Hangi Felsefe Öldü? – Creston Davis & Santiago Zabala

/
346 Okunma
Okunma süresi: 7 Dakika

Analitik felsefe dar kapsamlı olabilir, öngörü sahibi olmayabilir ve disiplini pozitif bilimlerin esiri yapmaya çalışıyor da olabilir.

Geçtiğimiz günlerde, Prof. Stephen Hawking felsefenin bilime ayak uyduramadığı için öldüğünü iddia etmişti. [EPA]

Yakın zamanda gerçekleşen bir Google Zeitgeist konferansında, Stephen Hawking cesur ve açıkça “Felsefe öldü.” ifadesini kullandı.

Hawking, felsefenin geçmişte kaldığı için öldüğünü düşünüyor. O, felsefenin, konuklar ayrıldıktan sonraki bir kokteyl partisinde ortaya çıkan adam gibi olduğuna inanıyor. Peki niçin yaşayan en zeki insanlardan biri bu kadar kışkırtıcı bir şey söylesin ki? Bunun sebepleri apaçık ortada: “Filozoflar” diyor Hawking, “bilimdeki modern gelişmelere ayak uyduramadılar. Özellikle de Fizik’teki.

Hawking’e göre dünya hakkındaki gerçeklere dair söz söyleme hakkı, çok uluslu şirketler ve ulusal hükümetler tarafından finanse edilen seçkin fizik profesörlerinin elindedir. Bu ifadeye, sırf Hawking gibi bir otoriteden geldiği için inanmamız gerekir mi? Felsefeyi teoloji ile karıştıran Hawking gibiler tarafından kategorik bir hata yapılıyor olabilir.

Hawking’in felsefenin ölümü üzerine başlattığı tartışma yalnızca yanlış öncüllere dayanmakla kalmıyor, aynı zamanda yetersiz bir çözüm arayışına dayanıyor. İlk olarak felsefe hala üniversitelerde öğretilmektedir. İkinci olarak, filozoflar, dünya ile varoluşsal ilişkimizin anlamı hakkında fikir ayrılığına düşen kitaplar yazmaya devam etmektedir. Daha belirgin bir sorunun ele alınması gerektiğini öne sürüyoruz: İyi de, hangi felsefe öldü?

Felsefenin ölümü sorusu kesinlikle yeni bir soru değil. 18. yüzyılda Immanuel Kant, felsefi sorgulamanın ötesinde olan “akıl kategorileri” ve “aşkınsal kavrayış” gibi fikirler öne sürdü. Geçtiğimiz yüzyılda ise Martin Heidegger, felsefenin farklı disiplinlere (estetik, etik, mantık) ve belirli bilimlere (fizik, psikoloji, biyoloji) ayrışmasıyla sona erdiğini savunarak hayatımızı belirleyen temel soruların görmezden gelindiğini gördü.

Daha yakın zamanlarda, Richard Rorty ve Fransız teorisyen Alain Badiou, felsefenin ölümünü ilan etmişti bile. Badiou, Sonsuz Düşünce (Infinite Thought) kitabında analitik felsefe okulunu tasvir eder. O, Ludwig Wittgenstein ve Rudolf Carnap ile başlayan ve “Viyana Çevresi” olarak anılan analitik felsefe akımının, anlamlı olan ve olmayan ifadeleri birbirinden keskin bir şekilde ayırma arzusuna sahip olduğunu yazmaktadır.

Talk to Al Jazeera – Slavoj Zizek

Analitik felsefe böylece, anlamsız olan ifadeler ile mantıklı ifadelerden hangisinin dile dökülmesinin meşru olduğuna dair bir ölçüt oluşturur. Böylelikle de Badiou, bu felsefenin hakikati aramadığı, bundan ziyade “ifadelerin mantıksal ve gramatik analizi” gibi şeylerle ve dilin analizi ile uğraşarak epey dar kapsamlı bir uğraş olduğu sonucuna varır. Analitik felsefenin görevi, fikirlerin yaratılmasıyla ilgili değil, dilbilimsel anlamın kurallarını denetlemek ile ilgilidir. Bu nedenle Badiou, analitik felsefenin nihayetinde terapatik (therapeutic) olduğunu söyler. Çünkü o, analitik felsefenin “anlamsız ifadeleri izole edip”, “yanıltıcı dilsel illüzyon ve çarpıtmalara karşı herkes için apaçık ve kullanılabilir olan kurallara geri dönerek” bizi iyileştirdiğini iddia eder. *

Rorty ve Badiou’nun ardından, dilsel anlamdaki bir kuralı denetleme uğraşına sıkışıp kalan analitik filozoflarla ilgili olduğu için, -Lacan’ın ifadesiyle, sanki ‘sembolik düzen’ anlam inşa etmenin tüm olasılıklarını temsil ediyormuş gibi-, Hawking’in eleştirilerine katılma eğilimindeyiz. Bunlar, bugün dahi, felsefeyi özellikle fizik gibi pozitif bilimlerin kölesi haline getirenlerdir. Fakat analitik filozoflar, başlangıcından bugüne dek felsefenin temelinde olan, insanların varoluşsal ve kendiliğinden var olan yaratıcı düşünce güçlerini görmezden gelen kendi yöntemlerinin kölesi olmuşlardır.

Felsefenin bilime ayak uydurması gerektiğine inananlar, Hawking’in de dediği gibi filozofların en son bilimsel gelişmelere ayak uyduramaması durumunda onun ölümünü ilan etmek zorunda kalacaktır.

Ancak bu standarda göre, en meşhur bilim insanı bile muhtemelen bilimsel girişimlerin geniş sınırlarındaki en son gelişmeleri takip edemez. Bu yüzden de, filozofları bilim insanlarının bile bizzat kendi başlarına devam ettiremeyecekleri kadar ölçüsüz/aşırı bir standartta tutmak bize saçma görünüyor. Buradaki asıl soru şu olabilir: Zorunlu olarak acizliğine ve hatta ölümüne yol açan standartlara boyun eğen analitik felsefenin, kendi doğasında bulunan aşırıcılık ve kılı kırk yarma tam olarak nedir?

Viyana Çevresi filozofları ve bilim insanları

Felsefenin sağladığı tüm olanakları kullanacak kadar cesur olmamız gerekiyor, fakat bunlardan bazılarını daha yeni anlamaya başlıyoruz.

Zira analitik felsefenin özü, varsayılan bir analitik yapının ötesinde ortaya çıkabilecek farklı ve şaşırtıcı gerçeklik-koşullarına açıklık pahasına anlama odaklanır; felsefenin ne yapıp ne yapamayacağını da şart koşar.

Bu açıdan, analitik felsefe geçmiştir çünkü onun yöntemi, dayandığı ön varsayımları aşmak için fazlaca muhafazakâr kalır. Bu yalnızca Analitik felsefenin “anal” (Freudcu anal-retentive/aşırı detaycı anlamda) olmasının sebebi değildir; bunun yanı sıra** onun muhafazakar doğası, Hawking’in de haklı olarak belirttiği gibi, onu çoktan ölmüş bir yönteme bağlar.

Bir kişi, kendini bilimsel bir elitizme köle yaptırarak çağımızdaki analitik felsefenin büyük çoğunluğuna benzer şekilde davranırsa, bizzat o kişiye ölüm arzusu ve sahtekarlık sendromu teşhisi konurdu. Bu bakımdan, günümüz üniversitelerinde giderek küçülüp muhafazakâr felsefe bölümleri haline gelmiş olan felsefenin Truva atı, Troya şehrine gizlice girmiş analitik felsefe olabilir. *** Söz konusu bu üniversitelerdeki öğrenciler, felsefe tarihindeki büyük klasik metinler yerine yalnızca özet okumaya zorlanmakla kalmıyor, aynı zamanda bilim adamları gibi kitap yerine makale yazmak üzere eğitiliyorlar. ****

Tüm bunlardan ziyade, önceki yazımızda da tartıştığımız gibi, felsefe bu sahtekârlık sendromunun kurbanı olmak için çok değerli ve canlıdır. Felsefe, analitik anlaşılırlığın gerekli olduğu mantık demokrasisine sadık kalmalıdır- ancak bunu filozofları yaratıcılığı, politikliği ve sosyal kritiği marjinalize etmek pahasına bilim gibi demokratik olmayan diğer yapıları savunan muhafazakar polislere çevirip kendini sakatlayacak derecede yapmamalıdır.

Hangi felsefe ölmüştür? Bütün felsefe alanları için konuşan analitik ekol gibi felsefe kollarında bulunan metodların genel anlamda felsefe için yetersiz, sınırlayıcı ve muhafazakar kaldığını düşünüyoruz.

Ancak felsefenin bize neoliberalizm ve diğer totaliter rejimlerin kafeslerinden kaçma yolu sunarak bizi daha özgür, demokratik ve farklılıkları kutlayan bir geleceğe götürebileceğine inanıyoruz.

Bu bakımdan felsefe, devrimsel bir dinamit gibidir. Sadece felsefenin bize sağladığı -bazılarını yeni anlamaya başladığımız- kaynakları kullanacak kadar cesur olmalıyız. Eğer böyle bakarsak, ‘demokratik’ felsefe ölü olmanın aksine oldukça canlı ve sağlıklıdır.


Creston Davis & Santiago Zabala– “Which philosophy is dead?“, (Erişim Tarihi: 18.12.2020)

Çevirmen: Taner Beyter


Çevirmen Notları

* Yazarların ifade ettiği eleştirilerin çoğuna katılmıyorum. Öncelikle analitik felsefenin dil analizinden ibaret olduğu yanılgısı, en iyimser ifadeyle, eleştirdiğiniz şeyi bilmemek ve tanımamaktan doğar. Analitik felsefe kendi içinde, dil felsefesi ve analizi dalgasından sonra yıllar içerisinde teistik dönüş, metafiziğin yeniden doğuşu gibi bir çok yeni gelişim dalgaları daha yaşamıştır. Dil analizi/felsefesine sıkışma yönündeki eleştiriye bir çok çağdaş analitik felsefeci şu şekillerde cevap verecektir; “İyi de ben dil felsefesi ile hiç ilgilenmedim bile”, “Dil analizi ve felsefesinin yanı sıra şu anlarla da ilgilendim”, “Dil analizi ve felsefesi hala bir şekilde yaşamaktadır ama sizin bildiğiniz anlamda ilk doğuşunda olduğu gibi değil.”

Diğer yandan “bilimin kölesi olmak” eleştirisi ülkemizdeki bir çok felsefeci tarafından da dillendirilmektedir. Ancak bu hiç de sağlıklı bir felsefi tartışma değildir; çünkü pek tabi bir Analitik felsefeci de karşı tarafı “bilim düşmanları” veya “bilimi anlamayanlar” olarak yaftalayabilir. Ben de dahil olmak üzere birçok analitik felsefeci, bilim ile temas etmek ve hemhal olmayı üzerimize düşen etik ve epistemik bir sorumluluk olarak görüyoruz. Nörolojiyi veya yapay zeka çalışmalarını görmezden gelip zihin üzerine felsefe yapmak ya da fiziği görmezden gelip zaman üzerine tartışma yapmak birçok açıdan hiç makul görünmüyor, çünkü bilimi neden görmezden gelelim ki? Neden var olan olgu, durum ve problemler ile ilgilenen (felsefeci olsun olmasın) diğer bilim insanlarına kulaklarımızı tıkayalım ki? Bilimin felsefeye katkısı olabileceği gibi felsefe de bilime katkı sunabilir. Bilime karşı tüm kulaklarını ve gözlerini tıkamak, bir tür küstahlık gibi geliyor bana. Bu küstahlık, sanıldığının aksine, bilimin bize tek yol gösteren ve hakikate dokunduran şey olduğunu düşündüğüm için ifade edilen bir yaftaya değil, aynı şey ile ilgilendiğimiz diğer kişilerin ne düşünüp ne yaptığını görmezden gelmenin epistemik bir kusur olmanın yanı sıra açıkça yanlış bir tutuma denk düştüğü anlamına geliyor. Gerçeği, hakikati, doğruyu arayanlar (felsefeciler) benzer arayışlar da olan diğerlerine niçin bu kadar düşmanlar? Elbette bu eleştiri tüm felsefecilere veya bilim eleştirmeni olan felsefecilere yönelik değil, bu haksızlık olurdu.

Yaygın kanının aksine bilimin, felsefenin ilgilendiği tüm konu, problem ve olgularla ilgilendiğini ve ondan bu uğraşları çaldığını iddia etmiyorum, bunu iddia eden analitik felsefeci sayısı da tüm geleneğin çoğunluğunu temsil etmez. Büyük ihtimalle değerler alanına dair çok şey uzun bir süre daha bilimden ziyade, büyük oranda felsefenin alanı içinde kalacaktır; din felsefesi, siyaset felsefesi ve etik gibi alanlar. (Büyük oranda ifadesine dikkat edin lütfen.) Analitik felsefeye dair birçok makul eleştiri getirilebilir ama bize göre bu eleştiriler arasında, aynı zamanda en çok duyduklarımız olan, “dil analizciliği” ve “bilim köleliği” yer almıyor.

Diğer yandan bu yazı bir dereceye kadar, “felsefe öldü” sözüne karşılık analitik felsefenin öldüğünü iddiası üzerine kurulu; ancak “felsefe öldü” diyenlerin bir kısmı bence şunu kast ediyor gibi duruyor: “Çağdaş olarak ne tartışıyor felsefe, yalnızca tarihsel metinlerden hakikatler mi çıkarıyorsunuz?” Eğer “felsefe öldü” söyleminin temeli buysa o halde ölen şey, tarihi görmezden gelmekle suçlanan analitik felsefe olamaz gibi görünüyor.

** Analitik felsefedeki “anal” kelimesinin hiçbir anlamı yoktur. “Analitik felsefe” kelimelerinde “anal” kelimesinin yer alması veya bu hususta Freud’un adını geçirmeye ne gerek var? Böylesi bir bahis açmak, birçok analitik felsefecinin söylediği gibi, “laf salatasına neden düşüyorsunuz ki?” sorusuna denk düşüyor ve gülünç bir durum yaratıyor.

*** Günümüz felsefe bölümlerinde analitik felsefenin ağırlığının giderek azaldığını iddia edip bu konuya dair hiçbir veri sunmamak epey sıra dışı görünüyor.

**** Söz konusu bu iddia da epey garip, akademisyenler elbette önce essay ve makale yazmayı öğretmelidir. Bu yapılmadan kitap yazmaya teşvik etmek, epey problemli olurdu.

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, din, epistemoloji ve siyasetle ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Kriz Anında Tanrı'nın Değerini Tartışmak: Leibniz vs Voltaire - Aaron James Wendland

Sonraki Gönderi

Feminist Epistemoloji - Marianne Janack (Internet Encyclopedia of Philosophy)

En Güncel Haberler Analitik Felsefe