Felsefe Röportajları #15 Cansu Özge Özmen

/
263 Okunma
Okunma süresi: 16 Dakika

Felsefe Röportajları serimizin 15. Bölümünde akademisyen, yazar, çevirmen ve hayvan hakları aktivisti Cansu Özge Özmen’i ağırlıyoruz.

Taner Beyter (TB): Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler, kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Cansu Özge Özmen (CÖÖ): 1982 yılında İstanbul’da doğdum. Sırasıyla Bilkent Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, Heidelberg Üniversitesi Amerikan Çalışmaları ve Jacobs Üniversitesi Kültürler Arası Beşeri Bilimler bölümlerinden mezun oldum. 14 senedir Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyorum. Uzun süre 19. yüzyıl Amerikan Edebiyatı ve Oryantalizm çalıştıktan sonra akademik çalışmaların, en azından beşeri ve sosyal bilimlerde, çalışma alanlarının kişisel alanlarla kesişmesinin daha anlamlı olacağını düşündüğüm için Eleştirel Hayvan Çalışmaları ve Antinatalizm konularında okumaya ve yazmaya başladım. Aynı zamanda Burak Özgüner Çalışma Merkezi’nin koordinatörlüğünü ve Açık Radyo’daki Türlerin Yaşam Hakkı’nın Melike Dirikoç ile birlikte hazırlayıp sunuyorum.


(TB): Öncelikle Türkçe felsefe literatürü açısından oldukça önemli bir yere sahip olan Better Never to Have Been: The Harm of Coming into Existence adlı çevirinizle başlamak istiyoruz. David Benatar’ın kaleme aldığı bu metin Antinatalizm ve üreme etiği konusunda kurucu metinlerden biri. Çevirmeni olarak kitap konusunda ne tür tepkiler aldınız fikirlerinizi alabilir miyiz? Kitapta eleştirdiğiniz ve katıldığınız noktalar var mı?

(CÖÖ): Keşke Hiç Olmasaydık: Var Olmanın Kötülüğü benim çok önemsediğim bir eser. Çevirmemin tek nedeni de Türkçede olması gerektiğini düşünmem. Antinatalizm genel olarak dünyada da popüler bir düşünce olmadığı için, kitabın olumludan ziyade olumsuz tepkiler alacağını sanmıştım. Çünkü antinatalizm bugüne kadar sorgulanabileceği çok da tahmin edilmeyen biri konuyu tartışmaya açıyor ve tartışmanın sonucunda sizi bu konuyla ilgili esnetilmesi hiç de mümkün olmayan bir noktaya götürüyor. Antinatalizmde bir orta yol yok. Ve antinatalizm, ilgilendirdiği insanlar açısından sınırlı bir konu da değil. Hepimiz dünyaya getirildik, hepimizin çevresinde başkalarını dünyaya getiren insanlar var ve çoğumuz birini dünyaya getirip getirmemek konusunda hayatımızın bir ya da birden çok noktasında düşünmek durumunda kalıyoruz. Hayatı sürdürmek ya da sürdürmemek dışında verilebilecek en önemli karar, birini dünyaya getirme kararı. Tabii, üreme hakkı adeta kutsal sayıldığından bu hakkın pratiğe dökülmesi sırasında da yeterince ölçüp biçmiyoruz. Çünkü bu konuda sorgulanma ya da eleştiriye maruz kalma gibi bir endişemiz yok. Ayrıca çoğunluğa dahil olmanın getirdiği bir rahatlık da var.

Dünyanın her yerinde ve çoğu koşulda hamilelik kutlu bir olay. Sorgulandığı nadir koşullarda, bu sorgulamaya çoğunlukla çeşitli ayrımcılık biçimleri eşlik ediyor. Aporofobi, ırkçılık, zenofobi gibi. Dolayısıyla insanlar üreme cesaretini kısmen sosyo-ekonomik koşullar, belli bir ırka mensup olmak ve yaşadığı yerin yerlisi olmak gibi üremekle organik bir ilişkisi olmayan özellikler aracılığıyla da meşrulaştırıyorlar. Bunlar dışında zaten dediğim gibi, meşruiyeti kendinden menkul bir konu olarak algılanıyor. Olumsuz birkaç tepkinin hepsi, online platformlarda, kitabı okumayan kişilerden geldi. Bu da her kitap için beklenen bir durum. Okuyanlardan ise çoğunlukla oldukça kişisel ve olumlu tepkiler geldi. Bu, biraz da Prof. Benatar’ın yazdıklarından ziyade yazma ve argümantasyon biçimiyle alakalı. İddialarını çok öngörülü bir sentezle sunuyor. Çevirinin kendisi için de olumlu tepkiler geldi fakat bu benden ziyade Doğu Batı Yayınları’nın editoryal süreci sayesinde oldu. Bu kitapta benim sezgilerime aykırı herhangi bir iddia yok. Fakat acı-haz asimetrisini kabul ettikten sonra hayatın düşündüğümüzden ne kadar daha kötü olduğunu değerlendirmeye devam etmemizin gerekliliği konusunda emin değilim. Çeşitli psikolojik mekanizmaların kişinin iyioluşunu artırdığı takdirde yaşam kalitesini de artırdığını biliyoruz. Bu açıdan, kişilerin kendi hayatlarıyla ilgili değerlendirmeleri nesnel bir açıdan gerçeklikten uzak olsa da sanrılar yeterince kuvvetli olduğunda onların iyioluşları üzerinde yeterince etkili olabilir ve nesnel açıdan güvenilir olmayan değerlendirmeler pratikte geçerli sayılabilir diye düşünüyorum.


(TB): Kendinizi antinatalist olarak tanımlıyorsunuz. Antinatalizm lehine en güçlü argüman size göre hangisi? Acı ve Haz Asimetrisi, Rıza Argümanı, Kumar Argümanı ve benzeri bir argümanı savunuyor musunuz yoksa var olan ahlaki sezgileriniz sizin için zaten güçlü bir temel mi?

(CÖÖ): Aslında antinatalizme sezgisel olarak ulaşmak mümkün ve zaten birçok insanın buna hiçbir kaynağa başvurmadan ulaştığını görüyoruz. Hinduizm’den Antik Yunan’a, Schopenhauer’dan çağdaş Arabesk şarkılarına kadar varoluşun doğasıyla ilgili kötümserci diye nitelenen görüşle karşılaşıyoruz. Tabii, antinatalizm, varoluşun doğasına dair kötümserci bir yaklaşımın doğal bir sonucu değil. İnsanlar varoluşun kendine dair kötülüklerini, yaşamanın bir bedeli olarak görebilirler ve bu bedeli kendileri adına ödemekte tereddüt etmeyebilirler. Buna paralel olarak da herkesin, potansiyel çocuklarının da kendileri gibi düşüneceğini öngörebilirler. Buna memnuniyet sanrısı deniyor. Ben dünyaya geldiğime memnunsam, o da memnun olacaktır. Bu öngörünün ne kadar isabetli olduğunu ise değerlendirmeleri mümkün değildir. Sözünü ettiğiniz argümanlar da bu noktada devreye giriyor. Bu argümanlardan sezgilerimize en yakın olanın kumar/risk argümanı olduğunu düşünüyorum. Çünkü hayat boyu kendimizle ve sevdiklerimizle ilgili korkular yaşıyoruz. Haklı çıktığımız korkuların sonuçlarını tecrübe etmenin nasıl bir şey olduğunu öğreniyoruz. Dolayısıyla çocuk yapmayı düşünecek yaşa gelene kadar en azından çoğumuz onun başına gelebilecek ve üzerinde kontrolümüz olmayan potansiyel felaketler hakkında yeterince bilgi sahibi oluyoruz. Havsalamızın alabileceği en korkunç felakete maruz kalma riskini hayatımızın en değerli varlığı olacak kişi için alarak onu dünyaya getiriyoruz. Oynadığımız kumar da bu. Sezgisel olarak gelebileceğimiz nokta ise basitçe “bilmiyorum” demek olabilirdi. “Bilemem”. Yani, dünyaya geldiği için memnun olup olmayacağını bilmiyorum, başına neler geleceğini bilmiyorum, varoluşun ödeteceği bedelleri ödemek isteyip istemeyeceğini bilmiyorum. Buradan da kolayca rıza argümanına ulaşabiliriz. Bilmediklerimi onu dünyaya getirmeden öğrenmem mümkün mü? Değil. Normal şartlar altında kişinin rızasını alamadığımızda çoğu durumda (onu daha büyük bir zarardan kurtarmadığımız durumlarda) eylemsizliği tercih ederiz. Çünkü doğru olan budur.

Bu iki argüman birbirine çok bağlı aslında. İkisi için de çok basit bir gerekçe var. “Bilemem”. Sonradan rıza gösterip göstermeyeceğini de bilemem -ki var olduktan sonra rıza göstermemek de birçok nedenle zor- başına neler geleceğini de bilemem. Acı ve haz asimetrisi ise çok daha geniş kapsamlı bir argüman ve bana biraz her yol buraya çıkıyormuş gibi geliyor. Hiçbir şeyden mahrum olunmayan bir durumdan, asgari de olsa acının olduğu bir duruma getiriliyorsun. Potansiyel çocuğun çıkarlarını kendi çıkarlarının önüne koyduğun sürece bu asimetriden ve onun sonuçlarından kurtulabileceğini sanmıyorum. Birini dünyaya getirenlerden de en azından şunu kabul etmelerini bekliyorum. Evet, kendi çıkarlarımı potansiyel çocuğumun çıkarlarından üstün tuttum ve onu dünyaya getirdim. Tabii ki ona en ideal olduğun koşulları sağlayabilir, hayatını asgari acıya maruz kalarak geçirmesini sağlayabilirsin ve doğduğu andan itibaren de onun çıkarlarını önceleyebilirsin. Hattâ tamamen özgeci bir ebeveyn olabilir ve kendini tamamen onun iyioluşuna adayabilirsin. Fakat, onu dünyaya getirirken onu değil, kendini düşündün. Üreme kararı verirken de kişi kararını bu motivasyonu değerlendirerek vermeli. Özetle, tüm argümanların güçlü olduğunu ve birbirine bağlı olduğunu düşünüyorum.


(TB): Kimileri antinatalistlerin kötümser olduğunu iddia ediyor, bu mesele hakkında ne söylemek istersiniz? Ben antinatalistlerin bir tür “rasyonel kötümserliğe” sahip olduğu sezgisine sahibim, katılır mısınız?

(CÖÖ): Antinatalistlerin çoğunun hayatı olmasını istedikleri değil, olduğu haliyle değerlendirebildiklerini düşünüyorum. Depresyondaki insanların da hayatı ve olayları gerçeğe daha yakın bir şekilde değerlendirebildiklerine dair çalışmalar var. Prof. Benatar’ın İnsanın Çaresizliği’nde tanımladığı faydacı kötümsercilik kavramı hayata karşı dengeli bir duruşa işaret ediyor. İnsanın evrendeki yerinin, varoluşun doğasının, gerçeklerin ve sınırlarımızın farkında olmak, fakat bunun bizi derbederliğe gark etmesine izin vermemek olarak tanımlanabilir. Dünyevi anlamlar bulmak ve yaratmak mümkün. Ama bunu yaparken başkalarına zarar vermekten imtina etmek de önemli. Kendimize anlam yaratırken başkalarını araçsallaştırıyorsak bu ahlaki açıdan sorunlu bir durumdur. Girl in the Cafe diye bir filmde unutamadığım bir sahne var. İki kadın konuşuyorlar, biri oğlunu bir motorsiklet kazasında kaybetmiş. Diğeri ona ne diyeceğini bilemiyor. Oğlunu kaybeden kadın, “her zaman oluyor” diyor, “bize de oldu, neden olmasın?” Her an bunun olabileceğinden endişe duyarak yaşamak patolojik olabilir fakat bunun olabileceğinin farkında olup, buna göre davranmak kötümsercilik olarak tanımlamaz. Kötümserci olsaydık, bunun olma ihtimalinin olduğundan çok daha fazla olduğunu iddia ederdik. Ama bunu iddia etmiyoruz. Sadece, olabilir diyoruz. Rızkıyla gelir demiyoruz. Tahtaya vurup rahatlamıyoruz. Dünyada kötümsercilikten ziyade ciddi bir iyimsercilik sorunu olduğunu düşünüyorum. İnsanlar haklı olarak gerçeklerle yüzleşmekte çok zorlanıyorlar. Ama işte, bunun sonucunda zarar görüyorsak ve başkalarına zarar veriyorsak bunu tekrar değerlendirmek gerekir.


(TB): Rasyonel bir insanın, benimsediği inanç kümesindeki her bir unsurun birbiri ile tutarlı olmasını bekleriz. Örneğin hem hayvanların çıkarları göz ardı edilebilir diyip hem de veganizmi benimsemek bir tutarsızlıktır. Bu noktadan hareketle, tutarlılık açısından bir antinatalist aynı zaman vegan olmalı mı sizce?

(CÖÖ): Tutarlılık çoğumuzun mücadele ettiği bir konu. Emerson ve Whitman tutarlılıktan hiç hoşlanmaz mesela. Çünkü tutarlı olan dinamik değildir, değişmez, gelişmez. Monotondur. Ama, aynı anda, aynı gerekçelerle, aynı yaklaşımı benimsemenin mümkün olduğu konularda keyfi bir ayrım yapıyorsak bu tutarsız olduğumuz anlamına gelir ve bu tür bir tutarsızlık gelişime de işaret etmez. Sanırım, antinatalizm ve veganizm arasında tutarlı bir ilişki olup olmadığına karar vermek için kişinin neden antinatalist olduğunu bilmemiz gerekiyor. Birkaç tane de ön kabule ihtiyacımız var. Örneğin, kişi rızası olmayan bir insanın dünyaya getirilmesini yanlış bulduğu için antinatalist ise, hayvanların üretiminin ya da doğada üremelerinin de yanlış olduğunu düşünmesi gerekir. İnsan olmayan hayvanların zaten rıza veremeyeceklerini düşünüyorsa, o zaman belli bir yaşa kadar kişilerin doğumunun ahlaki açıdan sorunlu, erişkin bir kişinin ise geriye dönük rıza verdiği sürece doğumunun ahlaki açıdan sorunlu olmadığını düşünüyor olmalı -ki bu da işleri biraz karıştırıyor. Kişi, eğer varoluşun olası risklerinden dolayı birinin dünyaya getirilmesini sorunlu buluyorsa, yine hayvan üremesini de sorunlu bulması gerekir. Bu iki örnekteki ön kabul de kişinin insan olmayan hayvanların hissedebilir olduğuna dair ön kabulüdür. Buna sahip değilse, ki bu bilimsel açıdan yanlış olacaktır, o zaman iki sonuca da varamayabilir. Eğer acıyı önleme sorumluluğumuz olduğunu fakat haz yaratma sorumluluğumuz olmadığını düşünüyorsa ve yine sözünü ettiğim ön kabule sahipse, o zaman hayvanlara çeşitli şekillerde acı çektirmeyi de bırakması gerekir. Aslında vegan olmak için antinatalist olması da gerekmez. Sadece birini araçsallaştırmanın veya ona kendi çıkarı için acı çektirmenin yanlış olduğunu düşünmesi yeterli.


(TB): Konu Veganizm’e gelmişken; Efilizm hakkındaki görüşleriniz neler? Yalnızca insan değil, hissedebilen tüm canlıların soyunu kurutma fikri sizce de bir miktar aşırıya kaçmak gibi görünmüyor mu?  

(CÖÖ): Ben açıkçası efilizm ve Prof. Benatar’ın formüle ettiği şekilde antinalizm arasında ne fark olduğunu anlayamıyorum. Yapılan ayrım, sanırım, antinatalizm kişiyi insanların yok olması gerektiği sonucuna götürüyor ama efilizm, tüm hissedebilen türlerin yok olması gerektiğine götürüyor gibi bir ayrım. Fakat Prof. Benatar da birçok kez hayvanların çektiği acılardan ve yok olmalarının onlar için de daha iyi olacağından söz ediyor. Eğer, bunun aşırıya kaçmak olduğunu düşünüyorsak, o zaman hayvanların çektiği acıların niteliksel açıdan bizimkiyle kıyaslanamayacağını söylememiz gerekir. Hangimizin niteliksel olarak daha çok acı çektiğini kanıtlamak mümkün mü bilmiyorum fakat, niceliksel olarak özellikle bizim sömürdüğümüz hayvanların bizden çok daha fazla acı çektiği kesin. İneklerin yok olmasının inekler için daha iyi olacağını söylemek bana çok makul geliyor. Çünkü çoğumuz ömrümüz boyunca ortalama bir ineğin çektiği kadar acı çekmiyoruz. Hattâ keşke önce onlar yok olsa da bizden kurtulsalar. Fakat hayvanların çektiği acının tek kaynağı da biz değiliz. Biz yok olsak, mutlaka tüm türlerin yaşam kalitesinde ciddi bir artış olur. Fakat yine de acının olmadığı bir hayatları olmaz. Benim tıkandığım nokta, üreme konusunda iradesini kullanabilecek bir tür olan insanla, iradesini kullanamayacak türler arasındaki ayrımı nasıl yapmamız gerektiği konusunda.

