Mantık ve Yaygın Safsatalar – Taner Beyter

//
27 Okunma
Okunma süresi: 42 Dakika

Felsefe tarihinde sofistler adındaki bir grubun, retorik adını verdikleri hitabet ve ikna etme becerileriyle toplumsal ve felsefi birçok konu başlığına dahil oldukları bilinir. Sofistlerin, genellikle, mahkeme ya da meclislerde nasıl haklı görünüleceği ve karşı tarafın nasıl ikna edilebileceğine yönelik dersler veren bir grup oldukları söylenir. (1)

Zamanla Antik Yunan toplumunda retorik oldukça önemli ve dikkat çekici bir hal almıştır. Bu süreçte Aristoteles’in, “Sofistik Deliller” adlı çalışması ile birçok safsatadan söz etmesiyle mantık ve safsatalar alanında bilinen ilk felsefe çalışmalarından biri tamamlanmıştır denilebilir. Safsata ve mantık üzerine kaleme alınan bir metinde Sofistler ve Aristoteles’i anmamak olmazdı. Bu bağlamda kimileri için ilk safsatacılar Sofistler, ilk mantıkçı ise Aristoteles’tir!

Sosyal organizmalar olarak biz insanlar, birbirimizle kurduğumuz iletişim ile evreni, dünyayı, canlılığı ve parçası olduğumuz toplumu anlamaya çalışırız. Bu iletişimin ne derece sağlıklı ve açık olduğu girdiğimiz tartışmaların sonucunu büyük oranda etkilemektedir. İnsanlar çoğunlukla bir tartışma veya fikir alışverişi esnasında mantık ilkelerini ihlal edip etmediklerine çok dikkat etmemektedir. Bunun doğal bir sonucu olarak iletişimimizin bir noktasında sık sık mantıksal hatalar yaparak yanlış sonuç ve çıkarımlara ulaşabiliyoruz. Diğer yandan iletişim farklı amaçlara yöneliktir; fikirlerimizi yayma, karşımızdaki bireyi ikna etme ve yeni motivasyonlar yaratma, bir konuya açıklık getirmek ya da bir alanı öğretmek en bilindik amaçlarımız arasındadır. Ancak bu amaçlara yönelen iletişimimiz sık sık hatalı akıl yürütmeler ile profesyonel felsefeciler tarafından ilk bakışta fark edilebilecek yanlış çıkarımlara ulaşmaktadır.

Hatalı akıl yürütme genel bir kabul olarak “safsata” olarak bilinmektedir. Doğru ya da kabul edilebilir olduğunu düşündüğümüz önermeler ya da argümanlar örtük bir biçimde birçok safsata barındırabilir. Safsatalar, “Mantık” disiplinindeki “Argümantasyon” başlığı altında incelenir. Felsefeciler bu alana dair tanımlama ve açıklamalarında sık sık vaka analizine başvurarak gündelik, politik ya da başka türden örnek verdikleri olaylar, ifadeler ya da önermeleri çözümleme yolunu tercih ederler. Biz de böyle bir yol izleyecek ve tanıtmaya çalıştığımız safsatalar için birden fazla örnek verme yolunu tercih edeceğiz.

Safsatalar bilinçli bir şekilde yapılmak zorunda değildir hatta çoğunlukla bireyler farkında olmaksızın safsata yaparlar. Diğer yandan safsatalar yalancılık, dolandırıcılık, palavracılık vb. demek de değildir, bireyler bilişsel bir kusur ya da yanlış bilgilere sahip oldukları için safsata yapabilirler. Bunların yanı sıra yanlış bilgi çoğunlukla safsata olarak görülse de doğru ya da yanlış kavramları doğrudan “Epistemoloji” disiplininin konusudur; eğer etik bir alan içerisindeyseniz bu kavramlar “Metaetik” disiplininde de ele alınır. Safsatalar bilgi kavramı ile ilişkili değildir; bundan dolayı safsatalara yanlış bilgi demek doğru değildir. Safsatalar genellikle belli tür bilişsel kusurlar, evrimsel adaptasyon süreçleri ya da motivasyon kaynaklarından doğarak toplumun farklı kesimlerinde kendi gösterir.

Safsataları tanıtmaya başlamadan önce mantık disiplinine dair bir dizi açıklama yapmamız yerinde olacaktır. Sahip olduğumuz varsayım, öncül, bilgi ya da inançlarımızdan hareketle akıl yürütme yoluyla ulaştığımız sonuçlara çıkarım denir. En bilindik çıkarım örneklerinden biri şudur;

  • “P1.Bütün insanlar ölümlüdür.
  • P2.Sokrates bir insandır.
  • C1.Öyleyse, Sokrates ölümlüdür.”

Bu örnek tümdengelimsel bir akıl yürütmedir. Öncülleri doğruysa sonucu yanlış olamayacak akıl yürütmeler tümdengelimsel akıl yürütme olarak tanımlanır. Diğer yandan P1, ilk öncül P2 ise ikinci öncüldür. Bu öncüllerin sonucu olarak C1, ulaşılan sonuçtur. Argüman ise; akıl yürütmenin ve öncül ve sonuç kompleksinin tamamına verilen isimdir.

Genellikle doğru olduğu varsayılan Sokrates örneği, kimi felsefeciler için doğru değildir. Çünkü öncüller yeterince açık değildir. İlk öncülde (P1) yer alan ifadeyle, şu an yaşayan tüm insanlar mı yoksa şu ana kadar yaşamış olan tüm insanlar mı kast ediliyor? Bu karmaşıklıktan dolayı kimi felsefeciler için ilk öncül kabul edilemez, bu sebeple çıkarım çöker ve C1 sonucuna ulaşamayız. Yeri gelmişken şunu da eklemekte fayda var ki mantık disiplini özellikle dil felsefesinin gelişimi ile oldukça genişlemiştir. Bundan dolayı mantık ve dil felsefesi birbirine en yakın felsefe alt disiplinlerindendir, felsefe tarihine aşina olanların aklına gelecek Wittgenstein, Frege, Carnap gibi isimler hem dil felsefesi hem de mantık ile ilgilenmiştir; hatta matematik de sık sık çalışma alanları arasına girmiştir.

Diğer yandan tek tek olgulardan yola çıkarak genel önermeler öne sürmek tümevarımsal akıl yürütme olarak bilinir. Örneğin;

  • “P1. Tavuklar kanatlıdır ve uçamaz.
  • P2. Deve kuşları kanatlıdır ve uçamaz.
  • C1. O halde kanatlı canlılar uçamaz.”

Tümevarımsal akıl yürütmede yer alan sonuç, her zaman geneli kapsayan kesin bir doğruluk değeri taşımak zorunda değildir; muhtemel bir sonuca varılmaya da çalışılabilir. Ayrıca tümevarımsal akıl yürütme her zaman genel bir çıkarıma ulaşmak zorunda da değildir; örneğin gördüğümüz tüm kuğulardan yola çıkarak karşılaşacağımız bir diğer kuğunun da beyaz olduğu tahmini ve sonucu, genel bir yargı içermese de tümevarımsal bir akıl yürütme olarak adlandırılabilir.

Diğer yandan kanatlı kuşlara dair ifade ettiğimiz argümanda- daha önce Hume ve Popper’ın da ifade ettiği gibi- tümevarım için gerekli kaplam sağlanmış değildir; yani önerme sahibi yeryüzündeki tüm kanatlı canlıların uçup uçamadığını kontrol etmemiştir. Bu nedenle sonuçta yer alan çıkarım, önerme biçimsel olarak doğru görünse dahi geçerli değildir.

Çıkarımlara ulaşmak için sahip olduğumuz varsayım, önerme ya da inançların her birine öncül denir. Öncüller peş peşe gelir ve birbiriyle çelişmemesi beklenir. Ancak bir önermeyi varsayıp celişiğinin de çıkarılabileceği gösterilerek varsayılan öncülün yanlış olduğunu göstermek de mümkündür. Buna “proof by contradiction” ispat yöntemi denmektedir.

Argüman kurarken öncüller kullanılarak bir tür akıl yürütme takip edilir ve tüm öncüllerin doğrulayacağı, sonucu gerektireceği bir yapı kurulmaya çalışılır. Felsefeciler karşı karşıya oldukları argümanlarda genellikle ya öncüllerden birini yanlışlamaya çalışır ya da ulaşılan sonucun mevcut öncüllerden doğamayacağını göstermeye uğraşır. Öncüllerinin doğru olduğu varsayıldığı zaman sonuçta zorunlu olarak doğru oluyorsa; o argümana, geçerli argüman denir. “Mantıksal olarak bu öncüller bu sonucu gerektirir ve geçerli bir çıkarım elde edilmiştir.” diyebiliriz. Diğer yandan sağlamlık öncüllerin teker teker doğruluk değeri ile ilgilenir. “Bir argüman geçerli olsa bile öncülleri doğru değilse sağlam değildir.” deriz ve argümanı ret edebiliriz. Güçlü bir argüman hem geçerli hem de sağlam olmalıdır. Eğer hem öncüllerden sonuç çıkmıyorsa hem de öncüllerin doğruluk değeri yoksa argümana geçersiz ve sağlam değil demek gerekir.

Bu yazıda bazı safsatalar görece uzun anlatılırken bazıları için fazla ayrıntıya girmemeyi tercih ettik. Ayrıca safsatanın argüman biçimini ve bazen iki bazen ise üç tane örnek ifadesini de vererek okuyucunun hatalı akıl yürütmeyi daha iyi anlamasını sağlamaya çalıştık. Bazı safsatalardan hiç söz etmediğimiz hemen fark edilecektir, konuyu merak edenler ve bahsedilmeyen safsataları öğrenmek isteyenler için yazının sonunda bazı ileri okuma önerileri bulunmaktadır.


