Ben Ölüm Hakkını Savunuyorum – Taner Beyter

//
1273 Okunma
Okunma süresi: 12 Dakika

Ben ölüm hakkını savunuyorum. Evet, insanların yaşam hakkı kadar ölüm hakkı da olduğunu düşünüyorum.

Ölümden söz etmek çoğu zaman ürkütücüdür. İnsanlık ölüme dair kültürel ve psikolojik açıdan farklı tepkiler ve mekanizmalar geliştirdiği ise aşikar. Fakat ölüm felsefi olarak hala tüm ağırlığıyla tam karşımızda öylece duruyor. Ne de olsa ölüm, ileride bir yerde gerçekleşecektir, şu an değildir. Ölüm gibi ağır ve geniş kapsamlı bir konu başlığını ele almak her açıdan epey zor görünüyor.

Doğumunuzdan beri hep aynı evde oturduğunuzu ve bu evinizin bir odasını hiç açmadığınızı düşünün: Yıllardır kitli olan pür sessiz bir odadan söz ediyoruz. Bildiğiniz tek şey, eğer bu odaya girerseniz bir daha çıkamayacağınız. Şimdi soru şu; hangi koşullarda bu odaya girmek için elimizde makul sebeplerimiz vardır diyebiliriz? En az 4 olası durumda veya en az 4 olası gerekçeden ötürü bu odadan içeri girmemiz için ilk elden elimizde makul gerekçeler olduğunu savunuyorum. Öncelikle gerekçelere bakalım;

  1. Sürekli acı içerisinde olmak ve bu acıyı çekmeye mecbur bırakılmama hakkı,
  2. Hayatın içsel bir değeri kalmadığına kanaat getirmek ve kanaati şüpheye yer bırakmayacak bir açıklıkla dile getirmiş olmak,
  3. Hayata içsel değer atfetmemize kaynaklık eden mutluluk, huzur, özbilinç, kendi yaşamının öznesi olmak, özgürlük vb. temeller, durumlar veya yetilerden mahrum kalmak ve
  4. Hayattan vazgeçme hakkının temel bir hak olduğu konusunda, verilen kararların iradi özerkliğine saygı göstermek.

Ölümü Düşünmek

Kınuya girişmeden evvel ölüm üzerine biraz daha düşünelim. Ölüm hakkında ne biliyoruz? İlk elden elimizde üç temel konu başlığı olduğunu söyleyebiliriz: Ölüm mutlaktır, ölüm devredilemez ve ölüm bir deneyim değildir.

Ölüm mutlaktır: Ölüm, en azından şu an için, herkesin yaşayacağı ve kendisinden kaçamayacağı bir şeydir. Kimse ölmeyeceğini iddia edemez.

Ölüm devredilemez: Ölüm bir yanıyla bireysel bir durumdur. Herkes kendi ölümünü yaşayacaktır ve bir başkasına “kendi ölümünü” devrederek ölümüm mutlaklığından kaçamaz.

Ölüm bir deneyim değildir: Doğrusal bir zaman çizelgesinde tecrübe ettiğimiz şeyleri, ardımıza dönüp bakarak tanımlar veya anımsarız; ve ona deneyim deriz. Fakat ölüm böyle bir şey değildir, öldükten sonra ardınıza dönüp bakarak onu tanımlayamaz veya anımsayamazsınız. Ölüm gerçek anlamıyla bu yaşamın sonudur. Deneyimlerin bittiği son deneyimdir.

2019 yılında tüm dünyada yaklaşık 1.2 milyon bebek ölümü olduğu tahmin ediliyor. Bu sizde ne türden bir his yaratıyor? Pek hoş duygular olmadığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Diğer yandan ölümden korkmak anlamsız mı? Peki sanmıyorum. Fakat ölümden korkuyor olmamız ona yönelik tutumlarımızda olabildiğince felsefi bir soruşturma içinde olmamızı engellemek zorunda değil. Ayrıca ölümden korkmak yalnızca rasyonel çıkarıp yaparak takınacağımız bir tutum da değil. Var olan bazı tutumlarımız, muhakemeler sonucunda değil deneyimler, duygudaşlıklar veya diğer türden paylaşılan yerleşik kabuller ile ilişkilidir.

Ölmek isteyen yani ötanazi talebinde bulunan çoğu kişi, uzun süreli psikolojik elverişlilik testlerinden geçerler ve ötanazi taleplerindeki kararlılıklarını göstermeleri istenir. Fakat ötanazi talep eden insanları ellerine kağıt kalem alarak veya koltuklarında pipolarını tüttürerek yalnızca pür rasyonel çıkarımlar yoluyla bu karara vardıklarını pek sanmıyorum. Çoğu var olan sezgilerini, hislerini, geçmiş deneyimlerini ve mevcut inanç ile tutumlarını da işin içine katarlar; kendileri kadar ardında bırakacakları insanları da düşünürler. Ve çoğunlukla onları da ötanazi kararlarına ikna etmek gibi bir sorumluluğu taşımak zorunda kalırlar.

