Hannah Arendt’ın Siyasi Düşünceleri – David Antonini

/
3 Okunma
Okunma süresi: 15 Dakika

Almanya’nın Hanover kentinde dünyaya gelen Hannah Arendt (1906-1975); ünlü bir aydın, mülteci ve Avrupa ile Amerika siyasetini takip eden bir gözlemciydi. Arendt, özellikle, yirminci yüzyılda totalitarizmin yükselişe geçmesine sebebiyet veren olaylar hakkındaki fikir ve yorumlamalarıyla tanınırdı. Alman filozoflar Martin Heidegger ve Karl Jaspers altında çalışan Arendt, doktora tezini Aurelius Augustinus üzerine yazarak kendine akademik bir kariyer çizdi. Fakat Hitler, Nazi rejiminin güçlenmesi ve kanlı Yahudi soykırımı hayatını geri dönülmeyecek denli değiştirdi. Arendt, Yahudi olmasından dolayı ülkeyi terk etmek zorunda kalarak önce Fransa, sonrasında ise Amerika Birleşik Devletleri’ne sığındı. İkinci dünya savaşının patlak vermesiyle, alışılagelmiş felsefi bir çizgi izlemekten ziyade politikayı gözlemleyen ve yirminci yüzyıldaki gelişmeleri yorumlayan bir çizgiden ilerleyerek kendini hayatının geri kalanı boyunca politika üzerine yazmaya adadı. Bu yazı, onun siyasi düşüncelerinin bazı kavrayış esaslarını ve Nazi Almanyası’ndaki siyasetin kamusallığını yitirmesinin üstesinden gelmek amacıyla geliştirdiği birtakım kavramları açıklamaktadır.

1.Totalitarizm ve Kamusal Müzakerenin Yitimi

Arendt’ın ‘politika’ anlayışı onun ‘bir topluluğun müşterek hayatlarının ilgili kısımlarının kamusal müzakeresi’ olmasıdır. O, Nazi totalitarizminin yönetiminde, bu şekilde ele alınan biçimiyle politikanın yıkılmasına tanık olmuştur. Bu yönetim biçimi, kamusal müzakereyi, onu mevcut rejime karşı işlenen bir suç ilan ederek azaltmayı hedefler. Arendt, bu eşi benzeri görülmemiş hükümet biçimini anlamaya ve kamusal müzakereyi onun varlığına olan tehditlere karşı savunmaya çalışır. Eserlerinin hepsinde kamusal müzakerenin önemini savunmuştur. 1930’lu ve 40’lı senelerin Almanya halkıyla beraber tanık olduğu üzere, kamusal müzakerenin yokluğunda neler yaşanabileceğini biliyordur: Sadece görünüşte iyi niyetli olan vatandaşlar tarafından kabul gören, bir liderin vizyonundan türetilmiş uydurma bir gerçekliğin eskisinin yerini alması. Kamusal müzakerenin yokluğunda, mevcut rejim ‘gerçeklik’ hakkında çarpık bir anlatım inşa etmekte; bu anlatımı devam ettirmekte ve gücü elinde bulundurmakta özgürdür, çünkü artık bu gerçeklikte onunla yarışacak hiçbir şey yoktur.

2. “İnsanlık Durumu” ve Çoğulluk

Arendt’ın 1958 tarihli ünlü İnsanlık Durumu çalışması, başta insan çoğulluğu olmak üzere onun politikayı kavrayış esaslarını içerir. Arendt’a göre, çoğulluk insan hayatının varoluşsal şartıdır: Hepimiz insan olduğumuz sürece eşitizdir fakat aynı zamanda bir insanın eşi benzeri olmadığından birbirimizden ayrığızdır. Ayrıklığımız bize başkası tarafından hiçbir zaman tamamıyla anlaşılamayacak bir perspektife sahip olmamızı sağlarken, eşit olmamız; iletişimin bir önkoşulu olan, ilgili kimselerde konuşma ve akıl yürütme kapasitesinin bulunduğu varsayımı anlamına gelir. Öyleyse temelini bu çoğulluktan alan politika, ayrık perspektiflere sahip eşit insanların müşterek iletişimlerini yapma yeri ve eylemidir. Politik hayatın içinde, tıpkı herkesin de yaptığı üzere, şeylerin kendi ayrık perspektifimizden nasıl göründüğünü anlatmaya çalışırız. Arendt’a göre şeylerin nasıl göründüğünü ayrık perspektiflerimizden kamusal çerçevede olacak biçimde belirtmek, politikanın can damarıdır. Sahip olunan perspektifin başka insanlarla paylaşımı, demokratik bir politikanın devamlılığının mümkün olması adına korunması gereken kamusal alanda yapılır. Bu kamusal alan, yirminci yüzyılın totaliter rejimleri altında yok edilmiştir.

3. Sivil İtaatsizlikten Gelen Güç

Arendt, kamusal alanı muhafaza etmemiz hakkında ne söyler?

Cevap, onun güç kavramını yeniden ele alış biçiminde yatar. Siyasi bir kavram olduğundan gücü çoğunlukla hükümetlerle, politikacılarla ve yöneticilerle ilişkilendiririz.  Yöneticiler veya politikacılar, güç sahip olunacak bir eşyaymışçasına onu ellerinde bulundururlar, veya sahip olurlar. Politikacılar hakkında söylenen, onların aslında seçmenleri için değil, “iktidarda kalmak” için çabalamaları durumuna hepimiz aşinayızdır. Fakat Arendt, meşru gücü; siyasal eyleme geçtikleri zaman vatandaşların kendi aralarında var olan bir şey olarak görürken, yöneticiler tarafından kaba kuvvet biçimi olarak şiddet ve terör üzerinden kullanılan gücü ise gayrimeşru görür. Ona göre, “ Güç, insanlar beraber eyleme geçtiğinde meydana geliverir, ayrı düştüklerindeyse kaybolur.” [1] Dolayısıyla güç, bir grup insanın spesifik bir politik amaç doğrultusunda eyleme geçmeye karar verip politik bir amaca ulaşmak için birlikte çalıştığında kendi aralarında açığa çıkan şeydir. O vakit diyebiliriz ki, güç insanları yalnızca apayrı bireylerden oluşan bir insan topluluğu kılmaktan ziyade, onları bir grup olarak “bir arada tutar.” [2]

Arendt’a göre  kamusal alanı korumaya dair gücün bir örneği, onun da yazdığı üzere Amerika’nın özellikle yirminci yüzyılın ortalarındaki çalkantılı döneminde gerçekleşen; sivil itaatsizlik eylemi özelinde, çeşitli hareketlerdir. [3] Halk adaletsiz bir yasayı protesto etmek için bir araya geldiğinde,  güç bu halk arasında meydana gelir. Adaletsiz yasaları protesto etmek için yapılan bu kamu eylemi, yukarıda bahsedilen kamusal alanın bir göstergesidir. Gücü Arendt’ın diliyle düşünmek, sivil itaatsizliğe başvuranların  kamusal müzakere alanını geri almayı talep etme girişiminde bulunduklarını söylemektir. Hükümet, adaletsiz yasaları işleme sokarak yükümlü olduğu meşruluğu suistimal etmiştir; sivil itaatsizlik de kamuoyunun meşruluğu geri almaya çalışmasıdır.

Kamusal müzakere alanını geri almak, hükümetin meşruluğunu yitirdiğine inandıkları zaman vatandaşlar için etkin bir yöntemdir. Dirençli bir kamusal müzakere, farklı biçimlerinde kamusal müzakerenin parametrelerini tanımlayanın yalnızca mecvut rejim olmadığının, özellikle rejim medya ve basını gayrimeşru hale getirerek fikir ayrılıklarının sesini bastırma girişiminde bulunduğunda teminatını verir. Kamusal müzakere, siyasi liderlerin gücü ellerinde bulundurmak adına uydurma bir gerçekliği esas kılma çabalarıyla mücadele eder.

Kısaca, kamusal alan vatandaşlar bir araya geldikleri zaman “meydana geliveren” güçle korunur. Kamusal alan, çoğul insanların ortak müzakere etme eylemlerine işaret eder; bu alan ve eylem, vatandaşların bir araya gelme imkanları olduğu sürece var olmaya devam eder. [4] 

4. Sonuç

Arendt’ın siyasi düşünceleri, adalet kuramı veya toplumsal sözleşme gibi teorik bir plan tasarlamadığından dolayı diğer siyasi düşünürlerin arasında eşsizdir. Onların aksine, Arendt’ın siyasi düşünceleri, politika ve kamusal müzakere için değerli olan alanların nasıl kaybedilebileceğini ve bu alanların siyasi eylem yoluyla nasıl yeniden hayata döndürülebileceğini anlama girişiminde bulunduğu için varoluşçudur. Güncel siyasi durumlar, özellikle milliyetçi ve popülist hareketlerin dünya genelinde yükselişi, vatandaşların dirençli kamusal müzakeresinin önemini gösterecek niteliktedir.


Dipnotlar

  • [1] Hannah Arendt, The Human Condition (Chicago: University of Chicago Press, 1958), 200.
  • [2] Arendt’ın gücün bir grubu bir arada tuttuğu kavrayışı büsbütün sezgiseldir. Ortak bir amaç etrafında toplanmaya karar veren herhangi bir grup insan bir arada çalışmalı ve karşıt amaçlara sahip olmamalıdır. Anlaşmış olmak ve beraber çalışmak grubun kendi arasında bir güce sahip olduğu anlamına gelir ama bu gruba mensup kişiler münakaşa ettikleri veya ayrı yollar izledikleri takdirde, artık ortada güç kalmamıştır.
  • [3] Bknz. Hannah Arendt, “Civil Disobedience” in Crises of the Republic (New York: HBJ Publishing, 1970) 
  • [4] Yirminci yüzyıl Alman düşünürü Jürgen Habermas, Arendt’a özellikle çarpıtılmamış konuşma ve iletişim biçimleri üzerindeki ısrarı açısından kamusal alan veya kamusal saha hakkındaki düşünceleriyle benzer. Onun düşüncesi, kamusal müzakerenin onun deyişiyle “ iyi argümanın gücü” vesilesiyle devam edebileceğidir. Habermas, tıpkı Rawls gibi genellikle kamusal müzakere üzerindeki vurgunun esas olduğu müzakereci demokrasi olarak bilinen siyasi düşünce okuluyla ilişkilendirilir. Arendt’ın bu düşünce okuluna mensup olduğu düşünülebilir fakat onların nezdinde kamusal alan (Habermas) ve kamusal akıl (Rawls) siyasi kuramların daha idealist çeşitlerine dahil iken Arendt’ın düşüncelerinin çıkış noktası farklıdır. 

Referanslar


David Antonini – “Hannah Arendt’s Political Thought“, (Erişim Tarihi: 06.08.2022)

Çevirmen: Emine Eylül İmralı

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Hegel Diyalektiği – Julie E. Maybee (Stanford Encyclopedia of Philosophy)

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü

Koltuktan Bilim – Dan Falk

Galileo’nun İki Başlıca Dünya Sistemine İlişkin Diyalog (1632) metninde biri filozof, diğer ikisi filozof olmayan üç