1- False Dilemma (Yanlış İkilem Safsatası)

Bu safsata var olan tartışma başlığını iki seçeneğe indirme konusunda ısrarcıdır. Genellikle olası bir eylem ya da önermenin doğruluk ölçütü bahsedilen seçeneklerden biri olmak zorundaymış gibi davranılır. Tabi ki burada doğruluk derken ahlaki değil epistemik bir ölçütten söz ediyoruz. Genellikle kişilerin, önermelerin, eylemlerin “X ya da Y olduğu” iddia edilir. Çoğunlukla da iki seçenek birbirinin zıttı olma eğilimi taşır; A ise A olmayan B, B ise B olmayan A gibi. Ancak çoğu konu veya önerme sadece iki seçeneğe veya iki olası açıklamaya indirgenemez gibi görünüyor. Öyle durumlar mümkündür ki iki seçenekli açıklamalardan çok daha fazlası söz konusu olabilir. Bilhassa sosyal bilimlerin konusu olan tartışmalar da iki seçenekten birini seçmek konusunda bir pozisyon bu safsataya kapı açar. Bazı konu başlıklarında gri alanlar veya ikiden fazla olası açıklama, neden, cevap veya örnek bulmak mümkündür. Safsata bu durumu görmezden gelerek karşıdaki kişiyi iki seçenek arasında sıkıştırarak kendi pozisyonunu sağlamlaştırmayı denemektedir.

  • Örnek 1- Bu konuda ya Liberalsin ya da değilsin, bu kadar basit!
  • Örnek 2- Bu evren ya tamamen en küçük ayrıntısına kadar tasarlanmıştır ya da tamamen şans eseridir, bunun ortasında bir evren tasavvuru mümkün değil elbette!
  • Örnek 3- Eğer Anayasa’nın ilk üç maddesini tartışmaya açıyorsan vatansever değilsin, ya bu üç maddeyi sorgusuz sualsiz kabul edersin ya da vatan hainisindir!

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X kişisi, eylemi ya da önermesi ya Z’dir ya da Q.
  • C1. Z ise Q değildir, Q ise Z değildir.”
    veya;
  • “P1. Ya X eylemi ya da önermesi doğrudur ya da Y eylemi ya da önermesi.
  • P2. X eylemi ya da önermesi doğru değildir.
  • C1. O halde Y eylemi ya da önermesi doğrudur.”

2-Etimological Fallacy (Etimolojik Safsata)

Ne yazık ki bu safsataya en çok düşenler ülkemizdeki felsefeciler olabilir. Birçok felsefe profesörü felsefi bir problemi ele alırken ya da konuyu anlatırken etimolojik bir giriş yapmayı tercih eder. Daha sonra ele aldığı problemin bir noktasında yer alan kavramın bir etimolojik kökenine inerek bir sav öne sürdüğünü düşünür. Bu o kadar yaygındır ki ülkemizde, felsefe öğrencilerinin bir kısmı felsefi bir yöntem olarak etimolojik tahlil üzerinden felsefi sav öne sürmeye eğilimli olabilir.

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki bir kelime veya kavramın geçmişteki anlamı ve kullanımı ile günümüzdeki anlam ve kullanımı aynı olmak zorunda değildir. Bu safsataya düşenler geçmişteki anlam veya kullanımın “örtük bir biçimde” daha doğru olduğunu iddia ederler. Bu iddiaya göre ilk anlam veya kullanım her zaman daha doğru olandır. (Öyle ki Heidegger gibi bazı filozoflar kendi felsefelerinde bazı kavramların karşılığını bulmak için etimolojik araştırma girişmiş ve Sanskritçe gibi dillerin kökeni kadar inmeyi tercih etmiştir.)

Ancak birçok dilbilimci ve semantik uzmanının da ifade ettiği gibi dil doğar, gelişir, yaşar ve ölür. Yani kavram ve kelimeler hem fonetik hem de semantik olarak sürekli bir değişim içerisindedir. Bir kavram ve kelimenin binlerce yıl aynı anlama gelmesi ve aynı biçimde kullanılması çok zordur. Bu nedenle bir kelime veya kavramın geçmişteki etimolojik anlamının bir argümanın doğruluğunu varsaymamız için bize her zaman sağlam bir gerekçe vereceğini düşünmemiz yanlıştır.

  • Örnek 1- “Philosophy”, Yunanca “bilgelik sevgisi” demektir. Buradan bile felsefede en önemli disiplinin bilgi felsefesi olduğunu anlayabilirsiniz!
  • Örnek 2- “Efkar” aslında “fikir”in çoğuludur, yani “çok fikirli, çok düşünceli” anlamına gelir. Kendinizi kötü hissedince efkarlıyım demeyeceksiniz yani!
  • Örnek 3- “İslam”, barışmak veya teslim olmak anlamına gelir, “selam” ile aynı kökten olması tesadüf değil. Bu yüzden IŞİD’in İslam ile hiçbir ilişkisi olamaz, onlar gerçek Müslüman değiller.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X kelimesi veya kavramının tarihsel kökeni Y anlamına gelir veya Y ile eş değerdir.
  • C1. O halde X, Y’nin özelliklerini içerir veya aynı anlamda kullanılmıyorlarsa bu yanlıştır.”

3- Appeal to Celebrity (Ünlülerin Otoritesine Başvurma Safsatası)

Bu safsata bir tür, Otoriteye Başvurma Safsatası’dır. Öne sürülen önerme veya var olan eylemin rasyonel veya kabul edilebilir oluşunun gerekçesi olarak, aynı önermeyi sahiplenen veya eyleme başvuran alanında ünlü olan isimlere atıf yapılır. “X önermesi makuldür, çünkü ünlü kişide X eylemini yapmaktır.” gibi bir ifadede epistemik gerekçe olarak ünlü kişiye dayanma tercih edilmiştir.

Ünlülerin sosyal statüsünün insanların çoğu üzerindeki etkisi birçok kişi tarafından bilinir. Safsataya düşen kişi bu statüyü epistemik bir temel olarak görme eğilimindedir. Safsatanın en bariz hatası farklı alanlardaki tartışmayı dahi ünlülerin seçimi ile gerekçelendirmeye çalışmasıdır. Örneğin din felsefesindeki bir konuda bu konuya dair felsefi ya da bilimsel bir çalışması olmayan bir pop müzik sanatçısının seçimiyle ilişkilendirilir. Ya da ünlü bir fizikçinin ekonomi hakkındaki bir demeci cımbızlanır ve tartışma da ulaşılan sonuç için öncül olarak kabul edilir. Dikkat etmek gerekir ki önemli olan kimin neyi savunduğu değil, argümanın hem felsefi hem de bilimsel olarak ne kadar kabul edilebilir öncülleri olduğu ve olgularla ne derece desteklendiğidir.

Bu safsatanın bilişsel olarak nasıl bir etkiye sahip olduğunun en güzel kanıtı reklam filmlerinde sürekli ünlüleri görmemizdir. Çoğu kişi ünlüleri her zaman rasyonel olarak doğru seçimler yapan ya da eylemlerinden dolayı başarıya ulaşmış kişiler olarak görür. Ancak nasıl ki Einstein’ın Sosyalist olması Sosyalizmin en makul siyasi pozisyon olmasının gerekçesi olamazsa, Hitler’in vejetaryen olması da etik bir pozisyon için epistemik bir değer taşımaz. Argümanlardaki referansımız ünlülerin tercihleri değil konuya dair elde edilmiş kanıtlar, veriler ve epistemik otoritelerin akademik olarak kanıtlanmış çalışmaları olmalıdır.

  • Örnek 1- Dünyanın en ünlü sanatçıları Hristiyan veya Müslüman, bu nedenle ben de dine inanmanın daha rasyonel olduğunu düşünüyorum.
  • Örnek 2- Baksana Hitler’de Vejetaryen’di. Bunlar sana bir şey anlatmıyor mu!
  • Örnek 3- Ünlü yazarların çoğu Liberal, bu bile Liberalizm’in en doğru siyasi pozisyon olduğunu kanıtlar.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X eylemi ya da önermesi A tarafından savunulmaktadır.
  • P2. A kişisi en az bir alanda ünlüdür.
  • C1. Öyleyse X eylemi ya da önermesi doğrudur.”

4- No True Scotman (Gerçek İskoçyalı Bu Değil)

İnsanların çoğu mensubu olduğu sosyal, siyasal veya başka türden grupları idealleştirme eğilimi taşır ve diğer grupları belli başlı kategorilere göre sınıflandırır. Geleneksel eğilimi yüksek olan siyasi gruplar ve fanatik taraftarlar bu safsataya en çok düşen kesimler olabilir.

Safsataya düşen kişi idealleştirdiği kendi grubuna çoğunlukla istatiksel verilere dayanmayan ve sübjektif bazı yüceltici anlamlar yüklemekten de kaçınmaz. Çoğunlukla biz/siz ayrımı üzerine şekillenen tartışmalarda, bireyin “biz” olarak tanımladığı grubun davranış veya argümanları, çerçevesi kendi tarafından çizilen “biz” tanımlamasından dışlanarak bu yönde bir safsataya düşülebilir. Çoğunlukla şöyle başlayan cümleler duymuşsunuzdur; “Gerçek X bu değil ….” Daha açık ifade edersek; “Gerçek İslam bu değil, gerçek Kapitalizm bu değil, gerçek Sosyalizm bu değil.” gibi cümleler böylesi safsatayı içermeye eğilimlidir. Bu safsataya ismini ünlü felsefeci Antony Flew vermiştir. (Merak edenler için safsatanın geçtiği metnin adı “Do I Sincerely Want to Be Right?”)

Ancak tanımlanan bazı meslekler ya da grupların belli türden davranış veya eylemler de bulunmasının doğru olmadığını söylemek bir safsata olmayacaktır. Örneğin, “Gerçek felsefeciler okuma yazma bilmelidir.” demek bir safsata değildir. “Gerçek X’ler …” yerine “ -meli, -malı “ gibi normatif bir yüklem içeren önermeler bu safsata kapsamına girmeyecektir.

  • Örnek 1- Gerçek felsefeciler edebiyat bilir, sen edebiyattan anlamıyorum diyorsun felsefeci olamazsın!
  • Örnek 2- Gerçek Müslümanlar asla haram yemez, serbest seçimlere katılmaz, bankacılık ile ilgilenmez! X partisi bunları yaptığına göre gerçek Müslüman değiller!

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. Bütün X’ler Y’dir.
  • P2. Bazı X’ler Y gibi değildir.
  • C1. Öyleyse, o bazı X’ler gerçek X değildir.”

5- Appeal to Nature (Doğallık Safsatası)

Bu safsata ülkemizde sık sık siyasi tartışmalar, evrim tartışmaları, beslenme alışkanlıklarımız, Veganizm karşıtlığı gibi konularda kendini göstermektedir. İnsanların büyük bir kısmı doğanın ve doğada var olanın kendinde içkin bir değeri olduğunu varsayar, “Doğa, iyi olandır.” varsayımı bir hayli yaygındır. Örneğin kimileri doğada belli türden hayvanlar arasındaki rekabetten dolayı Kapitalizm’in en doğru siyasi pozisyon için doğru bir temel olduğunu iddia eder ya da karşıtları doğadaki mutual (kısmi iş birliğine dayalı) ilişkilerden Sosyalizm’in daha makul olduğunu varsayar; ancak bu ikisi de doğru argüman kurmak için makul değildir.

Hume’un ünlü önermesi hala değerli görünüyor: “olan”dan “olması gereken çıkmaz.” “Olan” derken doğa ve olguları kast ediyoruz; böylece önerme daha açık bir biçim alır, doğa ve olgulardan, olması gereken yani normatif etik dair ifadeler çıkmaz. Doğan normatif önermeler çıkması için makul gerekçelerimizin neler olacağı çok net görünmüyor. Neden doğa kendinde iyi ya da doğada bulunanlar iyi olsun? Bu sorunun makul cevabı nedir? Örneğin Sivas Kangalı köpek türündeki bazı dişiler kendi yavrularını boğazlayarak öldürüyor; doğa da olan her zaman iyiyse insan türünün dişileri de kendi yavrularını öldürmeli?

Bu safsataya düşenler örtük biçimde bir şeyin iyiliğini doğada görülme sıklığıyla ölçmeye eğilimlidir. Örneğin geçmişte eşcinsellik karşıtlarının bazıları doğa da eşcinsellik olmadığını düşündükleri için kendi argümanlarını gerekçelendirdiklerini düşünürlerdi. Diğer yandan bazı eşcinsel hakları savunucuları da eşcinselliğin makullüğünü memeli hayvanların büyük kısmında eşcinselliğin görülmesiyle “normal” ya da “makul” olarak göstermeye çalışmaktadır. Her iki girişim de eşit derece doğallık safsatasına düşmektedir. Ancak “doğal yollarla elde edilmiş” ifadesi ile başlayan birçok cümle her zaman doğallık safsatasına düşmek zorunda değildir. Eğer bu ifade şöyle desteklenirse safsata kendini gösterir; “sadece doğal yollarla elde edilmiş olan yiyecekler (vb.) daha sağlıklıdır.”

  • Örnek 1- GDO’lu tüm ürünler zararlıdır, doğal olan varken ağacın dalındaki GDO’yu mu savunuyorsun?
  • Örnek 2- Hayvanlar arasındaki rekabeti görmüyor musun? Doğa da vahşet var, rekabet var, acımasızlık var. Sen gelmişsin hümanizmden, kardeşlikten ve dünya barışından söz ediyorsun, komik!
  • Örnek 3- İnsanlar geçmişte et yiyordu! Bu bizim doğamızda var, sadece biz değil hayvanların çoğu doğa da et yiyerek hayatta kalır. Doğal ve doğru olan bu, ne Veganizmi yahu!

“Safsatanın Argüman Biçimi:

  • P1. X doğaldır ya da doğada bulunur.
  • P2. Doğal olan ya da doğada bulunan iyidir.
  • C.1. O halde X iyidir veya faydalıdır.”

6- Anectodal Evidence (Kişisel Deneyim Safsatası)

Bu safsata türünde bireysel deneyimlerin genelleştirilebilir sonuçları olduğu varsayılır. Çoğunlukla ulaşılan sonucun makul oluşunu bir tür fayda üzerinden ölçme eğilimi de baskındır. Safsatanın zorluğu bireysel deneyimlerden yola çıkarak genelleştirilebilir sonuçlara ulaşmak için ne tür kanıtların gerektiği veya kabul edilebilir olması için ölçütlerimizin neler olduğu sorusunda yatar.

Kimi insanlar mucizelere olan inançlarını bu safsataya başvurarak gerekçelendirmeyi tercih etmektedir. Öncelikle “mucize” teriminin kaba bir tanımını yapmamız gerekir. Dini anlamda mucize terimi, sıra dışı bir durumun yaşanmasının veya doğal hayatta sık karşılaşılmayan bir olayın gerçekleşmesinin ardında Tanrı’nın iradesi ve müdahalesini görmektir. Mucizeler konusundaki çağdaş tartışmaların kökeni Hume’un mucizeler üzerine yaptığı meşhur eleştirisine dayanmaktadır. Hume’un argümanları 20. yüzyılda John Mackie tarafından daha da geliştirilmiştir. Hume, mucizeleri doğa yasalarının çiğnenmesi olarak tanımlayarak mucizelerin gerçekleştiklerine inanmak için en güvenilir kanıt biçiminin, birbirinden bağımsız tanıkların varlığı olduğunu ifade eder. Ona göre birden fazla ve güvenilir tanık tarafından deneyimlenen bir dini mucizenin hiç gerçekleşmemiş olması, mucizelerin aslında hiç gerçekleşmemiş olmalarının belki de en büyük kanıtıdır. Hume ve yorumcuları şu soruları da sormaktan çekinmez: Gününüzde neden mucizeler görmüyoruz ve eğitimli insanlar neden mucizelere inanmama eğilimindedir? Dahası mucize iddialarında bulunanların iddialarına karşı bir olasılık hesabı yapabiliriz. Bu kişinin gerçekten söz konusu mucizeye tanık olmuş olma ihtimali beni kandırıyor veya yanılıyor olma ihtimallerinden daha mı yüksektir? Hume’un argümanları, diğer ihtimallerin mucizenin gerçekleşmiş olması ihtimalinden daha yüksek olduğu sonucuna ulaşır. Kitleler, genellikle mucizelere hayret/şaşma duygusunun yarattığı tatmin nedeniyle kapılmaya eğilimlidir. (3) Hem insanların psikolojik eğilimlerinin onları mucizelere inanmaya eğilimli kılması hem de mucize iddialarının güvenilir tanıklıklara dayanmamaları bizi mucizelerin gerçekleştiğine karşı şüpheci olmaya götürür. Bu iddialar elbette mucizelerin kesinlikle yanlış olduğunu kanıtlamaz ancak mucizelere inanmak için yeterince kanıtın olmadığı ve bu nedenle mucizelere inanmamanın da desteklenebilir bir tarafı olduğunu iddia eder diyebiliriz. Peki ya Hume’un bireysel tanıklığın güvenilmezliği iddiasına karşı birbirinden bağımsız olduğu büyük oranda kanıtlanmış olan farklı kişilerin bireysel tanıklığının mucizeleri kanıtlayabilir olup olmadığı konusunda ne diyebiliriz? Bizce bu türden bir tanıklık Hume’un düşündüğüne kıyasla bir hayli güvenilir olurdu. Belki de böyle bir tanıklığın olması durumunda dahi mucizeler konusunda agnostik bir konum almak gerekebilir; doğa yasası tanımım yanlış olabilir, bilmediğim bir doğa yasasının sonucunu mucize olarak tanımlıyor olabilirim. Bu noktada esas soru bu türden bir tanıklığa sahip olunması durumunda mucizeler konusunda agnostik bir pozisyon almanın makul olmayı sürdürüp sürdüremeyeceğidir. (4)

Toparlarsak sonuç olarak “Benim için böyle oldu.”dan “Herkes için böyle olur/olmalı.” sonucunun nasıl çıkarıldığı safsatanın temelidir.

  • Örnek 1- Burçlar elbette gerçek, benim burç yorumlarımda söylenenler hep gerçekleşiyor.
  • Örnek 2- Fal geleneksel ve gizli kalmış bir hazine, falı kabul etmemekte nedir? Bizim gittiğimiz falcı her şeyi bildi benimle ilgili!
  • Örnek 3- Her zaman evrene olumlu mesaj yollarım bir işe başlamadan önce ve işlerim her zaman çok verimli geçer! Başarı için olumlu mesaj yollanmazsa evrene, başarıya ulaşılamaz. Yoksa nasıl bu kadar başarılı olurdum?

Safsatanın iki farklı biçimi şöyledir;

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X eylemi ya da önermesi Y’nin deneyimleri ile doğrulanmıştır.
  • C1. Öyleyse X eylemi ya da önermesi doğrudur.”

veya;

  • “P1. X için y eylemi ya da önermesi faydalı veya makul bir sonuç doğurdu.
  • P2. Eğer X için y eylemi faydalı ya da makul bir sonuç doğurduysa herkes için aynı sonuç beklenebilir.
  • C1. Öyleyse y eylemi faydalı ya da makul bir sonuçtur.”

7- Argumentum Ad Ignorantiam (İspat Yükümlülüğü Safsatası)

Öne sürülen önermelerde, kanıtlama yükümlülüğü iddia sahibinde olmalıdır. Eğer X kişisi, Y’nin Z olmadığını iddia ediyorsa, buna yönelik gerekçelendirme X’in kendisi tarafından öne sürülmelidir. Ancak aşırı şüpheciliği yanlış yorumlayan kimileri, bu şüpheciliği birçok tartışmada farklı biçimlerde savunarak kendi pozisyonlarını sağlamlaştırmaya çalışmıştır. (Carl Sagan’a atfedilen “Kanıtın yokluğu yokluğun kanıtı olamaz” ifadesi bu kişilerce çok yanlış algılanıyor gibi görünüyor.) Öyle ki iddia sahibi olmayan kişiye karşı, şüpheci bir pozisyonda iddiayı öne süren kişi oymuş gibi yaklaşarak bu hatalı akıl yürütme biçimine düşmek mümkündür. Unutulmamalıdır ki üçüncü örnekte verdiğimiz gibi bazı iddiaların yanlışlanması en azından şimdilik mümkün görünmemektedir. Böyle bir durumda bu önerme geçerli bir çıkarıma ulaşmak için öncül olarak sayılamaz. Bu safsatada iddianın yanlış olduğunu ispatlanamaması hatalı akıl yürütme için başlangıç noktasıdır.

Felsefedeki bazı çıkarımların ara öncülleri p2, p3, p4 gibi ifadelerle gösterilir. Ulaşılan sonucun geçerli olması için iddia sahibi bu öncülleri desteklemek ve gerekçelendirmek zorundadır. Tartışma esnasında ulaşılan sonuca katılmayan taraf ise bahsettiğimiz ara öncülleri yanlışlamak ile yükümlüdür, ancak bu ilk kanıtlama yükümlülüğünün onda olduğunu göstermez. Ara öncülleri kanıtlama yükümlülüğü, sonuca ulaşan iddia sahibine aittir.

  • Örnek 1- Elbette Hz. İsa Türk’tü. Hadi olmadığını kanıtlasana!
  • Örnek 2- Gözlerimle gördüm diyorum Uzaylıları, gözlerimle. Kare şeklinde gemileri vardı. Kare şeklinde gemileri olmadığını kanıtla vazgeçerim bunu savunmaktan.
  • Örnek 3- Kime göre neye göre? Bence kıskanmak mavi renklidir, olmadığını kanıtlayabilir misin?

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X’in yanlış olduğu epistemik olarak ispatlanmamıştır.
  • C1. Öyleyse X doğrudur.”

8-Argumentum Ad Hominem (Abusive Ad Hominem) (Kişiye Saldırmak, Kişiyi Karalamak)

Ad Hominem safsata demetinin ilki olan bu biçimde, çoğunlukla öne sürülen önermenin kendisinden ziyade önermeyi öne süren kişinin kendisine saldırılır. Kişiye saldırıp, saldırılan nitelikleri nedeniyle argümanının ya da savunduğu önermelerin yanlış olduğu öner sürülür. Diğer yandan bu safsatada, bireyler tartışmada öne sürdükleri ifadelerin ya da iddiaların ne derece makul olduğunu hatalı bir biçimde karşımızdaki kişinin bir özelliği ya da konuyla bağımsız davranışına da bağlamaya çalışabilir. İlk örnekte din felsefesi çalışmal ile mantık disiplinini kavramamak arasında, ikinci örnekte hayvan eti yemek ile üniversiteyi tamamlamak arasında ve üçüncü örnekte Yozgat’lı olmak ile felsefi kavrayışa sahip olmak arasında argümanı yanlışlama açısından ilişki yoktur. Sırf karşımızdaki kişi Yozgat’lı olduğu için felsefeden anlamadığını iddia ediyorsa başka ne tür iddialarda bulunabiliriz? Örneğin bir kişinin doğum yerinden dolayı araba sürmeyi bilmediğini, yabancı dil öğrenemeyeceğini veya oy verdiği partinin iktidara gelemeyeceğini de iddia edebilir miyiz? Bunun bir listesi var mıdır? Bu safsata türü doğrudan karşımızdaki kişiyi karalamak üzerine kurulu olup argümanın kednisi ile ilgilenmediği için bilişsel olarak hatalıdır. Bireyin herhangi bir özelliğinden yola çıkarak tüm söylem ve ifadelerinde bu özellikle ilişkili bir çıkarımda bulunarak argümanının kabul edilemez olduğunu düşünme eğilimi bu safsatanın en önemli özelliğidir.

  • Örnek 1– Taner din felsefesi çalışmıyor mu? Nasıl olur da safsatalar üzerine bir şey yazar, ne alaka yani? Hem o ne anlar ki mantıktan?
  • Örnek 2- Gelmiş bana “Hayvan eti yemek ahlaki değildir.” diyor? Yahu sen daha üniversiteyi bitirememişsin, beceriksizin tekisin. Bana ahlak dersi mi veriyorsun?
  • Örnek 3– Elin Yozgat’lısı, ne anlar felsefeden yahu?

Safsatanın Argüman biçimi:

  • “P1. X şahsı, y davranışında bulunuyor veya iddiasındadır.
  • P2. X şahsının “kötü” bir özelliği var.
  • C1. O halde y davranışı veya iddiası yanlıştır!”

9-Argumentum Ad Hominem (Guilt by Association) (Benzetmeye Dayalı Karalamak)

Daha önceki safsata gibi burada da söz konusu olan ortaya atılan fikir veya sergilenen davranıştan ziyade bireyin kendisine yönelmektir. Ülkemizde özellikle bazı politikacılar bu safsata türüne o kadar sık başvuruyorlar ki, belli politik tarafların bu safsata olmaksızın kendi politik pozisyonlarını korumakta zorlanacağı iddia edilebilir. Bu safsatada, zaten kötü olduğunu önceden varsayılmış gruba benzetilerek karşı tarafın iddiası ya da şahsı karalanmaya çalışılır. Hitler’in vejetaryen olması üzerinden vejetaryenlere dair bir çıkarımda bulunmak, en az Stalin üzerinden tüm komünistlere dair çıkarımda bulunmak kadar hatalıdır. İkinci örneğimizdeki gibi komünistlerin kötü olduğunu varsayan biri, emek ve sömürü kavramları üzerinden karşı tarafı da kötücül olarak tanımlamak için komünistlere benzetmekten çekinmeyebilir. Bu süreç içerisinde argümanların ve fikirlerin niteliği ya da doğruluğunu tartışmamak göze çarpan en büyük hatalardan biridir.

Bu safsata da benzetilen kötücül grup belli bir cinsiyet, etnik grup ya da yaş grubu olabilir. Örneğin kadınların kötücül olduğu sanılan bir özelliği üzerinden benzetmeye dayalı karalama yapılabilir; buna literatürde Ad Feminam denir. Ya da eşcinsellere benzetme yapılarak karalama yolu seçilebilir. “Siyahiler hakkında söylediklerine dikkat etmelisin, Naziler gibi konuşuyorsun!” Bu türden ifadeler ele alınırken söz konusu önermeler arasında gerçekten bir paralellik mi aranmaktadır yoksa Nazi’ler karşı tarafı karalamak için mi kullanılmaktadır sorusu üzerine düşmek gerekir.

  • Örnek 1- Vejetaryenlik saçma sapan bir akımdır, Adolf Hitler de vejetaryendi biliyorsunuz ki!?
  • Örnek 2- Sömürü mü? Komünistlerde sürekli sömürü diyor senin gibi! Sen komünist misin?

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X şahsı, Y davranışında bulunuyor veya iddiasındadır.
  • P2. Z şahsı da Y davranışında bulunuyor veya iddiasına sahiptir.
  • P3.Z şahsı kötüdür.
  • C1.O halde X şahsı da kötüdür ve davranışı/iddiası yanlıştır.”

10-Argumentum Ad Hominem (Circumstantial Ad Hominem) (Durumsal Kişi Karalamak)

Çoğunlukla karşıdaki bireyin davranış ya da iddiasında belli türden kişisel çıkar durumları olduğunu varsayma üzerine kurulu bir safsata türüdür. Belli türden argümanlara sahip olmak kişisel çıkardan bağımsızca ele alınmalıdır, diğer yandan birey kişisel çıkarı olduğu bir argümana savunsa bile; bu argümanın doğru olması durumda kişisel çıkar tartışmanın sınırları içerisinde olmak zorunda değildir. Ekonomik ve politik konularda bu safsataya sık sık başvurulur, bazen komplo teorilerinin bu safsatalara dayanabilir. Komplo teorisine inanmayan kişinin kandırılmış olduğu ve başkasının çıkarına hizmet ettiği öne sürülerek bu safsataya düşülebilir. Kişinin içinde bulunduğu durum üzerinden kişinin argümanı değil de doğrudan durumuyla ilişkili bir karalama yöntemi seçilir. (Walton, bu safsata türüne “Taraflı Olarak Kişiye Saldırma Safsatası” demektedir.)

  • Örnek 1- Senin araban yok ki? Seni neden ilgilendiriyor ki benzin fiyatlarına yapılan zam? Kimin ekmeğine yağ sürüyorsun?
  • Örnek 2- Elbette belediyenin şehre yeterince yol yaptığını söyleyecek, babası belediye başkan yardımcısı!
  • Örnek 3- Bu kitabı elbette övecek sonuçta kendisi bir kitapçı!