Ölüm hakkında konuşurken önemli ayrımlardan biri, kimin ölümünü konuştuğumuz olsa gerek. Böyle hassas, geniş çaplı ve çok boyutlu bir konuyu konuşurken iki değil bazen üç kere düşünmek iyi olabilir. Bunu göz önüne alarak şu soruyu sormaktan çekinmeyelim: Kimlerin ölümü, sizi duygusal olarak rahatsız etse dahi, ahlaken çok da problemli değildir?


Ölüm ve Ötanazi

Ölüm konusuna dair felsefi anlamda en dikkat çekici konulardan biri ötanazi tartışmalarıyla ilgilidir. Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 13. maddesine göre ötanazi yasaktır. Bu haliyle ölüm ile ötanazi, psikoloji, kültür ve felsefenin olduğu kadar hukukun da konusudur.

Hasta Haklar Yönetmeliği’nin 13. maddesi

Gönüllü ötanazi yanlısı bir felsefeci olarak birkaç ötanazi karşıtı argümana yakından bakmak istiyorum.

İtiraz 1: Tıp, tanımı gereği öldürmez; yaşatır!

Niçin ahlaki eylemlerde ve iradi seçimlerde tanımlara sıkışmak zorunda olalım ki? Eğer kişi özgür iradesi ile, şüpheye yer bırakmayacak bir beyan ile, psikolojisinin de elverişli olduğuna kanaat getirilmişse ölümü seçme hakkına sahip olabilir. Ve ölümünün acısız olmasını veya bir şeylerin ters gitmemesini (sakat kalmak vb) talep edebilir. Bizim önerimiz; "Tıp tanımı gereği öldürmez" değil "Tıp tanımı gereği gereksiz acı çektirmez, kimseyi kendi rızası dışında yaşamaya zorlamaz." şeklindedir. 

İtiraz 2: Ölüm hakkı suiistimale açıktır!

Pek çok şey suiistimale açıktır! Serbest seçimler de suiistimale açıktır, kişiler serbest seçimler ile iktidarın belirlendiği bir sistemde, oyları çalarak iktidara gelebilir. Serbest seçimlerin suiistimale açık olmasından dolayı krallık veya sultanlığa geçmeyi öneren birini görürsek garipseriz değil mi? Eğer bir eylem ahlaken doğru ama suiistimale açık ise; ahlaki doğruluğu kabul edip suiistimalin önüne geçmeye çalışmalıyız; yapmamız gereken şey suiistimalden dolayı ahlaki doğruyu ıskalamak değildir. Eğer ötanazi bir ahlaken doğru ama suiistimale açık ise; ki bir mirasa konmak için akrabanızın ölmesini isteyenler bunun için çabalayabilir veya Nazilerin yaptığı gibi ırkçılıktan dolayı farklı etnik grupları ortadan kaldırmayı amaçlayanlar olabilir. O halde suiistimalin önüne geçelim!

İtiraz 3: Ölüm, Tanrı’nın emirlerine karşı çıkmaktır!

Evet, eğer bir Tanrı gerçekten varsa ve eğer bu Tanrı ibrahimi dinlerin tasvir ettiği gibiyse belki de bu itiraz kendi içinde tutarlıdır. Fakat konumuz bir Tanrı'nın var olup olmadığı değil. Eğer kişi Tanrı'ya inandığı için ölüm talebinde bulunmuyorsa, onu zorla öldürmemiz gerektiğinde söz etmiyorum. Böylesi bir durumda bu kişinin kararına saygı duymamız ve ölüm kadar yaşam hakkını da savunmamız gerektiğini söylerdim. Fakat ya non-teist bir kişi veya inançlı olmasına rağmen yine de  ölmek isteyen bir kişiden söz ediyorsak? Sırf tasvir ettiğimiz Tanrı'nın buyruklarına karşı olan kişisel inancımızdan dolayı, bu inancı bizimle paylaşmayan başka birinin ötanazi talebini reddedip ölmesine yardımcı olmaya reddetmemiz mi etmemiz gerekir? Tanrı'nın varlığını reddeden birine, ölümün günah/şirk olduğundan söz etmek anlamsızdır. 

İtiraz 4: Ölümü öğütlemek doğru değildir!

Kimsenin ölümü öğütlediği yok! Bizim yaptığımız, en nihayetinde, ölmek isteyen birinin bu hakkına saygı duymayı öğütlemek olabilir. Ölmek isteyen bir kişiyi zorla yaşatmanın, kişinin tüm özerkliğinin ihlali olduğunu öğütlemek olabilir. Yaşama devam etmenin, kişisel bir karar olduğunu öğütlemek olabilir. Ben yaşamın içsel bir değeri (intrinsic value) olduğunu düşünüyorum. İnsanların kendi yaşamlarının özneleri olması, yani kendi filmlerinin başkarakteri veya sürdükleri aracın sürücü koltuğunda oturmalarının kendinde-değerli olduğuna inanıyorum. Fakat kimseyi bu yaşamın içsel-değeri olduğuna ikna ederek ölmemeye zorlama hakkım olduğunu düşünmüyorum. Yaşamın içsel-değeri kişinin özerkliğini ihlal etmek için bir gerekçe olamaz. Çünkü kimse ahlaken doğru olanı yapmaya zorlanamaz. 

İtiraz 5: Vazgeçilmezlik Argümanı

Kimilerine göre bazı haklar o kadar temeldir ki, bu hakları hak sahiplerinin kendilerinden dahi korumamız gerekebilir. Bu varsayımla hareket edersek şöyle söylememiz gerekir; “Yaşam hakkı o kadar temeldir ki yaşama hakkını ölmek isteyen kişiye karşı korumamız gerekir her ne kadar bunun sonucu kişiyi isteğinin dışında zorla yaşatmak olsa dahi.” Fakat temel bir hakkı korumak adına kişinin tüm iradesi ve özerkliğini ihlal etme hakkımız var mı? Bununla birlikte kimileri bir haktan vazgeçmek ile o hakkın konusunu oluşturan şeyden feragat etmek arasındaki ayrıma dikkat çeker ve ötanazi talebinin bir haktan vazgeçmek değil, bir hak ile ilişkili şeyden feragat etme özgürlüğü olarak görür. Arabamı bağışlamam mülkiyet hakkından vazgeçmek olmayıp yalnızca arabamın kendisinden feragat etmektir. O halde ötanazi isteyen birey yaşama hakkından değil, bizzat yaşamın kendisinden feragat etmektir ve bu açıdan da ahlaken doğrudur

Benim savunduğum şey; ölmek isteyenlerin yaşamlarına dair verecekleri kararlara tümüyle saygı duymamız gerektiğidir. Her nasıl istiyorlarsa öyle yaşamalılar ve her nasıl istiyorlarsa öyle yaşamdan vazgeçebilmeliler; çünkü bunların her ikisi de onların hakkı. Ölme hakkını savunmak gerçek bir empatiyi, başkalarının kendi yaşamlarına dair kararların saygı duymayı ve insanları yaşamaya mecbur kılamayacağımızı kabul etmeyi gerektirir.

Peki ama sahip olduğumuz bir hayatın yaşanmaya değer olup olmadığına nasıl karar verebiliriz? Bu epey çetrefilli bir soru gibi görünüyor. Fakat yine de elimizde bazı sezgisel yollar mevcuttur. Tedavisi mümkün olmayan ve sürekli fiziksel (ve beraberinde getirdiği zihinsel) bir acı çektiğinizi düşünün. Bu yaşama “P hayatı” diyelim. Şimdi soru şu: Mevcut hayatınızı mı yoksa “P hayatını” mı yaşamak isterdiniz? Çoğu kişi “P hayatını” tercih etmeyecektir. Bu tercih, mevcut yaşamlar hakkında bir değerlendirmede bulanabileceğimizi göstermektedir. Bazı hayatlar, (P hayatı olan insanlar olduğunu bildiğimize göre) yaşanmaya değer olmayabilir. Biraz daha açık olmak adına Sampedro vakasına yakından bakalım.

Sampedro’nun Mirası

İspanyol bir denizci ve yazar olan Ramón Sampedro Cameán (5 Ocak 1943 – 12 Ocak 1998), 23 Ağustos 1968 tarihinde henüz 25 yaşındayken yaptığı dalış esnasında geçirdiği kaza sonucu ağır felçli (kuadriplejik) oldu. Omurilik zedelenmesi sonucu boynundan aşağısını hareket ettiremez hale geldi ve yaklaşık 29 yıl 4 ay boyunca ölmek istedi, ötanazi talebinde bulundu ama bu talebi ötanazi yasal olmadığı için sürekli reddedildi. Sampedro felçli olduğu için kendisini öldüremiyordu ve yardımlı-intihar talep ediyordu! O, her ötanazi talebinde ölmek istediğinden emin olduğunu söyleyerek yardıma ihtiyacı olduğunu açıkça beyan ediyor ve mücadele ediyordu.

Ramón Sampedro (1943-1998)

Sampedro, verdiği ötanazi hakkı mücadelesinden dolayı evrensel bir simge haline gelmiştir (Diğer isim Doktor Ölüm lakabıyla tanınan Dr. Kevorkian olsa gerek). Sampedro 12 Ocak 1998 tarihinde, küçük görevler dağıttığı arkadaşlarının yardımıyla (tek bir arkadaşı suçlanmasın diye böyle bir plan yapmış ve ölümüne sebep olacak süreci olabildiğince çok kişi arasında pay etmişti) kendini öldürdü. 29 yıl boyunca ölmek için yardım isteyen bir kişinin ölmeden önceki son cümleleri şöyle:

… biçimsiz ve bozulmuş bir bedenin bekçisi olan bir insan yani benim için, saygınlık nedir? Vicdanlarınız ne cevap verirse versin, benim için saygınlık bu değildir. Ben hayatı ve özgürlüğü seven pek çok kişi gibi hayatın bir hak ancak bir MECBURİYET olmadığını düşünüyorum. Bu duruma 29 yıl 4 ay dayandım ancak artık tahammül edemiyorum.  … İçinde siyanür potasyum olan bu bardağı içtiğimde sahip olduğum en özel, en meşru mülkiyetime yani bedenime son vermiş olacağım.

Ötanazi kelimesi kullanmaya devam edebiliriz ama bunun yerine doğrudan istekli-ölüm veya yardımlı-intihar terimlerini de kullanabileceğimizi düşünüyorum, bunu terimleri kullanmaktan çekinmemeliyiz.

Öyle görülüyor ki hepimiz, aramızdan bazıları çok eğlense veya eğlenmese dahi bir partideyizdir ve bazılarımızın partiden erken ayrılması gerektiğini biliriz. Partinin bizim için erken veya geç de olsa biteceğinin ve kalanların partiye devam edeceğinin farkındayız. Partiden bazen sevdiklerimizin aniden ayrılması üzerimizde yıpratıcı bir etki bırakır. Bizim iddiamız partiden ayrılmak isteyenleri engellemenin ahlaken yanlış olduğudur. Kimse sizi partide kalmaya zorlayamaz. Yaşam, zorlama ile maruz bırakılacak bir durum olamaz.

Aşağıdaki maddelerden bazılarının üzerini çizebilir veya esnetebilir veya yenilerini ekleyebiliriz. Ötanazi için 7 yeter-koşul sağlandığı takdirde, ölümün bir hak olduğu ve karşımızda güçlü bir karşı-argüman olmadığını savunuyorum.

  1. Hastanın beyin ölümünün gerçekleşmemiş olması (tıbbi ve hukuki olarak ölü sayılır, ölüm hakkı olamaz).
  2. Ötanazinin bir hekim tarafından yapılması (Bir şeylerin yanlış gitmesini engellemek için tıbbi yardım alınmalıdır).
  3. Hastanın tedavisi olmayan bir hastalığa sahip olması (Kişi, tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa sahip olmasa dahi ötanazi hakkına sahip olabilir mi? Büyük oradan olabilir gibi görünüyor).
  4. Mevcut hastalığının fiziksel/zihinsel acı/ıstırap vermesi (Acı verici bir hastalığa sahip olmayan, sırf yaşamın içsel-değeri kalmadığını öne sürdüğü için de birinin ötanazi hakkının da olabileceğini tartışmaya açmalıyız).
  5. Mevcut tıbbi tanının birden fazla ve profesyonel doktorca belirtilmiş olması (bir hekim koyduğu tanıda yanılıyor olabilir, farklı uzmanların da görüşlerini almak iyi olacaktır).
  6. Hastanın yeterli bilişsel kapasitesi, yeterli derecede bilgilendirilmesi ve psikolojisinin elverişli olması (Bir sonraki madde ile birlikte, gönüllü ötanazi hakkı için olmazsa olmak bir koşul olduğunu düşünüyorum).
  7. Hastanın açıkça ötanazi talep etmesi.

Eğer bu yazıda yer alan bazı ifadeler size sıra dışı geldiyse, ötanazi hakkına dair bilinçli bir şekilde daha çok içerik hazırlamaya yönelik çabalarımızın ürünü olan şu yazı ve videolarımıza da bakmanızı tavsiye ederiz:

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Ahlaken Göz Önüne Alınabilirlik Kuramları: Ahlaki Açıdan Kimler ve Neler Önemlidir? – Jonathan Spelman

Sonraki Gönderi

İyi ve Bilgece Olan Her Şey Felsefe Değildir – Nicholas Tampio

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü