Kötü Fikirlerin Ayırdına Varabilmenin Gücü – Matthew Archer

//
390 Okunma
Okunma süresi: 10 Dakika

Petrograd (şimdiki Saint Petersburg), Rusya, 1 Şubat 1917

Şubat ayında Petrograd’da her zaman dondurucu bir soğuk olurdu. Sıcaklıklar geceleri eksi ona kadar düşerdi. Neredeyse hiç kimsenin evinde ısıtma sistemi de yoktu, işçilerin çoğu fazladan birkaç battaniyeyi karşılayabildiklerine şükrederdi. O ay hava her zamankinden daha soğuktu. Aileler biraz daha ısınabilmek için birlikte yatardı. Bu sırada, Rusya’nın hükümdarı Çar II. Nikola, merkezi ısıtmalı göz kamaştıran kışlık sarayında kalıyordu (yaz için de bir tane ayırmıştı tabii). Sarayının yemek masası o kadar büyüktü ki binlerce kişiye yer vardı, diğer odalarda ise on binlercesine. Dışarıda hava sıfırın altındayken, sarayda  egzotik bitkiler çiçek açıyor, tropik kuşlar ısıtmalı avlularda uçuyordu ve sarayın ışıklandırması bazen II. Nikola’nın bir yaz gününde olduğunu düşünmesine neden oluyordu.

Dışarıdaysa kargaşa ve yıkım hakimdi. Birinci Dünya Savaşı, Rusya’yı neredeyse yerle bir etmişti. Yiyecek ile yakıt yetersizdi ve olağanüstü soğuk hava işleri daha da kötüleştiriyordu. İkmal trenleri yakın zamanda çalışmayı durdurmuştu. İnsanlar ekmek kuyruğuna giriyordu, fabrikalar kapanmaya başlamıştı, işçiler işlerini ve sahip oldukları zaten az miktardaki parayı kaybetmişti. Ancak çok geçmeden durum değişti.

23 Şubat’ta Petrograd’daki termometreler 8 dereceyi gösteriyordu. Binlerce insan donduran soğukların kısa süreli bir ara vermesini kutlamak için sokaklara akın etti. Bu sırada Uluslararası Kadınlar Günü’nü de kutluyorlardı. Öğlene kadar sokaklarda çoğunluğu kadınlardan oluşan yüzlerce kişilik bir alay oluştu. Yedi buçuk yaşında bir çocuk olan biteni evinin penceresinden izliyordu çünkü ailesi dışarı çıkmasına izin vermemişti. Kadınların geniş pankartlarındaki kalın harflerle yazılmış talepleri okuyordu: Toprak ve özgürlük! Kahrolsun Çar! Kahrolsun savaş!

Kalabalık büyüdükçe havadaki ambiyans da değişti; insanlar Çar’a olan öfkelerini dile getirmek istiyordu. İşçi kadınlara erkekler de katıldı ve akşama doğru sayıları 100.000’e ulaştı. İnsanlar slogan atıyor, savaşanlar için ekmek ve karne talep ediyorlardı. Protestocuların saraya ilerleyişini durdurmak için tecrübesiz askerler görevlendirilip kalabalığın üstüne sürüldü fakat kalabalık durmadı, duran askerlerdi. Protestocular ve askerler birleşti, askerlerin isyanını kutluyorken şapkalar havaya atıldı. Askerler artık halka hizmet ediyorlardı.

Sonunda, küçük çocuğun mürebbiyesiyle olmak şartıyla dışarı çıkmasına izin verildi. Ailesinin temkinli olmasına rağmen teyzesi ve eniştesi tamamen politikaya dalmışlardı, her akşam çocuğa yeni bir şeyler anlatıyorlardı, pek bir şey anladığından değildi üstelik. Yedi yaşındaki çocuk yolda yürürken karlı sokakta kitap satan bir adam gördü ancak yırtık pırtık bir kitabı incelemek için eğildiğinde yan taraftan gelen bir bağırış duydu.