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X şahsı, y davranışında bulunuyor veya iddiasındadır.
  • P2. X şahsının y davranışında bulunması ya da iddiasında olmasının sebebi çıkar sağlaması, ve belli türden yararının olmasıdır.
  • C1. O halde y davranışı ya da iddiası yanlıştır.”

11-Argumentum Ad Hominem (Tu Quoque) (Sen de … !)

Ad Hominem safsatalarının bir diğeri Tu Quoque’dir; bu kelimenin anlamı “Sen de …”dir. Ülkemizde farklı varsayımlarla toplumu yorumlayan cemaatlerden bireyler çoğunlukla “sen de” ya da “sizde” kelimesiyle başlayan cümleleri tartışmaya dahil ederler. Neredeyse her başsağlığı ya da kınama mesajları sonrası karşı taraftaki kişiler “Peki buna neden tepki vermediniz?”, “Peki şu olurken neredeydiniz de şimdi böyle diyorsunuz?”, “Geçmişte öyle demiyordun ama!” türü cümleler kurarak bu safsata ile beraber diğer ad hominem safsatalarını peş peşe kullanabilir. Safsatanın ana amacı iddia sahibinin iddiası ile diğer eylemleri ve iddiaları arasında çoğunlukla alakasız ilişkiler kurmak ve iddiayı yanlış, hatalı ya da samimi olmayan bir çizgide ilan etmektir. Diğer ad hominem türlerinde olduğu gibi iddianın kendisi değil iddia sahibinin kendisi hedef tahtasına konur. Eğer bireyin iddiası ile sergilediği diğer davranış ya da sahip olduğu farklı ifadeler aynı anda doğrudan çelişmiyorsa; bu bir safsata olmayacaktır. Ancak örneğin bir bireyin aynı anda hem “siyaset ile ilgilenmek gereksizdir” ifadesine sahip olup hem de bir partiye üyeliği söz konusuysa “siyasetin gereksiz olduğu” yönündeki ifadesi açıkça bir safsata olur. Diğer yandan hayvanlar için eylem yapanlara “Şehit cenazelerine katılmadınız ama!” türünden bir cümle kurmak bu yazının yazarının da en son karşılaştığı Tu Quoque türü safsatadır. Hayvanlar için eylem yapmanın ahlaki ya da toplumsal olarak doğru olduğu iddiası ile şehit cenazelerine katılıp katılmamak arasında bir ilişki yoktur, kişi ikisinden istediğini seçebilir ya da ikisini aynı anda seçebilir veya hiçbirini seçmeyebilir; burada söz konusu olan argümanının ne kadar doğru olduğudur.

  • Örnek 1- Sende geçmişte araba kullanmıştın, gelmiş bana fosil yakıt tüketimi ve küresel ısınmaya karşı önlem alalım diyorsun!
  • Örnek 2- Kaç asker hayatını kaybetti birinde başsağlığı mesajı yayınlamadınız, şimdi zehirlenen kediler için dert yanıyorsunuz!
  • Örnek 3- Kapitalizme karşı mısın? Sen de işe gitme o zaman, destek veriyorsun!

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X şahsı Y’nin kötü, yanlış ve zararlı olduğu iddiasındadır.
  • P2. X şahsının diğer eylemleri ya da iddiaları Y ile doğrudan uyuşuyormuş gibi görünmemektedir.
  • C1. O halde Y iddiası kötü değildir ya da X şahsı Y’nin kötü, yanlış ve zararlı olduğunu savunamaz.”

12- Argumentum ad Personam (Appeal to Personal Interest) (Beğendirme Safsatası)

Safsatanın en önemli özelliği öne sürülen fikrin doğruluğunu tartışmak yerine karşımızdaki bireyi belirlenmiş bir pozisyona çekerek bu pozisyonun kabul etmesi gereken şeyleri sıralamaktır. “Sen X pozisyonundasın bunlar da X pozisyonundaki birinin kabul etmesi gerekenler listesidir.” Karşı taraf çoğunlukla çekildiği pozisyon içinde belli bir yaş grubu, cinsiyet, etnik grup, sosyal kesim veya cemaatle de ilişkilendirilebilir.

  • Örnek 1- Aklı olan herkes felsefenin artık işe yaramadığını bilir. Sende zeki birisin bunu biliyor olman gerek.
  • Örnek 2- Sende benim gibi kızınca kendini kaybedenlerdensin. Neden küfür ettiğimi anlarsın.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X olan herkes Y yapar. Sen X’sin.
  • C1.O halde Y yaparsın.”

13-Batık Maliyet Safsatası (Sunk Cost Fallacy)

Bu safsataya isim verme şansım olsaydı “Bunca Yıl, Bunca Para Safsatası” demek isterdim. Bu safsataya en çok eğitim alanında gördüğümü söyleyebilirim. Mutsuz olacağı ya da mesleki olarak yapamayacağı ancak gelecek ön gören alanlarda okumayı tercih eden öğrenciler; “bu kadar okudum, 2. sınıfa geldim elbette devam edeceğim!” türünde cümleler kurmaktan çekinmez hatta bu ifadelerinin doğru olduğunda ısrarcı davranırlar. Bir işe ne kadar emek verdiğiniz ile o işin ne kadar doğru olduğu, pratik olarak ya da ahlaken istenildik sonuçları olduğu veya yararlı olduğu gibi değişkenlerle bir ilişkisi yoktur. Eğer sırf 20 yıldır evli olduğunuz için sürekli dayak yediğiniz eşinizden boşanmak istememenizin doğru olduğunu iddia ediyorsanız, hataya düşüyorsunuz. 20 yıldır evli olmanız, dayak yediğiniz gerçeğini asla kabul edilebilir ya da doğru göstermediği gibi boşanma sebebi olamayacağını da kanıtlamaz. Eğer boşanmak eldeki veriler ile en doğru eylem ise kaç yıl evli olduğunuzu ya da emek verdiğinizi bir kenara bırakıp doğru ve savunulabilir olanın boşanmak olduğunu kabul etmelisiniz. Harcanan emek ya da var olan maliyet iddialarımızın/eylemlerimizin doğruluğunu belirlemez.

  • Örnek 1- Kaç yıllık emek var bu dergide, hiç satmıyor olsa ve sürekli zarar ediyor olsak bile kapatmamız mümkün değil!
  • Örnek 2- Bu AVM projesine 8 milyar dolar verdik, evet insanların gideceği kadar yakın bir yerde kurulmayacak ama olsun. 8 milyar dolar harcadık diyorum!
  • Örnek 3- Mantara alerjim olabilir ama bu mantar çorbasına para verdim, eminim kötü gelmeyecektir içince.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X şahsı Y iddiası ya da eylemi için belli bir emek harcamış ya da bu eylemin belli bir maliyeti olmuştur.
  • C1. O halde Y iddiası ya da eylemi doğrudur, ondan vazgeçmek hatalıdır.”

14- Argumentum Ad Verecundiam (Appeal to Authority) (Otoriteye Başvurma Safsatası)

Bu safsatayı anlamak için “epistemik otorite” kavramını hatırlayalım.

Önerme-1: “S, T tarafından G alanında doğruluk iddiasıyla bildirilen her önermeyi prensipte tanırsa, o zaman T, S için G alanında epistemik bir otoriteye sahiptir.”

Önerme-2: “Her insan en azından bir alanda diğer insanlar için epistemik otorite olabilir.” (2)

Eğer iki önerme de doğruysa; diş doktoru Bahar diş ağrım konusunda, matematik öğretmeni Osman matematik sorularında, lokmacı İrem lokma yapımı konusunda ya da Celal Şengör jeoloji konusunda epistemik otorite olarak görülebilir.

Bu safsata epistemik otorite olarak kabul edeceğimiz şahsı, çalışma ya da uzmanlaşma alanlarının dışındaki konu başlıklarında da otorite olarak görme yanılgısına düşer. Celal Şengör’ün jeoloji konusunda epistemik otorite olması politika ya da psikoloji konusunda da kendisini otorite olarak görmemizi gerektirmez. Bu safsataya düşenler, çoğu insan tarafından kendi alanında epistemik otorite olarak kabul edilebilecek kişinin toplum nezdindeki güvenilirliğine yaslanmayı tercih eder. Celal Şengör’ün jeoloji konusunda otorite olması, karşımızdaki kişinin ekonomiyle ilişkili bir tartışmada kendi pozisyonunu sağlamlaştırmak için atıf yapacağı bir kişi olmayabilir. Diğer yandan ünlü bir fizikçi olarak Einstein’ın bir iddiasının bizim iddiamız ile paralel olması, iddiamızı doğrulamaz. 

Ülkemizde üzücü bir şekilde profesörlerin önemli bir kısmı, akademik unvanlarından dolayı çalışma alanlarının dışında da kendilerini epistemik otorite olarak görme hatasına düşmektedir. Unutmamak gerekir ki iddia sahibin kim olduğu, iddianın doğru olup olmadığına göre ikincil önemdedir. Eklemekte fayda var ki otoriteye dayanan tüm önermeler safsata değildir, ancak epistemik otoritenin saygınlığını kendi iddiamızı kabul ettirmek için kullanırsak bu açıkça bir safsata olur.

Diğer yandan bu safsatadaki başvurulan otoritenin kimliği açıklanmazsa; Appeal to Anonymous Authority (Kimliksiz-Belirsiz Otoriteye Başvurma Safsatası) biçiminde bir safsataya dönüşür. Örneğin; “İzlediğim bir belgesel adını hatırlayamadığım bir fizikçi öyle demiyordu ama ondan iyi mi bileceksin?”, “Bir arkadaşım piramitleri uzaylıların yaptığını söylemişti, bu konu hakkında bir sürü kitap okumuş!”, “Gazetede okudum İsviçreli bilim insanları öyle demiyor evlilik hakkında ama!”

  • Örnek 1- Koskoca Celal Şengör yalan mı söyleyecek şimdi!
  • Örnek 2- Einstein’ın büyük fizikçi bu nedenle çocuklara nasıl eğitim vermemiz gerektiği hakkındaki söyledikleri doğru olmalı.
  • Örnek 3- Alican bilim felsefesine yıllarını vermiş, ondan iyi mi bileceksin! (Batık Maliyet Safsatası da içeriyor.)
  • Örnek 4- Bu onun çalışma alanı, sen asla haklı olamazsın.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X şahsı Y eyleminde ya da iddiasındadır.
  • P2. X şahsı Y eylemi ya da iddiasından bağımsız bir alanda otoritedir.
  • C1. O halde Y eylemi ya da iddiası doğrudur.”

15-Cherry Picking (Cımbızlama Safsatası)

Bu safsatada türünde öne sürülen önerme ve ifadeleri kanıtlamak özellikle seçilen ve cımbızlanan şeylerle destekleme yoluna önem verilir. Kişi özellikle kendi ifadesini veya eylemini destekleyen, teyit eden verilere önem verip diğerlerini yok sayar. Çoğunlukla tartışma esnasında kendi cephemizi güçlendirmeye yönelik güçlü motivasyonlar ve güdülenmeler sahibiysek bu safsataya düşme ihtimalimiz artar.

  • Örnek 1- İstanbul’da ev kiraları çok ucuzdur; benim kuzenlerim 400 liraya oturuyor.
  • Örnek 2- Hamburger yemek sağlığa zararlı filan değil bizim lisedeki öğrenciler hep yiyor hiçbir şey olmadı onlara.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X, Y, Z (özellikle işaret edilen, seçilen X, Y, Z) örnekleri A’nın doğru olduğunu (veya yanlış olduğunu) göstermektedir.
  • C1. O halde A doğrudur (veya yanlıştır).”

16-Argumentum Ad Populum (Appeal to Common Belief) (Çoğunluğa Başvurma Safsatası)

Bu safsatada, iddia sahibi var olan eyleminin veya ifadesinin çoğu insan tarafından onaylanması ya da karşı çıkılmamasını, bir doğruluk ölçütü olarak ele alır. Eğer sahip olunan iddia ya da eylem yanlış, hatalı olsaydı çoğu insanın buna tepki vereceği örtük bir şekilde varsayılır. Ancak bu hiçbir şeyi kanıtlamaz ve sahip olunan iddianın kabul edilebilir olması için kaç insan tarafından onaylandığı (eğer bilimsel bir çalışma söz konusu değilse, örneğin biyologların büyük çoğunluğunun evrim teorisini onaylamasına atıf yapmak bir safsata sayılmazdı. Çünkü atıf yapılan şey bir tür kuram, deneysel bilgi ve matematiksel sistemdir.) bir kanıt değildir; çünkü çoğu insan yanılıyor olabilir. Örneğin milyonlarca insanın Budizm’e inanması Budizm’in inanç temellerinin bir hakikat olduğunu veya en doğru dinin o olduğunu göstermez veya daha yaygın bir şekilde x partisine çoğunluğun oy vermesi x partisinin tüm eylemlerini en doğru eylem kılmaz. Bu safsata sosyal bir organizma olarak insan ilişkilerinin bir noktasında duran bireylerin en çok yöneldikleri safsatalardan biridir, toplum içinde yaşıyoruz ve farklı motivasyonlarımızın temelinde toplumsal aidiyet ve onaylanma arıyoruz.

  • Örnek 1- Herkes burçlara inanıyor, bu kadar insan yanılıyor mu?
  • Örnek 2- Dünyada milyonlarca kişi Tanrı’ya inanıyor, elbette Tanrı var!
  • Örnek 3- Yüzyıllardır insanların çoğu aile kurmuş, elbette aile en ahlaki ve doğru olan eylemlerimizden biridir!

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X kişi A eylemi veya iddiasındadır.
  • P2. Çoğu insanda A eylemi veya iddiasındadır.
  • C1. O halde A eylemi veya iddiası doğrudur.”

17-Apeal to Emotion (Duygularına Başvurma)

Bu safsatanın kendi içinde alt türleri vardır ancak yazımızda bunlardan söz etmeyeceğiz. İnsanların çoğunluğu duyguların bireyler arasında ne kadar güçlü olduğunu az çok bilir. Bu safsata biçiminde bir iddianın ya da eylemin doğruluğunu veya yanlışlığını karşı tarafa kabul ettirmek için, dinleyici veya dinleyicilerin duygularına yönelme durumu söz konusudur. Kimileri bu noktada bireylerde belli tür duygular uyandırarak onları yönlendirmeye çalışır. Sık sık böylesi durumlarda duygusal manipülasyon veya ajitasyon durumlarının ortaya çıktığını da gözlemleriz.

  • Örnek 1- Eğer işçilere sert davranıyorsam bir bildiğim var, burada kaç kişiye ekmek veriyorum biliyor musun? Sert davranmazsam gevşerler, diğerleri de tembelleşir evlerine ekmek götüremezler! Ben onları düşünüyorum.
  • Örnek 2- Esrar elbette zararsız, hatta esrar içmemek zararlı bence! Babamın ölümünü, yalnızlığımı, eşimin beni terk edişini her şeyi unutuyorum esrar sayesinde! Bırakın da biraz mutlu olayım, karışmayın esrar içmeme.
  • Örnek 3- Sakın acıma ona, o sana acımış mıydı? İntikamını almayanlar ancak korkaklardır!

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X iddiası/davranışı doğrudur.
  • P2. X iddiası/davranışı doğru olmasaydı kötücül, üzücü, korkunç bir sonucu doğardı.
  • C1. O halde X iddiası/davranışı doğrudur.”

18- Strawman Fallacy (Korkuluk veya İndirgemecilik Safsatası)

Kimileri bu safsatanın başka safsatalar ile iç içe geçtiği iddia etmiştir. Bu safsataya başvurulması genellikle karşımızdaki kişiye dinlememe, farklı motivasyonla önermeleri çarpıtma veya belli bilişsel şartlanmışlıklar sebebiyle gerçekleşir. Safsataya başvuran birey, iddiaları belli tür istenilmedik biçimlere indirgemek ya da çoğunluğun kabul etmesi beklenilmeyen sıfatlar yüklemeye çalışır. Komplo teorilere inanan bireylerin böylesi safsatalara inandığını gözlememiz mümkündür. “İyi, kötü ve yanlışa doğru giden” şablonlar sıralamasında ortadaki iddia “kötü ve yanlış giden” şablonuna indirgenerek iddia sahibi karalanır. Bu safsatada genellikle karşı taraftaki iddia sahibinin iddiasını zayıf bir şekilde tanımlanır ve böylece eleştirmeye uygun hale getirir. Diğer yandan bu safsatayı, Kaygan Zemin Safsatası ile karıştırmamak gerekir; çünkü diğer safsatada x ve y arasında nedensel ve “zamansal” bir ilişki vardır.

  • Örnek 1- S-400 füzelerini almamızın ekonomik olarak yanlış olduğunu söyleme sebebini biliyorum! Ekonomiden ziyade ülkemizin askeri olarak zayıf kalmasını istiyorsun, teröristler rahat saldırsın istiyorsun!
  • Örnek 2- Komünizmde herkes eşit maaş alacak doktor ve çöpçü aynı maaşı alacak; sence mantıklı bir şey mi bu?
  • Örnek 3- Evrim, canlıların atomların tesadüfen çarpışmasıyla ortaya çıktığını iddia eder. Bu imkansızdır değil mi?

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X kişisi A eyleminde bulunuyor ya da iddiasındadır.
  • P2. A eylemi ya da iddiası hatalı, saçma, tehlikeli veya kötücül olduğu varsayılan B eylemi ya da iddiası anlamına gelir.
  • C1. O halde A eylemi ya da iddiası hatalı, saçma, tehlikeli veya kötücüldür.”

19- Fallacy of the Beard (Fark Yok Safsatası)

Bu paradoks felsefe tarihindeki kellik örneğine dayanmaktadır. Bir kelin, kaç tel saçı kalınca ona kel deriz? 1 mi 10 mu 100 mü? Eğer 100 tel saçı olanlara kel diyorsak 99 veya 101 saç teli olanlarda kel değil midir? Kellik sınırı nerededir? “Eğer 99 saç tel kellik ise 100 saç teli de kelliktir. Eğer 100 saç tel kellik ise 101 saç teli de kelliktir, eğer …” İki durum, önerme ya da eylem arasındaki sınırın belirsiz görünmesi bu safsata ve paradoksun ana dayanak noktasıdır.

Pratik Etik alanında bu tür sorunun en bariz görüldüğü yer kürtaj tartışmalarıdır. Hamilelik sürecinin hangi aşamasında canlıya birey denir ve belli türden haklara (yaşam hakkı vb.) sahip olduğunu iddia edilir? Sperm, yumurtayı döllemek için yumurtaya girdiği an mı? Dölleme sürecinin 4. haftası mı 10. haftası mı 14. haftası mı yoksa 6.ay mı? Anne karnındaki canlı hangi aşama da insan olarak tanımlanır? Kalbi atmaya başladığı an mı? Beyni yeterince büyüdüğü an mı? Sınır nerededir?

Bir sınırın çok belirgin olmaması ya da muğlak görünmesi A ile ilişkili B, C ya da diğer türden önerme ya da eylemleri A ile aynı veya eş değer göreceğimiz anlamına gelmez.

  • Örnek 1- Demin içtin işte bir dal sigara, bir tane daha iç ne olacak? Hatta esrardan da duman çıkıyor sigaradan da aynı şey işte.
  • Örnek 2- Bir ayakkabıya 700 tl veren adam bu elbiseye de 750 verir. Hatta şu parfüme 800 tl de verir.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X’ten Y’ye doğru bir değişim mevcuttur.
  • P2. X ile Y arasındaki sınır çok net değildir.
  • C1. O halde X ile Y neredeyse aynı şeydir, arada fark yoktur.”

20-Appeal to Tradition (Geleneğe Başvurma Safsatası)

İnsanların çoğu belli türden baskın kültürel pratiklerle hareket eder, bunun doğal bir sonucu olarak kültür ve gelenek birçok insan için hala oldukça önemlidir. Bu safsata örtük olarak

doğaya başvurma safsatasına bir derece benzemektedir, iddia sahibi geleneksel ve tarihsel olanın aynı zamanda insan için en makul normatif bir değeri taşıdığını varsayar. İnsanların sosyal olma ve aidiyet duygusu da bazı ek motivasyonlar yaratabilir. Ancak geleneklerde yer alan uygulamaların her zaman kabul edilebilir olacağı türünden bir kural yoktur. Ancak şunu eklemekte fayda var ki, bazı muhafazakâr siyasetçi ya da felsefeciler, aksi gösterilene dek geleneklerle tutarlı önerme ve uygulamaların makul olabileceğini varsayarlar. Eğer bu iddia yeteri kadar gerekçelendirilirse bir safsata olarak adlandırılmaz, çoğunlukla bir gerekçelendirilmeye girişmeksizin ve aksi yönde iddialara önem vermeksizin geleneklere yaslanarak akıl yürütürsek safsataya düşeriz.

  • Örnek 1- Ne demek saçmalık! Yüzlerce yıllardır fal ve burç denen bir şey var, Babilli’lerden beri. Bu yeterli bir kanıt değil mi?
  • Örnek 2- İnsanlar tarih boyunca bir avlanmış et yemiş, elbette bizim tarihimiz ve doğamızın bir parçası et yemek, Veganizm makul değildir.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X eylemi ya da önermesi geleneksel ve tarihseldir.
  • P2. X eylemi ya da önermesinin geleneksel ve tarihsel olması doğru olması için tek yeterli koşuldur, aksi kanıtlar önemli değildir.
  • C1. Öyleyse X olmayan Y eylemi ya da önermesi, hatalı ve yanlıştır.”

21- Circular Reasoning (Kısırdöngü Safsatası)

Bu safsatanın birçok türü vardır, bazı türlerinde doğruluğun kaynağı bizzat doğruluğunu tartıştığımız eylemi ya da önermenin kendisinden aranır. Çoğunlukla akıl yürütme içerisinde bir tür döngü oluşur, birbirini doğrulayan bu döngüler ile ulaşılan sonucun doğru olduğu varsayılır. Aslında iddianın parçaları arasında bir tür iç tutarlılık oluşması ile ulaşılan sonucun makul olduğu iddia edilir. Ancak bu, bir önerme ya da eylemin iç tutarlılığının kabul edilebilir olması için her zaman yeterli olmayabilir.

  • Örnek 1- Kuran’ın değiştirilmediğini nereden mi biliyorum? Kuran’da yazıyor!
  • Örnek 2- İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunu nereden biliyorsun? – İncil’de yazıyor. İncil’de yazanların doğru olduğunu nereden biliyorsun? -Tanrı söylüyor. Tanrı’nın var olduğunu nereden biliyorsun? -İsa Mesih söylüyor.

Safsatanın iki farklı biçimi şöyledir;

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X, X eylemi ya da önermesinin doğru olduğunu söylemektedir.
  • C1. Öyleyse X eylemi ya da önermesi doğrudur.”

veya;

  • “P1. X doğrudur çünkü Y’dir.
  • Y doğrudur çünkü X’tir.
  • O halde X (veya Y) doğrudur.”

22- Relativist Fallacy (Görelilik Safsatası)

Ahlaki Görecelilik, Ahlak Felsefesi içerisinde tartışılan yaklaşımlardan biridir. Felsefe tarihinde büyük oranda epistemoloji üzerine başlayan görecelilik tartışması bugün etik tartışmalarda da kendini göstermektedir. İlk bakışta benmerkezciliği red ettiği için çekiciliği var gibi görünen Subjektivizm’i, Kültürel Görecelilik ile karıştırmamak gerek. Kültürel Görecelilik, her kültürde bulunan yerleşik kuralların ve ahlaki standartların farklı olmasından yola çıkarak, farklı kültürlerin tarihsel olarak farklı ahlaki ölçütler geliştirdiği öne sürer. Ancak buradan yola çıkarak toplumlarda farklı ahlaki ölçüt ve kuralların olmasından dolayı nesnel ahlaki bir normatif ölçüte ulaşamayacağımız söylenemez. Subjektivizm ise ahlakın kültür değil kişilere göre değiştiğini iddia eder.

Görecelilik ahlakın doğasına dair bir pozisyondur, neyin iyi neyin kötü olduğu türünden normatif iddialarla ilgilenmez. Bu safsataya düşen bireylerin çoğu “Ben böyle düşünüyorum, böyle düşünme hakkım var.” ile “Ben böyle düşünüyorum, nesnel doğru yoktur, benim söylediğim doğrudur!” yargılarını karıştırmaktadır. İlk yargı hemen herkesin kabul edeceği bir yapıda olup, doğru eylem ve argümanı temellendirmek bir gerekçe olamaz. Ancak ikinci yargı göreceliliğin kendisinin kabul edilmesi varsayımına dayandığı için birçok konu için (özellikle felsefeciler için) tartışmalı bir pozisyondur. Savunduğunuz pozisyonu özgürlükler açısından savunabilme hakkınızın olması, o pozisyonun doğru olduğunu göstermez. Öncelikle görecelilik yanlısı yaklaşımınızı felsefi olarak temellendirmeniz gerekir.

Ayrıca estetik beğeni, zevk ya da gündelik tercihlerdeki bireysel özgürlükler ile siyasal, felsefi, bilimsel tartışmalardaki pozisyonlar savunma ve gerekçelendirme açısından aynı değildir. Safsataya düşen kişi birinci gruptaki özgürlükleri ile ikinci grubu eş değer de görerek de hatalı akıl yürütebilir.

  • Örnek 1- Bence uzaya hiç gidilmedi, bu konuda makalelere bilimsel açıklamalara inanmıyorum, inanmak zorunda da değilim!
  • Örnek 2- Senin gibi düşünmek zorunda değilim, astroloji gerçektir. Bilim her zaman haklı mı? Kime göre bilim neye göre bilim!

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. Doğru ve yanlış kişiye göre değişir, görecelidir.
  • C1. Öyleyse bence bu doğrudur veya yanlıştır.”

23- Appeal to Common Practice (Yaygın Davranışa Başvurma Safsatası)

Bu safsata öne sürülen ve var olan eylemin doğruluk ölçütü olarak toplumun davranış normlarına uygunluk ve çoğunluk tarafından onaylanmayı kabul ederek bazı safsatalar ile benzer pozisyondadır. Eğer 500 yıl önce yaşasaydık kölelik ya da ırkçılık farklı biçimlerde çoğunluk tarafından onaylandığı ya da sosyal uyum açısından sorun çıkarmadığı için doğru görülebilirdi. Ancak günümüzde böylesi bir pozisyonu savunmak oldukça zor görünüyor. Tarih boyunca toplumsal normlar, kurallar ve doğruluk ölçütleri bir biçimde değişmiştir. Safsata bu ifadeyi kabul etmeye eğilimli değildir veya kabul etse dahi sorun olarak görmemektedir, ana dayanak noktası olarak kendi pozisyonunun onaylanıp onaylanmadığına veya toplumdaki başka kişilerce sergilenip sergilenmemesine odaklanılır. Argumentum Ad Populum (Appeal to Common Belief)’ten farklı olarak bu safsata eylemlere odaklanılır, çoğunluğun onayladığı veya sergilediği eylemlerin en somut epistemik kanıt olduğu örtük olarak varsayılır.

  • Örnek 1- Rüşvet yanlış ama her gelen çaldı, kim çalmadı ki? O yüzden çok sorun etmeyelim bu partinin rüşvet haberlerini.
  • Örnek 2- Bu davranış ahlaken kötü olamaz, Türkiye’de halkın %99’u bu davranışı sergiliyor.
  • Örnek 3- Vergi vermek ekonomik olarak en yüksek verimliliğin elde edilmesinin ilk şartıdır, bak insanlar doğrudan veya dolaylı vergi veriyor.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X eylemi çoğu kişi tarafından doğru bulunur.
  • C1. O halde X eylemi doğrudur.”

24- False Analogy (Hatalı Benzetme)

İnsanlar anlatmak istedikleri şeyleri dile dökerken sık sık benzetmeye başvurur. Benzetme belki de dilin en önemli işlevlerinden biridir, verilmek istenen anlamın daha iyi iletilmesini sağlar. Benzetilen iki şey arasındaki ilişki, başka şeyleri de birbirine benzetmek için kullanılır, ancak bu her zaman geçerli bir metot olmayabilir. Bu safsatada zihinsel bir kısayol kullanılarak “X ile Y arasında bir ilişki varsa, Q ile Z arasında da olmalıdır” sonucuna varılır. Böylece bir önerme ve eylem makul gösterilmeye çalışılır. X ile Y’nin arasındaki ilişki Q ile Z arasındaki ilişkiyi temellendirmek için bize her zaman gerekçe vermeyebilir. Diğer yandan bu safsatanın tüm benzetme ilişkilerinde geçerli olacağını söylemek doğru olmayacaktır, merak eden okuyucular din felsefesindeki “Kıyasa Dayalı Teolojik Argüman” biçimlerini araştırabilir.

  • Örnek 1- Bu elimdeki pilot kalemi görüyorsunuz, tasarlanmış ve sanat var bunda. Aynı şekilde Evren’in kendisi de bu pilot kalem gibidir!
  • Örnek 2- Nasıl ki bir okul müdürsüz, bir derneğin yöneticisiz olmazsa evren de öyledir. Tanrı’nın varlığını kabul etmen için bu yeterlidir.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X ile Y arasında A türünden bir ilişki vardır.
  • P2. Z ile X arasında belli türden benzerlikler vardır.
  • C1. Öyleyse Z ile Q arasında da A türünden bir ilişki vardır.”

25- Exception Fallacy (İstisna Safsatası)

Bu safsataya düşenler genellikle tümevarımsal çıkarımlarda bulunurlar. Bu çıkarımlarda ulaşılan sonucu aşan bir durum olduğunda ise bunu istisna olarak görme eğilimi ortaya çıkar. Ancak istisnaların neden kabul edilebilir olduğu genellikle gerekçelendirilmez ya da istisna olmasına rağmen makul görülebileceklerin verili bir listeli yoktur.

Ulaşılan bir sonuca uymayan, aksi bir iddianın istisna olarak görülüp görülemeyeceği genellikle keyfiyse ya da sağlam olmayan gerekçelerle belirleniyorsa hatalı bir akıl yürütme söz konusudur. Safsataya düşmemek için olasılıksal çıkarımlarda bulunulursa safsataya düşme ihtimali azalır.

  • Örnek 1- Evrim teorisi gerçek değil, bakterilerdeki evrim bir istisna.
  • Örnek 2- X türündeki partiler asla rüşvet almaz, Y partisi hariç.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X eylemi ya da önermesi doğrudur.
  • P2. X eylemi ya da önermesinin doğruluğunun bir istisnası vardır.
  • P3. İstisnalar, doğruluğu sarsmaz.
  • C1. Öyleyse X eylemi veya önermesi hala doğrudur.”

26- Slippery Slope (Kaygan Zemin Safsatası)

Kaygan Zemin argümanı veya safsatası siyasal ve sosyolojik birçok tartışmada karşılaşabileceğimiz bir türdür. Bu safsatanın ana dayanak noktalarından biri suiistimal kavramıdır. Safsataya düşen kişi determinist bir şekilde olaylar arasında neden-sonuç ilişkisinin istenilmedik sonuçlar doğuracağını varsayar. Bir önerme ya da eylemin doğruluğunu kabul etmemiz durumda istenilmedik sonuçların doğacağı iddiası safsatanın temelidir.

“Hatta Y’nin ortaya çıkmasından Y’nin kendisinden bile daha az arzu edilebilir Z; Z’nin ortaya çıkmasından Z’nin kendisinden bile daha az arzu edilebilir Q sonucu doğabilir.” şeklinde argümanı genişletmek mümkündür. Ötanazi tartışmalarında bu argüman sık sık savunulmuştur. Naziler 1939 yılından itibaren ötanazi yasasını belli bir kamusal destekle yasallaştırdıktan sonra kapsamını daha genişletmiş ve öjenik, ırkçılık çalışmaları için kullanarak farklı etnik kimlikten bireyleri ya da ötanaziyi ret edenleri katletmek için ötanaziyi suiistimal etmiştir. Varsayıma göre bir insan hakkı olan ötanazinin kabul edilmesi, holokost gibi istenilmedik durumlar doğurmuştur. Bir ahlaki yargının ahlaken doğru olması ile suiistimal edilebilir olmasını ele alalım. Bir eylemin suiistimal edilebilir olması, onun ahlaken yanlış olduğunu kanıtlamaz. Birçok ahlaki eylem suiistimale açık olabilir. Örneğin temsili demokrasi ve siyasi seçimleri göz önüne alalım. Naziler temsili demokrasi ve siyasi seçimleri suiistimal ederek, yer yer kara propaganda yaparak, rakiplerine iftira atarak siyasi seçimler sayesinde iktidara gelmişlerdir. Yani siyasi seçimleri kendi ahlaksız amaçları için suiistimal etmişlerdir. Bu durum siyasi seçimlerin ahlaken yanlış olduğunu değil sadece suiistimale açık olduğunun kanıtıdır. Aynı şekilde ötanazi de ahlaken doğru ancak suiistimale açık olabilir. Suiistimal edilebilir olması, onun ahlaki doğruluğuna gölge düşürmez. Bu durumda ahlaken yapılması gerekilen Kaygan Zemin İtirazı ile hareket ederek ahlaki olarak doğru olduğunu bildiğimiz eylemi yasaklamak değil, suiistimali var eden koşulları ve suiistimalin kendisiyle mücadele etmek olmalıdır. Bu safsata Korkuya Başvurma Safsatası’na (Appeal to Fear) bir derece benzemektedir. Bu safsatada benzer bir şekilde sonuçların kötücül olacağı varsayımı bulunur.

  • Örnek 1- Bu hak onlara tanınırsa yarın çok daha fazla hak talep ederler. Temel insan hakkı olsa bile bu türden bir hak verilmemeli, her ne olursa olsun.
  • Örnek 2- Elbette sokakta gösteri yapanlara polis saldırabilir, bugün slogan atan yarın örgüt kurar. Örgüt kuran silahlanır, insanlara saldırır!

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X kabul edilirse veya ona izin verilirse, Y ortaya çıkacaktır.
  • P2. Y, herkes tarafından daha az arzu edilen (veya istenilmedik türden olan) bir sonuçtur.
  • P3. X’i kabul etmek ya da ona izin vermek, herkes tarafından daha az arzu edilebilir bir sonuç olan (veya istenilmedik türden olan) Y’yi doğurur.
  • C1. O halde X eylemi ya da önermesi doğru değildir, kabul edilmemelidir. (Veya doğru olsa dahi kabul edilmemelidir.)”

27- Ad Hoc (Sabunlanma Safsatası)

Bu safsatada ana argümana, ek öncüller eklenerek argüman kurtarılmaya çalışılır. Safsataya düşen kişi önerme veya eylemini makul göstermek için sürekli ilave öncüller öne sürer. Ancak öne sürülen ilave öncüllerin neden ana argümanı makul gösterdiği veya bu ilave öncüllerin öne sürülmesindeki gerekçelendirmelerin ne olduğu yeterince açık değildir. Kişinin odaklandığı şey kendi argümanını kurtarmak için gerekçelendirilebilir olsun veya olmasın kullanılabilecek tüm destekleri kullanmaktır.

Kimileri bu safsataya bilişsel tutarlılıktan uzaklaşmamak için düşmektedir, çünkü çoğunlukla savunma pozisyonunda bu safsataya başvurulduğu söylenebilir. Festinger gibi araştırmacılar bu safsataya neden olan sebeplere yönelik bazı açıklamalar getirmiştir. (5) Safsatanın ana dayanağı argümanın yanlışlığını gösteren aksi iddiaların makul olmayan sebeplerle ret etmektir. Bu ret etme biçiminde sahte bir açıklama, ilave öncülün içinde örtük bir biçimde yer alır.

  • Örnek 1- Fal gerçektir, ancak herkese nasip olmaz. Senin kalp gözün kapalı olduğu için falın çıkmıyor zaten.
  • Örnek 2- Evrim Kuramı’nı yanlışlayacağımız deneyin 9. kez başarıya ulaşmama sebebi bilim insanların bu konuda isteksiz olması, araştırmalara destek vermeyen ateistlerin baskısıdır!

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “P1. X eylemi ya da önermesi doğrudur.
  • P2. X’in doğruluğunu zedeleyen bir Y varsa, bu Y’nin makul bir açıklaması vardır.
  • C1. O halde X, hala doğrudur.”

28- Post Hoc (-dan sonra)

Bu safsatada zamansal olarak art arda gelen iki olay arasında nedensel bağ kurmaya dayalıdır. Safsataya düşen kişi nedensel ilişkiyi, art arda gerçekleşme ölçütüne indirgemeye eğilimlidir. Felsefe tarihiyle ilgilenenler Hume’un nedensellik ilişkisine yönelik eleştirilerini hatırlayacaktır, ancak bu safsatada böylesi bir Hume’cu eleştiri söz konusu değildir.

Art arda gerçekleşen iki olay arasında her zaman nedensel bir ilişki olmak zorunda değildir. Örneğin A olayı ile B olayı arasında zamansal bir fark var ve önce A olayı gerçekleşiyor diyelim. Safsata önce gerçekleşen A olayını B olayının sebebi olarak görür. Ancak bu her zaman doğru bir ilişki değildir.

  • Örnek 1- Deprem olmadan önce yıldızlar çok parlaktı yine, demek ki yıldızlar parladığında deprem oluyor.
  • Örnek 2- Her elim kaşındığında peşinden güzel bir haber geliyor, demek ki el kaşınması güzel haber demektir.

Safsatanın Argüman Biçimi:

  • “X’ten sonra Y gerçekleşti.
  • Öyleyse Y, X’in nedenidir.”

Not: Bu içeriğin oluşturulmasında Tevfik Uyar’ın Aklın Kırk Haramisi: Safsatalar kitabından epey faydalandım. Kendisine teşekkür ederim.


Kaynakça

İleri Okuma

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Erdem Etiği ve Yol Gösterici Ahlaki Bir Teori Olarak Potansiyeli - Alexandra M. Sakellariouv

En Güncel Haberler Analitik Felsefe