İyi ve Bilgece Olan Her Şey Felsefe Değildir – Nicholas Tampio

//
1125 Okunma
Okunma süresi: 5 Dakika

Bir ansiklopedi yazısı da dahil olmak üzere İslami siyasi düşünce üzerine epey yayın yaptım. Kur’an, İslam hukuku (fıkıh), felsefe (felsafa) ve modern dönem öncesi İbn Haldun’un dünya tarihini ele alan Mukaddime’sini (1377) okumak yaşamımı ve düşünce dünyamı zenginleştirdi. Ama buna rağmen, Jay L Garfield ve Bryan W Van Norden tarafından The New York Times’da dile getirilen felsefe bölümlerinin Afrika, Hint, İslam, Yahudi, Latin Amerika ve Kızılderili ‘felsefesi’ dersleri ile çeşitlendirilmesi ve müfredatlarına bu gelenekleri de hemen dahil etmeleri yönündeki çağrıya katılmıyorum. David Hume ve Immanuel Kant gibi mezardaki beyaz adamların yanında, Konfüçyüs ve Candrakīrti gibi antik Asyalı bilginlerin de öğretilmesi adına felsefe profesörleri aramak açık fikirlilik olarak görülebilir. Diğer yandan böylesi bir yaklaşım, entelektüel bir gelenek olarak felsefenin dışındaki-farklı olan diğer geleneklere de, tıpkı bizim gibi oldukları şeklindeki epey şüpheli bir övgülü yaklaşım örneği içermektedir. Bunun yanı sıra bu talep, akademik felsefe bölümlerinin mali kaynaklarını kesmeye yönelik politik kampanyayı da körüklemektedir.

Felsefe’nin kökenleri, Platon’un Devlet‘indedir. O, tartışmaya dayalı diyalog yoluyla hakikati bulmaya yönelik huzursuz bir arayıştır. Tepelerde yaşayan alim ve müritler tarafından değil, şehirlerde yaşayan sıradan insanlarca yapılır ve yerleşik gelenekler veya dini bağlılıkları karşısında bile korkusuzca akla başvurulmasını içerir. Platon’un bahsettiğimiz kitabı ilk felsefi metindir ve Aristoteles’in Politika‘sı, Augustine’nin Tanrı Kenti, al-Fārābī’nin Kitab al-siyasa al-madanniya‘sı ve Fransız filozof Alain Badiou’nun Platon’un Devleti (2013) adlı kitabı gibi çeşitli metinler için de bir referans noktası teşkil eder. İngiliz filozof Alfred North Whitehead bir keresinde, felsefe tarihinin Platon’a düşülen dipnotlar olduğunu söylemişti. Doğrudan Platon’dan söz etmeyen filozoflar dahi (idealar da dahil olmak üzere) onun ifadelerine ve hakikati dindarlığın üstünde tutmaya dair genel eğilimine eşlik etmeye devam etmektedir. Felsefe, kan veya vatan sevgisinden ziyade bilgelik sevgisidir. Prensipte kapısı herkese açıktır ve dünyanın her yerindeki insanlar Platon’un sorgulanmış bir yaşam sürme çağrısına kulak verirler.

Diğer yandan ben, asli sorulara dair tüm ciddi düşüncelerin felsefe olarak adlandırılması gerektiği argümanına karşı biraz mesafeliyim. Felsefe; evrenin kökeni, adaletin doğası veya bilginin sınırları gibi sorular üzerine düşünmenin var olan birçok yolundan biridir. Felsefe, en yüksek standartta, farklı bakış açılarına sahip insanlar arasında bir köprü olmayı amaçlar, fakat tekrar söylemek gerekirse o bilgeliğe sahip olmaktan ziyade bir bilgelik sevgisidir. Bu yerinde durmayan karakteri, onu, çoğu zaman dinin ve geleneğin düşmanı haline getirmiştir.

İslami düşüncenin itibarlı bir sima olan Ebu Hamid el-Gazali’nin (1058-1111) bakış açısını düşünün. Gazali, Delaletten Kurtuluş adlı metninde Platon ile Aristoteles ve onların sözde Müslüman olan yorumcularını okuduğu zamanını anlatır. O, şöyle söylüyor:

Hem bu filozofları hem de İbn Sina, el-Farabi ve onlar gibi olan İslam felsefecisi takipçilerini kafir saymalıyız.

Gazâlî, Müslümanlara seslenerek “halkın sapıkların kitaplarını okumasını mümkün olduğunca engellemek adına adım atmalarını” önerir. Kendisi felsefi argümanlar ileri sürmüş olsa dahi, felsefe geleneğinin bir parçası olmak istemez ve Filozofların Tutarsızlığı gibi kitaplarla bu geleneği bitirmeye çalışmasıyla büyük bir itibar sahibi olur. Şayet Gazzâlî’den sonraki yüzyıllarda İslâmi siyasi düşüncesi üzerine çalışılmak istenirse, âlimler öncelikle felsefî değil kelâm (kelam) ve fıkıh (fıkıh) üzerine çalışmalıdır.

Aynı şekilde, Konfüçyüs (MÖ 551-479) okunmaya değer olabilir fakat kaleme aldıklarına bakınca ona filozof demek pek doğru olmayabilir. Seçme Eserler’de şöyle bir pasaj yer alır:

Üstad der ki; “Birinin babası eğer hala hayattaysa, niyetine dikkat kesilin; babası öldükten sonraki davranışlarını gözlemleyin. Şayet üç yıl boyunca babasının yolundan çıkmamışsa ona evlât denilebilir.”

Konfüçyüs, ebeveynlere ve yaşlılara saygılı olmayı içeren geniş çaplı bir iyi yaşam doktrini sunar. Buna karşılık Devlet’in ilk sayfalarında Sokrates, adaletin anlamını pek iyi kavrayamadığından dolayı yaşlı bir adam olan Cephalus ile alay eder. Platon’un verdiği mesaj, felsefenin, her şeyi olduğu gibi benimseyen ve fikirler alanında boğuşmak istemeyen yaşlı insanlara pek sabrı olmadığı şeklindedir. Konfüçyüsçü bir çerçeveden bakarsak Platon’un eleştirel düşünceyi savunması, aile içi çatışmaya ve toplumsal uyumsuzluğa bir çözüm sunabilir.

Felsefe bölümlerinin İslam hukuku veya Konfüçyüsçü etik çalışan araştırmacılar için doğal bir yuva olduğundan pek emin değilim. Felsefe bölümleri mantık (doğru düşünmenin ilkeleri), metafizik (varlığın soruşturulması), epistemoloji (bilgi teorisi), estetik (sanat çalışmaları), etik (kişinin ahlakının incelenmesi) ve siyaset (adalet arayışı) öğretimi ile araştırılmasını destekler. Akademik bir disiplin olarak felsefe, kaynağını Sokratik-Platonik gelenekten aldığı müddetçe bir tutarlık sahibi olur. Filozoflar farklı dini ve ahlaki geleneklere sahip araştırmacı ve bilginlerle iletişim halinde olup onlarla konuşmalı mıdır? Elbette evet. Fakat, söz gelimi, filozofların amatör İslam hukukçuları olmaları veya Kuran araştırmacılarının doktoraları için bir ön koşul olarak felsefe çalışmaları pek akla yatkın değildir.

Felsefenin sahip olduğu sınırların niçin mühim olduğunu daha iyi anlamak adına gözlerimizi yüksek öğrenim kurumlarının mali kaynakları ve finansmanlarına dair devam etmekte olan hararetli tartışmalara döndürmemiz gerek. Cumhuriyetçi senatör Marco Rubio geçen sene şöyle bir demeç verdi:

Felsefe bölümlerini kapatmak, mali kaynaklarını azaltmak veya ödeme yapmamak için sebepler arayan vergi mükellefleri ve politika yapıcılar arasında yaygın olarak paylaşılan bir görüşün belirgin bir ifadesi ‘filozoflardan ziyade bizim finansörlere ihtiyacımız var’ şeklindedir.

New York Times yayınlanan köşe yazısında felsefe bölümleri, “Avrupa kökenli erkeklerin başarıları için tapınak” olmakla suçlanmaktadır. Bunun anlamı akademik felsefenin; ırkçı, cinsiyetçi ve ölmek üzere olan hasta olmaya layık olduğudur. Bu, federal fonların, örneğin topluluk kolejlerinde veya devlet üniversitelerinde felsefe çalışmalarının ve öğretiminin mali olarak desteklenmesini yasaklamak isteyen politika yapıcılar için güzel bir haber niteliği taşıyacaktır.

Okumayı, araştırmayı ve zaman zaman da felsefe yapmayı seven biri olarak böyle bir durumu bir trajedi olarak değerlendirdim. Bilim insanları meslektaşlarını yeni bir yazarın, fikrin veya geleneğin ilgi çekmeye değer olduğuna ikna ettikçe felsefe bölümlerinin organik açıdan gelişmesine izin vermeliyiz. Ve üniversiteleri, diğer entelektüel geleneklerle ilgili bilgi edinmeye yönelik araştırma kapsamlarını genişletmenin yollarını keşfetmeye teşvik etmeliyiz. Fakat filozoflardan, Gazali veya Konfüçyüs’ü kendilerinden biri/kendileri gibi biri olarak görmelerini talep etmek mantıklı değildir ve bu, aralarından filozofları kovmaya istekli insanlara koz sunmaktadır.


Nicholas Tampio – “Not all things wise and good are philosophy“, (Erişim Tarihi: 23.04.2022)

Çevirmen: Taner Beyter

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Ben Ölüm Hakkını Savunuyorum – Taner Beyter

Sonraki Gönderi

İçinizdeki Sese Güvenmek Mantıklı mıdır? Bir Sinirbilimci Açıklıyor – Valerie van Mulukom

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü