Jacques Derrida‘nın Bir Şarlatan Olduğunu mu Düşünüyorsunuz? Gelin Tekrar Bakalım – Julian Baggini

/
900 Okunma
Okunma süresi: 12 Dakika

Göz kamaştırıcı yeni bir biyografi, birçok şüphecinin bilmecelerle dolu bu Fransız filozofu yeniden düşünmesini sağlayabilir.

Mayıs 1992’de Cambridge Üniversitesi’ndeki akademisyenler, saygıdeğer kurumlarının Jacques Derrida’ya fahri doktorluk unvanı teklif etmesine öfkeyle karşı çıktılar. Ardından, çeşitli uluslardan 14 filozof Times’a “Derrida’nın çalışmalarının kabul edilen açıklık ve titizlik standartlarını karşılamadığını” söyleyen bir mektup yazdı.

Farklı açılardan bakıldığında bu olay, Anglo-Amerikan analitik felsefesinin, kıta Avrupalı kuzeninin karmaşıklığı ve safsatası olarak gördüğü şeye yönelik direnişinin zirvesini veya dibini gösteriyordu. Onlara göre Derrida, at hırsızının tekiydi ve piyasadaki payı “ince şakalar ve kelime oyunları” olan ucuz bir göstericiydi.

İronik olan şu ki protestoların kendisi bile şaşırtıcı derecede titizlikten uzaktı. Peter Salmon’un An Event, Perhaps adlı Derrida’nın muhteşem biyografisinde de dikkat çektiği gibi Derrida o mektup yazarlarının kendisine atfettiği çocukça kelime oyunu “mantıksal safsataları (fallus)” hiçbir zaman kullanmamıştı. Bu sanki “kendi türlerinden taklitleri için kalıplaşmış yeni sözcükleri bulmak zormuşçasına” son derece baştan savmaydı. Salmon, bunlardan “hiçbirinin Derrida’nın çalışmalarını okumak için zaman ayırmadığı” sonucuna vardı.

Bazıları okumayı denemiş ancak çabucak bırakmış olsaydı bu anlaşılabilir olurdu. Derrida’nın prestijli lisesi, Lycée Louis-le-Grand’daki müfettişlerinden biri, onun çalışmaları hakkında şunları yazmıştı: “Cevaplar muğlak olduğu kadar dahice.” Bir lisans öğrencisi olarak yaptığı işi deşifre etmek kolay değildi. Louis Althusser, “çok zor, çok anlaşılmaz” olduğu için tezini notlandıramadığını söyledi. “Eh, ya F ya da A+.” diyerek Michel Foucault’nun daha iyisini yapabileceğine dikkat çekti.

Salmon’ın anlattığı Derrida da aynı kuşkuları uyandıracaktı. “Onu bir şarlatan olarak görenlerin haklı olduğuna dair süregelen korku onun peşini bırakmadı.” Derrida’nın bütün tasarısının radikal bir şüphe olduğu düşünüldüğünde başka türlü hissetmesi de pek mümkün değildi. Derrida, analitik filozofların “heyecansız becerilerini” tarif ederken hem hayranlık duyuyor hem de alay ediyordu ancak onların kendi yaklaşımlarının doğruluğuna olan mutlak güvenleri onun için bir lanetti. Bu bakımdan kendi sorgulama yöntemlerinin özellikleri dışında her şeyi sorgulayanlardan daha gerçek bir filozoftu.

An Event, Perhaps için biyografi deniyor ancak Derrida’nın da sürekli iddia ettiği gibi, tüm sınıflandırmalar bir dereceye kadar nedensizdir. Derrida’nın yaşam öyküsü, düşüncelerinin ve onların gelişiminin entelektüel biyografisi için bir çerçeve ve arka plan sağlar. Bu süreçte, 20. yüzyıl kıta felsefesine uygun en belirgin girişlerden biri olarak da hizmet ediyor. Derrida’nın yanıt verdiği akımlar ve düşünceler, netlik ve özlük ile incelikle çizilmiştir. Husserl, Levinas, Heidegger, Cixous, Saussure, Lévi-Strauss ve Gabriel Marcel gibi zorlu düşünürler beklenmedik bir şekilde ulaşılabilir duruma gelirler; yapısalcılık, fenomenoloji, post-yapısalcılık ve varoluşçuluk gibi hareketler arasında sıkça bulanıklaşan ayrımlar birdenbire netleşir.

Derrida’nın bütün tasarısı radikal şüphelerden biriydi.

Jackie Derrida, 1930’da o zamanlar bir Fransız kolonisi olan Cezayir’de büyük ölçüde laik Sefarad Yahudi ebeveynlerin çocuğu olarak dünyaya geldi. Cezayirliydi fakat Cezayir yurttaşı değildi, Fransa’yı hiç görmemiş bir Fransız, Yahudi hayatı yaşamayan bir Yahudiydi; bir Arap ülkesindendi fakat Arap değildi; Avrupalılara göre Avrupalı görünmek için fazla koyu, Afrikalılara göre Afrikalı görünmek için  kültürel olarak fazlasıyla Avrupalıydı. Daha sonrasında kimlik için “hiçbir zaman verilmez, alınmaz ya da kazanılmaz: sadece sonlandırılamayan ve bitmeyen hayali kimlik saptama süreci olarak kalır.” yazmasına pek şaşmamalıydı.  

Cezayir’de hayat huzursuz ve öngörülemezdi. 1940 yılında Fransa’daki işbirlikçi Vichy hükümeti, Cezayir’deki 120.000 Yahudi’nden vatandaşlıklarını aldı, bu da sadece üç yıl sonra müttefik güçler ülkeyi geri kazandıktan sonra eski haline getirildi. Fakat Derrida’nın Paris’te Lycee Louis-Le-Grand’a yatılı bir öğrenci olarak yazıldığı zamandan beri ve hatta o zamanlar daha ayrıcalıklı olan École Normale Supérieure[1]’de seçkinler arasında rahat bir yaşam sürdü. Bununla beraber, aykırı uçlarda olmaya her zaman devam etti. Asla kitlesel hareketlere ya da gruplara katılanlardan biri olmadı. Zamanında, destekçilerinin de tutkulu hayranlığını beğenmezdi.

Gerçek bir filozof olan Derrida, kendine özgü yöntemleri de en az diğer her şey kadar sorgulamıştır.

Anglo-Sakson akademi onu kendi arasında tutmaya çalışsa da hiçbir zaman postmodernistlerden biri olmadı. Bununla birlikte, hareketin, gerçek dünyanın karmaşıklığını ortadan kaldıran tek ve genellikle basit açıklamalar getiren büyük anlatıların güvensizliğini paylaştı. Her şey özenle “yapıbozuma uğratılmalıdır”: özgünlüğüyle analiz edilmelidir, “kullandığımız dilin tarihsel tortusuna, çıkarımlarına karşı tetikte” olmalıdır. Derrida belki de bu yüzden bu kadar çok yazmıştı. Yapıbozum, bir teoriden çok bir yöntemdi ve yapıbozuma uğratılabilecek şeylerin sınırı yoktu. Yine de Derrida’nın yapıtında, Salmon’ın “belki de Derridacı bir meydan okuma davetine ne kadar yakınsak o kadar yakın” dediği, “çok anlamlılığı benimsemek” konusundaki konuşmasında yakalanan bir bütünlük vardı. Pek çok klasik ve çağdaş analitik felsefede, Platon’un “doğayı eklemlerinden parçalamak” şeklinde adlandırdığı, şeylerin bir yolu olduğuna ve dilin görevinin de onu haritalamak olduğuna dair hemen hemen açık bir varsayım vardır. Derrida için mesele, doğanın eklemlerinin olmaması ya da dünyanın dilediğimiz şekilde parçalanabilmesi değildir. Aksine, parçalara bölmenin her zaman birden fazla yolu vardır ve her parça bizi olası alternatif görme ve anlama yollarından ayırır. Bu nedenle Salmon, “adlandırma, bir yola çıkılırken ve çıkılmadan önce… kurucu bir şiddet eylemidir” der.

Bu fikir, Derrida’nın différance[2] ana kavramnın kalbinde yer alır.Her kavram, her ayrım, alternatif bir anlayışın ya da yapılmamış bir ayrımın hayaletini taşır. Yapıbozumun görevlerinden biri, bu kayıp olasılıkları geri kazanmak, şeyleri düşünme şeklimizin onların düşünülebilecek tek yol olmadığını göstermektir. Bu kelimeyi kullanmayabiliriz ama hepimizin différance’ın ne anlama geldiğine dair bir fikri vardır. Salmon, “kullanımının ve anlamın kesin olarak ayrılmadığı bir kelimeyi tanımlamak için parmaklarıyla havada tırnak işaretleri oluşturan herkes,” diyerek “Derrida’nın ortaya koyduğu gibi différance olasılığını kabul etmiştir.” şeklinde ekliyordu. Bu jestin aynı anda her yerde bulunması, Derrida’nın “tırnak işaretlerinin peyda olması bir kez rağbet gördüğünde nerede duracaklarını bilmiyorlar” yorumunu yaparken haklı olduğunu gösteriyor.

Derrida’nın tasarısı çoğu filozofunkine taban tabana zıttır. Batı’da genel olarak uygulandığı üzere felsefenin en geniş ve en doğru tanımlarından biri, aporiaların çözümünü aramasıdır: görünüşte dünyayı kavrayışımızdan kaçınılmaz olarak ortaya çıkan zorlu çelişkiler. Örneğin; bilgiye sahipmişiz gibi göründüğümüz fakat aynı zamanda hiçbir şeyden emin olamayacağımıza inanma nedenlerimizin de olması bir çıkmazdır (aporia). Bir diğeri ise, özgür iradeye sahipmişiz gibi görünürken aynı zamanda mekanik doğa yasalarına tabi olduğumuzu anlamamızdır. Bu tür aporialarda, anlayışımızda büyük bir yeniden yapılandırma olmadan çelişkinin bir tarafından basitçe çekilmek mümkün değildir.

Ancak Derrida’ya göre Salmon, “amacın bir aporiayı merakta bırakmak olduğunu” savundu. Gabriel Marcel’in ayrımını kullanan felsefe, birlikte yaşamak zorunda olduğumuz çözülmez gizemleri anlamaya çalışması gerekirken, bizden bağımsız olarak var olan sorunların çözümüyle ilgilenmesi gerektiğini düşünüyordu.

Derrida’nın yazı şeklinin neden hiçbir zaman açık ve net olamadığını görebilirsiniz. “Anlam sabitlenemez”i bir öncül olarak kabul ederseniz o zaman yazınızda herhangi bir yanlış kesinlik önerisinden kaçınmak için büyük zahmetlere gireceksiniz. Salmon’un dediği gibi, “Kendini sabit gören ve dağdan indiğini zanneden dil, insanların değil, Tanrı’nın egemen hakkıdır.”

Dolayısıyla Derrida’nın zor kalemi, yapmacıklıktan uzaktır ve onun felsefesinin kaçınılmaz bir gereğidir. “Belirli kavramların karar verilemezliğine dikkat çekmek ya da karmaşıklıklarını ön plana çıkarmak için anlaşılmaz hale getirmeyi yapısal bir gereklilik olarak” benimser. Madde ve mâna birbirinden ayrılamaz. Analitik felsefenin “şeffaf bir anlam aktarıcısıymışçasına açıklığa öncelik veren” tavrı, felsefi olarak tarafsız değildir ancak ekolün kendisinin kurucu nitelikteki varsayımlarını savunur.

Kullanımının ve anlamın kesin olarak ayrılmadığı bir kelimeyi tanımlamak için parmaklarıyla havada tırnak işaretleri oluşturan herkes, Derrida’nın ortaya koyduğu gibi différance olasılığını kabul etmiştir.

Derrida’nın, analitik filozofların kabul etmekte zorlanmayacakları iddialarından biri şudur: “İnsan sırf karmaşıklaştırma zevki için işleri karmaşıklaştırmamalı, ama aynı zamanda hiçbir zaman basitleştirmemeli ya da böyle bir basitliğin olmadığı bir yerde eminmiş gibi davranmamalıdır. Her şey basit olsaydı haberler çabuk yayılırdı.” Aradaki fark, neyin zor olduğuna ilişkin farklı bakış açılarının olmasıdır. Analitik felsefenin karmaşıklığı, mümkün olduğunca kesin olma girişiminden kaynaklanırken Derrida için karmaşıklık, mümkün olandan daha kesin olmaktan titizlikle kaçınmaya çalışmanın sonucudur.

Bu, Derrida’nın hiçbir zaman dilsel aşırılıktan suçlu olmadığı anlamına gelmez. Kendisinin “iflah olmaz bir mübalağacı” olduğunu ve “her zaman abarttığını” itiraf etmiştir. Kariyerinin başlarında Heidegger’i “yaygaracı, gösteriş meraklısı ve ağır lehçeli…epey bir kısmı gereksiz olan uydurma yeni sözcük (neolojizm)  kalabalığı” kullanmakla suçlamıştır ki bu da Salmon’un alaycı bir şekilde “Derrida’nın bu tür yazılara karşı önyargılarının devam etmediğine işaret edebileceğini” vurgulamasını beraberinde getirir.

Yine de Derrida sağduyulu bir şekilde “gündelik dil muhtemelen doğrudur” demiştir çünkü gündelik dil asla felsefi söylevin kesinliğine ya da saflığına sahipmiş gibi davranmaz. Felsefenin aporiaları çözme girişimleri, dili düzeltme girişimleridir. Buna karşılık Derrida, bize dilin ortak aklın varsaydığından daha az kesin, hatta daha tartışmalı olduğunu hatırlatmak ister. Filozofların kelimeleri yerine oturtma girişimleri, jöleyi duvara çivilemek kadar beyhudedir. Dil kaygandır, çünkü sözü alan her bir tarafından yeniden şekillendirilen her yeni tekrarlama, konuşmacının kastettiği anlamdan bile farklı bir anlam değişinim olasılığına yol açar. 

Öncü bir analitik filozof olan John Searle ile yapılan önemli bir tartışma, iki yaklaşım arasındaki ayrımı derinleştirmiştir. Searle’nin ilk çalışmaları, akıl hocası JL Austin’in “söz edimi” kavramı üzerineydi. Austin, sözcüklerin sadece anlamları iletmekle kalmayıp, aslında bir şeyler yapmak için kullanılabilecekleri anlayışındaydı. Bir rahip bir çifti karı koca ilan ederse, evlenirler; bir yargıç sadece bir hüküm vererek birini hapse gönderir.

Sözün heterojenliğine dair bu kabul Derrida’ya yardımcı olsa, analitik filozofların bu fikri geliştirme biçimleri yardımcı olmadı. Örneğin, bir söz edimi olarak söz vermekten bahsederken Searle şöyle demiştir: “Marjinal, pervasız ve bir ölçüde yetersiz sözleri görmezden geliyorum.” Derrida için bu affedilemezdi. Searle söz edimlerinin yalnızca soyutlanmış, düzenlenmiş, ideal biçimlerine odaklanarak bunların gerçekte nasıl çalıştığını görmezden geliyordu. Searle’ye göre, bu basitleştirme zararsızdı ve sadece “bir araştırma stratejisi meselesi” idi. Derrida, bunun felsefenin daha doğrucu dağınıklık yerine yanlış bir kesinliği seçmesinin başka bir örneği olduğunu düşündü.

Searle ile olan yazılı anlaşmazlık sertti. Amerikalı filozof iğneleyici ve küçümseyiciydi fakat Derrida kendi cevabını “saldırganlıktan yoksun olmayan” bir şekilde görerek “belirli bir tedirginlikle” incelemeye başladı, En azından felsefi tartışmanın sadece dil ve mantığı değil, hırsları ve kişilikleri de içerdiğini kabul etti.

Kendisinin tüm 20. yüzyıl jargonuna bakıldığında, Derrida özünde Antik Yunanistan’da Pyrrho’ya kadar uzanan uzun bir şüpheci silsilesinin bir parçasıdır. Salmon için, “Düşüncesi için çok önemli olan şey, biliyormuş gibi davranan (varsayan, olduğuna inanan, farz eden) herhangi bir hareketin şiddetine” karşı çıkmaktı. Gerçeği inkar eden bir nihilist değil, “hakikat var mı yok mu bilemeyiz” diye düşünen bir şüpheciydi. Öyle olmasına karşın, kavramların ve dilin derinine inerek söylenmemiş olanı bularak daha iyi anlayabiliriz. Yapıbozum, Derrida’nın belirtmek için çok çabaladığı üzere yıkım değildir.

Etik ve siyasette Derrida’nın yargı dağıtmayı ertelemesi, onu politik eylem konusunda temkinli bir duruma soktu. O zamanın Maocusu Alain Badiou gibi pek çok akranının aksine 1968 Paris isyanlarına katılmadı. 68 kuşağından Badiou şöyle demişti:

Şiirsel anlamda arzu ettiğimiz şey, karşıtların yaman yapısökümü değil; radikal çatışmanın metafiziğiydi ve Derrida bu konuda hemfikir olmadı.

Geriye dönüp bakıldığında bu takdire şayan görünebilir. Öte yandan, Nazi döneminde, eski dostu Paul de Man’in ancak de Man’in ölümünden sonra ortaya çıkan antisemitizmini ve ikili oynayışını savunmuştur. Bu da onu öyle olmakla suçladığı türden kaypak bir göreci (relativist) gibi göstermiştir.

Ancak Derrida, 40’tan fazla kitap yazmasından ve 13.000’den fazla kitaptan oluşan bir kitaplık biriktirmesinden de görüldüğü üzere çalışmaları konusunda son derece ciddiydi. Ama belki de son derece yanılıyordu. Onun apaçık bir hayranı olan Salmon bile, Derrida’nın 1966 klasiği olan Gramatolojisinin (Of Gramatology) “zırdeli” olduğunu söylüyor. Gelgelelim, özellikle Derrida’yı ciddi bir şekilde okumadan onun bir şarlatan olduğuna inanan herkes, Salmon’un onun yaşamı ve düşüncesi hakkındaki göz alıcı anlatımıyla kesinlikle fikirlerini değiştirecektir.


Dipnotlar

Ç.N.: [1]Fransa’da özel yükseköğrenim kurumlarından daha prestijli sayılan grande ecole okullarından biri.

[2]  Différance : Derrida’nın yapıbozumunda önde gelen bir kavramdır, metin ve anlam arasındaki eleştirel bir bakış açısıdır; hem bir farklılık (difference) , hem de bir erteleme eylemi (deferring) anlamına gelir, dilsel anlamın verili olmaktan ziyade yaratılma biçimini niteler. (Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/Différance)


Julian Baggini– “Think Jacques Derrida was a charlatan? Look again“, (Erişim Tarihi: 28.02.2022)

Çevirmen: Gökçe Yetkin

Çeviri Editörü: Beyza Bur Doğan

Akdeniz Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisi. Distopya, bilim-kurgu, dil ve varoluşçuluk felsefesi, cinsiyet kuramları, gerçeklik-sonrası dönem üzerine okuyor ve araştırıyor. Ayrıca, fotoğrafçılıkla ilgileniyor. Işığa duyarlı. Platon'a rağmen şiirde ısrarcı.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Dünya’yı Şekillendiren 9 Yunan Filozofu – Edd Hodsdon

Sonraki Gönderi

Felsefe “Nasıl Yaşamalıyız?” Sorusunu Yanıtlayamaz – Dave Ellis

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü