, Ankara, 2019, s. 231.
  • 23) David Forgacs (der.), Gramsci Kitabı, İbrahim Yıldız (çev.), Dipnot Yayınları, Üçüncü Basım, Ankara 2018, s. 239.
  • 24) Jacques Texier (akt.), Gramsci ve Felsefe, Kenan Somer (çev.) Birey ve Toplum Yayıncılık, Birinci Basım, Ankara 1985, s. 133-134.
  • 25) Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, Erkin Özalp (çev.), Yordam Kitap, İstanbul 2016, s. 27.
  • 26) Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Kenan Somer (çev.), Sol Yayınları, Onsekizinci Basım, Ankara 2017, s. 199.
  • 27) Bertell Ollman, Yabancılaşma, Ayşegül Kars (çev.) Yordam Kitap, İstanbul 2012, s 331.
  • 28) Karl Marx, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i, Erkin Özalp (çev.), Yordam Kitap, İstanbul 2016, s. 149
  • 29) Marx, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i, s. 149-150.
  • 30.) Marx, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i, s. 76.
  • 31) Ernest Mandel (akt.), İktidar ve Para, Bülent Tanatar (çev.), Yazın Yayıncılık, İstanbul 1992, s. 70.
  • 32) Karl Marx ve F. Engels, Komünist Manifesto, Nail Satlıgan, Tektaş Ağaoğlu, Olcay Göçmen ve Şükrü Alpagut (çev.), Yordam Kitap, Yedinci Basım, İstanbul 2018, s. 39-40.  
  • 33) Lev Davidoviç Trotskiy, İhanete Uğrayan Devrim, Çiçek Öztek (haz.), Alef Yayınevi, İstanbul 2006, s. 331-332.
  • 34) Trotskiy, İhanete Uğrayan Devrim, s. 336.
  • 35) Friedrich Engels, Anti-Dühring, Kenan Somer (çev.), Sol Yayınları, İkinci Basım, Ankara 1977, s 441.
  • 36) Karl Marx ve Friedrich Engels, “Address of the Central Committe to the Communist League“, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1847/communist-league/1850-ad1.htm, (05.10.2020).
  • 37) Ernest Mandel, İktidar ve Para, Bülent Tanatar (çev.), Yazın Yayıncılık, İstanbul 1992, s. 282-283.
  • 38) Karl Marx ve Friedrich Engels, “Marx and Engels to August Babel, Wilhelm Liebknecht, Wilhelm Bracke and others”, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1879/letters/79_09_15.htm, (05.10.2020).
  • 39)Karl Marx,, Fransa’da İç Savaş, Erkin Özalp (çev.), Yordam Kitap, İstanbul 2016, s. 87-88.
  • 40) Karl Marx ve Friedrich Engels, Gotha ve Erfurt Programları Üzerine, Erkin Özalp (çev.), Yordam Kitap, İstanbul 2017, s. 37.
  • 41) Karl Marx ve F. Engels, Komünist Manifesto, Nail Satlıgan, Tektaş Ağaoğlu, Olcay Göçmen ve Şükrü Alpagut (çev.), Yordam Kitap, Yedinci Basım, İstanbul 2018, s. 39.
  • 42) Hall Draper, Proletarya Diktatörlüğü Tartışması, Osman Akınhay (çev.), Belge Yayınları, İstanbul 1990, s. 37.
  • 43) Hall Draper, Proletarya Diktatörlüğü Tartışması, s. 45.
  • 44) Ralph Miliband, Kapitalist Devlet, Osman Akınhay (çev.), Belge Yayınları, İstanbul 1989, s. 25.
  • 45) Rosa Luxemburg, Rus Devrimi, Cangül Örnek (çev), Yazılama Yayınevi, İkinci Basım, İstanbul 2018, s. 56.
  • 46) Rosa Luxemburg, Rus Devrimi, s. 48
  • 47) Rosa Luxemburg, Rus Devrimi, s. 49-50.
  • 48) Nahuel Moreno, Proletaryanın Devrimci Diktatörlüğü, Hakan Gülseven (çev.), Atölye Yayınları, Birinci Basım, İstanbul 1998, s. 21
  • 49) Karl Marx, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i, Erkin Özalp (çev.), Yordam Kitap, İstanbul 2016, s.150.
  • 50) Hall Draper, Proletarya Diktatörlüğü Tartışması, Osman Akınhay (çev.), Belge Yayınları, İstanbul 1990, s. 42.
  • 51) Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, Erkin Özalp (çev.), Yordam Kitap, İstanbul 2016, s. 87.
  • 52) Paul Thomas, Yabancı Politik, İbrahim Yıldız (çev.), Dipnot Yayınları, Ankara 2010, s. 184-185.
  • 53) Ralph Miliband, Kapitalist Devlet, Osman Akınhay (çev.), Belge Yayınları, İstanbul 1989, s. 27.
  • 54) Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, Erkin Özalp (çev.), Yordam Kitap, İstanbul 2016, s. 82.  
  • 55) Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, s. 84.
  • 56) Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, s. 85.
  • 57) Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, s. 146.
  • 58) Ralph Miliband, Kapitalist Devlet, Osman Akınhay (çev.), Belge Yayınları, İstanbul 1989, s. 26.
  • 59) Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, Erkin Özalp (çev.), Yordam Kitap, İstanbul 2016, s. 79.  
  • 60) Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, s. 178.
  • 61) Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, s. 174.
  • 62) Mihail Bakunin, Devlet ve Anarşi, Murat Uyurkulak (çev.), Agora Kitaplığı, İstanbul 2006, s. 235.
  • 63) Karl Marx ve Friedrich Engels, Anarşizm Üzerine, Sevim Belli (çev.), Sol Yayınları, Dördüncü Basım, Ankara 2014, s. 154.
  • 64) V. İ. Lenin (akt.), Devlet ve Devrim, M. Halim Spatar ve Celal Üster (çev.), Yordam Kitap, İkinci Basım, İstanbul 2016, s. 143-144.

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Din Felsefesinin Alanı ve Önemi Hakkında - Charles Taliaferro & Elsa J. Marty

En Güncel Haberler Sosyal Bilimler

Bir Sürü Feminizm

Eğer feminizm üzerine yarım saat bir şeyler okuduysanız en büyük kusurunu keşfetmişsinizdir: feminizm baştan aşağı tutarsız.