İlginç olan bir durum var. Sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili birçok hayvan hakları savunucusu, sokaktaki hayvanların, hem onların hem de insanların iyiliği için kısırlaştırılmaları gerektiğini öne sürüyor. Ben de bunlardan biriyim. Kısırlaştırıldıktan yok olana kadar geçen süre içinde sokakta yaşamaları gerektiği konusunda da hemfikiriz. Yani, sokaktaki hayvanların kısırlaştırılma yöntemiyle türlerinin yok edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Tabii, bu yakın bir gelecekte olmayacak, fakat nihai amaç bu olmalı. Demek ki, sokakta yaşayan hayvanların hayatlarının başlatılmaya değer olmadığını kabul ediyoruz. Fakat doğduktan sonra hayatlarının devam etmeye değer olduğunu düşünüyoruz. İnsanların da doğduktan sonra hayatlarının devam etmeye değer olduğunu düşünüyoruz. Fakat aynı zamanda, çoğu koşulda, sokakta yaşayan hayvanların aksine, hayatlarının başlatılmaya da değer olduğunu düşünüyoruz. Buradan çıkan sorular şunlar: sokakta doğan hayvanların istisnasız bir şekilde hayatlarının bizimkinden daha kötü olacağından emin miyiz yoksa sokakta yaşayan hayvanlarla, insanların yaşam kaliteleri (bir şekilde eşitlenip ölçülebilirse) aynı düzeyde olsa dahi, insan hayatına daha fazla değer atfettiğimiz için mi ikisi için farklı standartlar uyguluyoruz? Eğer insan hayatına daha fazla değer atfediyorsak, o zaman neden onun çekeceği acıları önlemek için daha fazla gayret göstermiyoruz? Burada kesinlikle insanların kısırlaştırılması gerektiğini savunmuyorum. Sorduğum soru, neden doğurmaktan imtina etmediğimiz. Çünkü değerliysek, potansiyel acıları önlemek için daha fazla gayret göstermemiz gerekir. İki türün yaşamına eşit değer atfediyorsak da o zaman, iki türün potansiyel hayatlarıyla ilgili ne gibi standartlar uyguladığımızı tekrar gözden geçirmemiz gerekir.


(TB): Farklı bir meselede inanç meselesi, sizce Antinatalizm teistik bir Tanrı inancı ile tutarlı mıdır? Tanrı’nın, insanları yaratma ve onların da doğum yoluyla başka insanları dünyaya getirmesi yönünde ahlaki gerekçesi olabilir mi?

(CÖÖ): Tanrı inancı, Tanrı’nın bizim kavrayamayacağımız amaçları olduğu, çektiğimiz acıların bizim tahayyül edemeyeceğimiz bir amaca hizmet ettiği, kendimizin sahibi değil, kul olduğumuz, dolayısıyla bir nevi her şeyin olması gerektiği gibi olduğu gibi inançları da beraberinde getirmeli sanırım. Ben bağdaştırmakta zorlanıyorum. Belki mümkündür. Büyük dinler dışında, farklı bir Tanrı inancıyla bağdaştırılabilir.


(TB): Peki hayatın anlamı? Bir Antinatalist hayatın varoluşu itibariyle “korkunç zararlar içerdiğini” veya “iyilikten çok kötülük içerdiğini” düşünüyorsa nasıl bir tutuma sahip olmalı?

(CÖÖ): Ben en azından kendi hayatımın iyiden çok kötü içerdiğini düşünmüyorum. Sadece olmayan birini her şeyin mümkün olduğu bu hayata getirmeyi yanlış buluyorum. Fakat hayatımda iyiden çok kötü olduğunu düşünseydim bile, çoğumuz gibi, hayatımı anlamlı bulmaya devam ederdim. Bulmasaydım da anlam yaratmak için çaba göstermeye devam ederdim. Sanırım en ideal tutum, varoluşun güçlüklerinin herkes için geçerli olduğunu unutmadan birbirimize destek olmayı sürdürmek olabilir. Bilerek, isteyerek ve ısrarla kimseye zarar vermemek. Birbirimizin hayatını daha anlamlı hale getirmeye çalışmak. Hep beraber izzet-i nefsimizi korumaya gayret etmek.


(TB): Uçsuz bucaksız bir evrende bilinçli yaşamın var olması bir tür kozmik piyango gibi. Bilinç içermeyen bir evren ile bilinç içeren bir evreni kıyasladığımızda, yani iki farklı evren senaryosu düşündüğümüzde, bilinç içeren evren daha değerli diyemez miyiz? Belki de “var olmak” lanetli ama yine de bir tür şans ve değerli bir şey olabilir mi?

(CÖÖ): Olabilir. Bence her şey mümkün. Bilmediğimiz ve tahayyül edemediğimiz birçok şey olabilir. Ve bunları öğrendiğimizde fikrimiz tamamen değişebilir. Ama elimizdeki verilerle vardığımız sonuçlar bunlar.


(TB): Biraz tuhaf görüneceğini biliyorum ama yine de sormak istiyorum. Üreme meselesi bir yönüyle oldukça politik. Hükümetler sürekli üremeyi teşvik ediyor ve nüfusun azalmasına karşı politikalar güdüyor. Antinalist felsefenin siyasi bir pozisyon veya ideoloji ile daha tutarlı olduğunu düşünüyor musunuz? Örneğin komünizm, minarşizm veya bir tür liberalizmin egemen olduğu bir siyasal sistemde antinatalist politikalar kendine daha rahat yer bulur demek mümkün mü?

(CÖÖ): Pro-natalizm politik bir araç olarak kullanılıyor. Nüfus kontrolü de pro-natalizm kadar olmasa da bazen politik bir araç olarak kullanılıyor. Antinatalizm, bunların karşısında etik bir duruş. Sanırım diğer her sosyal hareket ya da düşünce sistemi gibi antinatalizmin de yayılması sansürsüz ve özgürlükçü bir siyasi atmosferde gerçekleşebilir. Ama dinlerin de ideolojilerin de kendini çoğaltma motivasyonu var. Bu bağlamda tek bir ideolojinin antinatalizm için daha verimli bir ortam sağlayabileceğini söylemek zor.


(TB): Benatar kitabının son sayfalarında Antinatalizm doğru olsa bile kitleler tarafından benimsenmesini beklemediğini söyleyerek bitiyor. Antinatalizm sizce yaygınlık kazanacak mı?

(CÖÖ): Bence kazanıyor. İkimizin şu anda bu konuyu konuşuyor olması bile bunun bir işareti. Antinatalizm tam olarak bir sosyal hareket olarak tanımlanabilir mi bilmiyorum ama hiçbir sosyal hareket, özellikle de özgeci nitelikleri varsa bence sönümlenmiyor. Kitleler tarafından benimseneceğini ummak belki fazla iyimser bir yaklaşımdır. Yine de giderek yaygınlaşacağını, aynı sonuca varan argümanların çoğalacağını ve radikal niteliğini kaybedeceğini düşünüyorum.


(TB): Teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz bir nokta var mı?

(CÖÖ): Ben teşekkür ederim.

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, epistemoloji, din felsefesi ve metafelsefe ile ilgilenir. Evli olup özel bir eğitim kurumunda yöneticilik yapmaktadır.  

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Epistemolojik Egoizm ve Fail-Merkezli Normlar – Michael Huemer

Sonraki Gönderi

Engellilik ve İnfantisid (Çocuk Öldürme) Hakkında Peter Singer’dan Öğrendiklerim – Katie Booth

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü