Feminist Epistemoloji – Marianne Janack (Internet Encyclopedia of Philosophy)

//
253 Okunma
Okunma süresi: 24 Dakika

İçerik Tablosu

1.Feminist Epistemoloji’ye Giriş
2. Rasyonalitenin ve İkiciliklerin Eleştirisi
3. Feminist Bilim Çalışmaları
a. Feminist Doğallaştırılmış Epistemolojiler
b. Kültürel Bilim Çalışmaları
c. Bakış Açısı Teorisi
4. Gelişim Psikolojisi, Nesne İlişkileri Teorisi ve “Kadınların Bilgiye Erişme Yöntemleri” Meselesi
5. Hermenötik, Fenomenoloji ve Postmodern Yaklaşımlar
6. Feminist Epistemik Erdem Teorisi
7. Pragmatizm ve Feminist Epistemolojiler
8. Referanslar ve İleri Okumalar


1.Feminist Epistemoloji’ye Giriş

Feminist epistemoloji hem cinsiyet meseleleriyle ilgilenen feminist teori için hem de geleneksel epistemolojik kaygıları gidermek için geliştirilmekte olan bir alandır. Özel bir epistemoloji teorisi veya okulu olmaktan ziyade, epistemolojiye esnek şekilde yapılan bir yaklaşımdır. Alanın çeşitliliği, cinsiyet çalışmaları, kadın çalışmaları ve feminist teori gibi alanları içeren teorik pozisyonların yanısıra genel olarak epistemolojinin çeşitliliğine bir ayna tutmaktadır.

Feminist epistemolojilerin paylaştığı şey, cinsiyet kavramının epistemik önemine ve bir analitik kategori olarak cinsiyetin tartışmalarda, eleştirilerde ve epistemik pratiklerde, normlarda ve ideallerde tekrar inşa edilmesindeki kullanımlarına odaklanmasıdır. Feminist epistemoloji basitçe karakterize edilemese de, epistemolojiye yapılan feminist yaklaşımlar kısaca konunun soyut ve evrenselleştirilebilir olan kısmından ziyade somut ve özel olan kısmına odaklanma eğilimindedir. Feminist epistemolojiler, tarihsel ve kültürel olarak spesifik olmakla birlikte genellikle hiyerarşik de olan sosyal ilişkilerin bireyleri nasıl tuzağa düşürebileceğini etraflıca tartışırlar. Ayrıca, bilenlerin (knowers) birer özne olarak nasıl tasvir edildiklerinin nesnellik, rasyonalite ve bilgi gibi terimleri anlayışımızın yanı sıra, tanıklık, kanıtlama, gerekçelendirme ve teori oluşturma gibi epistemolojik problemler için de önem arz ettiğini varsayarlar.

Feminizmi epistemolojiye bağlayan temalar feminist epistemolojiye özgü değildir çünkü aynı temalar sosyal epistemolojide olduğu gibi genel olarak bilim çalışmalarında da ortaya çıkmaktadır. Ancak feminist epistemolojiler, cinsiyeti epistemik analizin ve yeniden inşa etmenin bir kategorisi olarak kullandıklarından diğerlerinden ayrılırlar. Epistemolojiye yapılan feminist yaklaşımlar, şu geleneklerden bir veya daha fazlasını kaynak edinirler: Feminist bilim çalışmaları, doğalcı (natüralistik) epistemolojiler, bilimin kültürel çalışmaları, marksist feminizm ve sosyal bilimler içinde onunla ilişkili diğer alanlar, nesne ilişkileri teorisi ve gelişimsel psikoloji, epistemik erdem teorisi, postmodernizm, hermenötik, fenomenoloji ve/veya pragmatizm. Çoğu feminist epistemolojik proje, bu geleneklerin birden fazlasıyla işbirliği yapar. Bu yazının kalanında, bu projelerle uğraşan teorisyenler son derece keyfi şekilde bölünen kategorilere dahil olacak şekilde ayrılmıştır. Lakin yazıya devam ederken bu teorisyenlerin her birinin aslında birden fazla kategoriye dahil edilebileceği akılda tutulmalıdır.

2. Rasyonalitenin ve İkiciliklerin Eleştirisi

Susan Bordo (1990) ve Genevieve Lloyd (1984) tarafından yapılan çalışmalar, maskülinite metaforlarının rasyonalite ve nesnellik ideallerinin inşasındaki kullanılış biçimlerini analiz etmektedir. Nesne ilişkileri teorisinin (Bordo) ve modern epistemolojik projelerde metafor ve sembolik imgelemin rolleri üzerine yapılan feminist tartışmaların ana hatlarına bakarsak, hem Lloyd hem Bordo sembolik imgelemlerin öznelliğin ve nesnelliğin metafiziğine ve o metafizikten türetilen epistemik problemlerin karakterizasyonu içine dahil olduğunu iddia etmektedir. Yani, bu feminist tarihçiler tarafından yapılan çalışmanın sonucu şudur: Akıl, nesnellik, otonomi ve tarafsızlık gibi kavramların sorgulamada önemli olduğu fikrinden tutun epistemolojinin ”daimi” problemlerinin cinsiyetten tamamen bağımsız olduğu fikrine kadar her şey aslında cinsiyet meseleleriyle çok yakından alakalıdır.

Bordo ve Lloyd’un analizleri, Anglo-Amerikan analitik gelenek için olduğu kadar bilim çalışmalarıyla ilgilenen feministler için de bir kaynak haline gelmiştir. Feminist epistemoloji içinde yapılan çoğu çalışma bu eleştirilerden etkilenmiştir. Özellikle Lloyd’un metaforun bilişsel rolü üzerine yaptığı vurgu, genel anlamıyla bilişselliğin ve felsefenin ”duygusal” ve ”edebi” taraflarının önemi üzerine yapılan feminist çalışmalar için bir başlangıç noktası olmuştur.

Susan Hekman’ın (1990) çalışmaları, doğa/kültür, rasyonel/irrasyonel, özne/nesne ve maskülen/feminen ikililiklerinin modern epistemolojik projeleri derinden etkilediğini ve feminist epistemolojinin bu ikilikleri istikrarsızlaştırıp yapısöküme uğratması gerektiğini öne sürmektedir. Hekman, böyle bir çabanın ancak feministlerin modernist projenin merkezindeki maskülenlik/feminenlik ikiliğini ve onun kimlik belirlemedeki rolünü reddetmesiyle başarıya ulaşabileceğini iddia etmektedir. O halde, feminist epistemolojinin asıl amacı doğruluk, rasyonalite ve bilgi gibi kavramları konu edinen geleneksel epistemolojiyi yıkıma uğratmak ve cinsiyet kategorilerinin altını kazmaktır.

Feminist epistemolojinin eleştirmenleri, rasyonalitenin feminist eleştirilerinin irrasyonaliteyi kıymete bindirdiğini söylemektedir. Bu tarz suçlamalar, feminist eleştirilerin arkasındaki mantığı anlamamaktadır. Eğer rasyonaliteye dair ideallerimiz sorgulanacak ve tekrar inşa edilecekse irrasyonaliteye dair ideallerimiz de yıkılıp tekrardan oluşturulacaktır. Bunun sebebi, Bordu, Lloyd ve Hekman’ın da esasen iddia ettiği gibi, rasyonalite/irrasyonalite ikiliğinin – maskülen/feminen ikiliğinin oluşmasına yardım ettiğinden – tamamıyla yıkılmasının gerekmesidir. Dolayısıyla, eleştirmenlerin irrasyonalitenin kıymete bindirilmesi olarak ele aldıkları şey ancak yukarıda bahsedilen ikilikler yerinde kalırsa anlamlıdır.

3. Feminist Bilim Çalışmaları

Feminist epistemolojide ortaya çıkan ilk çalışmaların çoğu, bilimin feminist eleştirilerinden doğmuştur. Bu çalışmalar genelde bilimin cinsiyet ön yargısından etkilendiğini, sadece kadınların bilimlerde az temsil edildiği gerçeğinden değil, aynı zamanda antropoloji (Bleier, (1984)), biyoloji (Haraway (1988, 1989)) ve psikoloji (Keller (1983, 1984)) gibi bilimlerde genel kabul gören baskın teorilerin cinsiyetlere evrimsel roller biçmesinden de kaynaklandığını vurgulamaktadır.

Harding ve Hintikka’nın (1983) eserleri, çoğunlukla bilim çalışmaları ve epistemolojideki erken dönem çalışmaları temsil etse de önde gelen eşsiz erken dönem feminist epistemoloji projelerinden birini de temsil etmektedir: Epistemoloji ve bilim tartışmalarıyla ahlak ve politika teorilerini birleştirmek. Değerlerin ve politikanın bilimsel süreci her zaman zedelediğini düşünmeyen Nelson (1990), Longino (1990) ve Harding (1986, 1991, 1998) gibi feminist teorisyenler, böyle değerlerin esasen her zaman bilimsel kanıtların değerlendirilmesinde, gerekçelendirmede ve teori oluşturmada bir şekilde sürecin içine sokulduğunu ve bilimi cinsiyet ön yargısından kurtarmak için bu değerlerin bilimsel akıl yürütme sürecine tam olarak nasıl girdiğinin araştırılmasının gerekli olduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla, feminist teorisyenler, bilimsel sorgulayıcılar olarak düşünülen kimseler için genelde görünmez olan değerlerin eleştirel olarak değerlendirilmesine fırsat verecek epistemolojiler geliştirmeye yönlenmiştir. Nelson’un Quine’dan ilham alan çalışmaları, toplumdan soyutlanmış bireylerin bilgi edinme tarzına odaklanmaktansa bir toplumun bütün olarak nasıl bilgi edinebileceğine odaklanan, kanıt ve gerekçelendirme gibi konulardaki sorulara aynı anda cevap veren holistik bir yaklaşım geliştirmiştir. Helen Logino, bilimsel modellerin inşasında kullanılan çoğulculuk değerinin bilim çevrelerinin benimsedikleri diğer değerlere dair yaptıkları varsayımları eleştirel olarak değerlendirmek için önemli olduğunu öne sürmüştür. Harding, Marksist analiz yöntemini kullanarak bakış açısı teorisinin feminist bir versiyonunu geliştirmektedir.

Feminist bilim çalışmalarına yönelik bu yaklaşımların vurguladığı şey şudur: Değerler, bilimsel sorgulama ve teori oluşturma sürecinin vazgeçilmez bir parçası olduğundan, iyi bir bilimi değerlerden bağımsız yapmak mümkün değildir. İyi bir bilimde, değerlerden tamamen kurtulmak yerine yapılması gereken şey bu değerlerin bilimsel teorilerin oluşturulmasında ve bilimsel problemlerin formülasyonunda ne gibi epistemik roller oynadığını eleştirel şekilde değerlendirmektir. İyi bir bilim, sadece bilimsel soruşturmayı belirli sonuçlara vardıran bilim değil aynı zamanda bu sonuçların değer ve teori yüklü varsayımlarının gerçekle tam olarak nasıl alakalı olduğunu eleştirel olarak olarak incelemede kullanılacak mekanizmalar geliştirebilen bilimdir.

Ancak bu yaklaşımlara (3.2’de tartışılacak olan bakış açısı epistemolojileri bir istisna olmakla birlikte) yönelik problemin bir parçası da, bu yaklaşımların bahsedilen türde bir çeşitliliği bilimsel teori geliştirme süreciyle birleştirmek için çok az teorik kaynağı olmasıdır. Dahası, aynı teorik eksiklik birinin, prensipte, bilim karşıtı (örn. büyüler ve sihirler) veya başka türlü nahoş (örn. Nazi bilimi) değerleri nasıl bilimden dışlayabileceği sorusunu daha zor bir hale getirmektedir. Eğer çoğulculuk değerinin amacı bilimsel soruşturmaya bir şekilde giren değerleri görünür kılmaktan ibaretse o halde, örneğin, yaratılışçılığı neye dayanarak bilimden dışlayacağız? Bilim çalışmalarına dayanan feminist epistemoloji, bilen öznelerin esasen toplumdaki bireyler olduğunu ve toplumdaki bireylerin çeşitli değerleri kullanmasının nasıl bilgi edinme sürecini mümkün kıldığını ortaya koymuştur. Fakat metodolojik çoğulculuk hâlâ zor bir sorun olarak ortada durmaktadır.

a. Feminist Doğallaştırılmış Epistemolojiler

Feminist doğallaştırılmış epistemolojiler, bilen öznelerin ”epistemik boşluklar” olarak konumlandığını ve bilginin bireysel modelden ziyade topluma bakarak daha iyi anlaşılacağını açıklamanın bir yolu olarak gelişmiştir. Naturalizm (doğalcılık) burada bilginin nedensel açıklamalarına odaklanan bir epistemolojik yaklaşım olarak tanımlanmıştır. Feminist

naturalizme göre, bu nedensel açıklamalar sosyal, politik ve tarihi faktörleri de içermektedir. Feminist naturalizmin başlıca ilgilendiği şey kültürel ve tarihi faktörlerin bilgiyi nasıl çarpıttığındansa onu nasıl mümkün kıldığına odaklanmaktır. Feminist naturalizm, insanın diğer epistemik çabaları içinde bilimsel naturalizme biraz daha ayrıcalık veren, ancak aslında daha serbest bir şekilde organize edilmiş bir kategoridir. Lynn Hankinson Nelson (1990) ve Louise Antony (Antony ve Witt 1993) tarafından yapılan feminist naturalist yaklaşımlar, Quinecı naturalizmi cinsiyetin ve sosyal ilişkilerin epistemik uygunluğu hakkındaki feminist görüşlerle tutarlı olacak bir şekilde geliştirmeyi denemişler; Elizabeth Potter (1995, 2001) gibi diğer feminist epistemolojistler de seçimin ve teori oluşturmanın naturalistik açıklamalarını geliştirmek için sosyolojik ve tarihsel çalışmalardan ilham aldıkları bir projenin (Potter’ın durumunda, spesifik olarak Robert Boyle’un çalışmasından ilham alarak) ana hatlarını çizmişlerdir. Alison Wylie (1999) tarafından yapılan çalışmalar, arkeolojinin bilimsel uygulmalarının feminist naturalist analizlerini geliştirmiştir. Lorraine Code’un (1987, 1991, 1995, 1996) çalışmaları da feminist doğallaştırılmış epistemolojinin bir çeşidi olarak karakterize edilebilir; bu çalışma yazının devamında gelecek Feminist Epistemik Erdem Teorileri bölümünde daha detaylı şekilde tartışılmıştır. Nancy Tuana (2003), Charles Mill’in ”cahillik epistemolojileri” kavramını, devlet okullarındaki cinsellik eğitim programlarında nasıl bilgiden ziyade cahillik oluşturulduğuna bakarak geliştirmiştir.

Feminist olmayan doğallaştırılmış yaklaşımlar gibi feminist doğallaştırılmış yaklaşımlar da teori oluşturmada normatifliğin statüsünü açıklama konusunda ciddi problemler yaşamıştır çünkü, geleneksel olarak, natüralistik yaklaşımın amacı her zaman bilginin yalnızca betimleyici bir açıklamasını yapmaktır. Fakat feminist epistemoloji için cinsiyetçiliğin, ırkçılığın ve homofobinin zarar verdiği bilgi edinme yollarını kullanmadan mevcut kültürel ve tarihsel şartların değişmesi gerektiğini savunmak zor gibi gözükmektedir. Bunun nedeni, zarar görmüş olsalar da o normatif yolları kullanmadan mevcut koşulların doğası gereği güvenilmez ve sakıncalı olduğunu göstermenin mümkün olmamasıdır. Feminist doğallaştırılmış epistemolojiler, bu problemleri ne kadar ciddiye aldıklarına göre ayrılırlar. Bazı teorisyenler bu problem tarafından ortaya konan meydan okumayı çok ciddiye almaktadılar. Bazıları da bunun yalnızca betimleyici/kuralcı ayrımı veya olgu/değer ayrımı gibi ayrımları yapmamız sebebiyle bir problem haline geldiğini söylemektedirler. Konuyu ciddiye alanlar genellikle ya epistemik çabalarımız içindeki çoğulculuk değerini vurgulamakta ya da normatif olan ve betimleyici olan arasındaki ayrımın natüralizm karşıtlarının düşündüğü kadar net olmadığını iddia etmektedir. Bu iki olası cevap, feminist natüralistlere sistemi içeriden eleştirmeye devam etmek için gerekli normatif kaynakları sağlamaktadır. Bunun ötesinde, feminist natüralistlerin sıkça işaret ettiği gibi, feminist içgörüler tarafından motive edilen bilimsel görüşler normatif olarak nötr olduğu iddia edilen bilimsel görüşlere kıyasla genellikle empirik açıdan daha güvenilir çıkmaktadır.

b. Kültürel Bilim Çalışmaları

Bilimin kültürel çalışmaları işe bilimin bir uygulama olduğunu ve uygulamaların da birbirlerinden kolayca ayrılamayacak normatif ve betimleyici içeriklere sahip olduğu varsayımıyla başlamaktadır. Feminist kültürel bilim çalışmaları, göreceli olmayan epistemolojik bağlılıkları ve ”nesnellik” ve ”kanıt” gibi normatif kavramların gözden geçirilmiş versiyonlarını kullanmanın önemini vurgulamaktadır. Ancak feministler, bilimin bir uygulama olduğunu ve bir uygulama olarak kullandığı kavramlar ve bu kavramların normatif imalarıyla materyal dünyayla etkileşime girdiğini göz önünde bulundurarak bahsi geçen kavramların aklın ve doğruluğun temsili teorileriyle bağlantılı olmayacak şekilde revize edilmesi gerektiğini savunmaktadırlar.

Örneğin, Karen Barad (1999), tarama tünel mikroskobunu kullanma uygulamasının analizini yaparak özne ve nesne arasındaki sınırların göreceli olarak geçirgen olduğunu vurgulamayı ve gözlemin kendisinin de esasen bir uygulama türü olduğunu göstermeyi amaçlamıştır. Onun ”öznesel realizm” dediği pozisyon, bir yandan betimleyici epistemolojiler ve normatif epistemolojiler arasındaki boşluğu birleştirmeye çalışırken bir yandan da bilimsel nesnelere yönelik naif realizm ve sosyal inşacı yaklaşımlar arasındaki boşlukları birleştirmeye çalışmaktadır.

Donna Haraway’in (1988) “yerleşik bilgiler” üzerine yaptığı çalışmalar, bilimin nasıl doğruluğa ulaşmaya çalışan ve kurallar tarafından yönetilen bir çeşit ”hikaye anlatıcılığı” olduğunu açıklamaktadır. Fakat Haraway’in burada kullandığı doğruluk fikri gerçekliğin kendisinden ziyade insanların maddi uygulamaları tarafından üretilen bir gerçekliktir. Dolayısıyla Haraway, ”olguların” aslında bilimsel soruşturmanın ”yapay olguları” olduğunu savunmaktadır. Bu onları yanlış yapmasa da insan üretimiyle ve insani ihtiyaçlarla sınırlı bir hale getirmektedir. Yine de, yapay olgular ontolojik bağımsızlıklarını belirli bir seviyeye kadar sürdürmektedir; onlara “yapay” denmesinin ardında yatan mantık da budur.

c. Bakış Açısı Teorisi

Feminist bakış açısı epistemolojisi başta sosyal bilimler içinde, ilk olarak Nancy Hartsock’un (1998) siyaset biliminde ve Dorothy Smith’in sosyolojide yaptığı çalışmalarda ortaya çıkmıştır. Sosyal bilimler için bir metolodoji olarak bakış açısı teorisi, sosyal ve politik olarak ötekileştirilmiş grupların sosyal yapılarla karşılaştırıldığında epistemik olarak ayrıcalıklı bir konumda olduğunu vurgulamaktadır. Sosyal bilimlerde Hegel ve Marx’a dayanan feminist bakış açısı teorileri, sosyal ve politik olarak baskın grupların dışındakilerin sadece kendi dünyalarında nasıl ilerleyeceklerini değil aynı zamanda baskın bir toplumda nasıl ilerleyeceklerini de öğrenmeleri gerektiğini iddia etmektedir. Dolayısıyla onlar, onlara sosyal yapılar hakkında kendileri ne göstermek istiyorsa onu gösteren ve onların nasıl işlev gördüğünü göremeyen baskın gruba göre bir “öteki” statüsüne sahiplerdir.

Felsefede bu teorik pozisyon en detaylı biçimde Sandra Harding (1986, 1991, 1998) tarafından geliştirilmiştir. Harding, ötekileştirilenlerin yaşamlarını düşünmeye başlamanın yeni araştırma soruları ve önceliklerin geliştirilmesini sağlayacağını öne sürmektedir. Ona göre, bunun sebebi ötekileştirilenlerin sorunları genel olarak farklı şekillerde veya baskın grup üyelerinin göremediği şekillerde düşünmelerini sağlayan belirli bir epistemik ayrıcalıkları olmasıdır. Ancak Harding, bir insanın bir bakış açısından başka birinin düşüncesini anlayabilmesi için ötekileştirilen o grubun üyesi olması gerektiğini düşünmemektedir. Harding’e göre, Hegel bir köle olmasa da ve Marx bir proleter olmasa da ikisi de bir kölenin veya proleterin bakış açısıyla düşünebilmektedir. Dolayısıyla, onlar kendi düşüncelerini hiç de kendilerininki gibi olmayan yaşamlar açısından düzenleyebiliyorlardı.

Ötekileştirilenlerin “bakış açısı” kavramı, hem bakış açısı epistemolojisini genel çoğulculuktan ayıran hem de feminist bakış açısı teorilerine en fazla meydan okuyan kavramdır. Herhangi bir insan feminist bakış açısını, örneğin sırf kadın olduğu için, tekelleştiremez; feminist bakış açısı birinin doğum itibariyle elde ettiği bir şeyden ziyade bir başarıdır. Bir insan, kendi deneyimi ve daha büyük sosyal ve politik yapılarla olan ilişkisini eleştiriye tabi tutarak feminist bakış açısına erişmektedir. Aynı sebepten, biri feminist bakış açısına sahip olmak için kadın olmak zorunda değildir çünkü, Hegel ve Marx gibi, biri kendini bu bakış açısıyla tanımlayabilir. Ancak toplumsal ötekileştirmenin epistemik ayrıcalıklar sunması, toplumsal açıdan ötekileşme deneyimine dahil olması gereken bir kimlik kavramına bağlıymış gibi görünmektedir. Dahası, bu eleştiri bakış açısı epistemolojisinin ötekileşmiş grupların deneyimlerinde birçok ortaklık olduğunu varsayması gerektiğini gösteriyor gibidir. Bu ayrıca, bakış açısı epistemolojinin “esas” kadın deneyimi veya “esas” ötekileşme deneyimi gibi deneyim türleri varsaymakla suçlanmasına sebep olmuştur. Bu deneyimler için gerekli ve yeterli koşullar olduğunu ima eden böyle bir “esaslık” iddiası, çoğu feminist ve postmodern teorisyen tarafından yersiz görülmektedir. Bunun sebebi, bu esas deneyim iddiasının deneyimin ”doğal” veya ”verilmiş” olduğunu ima ediyor gibi gözükmesi ve bunun da kimlik inşasında temel rollerin olduğu fikrine hizmet ediyor gibi durmasıdır. Bu teorisyenler, yalnızca kadınların sahip olabileceği ve kimlik inşası için temel teşkil eden özel deneyimlerin olduğu konusunda şüphecidir. Aynı zamanda, ”kadın” kategorisinin feminist bakış açısı teorisyenleri ve kimlik teorisyenlerinin yapmaları gereken şeyi yapmak için ya çok parçalanmış bir halde olduğunu ya da çok kuralcı olduğunu savunmaktadırlar.

4. Gelişim Psikolojisi, Nesne İlişkileri Teorisi ve “Kadınların Bilgiye Erişme Yöntemleri” Meselesi

Özcülüğe (veya esascılık [ing. essentialism]) benzer ithamlar, epistemik normlar geliştirmek için gelişim psikolojisi ve nesne ilişkileri teorisine dayanan feminist epistemolojilere karşı da yapıldı. Bu yaklaşım, feminist ahlaki epistemolojiler geliştirmede daha etkili olmuş olsa da bilim çalışmalarıyla birlikte geliştirilen feminist epistemolojiler üzerinde de etkili olmuştur. Carol Gilligan’ın (1982) kitabı In a Different Voice‘ta gelişimsel ahlak psikolojisi üzerine yaptığı çığır açıcı çalışma, ilişkiye yaptığı vurguyla tümdengelimsel ahlaki akıl yürütmeye yapılan geleneksel vurguyu dengelemeye çalışmıştır. Ahlaki akıl yürütmede genellikle öznenin genel bir ahlaki ilkeden spesifik bir ahlaki yargıya eriştiği varsayılmaktaydı. In a Different Voice, akıl yürütmenin çocuk yetiştirme uygulamalarına bağlı olup olmadığı ve bağlıysa tam olarak nasıl bağlı olduğu sorularını, çocukların cinsel kimliklerini nasıl tanımlayageldikleri ve bu kimlikleriyle nasıl yaşadıkları gibi konuları açıklığa kavuşturarak gündeme getirmektedir. Gilligan, karar verme sürecinde ilişkileri de göz önünde bulunduran ahlaki akıl yürütme sürecinin (bu genellikle çocuk gelişim teorisyenlerince “olgunlaşmamış” veya tümdengelimsel akıl yürütmeye kıyasla daha az gelişmiş olarak görülür) aslında tamamlayıcı bir görev görebileceğini ve tümdengelimsel akıl yürütmeye kıyasla “aşağı derecede” olmak zorunda olmadığını iddia etmiştir. Ancak Gilligan’ın Kohlberg’in çalışmasına yönelik eleştirisi bu akıl yürütme türlerini biyolojik cinsiyete bağlamaktadır: Kohlberg’in ahlaki gelişim ve ahlaki akıl yürütme çalışmaları nerdeyse her zaman erkek çocuklarını kullanmıştır. Kız çocukları tarafından verilen cevaplar genellikle ilişkileri sürdürmenin önemine değindiğinden ve karşılaşılan ahlaki çatışmalarda bir çeşit pazarlık yapılmasını önerdiğinden Kohlberg ve araştırma takımı kız çocuklarının cevaplarını erkek çocuklarının tümdengelimsel akıl yürütme kullanarak verdikleri cevaplardan gelişimsel açıdan daha düşük bir seviyede olduğunu düşünmüştür. Gilligan’a göre, kız çocuklarının benlik anlayışının sınırları daha geçirgendir ve yetiştirilme tarzları sebebiyle ilişkileri sürdürme konusunda daha heveslidirler. Bu varsayım, biyolojik cinsiyet farklılıklarına bağlıymış gibi duran “akıl yürütme türleri” farklılıklarını açıklayabiliyor gibi durmaktadır.

Nesne ilişkileri teorisi, bu varsayımı destekleyebilir. Bu teori, fiziksel nesne teorisinin temelini oluşturan bilişsel farklılıkların kendini diğerlerinden ayırma süreciyle ve dilsel ve ahlaki normları öğrenme süreciyle eş zamanlı bir şekilde evrildiğini ve birbirlerine birbirlerini devamlı olarak geliştirecek bir şekilde bağlı olduklarını söylemektedir. Nesneler hakkında öğrenmeye başlamak, birini bir “şey” değil de bir ”benlik” yapan şeyin ne olduğunu öğrenmekle ve dolayısıyla zihin teorisi ve niyetlilikle alakalıdır; uzay ve zamandaki fiziksel nesnelerin sürekliliği hakkında öğrenmeye başlamak, algılar değişse bile devam eden ve değişmeyen bir ”ben” hissiyatı geliştirmeye bağlıdır. Feministlere göre, önceden bahsedilen tüm bilişsel gelişmeler yaşanırken cinsiyet idealleri ve normları da bireyde yerini almakta ve bilişsel farklılıkların oluşmasına ön ayak olmaktadır. Dolayısıyla, bilişsel idealler ve erdemler cinsiyet normlarıyla ve ahlaki normlarla doludur ve hatta kısmen onlardan oluşmuştur.

Fakat bazı feminist epistemologlar, gelişim psikolojisini ve nesne ilişkileri teorisini sıkıntılı bulmaktadır. Onlara göre, bu alanlarda çocuk yetiştirmede sınıf ve ırk farklılıklarını aşan ortaklıklar olduğunun varsayılması sıkıntının kaynağıdır. Ek olarak, kadınların erkeklerden farklı akıl yürüttüğü fikri, fikrin kaynağı ne olursa olsun, yanlış ve politik açıdan gerici olarak düşünülmektedir. Ancak bu yaklaşımların iyi bir tarafı da vardır: Bu yaklaşımları kullanan feminist epistemologlar, akıl yürüten kimsenin cinsiyetinin epistemik açıdan önemli olduğunu savunabilmektedir. Bu da kadınların bazı çalışma alanlarından mahrum bırakıldığı iddiasını destekleyebilir. Bu, problemler veya sıkıntılar hakkında felsefe veya bilimin uygulamalarına alternatif olabilecek farklı düşünce biçimlerinin dışlandığı anlamına geliyor olabilir.

Ancak belirtmek gerekir ki, gelişim psikolojisi ve nesne ilişkileri teorisinin bilimlerdeki ve ahlak felsefesindeki feminist epistemolojilere katkı sağladığı alanlardan bazıları erkek ve kadınların farklı akıl yürüttüğüne dair empirik iddialara çok dayanmamaktadır. Bu yaklaşımlar, insan bilişselliğinin ve genel olarak akıl yürütmenin kadınlarla ilişkilendirilip az değer biçilen yönlerini ciddiye almaktadır. Sonuç olarak, bu yaklaşımları benimseyen feministler, bu sembolik ilişkilendirmeyi epistemik soruşturmalarının başlangıç noktası olarak almaktadırlar. Bu noktadan devam eden feminist epistemologlar, genelde öznelere ve akıl yürütücülere görünmez olan spesifik sosyal ilişkilerin tanıklığı nasıl etkilediğini epistemik açıdan incelemektedirler. Benzer şekilde, feminist epistemologlar şefkatin, ilişkilerin ve bakımın ahlaki akıl yürütmedeki ve genel anlamıyla epistemik uygulamalardaki yerini bulmaya çalışmıştır. Feminist epistemolojinin bu dalı, bu yazının epistemik erdemlerle ilgili olan bölümünde işlenmiştir.

5. Hermenötik, Fenomenoloji ve Postmodern Yaklaşımlar

Kıta felsefesine dayanan yaklaşımlar, feminist epistemolojileri birçok dolambaçlı yoldan aynı anda etkilemiştir. Anglo-Amerikan geleneğinde ilk yazan feminist epistemologlar bile Kıta düşüncesindeki eleştirel trendlerden sık sık etkilenmiştir. Bu sadece önceki bölümlerde betimlenen Marksist-feminist epistemolojiler için değil aynı zamanda genel olarak feminist bilim çalışmaları ve gelişim psikolojisine ve feminist epistemik erdem teorisine dayanan feminist epistemolojileri için de doğrudur. Hermenötik, fenomenoloji ve post-modernizm çalışmalarına dayanan Anglo-Amerikan analitik geleneğiyle eğitilmiş feminist filozoflar bulmak sıradışı değildir; öte yandan, çalışmalarını bu geleneklerde konumlandıran feministler de bu sınırı sık sık aşmaktadır. Benzer şekilde, son bölümde daha detaylı anlatılan feminist pragmatizm sık sık hem Anglo-Amerikan analitik geleneğine hem de kıta geleneğine başvurmaktadır. Feminist olmayan felsefede bile net biçimde tanımlanmayan bu kategoriler, feminist felsefede halihazırda net olmayan tanımlardan bile daha esnek bir şekilde tanımlanmaktadır.

Kıta geleneğinden doğmuş feminist epistemolojiler, başlangıç noktalarını genellikle epistemolojiyi yeniden tasarlama ve inşa etme gerekliliği olarak almaktadır. Foucault, Gadamer, Habermas ve başka birçoklarının çalışmalarından ilham alan Linda Martín Alcoff (1993, 1996), epistemolojik projeleri doğruluk iddialarının ve bilgi üretiminin politik doğasını da göz önünde bulunduracak bir şekilde yönlendirmenin rasyonalite, gerekçelendirme ve bilgi gibi kavramların yeniden inşa edilmesine yardımcı olabileceğini iddia etmektedir.

Kıtacı feminist epistemolojiler, epistemik uygulamaların, normların ve “bilgi” gibi ürünlerin nötral olmadığını ve esasen güç ilişkileri tarafından üretilip o ilişkileri bir parçaları edindiklerini öne sürmektedir. Ancak bilgi uygulamalarının ve ürünlerinin nötral olmadığı iddiası bunların yanlış veya bozulmuş olduğu anlamına gelmemektedir çünkü “bütün” bilgi uygulamaları ve ürünleri güç ilişkileriyle sarılmıştır. İyi bilgi uygulamaları için gerekli olduğu varsayılan nötrallik (tarafsızlık) idealinin kendisi de aslında politik bir yapıdır. Dolayısıyla, epistemik değer terimlerinin tekrar inşa edilmesi epistemolojinin ve epistemik uygulamaların politik doğasını tanıyan bir yeniden inşa olmalıdır. Feminist teorisyenlere göre, bu teorik yaklaşımdaki önemli başka bir unsur cinsiyetin de birbirinden farklı güç ilişkileri katmanlarından biri olduğudur.

Feministler tarafından cinsiyetin epistemik önemini vurgulamak ve onun bir analizini yapmak için kullanılan başka bir Kıta felsefesi geleneği fenomenoloji ve onun “yaşantılanan beden” (the lived body) kavramına yaptığı vurgudur. Diğerleriyle birlikte Gail Weiss ve Elizabeth Gross (1994) tarafından yapılan çalışma, epistemolojik soruşturmayı yeniden çerçevelendirmek için fenomenolojiye dayanmaktadır. Aynı çalışma, yeni bir beden teorisini geliştirerek Geneive Lloyd (1984), Susan Bordo (1990) ve Susan Hekman’ın (1990) cinsiyet normları ve ideallerinin imaları olarak belirlediği zıt ikiciliklerin altını oymaktadır.

Kıta geleneğindeki feminist çalışmalar, ayrıca epistemolojinin felsefedeki merkeziliğinin eleştirel bir değerlendirmesinin yapılmasını ve çalışmalarını epistemolojide konumlandırmada ısrarcı olan feministlere bir eleştiri getirilmesini sağlamıştır. Bununla ilgili bir argüman, feminist pragmatist epistemolojiyle ilgili son bölümde ele alınacaktır. Kıta geleneğinden gelen teorik güç, pragmatizmden gelenin aksine, hegemonik uygulamaların oluşturulmasını ve sürdürülmesini sağlayan veya anlaşmazlığı ve direnişi ortadan kaldırmayı amaçlayan bir baskı aracı olarak görülen doğruluk analizine bağlıdır. Bu konuda Kıta geleneğinde çalışan feminist teorisyenler arasında bir fikir birliği yoktur. Ancak epistemolojinin eleştirisi, bu gelenekten yararlanan feministlerin ortaya koyduğu en önemli ve eşsiz gelişmelerden bir tanesidir. Dolayısıyla, feminist Kıta epistemolojinin bir parçası feminist epistemoloji de dahil olmak üzere epistemolojinin kendisine doğrultulan bir saldırıdan oluşturmaktadır.

6. Feminist Epistemik Erdem Teorisi

Epistemik erdem teorileri, genellikle epistemolojinin ve erdem teorisinin bir araya geldiği noktalara odaklanmaktadır. Bu teorilerin feminist versiyonları ise cinsiyetin ve güç ilişkilerinin hem değer teorisi hem de epistemolojiyle buluştuğu noktalara ve özellikle de öznelerin bilgi iddiaları, güç ilişkileri ve değer teorisinde nasıl inşa edildiğine odaklanmaktadır.

Feministlerin felsefe tarihi üzerine yaptığı çalışmalar, epistemik erdemi neyin oluşturduğuna dair varsayımların, özellikle de erdemlerin akıl ve nesnellik içermesi gerektiği varsayımının eleştirilerini ortaya koymuştur. Bordo’nun (1990) ve Lloyd’un (1984) çalışmaları, “erkekliğin” ve “kadınlığın” ikiliklerle dolu olduğu varsayılan kavramsal ilişkilerin felsefe tartışmalarında nasıl bir görev aldığını incelemektedir. Bu varsayılan ikiliklere örnekler şunlardır: akıl/akılsızlık, mantık/duygu, nesnellik/öznellik ve evrensellik/özellik.

Felsefe tarihinden yararlanılarak yapılan bu eleştiriler, feministlerin epistemik erdemleri yeniden şekillendirme çabaları için bir zemin hazırlamıştır. Öyle ki, felsefenin “imgesel” olan kısmıyla veya irrasyonellikle ilişkilendirildiği için epistemik erdem analizinden çıkarılan şeyler feministlerin bu çabalarıyla göz önünde bulundurulmaya başlanabilecektir.

Lorraine Code’un (1987, 1991, 1995, 1996) çalışmaları, diğer birçok şeyle birlikte, tanıklığın, dedikodunun ve kimliklerin inşasında rol alan duygusal ve politik ilişkilerin epistemik açıdan önemli olduğunu ileri sürmektedir. Code ve bu alanda çalışan diğer feministler, sosyal ve politik güçlerin epistemik otoriteler ve rasyonel eyleyiciler olarak kimliklerimizi nasıl şekillendirdiğine ve bunun bir sonucu olarak da nasıl farklı bir epistemik sorumluluk anlayışı ortaya çıktığına odaklanmaktadır.

Code’un çalışmaları, feminist epistemolojideki başka bir görüşün de gelişiminde etkili olmuştur. Bu görüş, basit ve tartışmasız empirik inançlardan türetilen geleneksel epistemolojik paradigmaları reddeden natüralizmin bir türü olarak tarif edilebilir. Örneğin, “Bir ağaç gördüğümü biliyorum” gibi inançlar epistemik coğrafyaya zarar vermektedir. Bu eleştiri, bilgiyi önermesel olarak alan paradigmaya ve epistemik uğraşlarda varsayılan bireyciliğe doğru da yöneltilmiştir. Ek olarak, feminist epistemolojideki bu natüralist sapma şüphecilik problemine dair geleneksel epistemolojik yaklaşımı da reddetmektedir. Feminist epistemologlar, çoğu durumda şüpheciliğe karşı bir argüman getirmektense onu görmezden gelmektedirler. Bunun sebebi, şüphecilik probleminin bilginin esasen önermesel olduğunu ve tekil zihin durumlarıyla açıklanması gerektiğini varsayması ve feminist epistemik erdem teorisyenlerinin bu varsayımların ya hepsini ya da çoğunu reddetmesidir. Sonuç olarak, şüphecilik problemi ya hiç ilgi çekmemekte ya da sahte bir problem olarak görülüp göz ardı edilmektedir.

7. Pragmatizm ve Feminist Epistemolojiler

Feminist pragmatik yaklaşımlar, şüphecilik problemini sahte bir problem olarak görmektedir. Fakat bunun sebebi, bir önceki bölümde gördüğümüz feminist erdem epistemolojilerinin problemi göz ardı etme sebebinden farklı olarak, Darwin ve diğer pragmatistlerin ortaya attığı fikirlerin bilginin neliği hakkındaki felsefi düşünüşte yarattığı büyük değişimdir. John Dewey ve William James gibi ilk pragmatistler, epistemolojik tartışmalarda kullanılan bazı kilit terimlerin bir revizyondan geçmesi gerektiğini zaten fark etmişlerdi. Bunlara “duygu” veya “arzu”ya zıt şekilde konumlandırılan “inanç” terimi, doğruluk ve referansla ilgili meseleler ve inanç ve bilginin temsili teorileri dahildir. Bunların hepsi pragmatist düşünürlerce radikal bir biçimde yerinden oynatılmıştır. Yirminci yüzyılda Richard Rorty’nin bu tema üzerine yaptığı çalışmalar, onu epistemolojinin öldüğü ve hatta felsefenin onsuz daha iyi olduğu fikrine kadar götürmüştür.

Feminist pragmatistler, bilgiye ilişkin konularda çalışmaya devam etseler de epistemolojiye yönelik bir çekimserliği paylaşmaktadırlar. Ancak Charlene Haddock Seigfried (1996) gibi teorisyenler, epistemolojinin feminist epistemologların işine yaramayan birçok terime sıkı sıkıya bağlı olması durumunun feminist epistemologları epistemoloji dışında bir şeyler yapıyorlarmış gibi bir konuma soktuğunu iddia etmektedir.

Feminist pragmatizmin kendine has bir doğallaştırılmış epistemoloji türü vardır ancak bu, feminist epistemik erdem teorilerindeki natüralizm gibi, bilişsel psikoloji ve nörobilime indirgemeye karşıt olan bir natüralizmdir. Feminist pragmatizmin natüralizmi, feminist epistemik erdem teorilerine benzer şekilde, işe günlük deneyimde karşılaşılan ortak bilgi problemlerine odaklanarak başlamaktadır. Bilgi ve bilginin problemleri diğer sosyal problemler nasıl ortaya çıkıyorsa öyle, yani hayatı düzeltmenin ve geliştirmenin fırsatları olarak, ortaya çıkmaktadır.

Pragmatist feminist yaklaşımlar için epistemik temel zihin veya bedenden ziyade organizmadır. “Deneyim” duyusal durumlardan daha karmaşıktır çünkü organizmalar o yolla dünyayla etkileşime girmektedir. Dünya, sadece nesneleri değil aynı zamanda sosyal kurumları, ilişkileri ve politikayı da içermektedir. Bunun bir sonucu olarak, bilgi arayışı her zaman değerlerle, politikayla ve bedenlerle dolu olmak durumundadır.

Dolayısıyla, bilginin pragmatist feminist açıklamalarıyla epistemolojinin natüralist açıklamaları arasında pek çok benzerlik vardır. Lakin feminist pragmatist teorilerde kullanılan bilim fikri, analitik felsefe geleneğinde bahsi geçen bilim değil Charles Sanders Peirce, William James ve John Dewey tarafından tarif edilen bilimdir. Elbette Peirce, James ve Dewey’in bilimi tarif etme şekillerinde farklılıklar bulunmaktadır; ancak bilim anlayışlarının temelinde insani değerler ve çabalarla sarılı bir dünyayla etkileşime girme çabası olduğu rahatlıkla söylenebilir. Feminist pragmatist epistemolojiler, bu bilim anlayışını benimsemekte ve bilimin özgürleştirici ve sosyal problemleri düzeltici bir görevi olduğunu vurgulamaktadır.

Sonuç olarak, feminist pragmatik epistemolojiler bilgiye ulaşma çabalarımızı özgürleştirici olma dürtüsüyle uyumlu hale getirmeye çalışmakta ve bunu yaparken de evrimsel teoriden, hümanistik empirik psikolojiden ve hem materyal hem sosyal bir dünyada bilgi arayışında olan bir organizma olarak gördüğü bilen özne anlayışından yararlanarak bilgi problemlerini yeniden tanımlamaktadır.

8. Referanslar ve İleri Okumalar

  • Alcoff, Linda Martín, Real Knowing (Ithaca, NY: Cornell University Press, 1996).
  • Feminist coherentist epistemology
  • Alcoff, Linda Martín and Potter, Elizabeth (eds.) Feminist Epistemologies, (New York: Routledge, 1993).
  • Classic anthology
  • Antony, Louise and Witt, Charlotte, (eds.) A Mind of One’s Own: Feminist Essays on Reason and Objectivity (Boulder, CO: Westview Press, 1993).
  • Classic anthology
  • Barad, Karen “Agential Realism: Feminist Interventions in Understanding Scientific Practices” in the Science Studies Reader, Mario Biagioli, ed., (New York: Routledge, 1999) pp. 1-11.
  • Benjamin, Jessica The Bonds of Love: Psychoanalysis, Feminism, and the Problem of Domination (New York: Pantheon Books, 1988).
  • Feminist psychoanalytic theory
  • Bleier, Ruth Science and Gender: A Critique of Biology and its Theories on Women (New York: Pergamon Press, 1984).
  • Bordo, Susan, The Flight to Objectivity: Essays on Cartesianism and Culture, (Albany: SUNY Press, 1990).
  • Caine, Barbara, Grosz, E, A., and de Levervanche, Marie, Crossing Boundaries: Feminisms and the Critique of Knowledge, (Boston: Allen and Unwin, 1988).
  • Code, Lorraine, Epistemic Responsibility, (Hanover, NH: University of New England Press, 1987).
  • Feminist epistemic virtue theory
  • Code, Lorraine, What Can She Know? Feminist Theory and the Construction of Knowledge, (Ithaca: Cornell University Press, 1991).
  • Code, Lorraine, Rhetorical Spaces: Essays on Gendered Locations, (New York: Routledge, 1995).
  • Collected essays
  • Code, Lorraine, “What is Natural about Naturalized Epistemology?” American Philosophical Quarterly, vol. 33, no. 1, pp. 1-22 (1996).
  • Duran, Jane, Toward a Feminist Epistemology, (Savage, MD, Rowman and Littlefield, 1991.)
  • Duran, Jane, “The Intersection of Pragmatism and Feminism,” Hypatia: A Journal of Feminist Philosophy vol. 8 no. 2, pp. 159-71 (1993).
  • Duran, Jane, “The Possibility of a Feminist Epistemology,” Philosophy and Social Criticism, vol. 21, no. 4, p. 127-40 (1995).
  • Gilligan, Carol, In a Different Voice, (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1982).
  • Grosz, Elizabeth, Volatile Bodies, (Bloomington, IN: Indiana University Press, 1994).
  • Gunew, Sneja, ed. Feminist Knowledge: Critique and Construct, (New York: Routledge, 1990).
  • An anthology that includes work from feminists drawing on work in twentieth century French and German philosophy to address feminist epistemological issues
  • Haraway, Donna, “Situated Knowledges: The Science Question in Feminism and the Privilege of Partial Perspective” Feminist Studies 14, 575-99 (1988).
  • Haraway, Donna, Primate Visions: Gender, Race, and Nature in the World of Modern Science, New York: Routledge, 1989).
  • Haraway, Donna, Simians, Cyborgs, and Women: The Reinvention of Nature, (New York: Routledge, 1991).
  • Harding, Sandra, The Science Question in Feminism, (Ithaca: Cornell University Press,1986).
  • Harding, Sandra, Whose Science? Whose Knowledge? (Ithaca: Cornell University Press, 1991).
  • Harding, Sandra, Is Science Multicultural? Postcolonialisms, Feminisms, and Epistemologies, (Bloomington, IN: Indiana University Press, 1998).
  • Harding, Sandra and Hintikka, Merrill (eds.), Discovering Reality: Feminist Perspectives in Epistemology, Metaphysics, Methodology and Philosophy of Science, (Dordecht: D. Reidel, 1983).
  • Early and classic anthology
  • Hartsock, Nancy, The Feminist Standpoint Revisited and Other Essays, (Boulder, CO: Westview Press, 1998).
  • Hekman, Susan, Gender and Knowledge: Elements of a Postmodern Feminism, (Boston: Northeastern University Press, 1990).
  • Keller, Evelyn Fox, A Feeling for the Organism, (New York: W. H. Freeman, 1983.)
  • Early classic work on Barbara McClintock
  • Keller, Evelyn Fox, Reflections on Gender and Science, (New Haven: Yale University Press, 1984).
  • Lloyd, Genevieve, The Man of Reason: “Male” and “Female” in Western Philosophy, (Minneapolis: University of Minnesota Press, 1984).
  • Longino, Helen, Science as Social Knowledge, (Princeton: Princeton University Press, 1990).
  • Narayan, Uma, “The Project of Feminist Epistemology: Perspectives from a Non-Western Feminist,” in Gender/Body/Knowledge, Susan Bordo and Allison Jaggar, eds., (New Brunswick: Rutgers University Press, 1989), pp. 256-69.
  • Nelson, Lynn Hankinson, Who Knows: From Quine to a Feminist Empiricism, (Philadelphia: Temple University Press, 1990).
  • Nelson, Lynn and Jack Nelson, (eds.) Feminism, Science, and the Philosophy of Science, (Dordrecht: Kluwer, 1996).
  • Potter, Elizabeth, “Good Science and Good Philosophy of Science.” Synthese, 104, p. 423-39, (1995).
  • Potter, Elizabeth, Gender and Boyle’s Law of Gases, (Bloomington, IN: Indiana University Press, 2001).
  • Seigfried, Charlene Haddock, Pragmatism and Feminism: Reweaving the Social Fabric, (Chicago: University of Chicago Press, 1996).
  • Tanesini, Alessandra, An Introduction to Feminist Epistemologies (Malden, MA: Blackwell, 1999).
  • Very thorough and useful analyses of different feminist epistemologies
  • Tuana, Nancy, ed., Feminism and Science, (Bloomington, IN: Indiana University Press, 1989).
  • Tuana, Nancy, “Coming to Understand: Orgasm and the Epistemology of Ignorance,” Hypatia, 19, 1 (2003) pp. 1-35.
  • Tuana, Nancy and Morgen, Sandra, (eds.) Engendering Rationalities, (Albany: SUNY Press, 2001). Multi-disciplinary anthology
  • Webb, Mark Owen, “Feminist Epistemology and the Extent of the Social,” Hypatia: A Journal of Feminist Philosophy, vol. 10, no. 3, pp. 85-98, (1995).
  • Wylie, Alison, “The Engendering of Archaeology: Refiguring Feminist Science Studies” in Mario Biagioli, (ed.), Science Studies Reader, (New York: Routledge, 1999) pp. 553-568.

Marianne Janack-Feminist Epistemology” (Erişim Tarihi:19.12.2020)


Çevirmen: Mete Han Gencer

Öncül Analitik Felsefe Dergisi sitesine uyarlayan: Taner Beyter


Not: Bu içerik ilk kez LiberFe tarafından çevrilmiştir. Kendilerinden alınan izin doğrultusunda tekrar yayınlanmaktadır. LiberFe tarafından 10 bölüme ayrılarak yayınlanan bu metnin ilk halini okumak için buraya tıklayınız.

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Hangi Felsefe Öldü? - Creston Davis & Santiago Zabala

Sonraki Gönderi

Cehennem ve Evrenselcilik - A.G. Holdier

En Güncel Haberler Analitik Felsefe