Bir grup adam, dayak yemiş ve kanlar içinde kalmış bir polisi iterek önlerinde sürüklüyordu. Üniforması yırtık, yüzü kirli bu adam Çar’ın son sadık hizmetkârlarından biriydi. Polis memuru küçük gruptan kaçmaya çalışıyordu ama çabası boşunaydı. Grup adamın etrafını sarmıştı, polis de sonunun ne olacağını biliyordu. Çocuk, adamlar gözden kaybolmadan önce polisin son bir çabayla çırpındığını gördü. Polisi nereye götürdüklerinden emin değildi ama adamın gözlerindeki dehşet ifadesi genç çocuğa tek bir şey söyledi: adam hayatını kurtaramayacaktı. Bu an, onda derin bir yara açtı ve hayatı boyunca taşıyacağı bir iz bıraktı. O andan itibaren şiddetten hep tiksinecekti.

Ertesi gün hava daha da ısındı. Dünkü zafer 150.000 kişiyi sokaklara çıkmaya teşvik etmişti. Devrimcilerin “Su Aygırı” adını taktığı ve eski bir hükümdarın at sırtında tasvir edildiği büyük ve çirkin bir heykele ev sahipliği yapan önemli bir meydanda buluştular. İnsanlar heykelin etrafına doluştular ve monarşinin sona ermesi gerektiğiyle ilgili konuşma yapmaya başladılar. Polisin onları alenen göreceği şekilde yapıyorlardı. Kalabalığın çoğunun konuşmaları duyamaması ise önemli değildi, artık bir devrimin kaçınılmaz olduğunu hepsi biliyordu. Tuhaf bir şekilde, hava sıcaklığını haftalarca korurken II. Nikola Çarlığını koruyamadı…

Şubat Devrimi’nden sonra bazı zaferler elde edildi, ancak Ekim ayında gerçekleşen bir sonraki devrim iç savaşa sebep oldu. Birçok farklı hizip iktidarı ele geçirmeye çalışırken zafere ulaşan Bolşevikler oldu. Takip eden yıllarda, tehdit olarak görülen herkes –köylüler, din adamları, grevci işçiler– ya karşı devrimci olarak etiketlendi ya hapse atıldı ya da öldürüldü. En nihayetinde, Joseph Stalin adında bir adam iktidarı ele geçirdi ve her şey daha da kötüleşti. Onun diktatörlüğü Hitler’in bile yol açamayacağı kadar çok ölüme ve acıya yol açacaktı.

Geçen yıllar boyunca, genç çocuğun ailesi, özellikle de Yahudi oldukları için, birçok zor seçim yapmak zorunda kalmıştı. Hem Stalin’den hem de Hitler’den kaçmak zorundaydılar. Önce Letonya’ya kaçtılar ama sonunda Londra’ya yerleştiler ve çocuk, hayatının geri kalanında kalacağı Oxford’a okumaya gitti.

Sık sık Rusya’daki o ilk yıllarını düşünecekti, her şeyin nasıl o şekilde ilerlediğini anlamaya, ezilen bir toplumun her şeyini kaybetmeden önce nasıl bir zafer kazanabildiği sorusunu yanıtlamaya çalışacaktı ve sonunda 20. yüzyılda yaşanan bu kabustan birkaç dikkat çekici ders çıkaracaktı.

31 Ekim 1958’de, o zamanlar orta yaşlarında olan Rus mülteci açılış konferansını verecekti ve bu dersin, kendisi öldükten çok sonra bile siyaset felsefesi öğrencileri tarafından okunmaya devam edeceğini bilmiyordu. Dersini “İki Özgürlük Kavramı” olarak adlandırdı. Fikirlerini şekillendiren yıllarının yankıları neredeyse her sayfada duyulmaktaydı. Aşağıdaki satırlar ilk kavramdan:

“[…] fikirler, onlarla meşgul olması gerekenler tarafından, yani fikirler hakkında eleştirel şekilde düşünmek üzere eğitilmiş olanlarca ihmal edildiğinde, bazen kontrolsüz bir ivmeyle kitleler üzerinde karşı konulmaz bir güç kazanırlar ve bu güç rasyonel eleştirelere kulak asmayacak kadar şiddetlenebilir.

[…] bir profesörün çalışmasının sessizliğinden beslenen felsefi kavramlar bir medeniyeti yok edebilir.

[…] sadece diğer profesörler ya da en azından diğer düşünürler (hükümetler ya da kongre komiteleri değil) onları tek başına zararsız hale getiremez mi?

Isaiah Berlin’in tüm eserleri bir yana, bu ünlü konuşması hakkında bile çok şey yazıldı ama benim aklımdan çıkmayan yukarıdaki satırlar, yani “fikirlerin her şeyi yok edebileceği” fikri. Berlin’e göre, 1918’deki Kızıl Terör’de rahiplerin, keşişlerin ve rahibelerin çarmıha gerilmesine, kaynar katran kazanlarına atılmalarına, boğulmalarına ve kafa derilerinin yüzülmesine, komünyonun şarapla değil eritilmiş kurşunla verilmesine yol açan şey sadece kötü fikirlerdi. Darwinistler buna karşı çıkabilir, “Hayır, bu fikirlerle ilgili değil, güçle ilgili! Fikirler biyolojinin yanında ikincildir!” Marx da benzer bir şey söylemişti elbette, “Fikirler toplumun maddi temellerine, üretim tarzına indirgenebilir.”

Günümüzün kültür savaşında, insanların sık sık woke solunun çoğunluğunun yalnızca gücü önemsediğini iddia ettiklerini duyuyorum. Wokizm’i eleştirenler bunu yaparken, kendileri de proto-wokistler tarafından programlanmış olan postmodernist düşüncenin silahlarını kullanıyorlar. Eleştirmenler bunun kanıtı olarak inançlarındaki açık çelişkilere işaret ediyor. Örnekler saymakla bitmez. İlk akla gelen ve artık bir tabu halini alan çelişki, insanların LGBT olarak doğduğu, yani genlerin önemli olduğu, ancak sporda erkekler ve kadınlar arasında doğal bir hiyerarşi olabileceği ima edildiğinde genlerin öneminin hızla ortadan kalkması. Yine de farkında olsak da olmasak da hepimizin dünya görüşünde tutarsızlıklar var, Whitman’ın yazdığı gibi, “Ben kuşatıcıyım, kendimde çokluğu içeririm.” Belki de wokist dünya görüşündeki çelişkilerin sayısı ve derecesi, insanları “her şeyin güçle ilgili olduğuna” ikna eden şey olabilir, ancak bu doğru olsa bile, böyle bir analizin gerçek bir çözüm önerisi var mı? Bazı genç Bolşeviklerin Rus din adamlarını boğmak için buzda delikler açmasının nedeni kuşkusuz güçtü, ama ne olmuş yani?

Berlin’in işaret ettiği noktayı daha da ileri götürebiliriz: Kötü fikirler birleşme eğilimindedir. Kurumsal aptallığın ve sağduyunun sıkı katmanları, “bir profesörün çalışmasının sessizliğinden beslenen” bir ya da iki kötü fikrin tohumunda filizlenebilir. Rousseau’nun Second Discourse (İkinci Söylev) adlı eserinde özel mülkiyet kavramının nasıl kabul gördüğünü ele alırken yazdığı gibi:

Bu fikir, ancak yavaş yavaş birbiri ardına ortaya çıkabilecek birkaç ön fikre dayanmaktadır; insan zihninde bir anda ortaya çıkmış olamaz.

Berlin, entelektüellerin; sisi dağıtabilecek, bastığımız yerlere yerleştirdiğimiz mayınları etkisiz hale getirebilecek tek insanlar olduğu konusunda haklıysa, bugün bu bizim için ne anlama geliyor? Douglas Murray, The Strange Death of Europe (Avrupa’nın Tuhaf Ölümü) adlı kitabında Berlinci bir gözlemde bulunarak milyonların Avrupa’ya kitlesel göçünün tek başına bir ölüm fermanı olamayacağını ve bunun için iyi fikirleri unutmamız ve kötü fikirlere inanmamız gerektiğini belirtiyor:

Avrupa kendi inançlarına, geleneklerine ve meşruluğuna olan inancını kaybetti. Bunlara sayısız faktör katkıda bulunmuştur, ancak bunlardan biri Batı Avrupalıların İspanyol filozof Miguel de Unamuno’nun ünlü “trajik yaşam duygusu” dediği şeyi kaybetmesidir. Zweig ve kuşağının acı bir şekilde öğrendiği şeyi unuttular: sevdiğiniz her şeyin, hatta tarihteki en büyük ve en aydın medeniyetlerin bile, onlara layık olmayan insanlar tarafından süpürülüp atılabileceğini. Bu trajik yaşam duygusundan kaçınmanın yollarından biri görmezden gelmek yerine, onu insanlığın ilerleyişine olan inancın gelgitlerine doğru itmektir. Bu taktik şimdilik en popüler yaklaşım olmaya devam ediyor.

Eğer Wokizm eleştirenler Berlin’in mesajını unutursa kaybedecekleri açık. Her şeyin güçle ilgili olduğuna dair indirgemeci bir analize başvurarak aslında şunu demek istediklerini düşünüyorum:

İnançları bu kadar çelişkili insanlarla tartışmaya zahmet etmeyin. Eğer bu kadar irrasyonel iseler, düşüncelerindeki bariz çelişkileri ya da bunların yol açtığı korkunç sonuçları göremeyecek kadar körleşmişlerse onları ikna etmek olanaksızdır.

Elbette delilerle tartışmak gerektiğini söylemiyorum. Ancak bu kültür içinde dünyaya gelen ve tam teşekküllü Wokizm’in kıyısında bulunanlara alternatif bir hikaye sunmayı öneriyorum. NPC’ler genelde son yazılım güncellemesi neyse onu indirecekleri için düşüncelerine yol verilebilir. İronik bir şekilde, bunun en farkında olan grup ise Marksistler. Örneğin Freddy Perlman şunu belirtmiştir:

Günlük aktivitelerini sürdürürken kapitalist toplumdaki insanlar aynı anda iki süreci birlikte yürütür: aktivitelerinin biçimlerini yinelerler ve başta yanıt verdikleri bu aktivite biçimlerinin fiziki koşullarını bertaraf ederler. Ancak bu süreci yürüttüklerini bilmezler; kendi faaliyetleri onlar için şeffaf değildir. Faaliyetlerinin kendi kontrolleri dışındaki doğal koşullara verilen tepkiler olduğu yanılsaması içindedirler ve bu koşulların kendilerinin yaratımı olduğunu görmezler. Kapitalist ideolojinin görevi, insanların kendi faaliyetlerinin gündelik hayatlarının biçimini yeniden ürettiğini görmelerini engelleyen perdeyi korumaktır; eleştirel teorinin görevi ise gündelik hayatın faaliyetlerini açığa çıkarmak, onları şeffaflaştırmak, kapitalist faaliyetin toplumsal biçiminin yeniden üretimini insanların gündelik faaliyetleri içinde görünür kılmaktır.

Wokizm’in pek çok eleştirmeni kendilerini bir çıkmazın içinde bulmaktadır. Berlin gibi, hükümetin ilk görevinin kesinlikle insanların gelişmesini sağlamak olmadığını, sadece uçlara varacak acılardan kaçınmalarını sağlamak olduğuna inanıyorlar. Ancak negatif özgürlüğün tehlikesi, diğer sosyal güçlerin devreye girmesi ve onlara büyüleyici bir hikaye anlatması için bir boşluk yaratmasıdır. Perlman’ın sözünü ettiği “eleştirel teori”nin gerçek görevi de budur. Günümüzün heterodoks seçkinleri, çoğu insanın kendini düz yürümenin mümkün olmadığı bir aynalar koridorunda bulduğunu fark etmelidir. Onların aradığı şey eleştirmenler değil, rehberlerdir.


Matthew Archer – “The Power of Understanding Bad Ideas“, Erişim Tarihi: 29.07.2023

Çevirmen: Funda Deniz

Not: Bu içerik, entelektüel bir ortaklık içinde olduğumuz sevgili Mürekkep ekibi ile işbirliğimizin ürünüdür. İçeriklerinden haber olmak ve takip etmek için tıklayınız.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

STK-Sanayi Kompleksi: Rusya-Ukrayna Savaşı’nın Kökeni – Kaan Dişli

Sonraki Gönderi

Zihin Diye Bir Şey Yoktur – Joe Gough

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü