Sosyalizmin Sorunları – Talha Gülmez

282 Okunma
Okunma süresi: 11 Dakika

Her ne kadar sosyalizmle ilgilenmeyi bırakmış olsam da sosyalizm bilhassa daha gençler arasında popülerliğini şöyle ya da böyle koruyor. Dahası çoğu kişi sosyalizme getirilen güçlü eleştirilerden, bu konu üzerine dönen tartışmalardan bihaber. Bu yüzden sosyalizmin neden sürdürülebilir ve istendik bir toplumsal örgütlenme biçimi olmadığına dair argümanlardan bahsetmek istiyorum. Bu argümanların en güçlüsü olarak gördüğüm Koordinasyon Problemi her ne kadar iktisatçılar arasında çokça tartışılmış olsa da kamuoyunda pek bilinen bir şey değil. Muhtemelen arkasındaki mantık biraz “ekonomistçe düşünme” gerektirdiği için.

Sosyalizmden kastım; merkez planlamalı, üretim araçlarında özel mülkiyetin olmadığı, ekonomik faaliyetlerin özel şahıslar değil devlet tarafından yürütüldüğü ve yönetildiği bir düzeni kast ediyorum. SSCB, Mao Çin’i, Küba, Venezuela bunun birer örneği. Yani sosyalizmden kastım, genel olarak sosyalizm dendiğinde anlaşılan neyse o. “Ama sosyalizm sınıfsız, devletsiz bir toplum düzenidir” vb. tarzı pedantik tartışmalara asla girmeyeceğimi de şimdiden belirtiyorum.

1) Emek-Değer Teorisi ve Marksizm

Her ne kadar bu (geri kalan argümanların aksine) daha soyut olsa ve sosyalizmle Marksizm aynı şey olmasa dahi, sosyalistlerin büyük çoğunluğu Marksist’tir ve Marksizm’in merkezinde de Emek-Değer Teorisi olarak bilinen bir iktisadi açıklama yapmaktadır. Aslında bu EDT Marksizm’e özgü değildir, Klasik İktisadın (1870’lere kadarki iktisat paradigması) bir parçasıdır. EDT, en yalın haliyle, metaların değerini oluşturan şeyin, onu oluşturan emek olduğu iddiasıdır. Marx’tan alıntılarsak:

Örneğin buğday ve demir gibi iki metayı alalım. Bunlar arasındaki mübadele oranı ne olursa olsun, bu oran, her zaman, belli bir miktarda buğdayı belli bir miktarda demire eşitleyen bir denklemle gösterilebilir; söz gelişi, 1 quarter buğday = a ton demir. Bu denklemin anlamı nedir? Bunun anlamı, iki farklı şeyde, hem 1 quarter buğdayda hem de a ton demirde, aynı büyüklükteki ortak bir şeyin olduğudur. Demek ki, bu ikişey, kendisi bu iki şeyden ne biri ne diğeri olan, bir üçüncü şeye eşittir. Mübadele değerleri oldukları ölçüde, her ikisi de, bu üçüncüsüne indirgenebilir olmak zorundadır.

…Bu ortak şey, metaların geometrik, fiziksel, kimyasal ya da başka bir
doğal özelliği olamaz. Metaların cisimsel özellikleri, ancak, onları yararlı kıldıkları, yani kullanım değerleri haline getirdikleri ölçüde inceleme
konusu haline gelir. Ama öte yandan, metaların mübadele ilişkisini açık
şekilde karakterize eden şey, tam da onların kullanım değerlerinden
soyutlanmışlıktır. Bir mübadele ilişkisinde, bir kullanım değeri, yeterli
miktarda bulunmak koşuluyla, tüm diğer metalarla aynı değerdedir… Meta cisminin kullanım değeri bir yana bırakılırsa, 
geriye metaların yalnızca bir tek özelliği, emek ürünleri olmaları kalır.” [1]

Yani, şeylerin değerini belirleyen faktör emektir. Aslında burada rahatça görülebilecek birçok sorun ortaya çıkmaktadır. Eğer bir şeyin değerini belirleyen faktör, o ürün üzerine ne kadar çok emek harcandığıysa, burada çok temel –ve klasik iktisatçıların da aslında bir bakıma haberdar oldukları- bazı sorunlar ortaya çıkıyor. Örneğin, üzerine bir saat uğraşarak çamurdan bir araba yaptım diyelim. Bunun, üzerine yine sekiz saat emek verilerek ortaya çıkan bir ev eşyası –diyelim, bir bıçak- yaptım. EDT’ye göre bu ikisinin değerinin aynı olması gerekmektedir. Fakat çamurdan bir arabaya kimse değer vermeyeceği, kimsenin bir işine yaramayacağı için ikisini kimse aynı değerde görmeyecektir. Diyelim, biri piyasada 5 liraya alıcı bulabilecekken diğeri 20 liraya satılabilir.

Burada Marksistler kullanım-değeri ve mübadele-değeri arasında ayrım yaparlar. Fakat burada şunu sormamız gerekir: Neden bu ayrımı yapalım ki? Bir şeyin değerinin kullanım değerinden, ya da onun fiyatından, ibaret olmadığını düşünmek için ne gibi bir sebebimiz var?

Bunun yanında, daha farklı iki örnek de verilebilir. Bunlardan birincisi sanat eserleridir. Her ikisi de tıpatıp aynı yöntemle, aynı sürede üretilmiş olsa dahi, farklı kişilere ait eserler daha farklı değerlere sahip olabilmektedir. Daha da ileri bir örnek, yıllanmış içkilerin değerinin zamana bağlı olarak artmasıdır. Her ne kadar üstünde verilmiş emek miktarı değişmiyor olsa da değerleri artmaktadır ve zamanın kendisi bu içkilerin değersel değişiminde asli unsurdur.

Bunların hepsinin çok daha basit yanıtı 1870’li yıllardaüç farklı iktisatçı (Carl Menger, William Stanley Jevons ve Leon Walras) tarafından birbirinden habersiz biçimde verildi ve buna Marjinal Devrim adı verildi.[2] En yalın haliyle, Marjinal Değer Teoricilerine göre, piyasadaki ürünlerin değerini, bireylerin zihinlerindeki subjektif yargılar belirler. Bu, emeğe içkin bir değer atfeden Emek-Değer Teorisi’nden radikal bir kopuştur. MDT’ye göre şeylere içkin, nesnel değerler yoktur ve değerini aktörlerin o ürün hakkındaki yargıları belirler. Aktörlerin yargıları da kişisel zevklerden o anki ihtiyaca, arz durumundan sosyal değere birçok farklı faktör tarafından şekillenir. Sanat eserleri arasında değer farklılıkları bulunmaktadır çünkü bireyler farklı eserlere farklı değerler atfederler. Yıllanmış şarap daha pahalıdır çünkü daha nadirdir. Bu aynı zamanda Marx’ın “eşitleyen denklem” dediği şeydeki sıkıntıyı da gösteriyor.

Diyelim, ben marketten 3 liraya bir çikolata aldığımda, bu çikolatanın 3 liraya denk olduğunu göstermiyor. Benim bir çikolataya 3 liradan daha fazla değer verdiğimi gösteriyor (eğer öyle olmasaydı çikolatayı almazdım), bunun karşısında da satıcının 3 liraya çikolatan daha fazla değer verdiğini gösteriyor (eğer öyle olmasaydı satmazdı). Burada bir denklemden ziyade bir çift taraflı eşitsizlik durumu var. Eğer o gün midem rahatsız olsaydı ve çikolata yiyemeyecek durumda olsaydım, market sahibi ani bir kararla fiyatı 50 kuruşa indirse dahi çikolata almazdım, zira o durumda çikolata benim gözümde değerini yitirmiş ve 50 kuruş vermeye değmez olurdu. Eğer aniden sadece çikolatayla giderilebilecek bir hastalığa yakalanmış olsaydım ve o an tek şansım oradan çikolata almak olsaydı, aynı çikolataya 50 lira vermeyi dahi kabul ederdim, zira orada benim değer sıralamamda kendi canım>50 lira olurdu. Piyasadaki fiyatlar, her şey tahmin edildiği gibi yürürkenki değer yargılarının bir denge noktasına yakınsamış halinden ibaret. Bunlar pekala farklı faktörlerden (talepteki artış, arzdaki azalma, toplumsal değerlerdeki değişim vb.) etkilenebilirler. Eğer bir gün aniden herkes kırmızı renkten nefret etmeye başlarsa, kırmızı renkli tişörtlerin bedavaya satılsa dahi alınmayacağını rahatlıkla öngörebiliriz. Aynı tişörtün aynı atölyede, aynı işçilerce, aynı sürede üretilmiş fakat rengi farklı bir versiyonu ile arasında değer farkı oluşurdu.

Bu çok yalın açıklama bugün her iktisatçı tarafından kabul edilmektedir ve Emek-Değer Teorisi’nin konumu astronomide Batlamyus kozmolojisiyle aynıdır. Bir zamanlar elimizdeki en iyi açıklama olan ama artık yanlış olduğu bilinen bir araç. Marx’ın ve Marksizmin temel sorunu, Emek-Değer Teorisi’ni tüm düşünce sistemlerinin merkezine koymuş olmaları. Bu yüzden Marksizm modası geçmiş bir ideoloji sadece. Adam Smith ve David Ricardo da EDT’yi kullanmış olsa da genel teorilerinin merkezine oturtmadıkları için o kısımlar atılıp yola devam edilebiliyor. Aynı şey Marx için geçerli değil, zira EDT’yi attığımızda Artı Değer Kuramı ve buna bağlı olarak sömürü kuramı da ortadan kalkıyor, ve buna bağlı her şey (sınıfların kristalizasyonu, tekelleşme vb.) MDT, biyolojide bugün evrim ne kadar tartışmalıysa o kadar tartışmalı.

2) Hesaplama Problemi

1920’de Ludwig von Mises “Sosyalist Toplumda Ekonomik Hesaplama” isimli bir makale yayınladı ve sosyalizme dair en büyük tartışmanın fitilini ateşledi. Mises’in iddiası şu: Özel mülkiyetin olmadığı bir toplumda fiyatları ortaya çıkaracak bir mekanizma da olmayacağı için kaynakların rasyonel kullanımı ve dağıtımı mümkün değildir. Elinizde kâr-zarar testi yapabileceğiniz bir ölçüt (buna ortak bölen der Mises) yoksa, kaynakları verimli kullanıp kullanmadığınızı bilme, neyi nasıl ne kadar üreteceğinize karar verme ve bunun üzerinden bir planlama yapma şansınız dahi yoktur.

Diyelim bir araba üreteceksiniz ve üretim için elinizde şu seçenekler var;

  • Araba 1) Demir malzeme+8 işçi*günlük 10 saat çalışma*7 gün
  • Araba 2) Altın malzeme+9 işçi*günlük 8 saat çalışma*7 gün
  • Araba 3) Krom malzeme+12 işçi*günlük 5 saat çalışma*7 gün

Burada bizim elimizdeki kaynakları en verimli şekilde kullanabilmek için bu üretim şekillerinden hangisini seçeceğimize dair bir hesap yapabilmemiz lazım. Piyasa sisteminde hepsini fiyatlar sayesinde hesaplayabiliriz; diyelim altın malzeme 5000 lira, demir malzeme 2000 lira, krom malzeme de 1000 lira ve bir işçinin saatlik ücreti de 10 liraya denk gelsin (fiyatlar tamamen varsayımsal, açıkçası bu hammaddelerin piyasa değerini bilmiyorum ama örneğimize herhangi bir sorun teşkil etmiyor bu). Bu fiyatlar üzerinden:

  • A1=2000+10*10*7*8=7600 TL
  • A2=5000+9*10*8*7=10040 TL
  • A3=1000+12*5*7*8=5200 TL

oluyor. Bu fiyatlarla üretim yapıp, sene sonunda kâr-zarar ilişkinize bakıp üretim modelinizdeki unsurları değiştirebilir, kaynaklarınızı rasyonel biçimde kullanabilirsiniz. Fiyatları oluşturan piyasa — yani toplumdaki bireylerin istekleri ve arzuları — olduğuna göre, standart bir piyasa ekonomisi içinde hesaplama yapmanız hiçbir sorun teşkil etmez. Fakat üretim araçlarında özel mülkiyetin olmadığı dolayısıyla piyasa sürecinin de işlemediği bir toplumda fiyatların rehberliği olmadan nasıl üretim yapabileceğinize karar vermeniz mümkün değildir. Ondan az değişkenli bir araba üretimini bile planlamak imkansız olduğuna göre milyonlarca girdi çıktısı ve değişkeni bulunan bir ekonomiyi planlayabilmenin imkanı yoktur. [3] Bu aritmetik problem genelde Hayek’in (birazdan göreceğimiz) bilgi problemiyle karıştırılır.

3) Bilgi Problemi

Toplumdaki bilgi problemi, “toplam olarak hiç kimseye verilmeyen bilginin kullanımı problemidir”. Hayek bununla şunu kast etmektedir; toplumda teknik veriden, doğal bilimlerin verilerinden ayrı bir veri türü olarak, bireyler sadece kendilerinin farkında olduğu, kendilerine özgü eşsiz bilgilere (unique knowledge) sahiptir. Toplumun içerisinde hem ekonomik hem de diğer toplumsal ilişkiler ve etkileşimler, bireylerin merkezi olmayan, bir monopol kuvvet tarafından yönetilmeyen, bireyin kendinde olan bu ufak bilgi parçalarıyla var olmaktadır. Bilgi, toplumda dağınık durumdadır ve herkes sadece kendi yerel bilgisine sahiptir, dahası bu bilgiler durağan da değildir. Milyonlarca bireyin kendi bilgileriyle yarattığı düzen — ki Hayek’in kendiliğinden düzen fikrinin de temeli burada yatmaktadır — Hayek’in deyimiyle mucizevidir. Bu kadar çok verinin herhangi bir merkezi güç tarafından toplanması ve optimal kararın bu verilere göre hesaplanması mümkün değildir:

Uğraşmak zorunda olduğumuz değişken sayısı, tesadüfi etkilerin istikrarlı sonuç yaratmasını sağlayacak kadar çok değildir. Sürekli mal ve hizmet akımları, devamlı bilinçli ayarlamalarla, bir gün önce bilinmeyen şartların ışığında her gün yapılan yeni düzenlemelerle, A’nın gerçekleşmesi başarısız olduğunda hemen B adımını atarak sürdürülür.

Burada Hayek’in bireyselci epistemolojik tutumunun postmodernist olduğu savunulabilir [2]. Kimsenin kendi anlatısının dışında “gerçek bilgiye” sahip olamayacağı ve toplumda narratiflerin dağınıklığı ila merkezi metanarratiflerin sorgulanması pekâla Lyotard’ın postmodern durumuna uymaktadır. Eğer Hayek’in toplum felsefesi doğruysa, ki gayet doğru durmakta, o zaman her tür merkezi planlamalar büyük bir hatadan muzdariptir; alakalı tüm bilgilere sahip olunabileceği sanrısı. Bu sadece Leninist sosyalizm için bir sorun değildir, eğitim sisteminden tutun sağlık sektörüne her konuda bize yol göstermesi gereken bir problemdir. Eğitim sistemimizin sorunlarının büyük bir kısmı ideoloji merkezli olmasından kaynaklanıyorsa, diğer kısmı da neredeyse sosyalist denebilecek bir merkezi planlamacılıkla yönetilmeye çalışılıyor olması kökenlidir.

Friedrich August von Hayek (1899-1992)

Hayek’in makalesinin ikinci kısmı, bu kadar çok bilginin toplumda bireylere nasıl ulaştığı ve onların davranışlarını nasıl düzenleyebildiğidir. Burada eski dostumuz fiyat sistemi karşımıza çıkar (ve bu kısım gerçekten de Mises’in problemine çok benzerdir, muhtemelen karışıklıkların kaynağı da budur). Fiyatlar bireylere, bütün hakkında bilgi sahibi olmadan rasyonel biçimde kendi davranışlarını yönetme imkanı verir. Hayek’in ifadesiyle:

Fiyat sistemi, bireysel üreticilerin, fiyat hareketlerinin yansıttığından daha fazlasının bilinemeyeceği değişmelere göre faaliyetlerini ayarlayabilmelerini sağlar. Kısaca, bir simge (sinyal) olarak, yalnızca en gerekli bilgi yalnızca ilgili kişilere aktarılır.

Bir üreticinin, neyi, nasıl, ne kadar üreteceğine karar vermek için hammaddelerin, ara ürünlerin vb. tüm bilgisine sahip olması gerekmez, ekonomiye dair tüm bilgiler fiyatların içine halihazırda sıkıştırılmış durumdadır . Fiyatlar, neyi nasıl yapması gerektiğine dair ilgili sinyali gönderir. Fiyat mekanizması toplumda bilginin taşıyıcısıdır. Mises’in hesaplama problemi burada Hayek’in bilgi problemiyle birleşir; Fiyatlar olmadan aritmetik hesap yapamayız ve yapabilsek bile toplumda gerekli bilgilere fiyat sistemi olmadan ulaşamayız. Bu yüzden piyasa sisteminin yerini alacak her tür merkezi planlamacılık kaybetmeye baştan mahkumdur. [4]

4) Totalitarizm Problemi

Sosyalizmle ilgili ayrı bir problem de sosyalizmin totaliterleşme temayülüdür. Bunun birbirine bağlı birkaç sebebi vardır. En başta, devletin tüm üretim süreçlerini planlayabilmesi, toplumsal ilişkileri değiştirebilmesi için mutlak bir güce sahip olması gerekmektedir. Sosyalist bir devlet “sivil boşluklara” ne kadar çok izin verirse, kendi amaçlarında bozgun yemeye o kadar müsaittir. Fakat bu büyüklüğün ayrı bir sorunu vardır: a) Lord Acton’ın deyimiyle “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır.”, bu kadar büyük bir devletin yöneticilerinin yozlaşmaya açıklığı, devletin görece küçük olduğu bir devletten daha yüksektir. Böyle bir güce sahip olanların, bu gücün getirilerini elinde tutmak için her şeyi yapmaya teşvikleri vardır. Bunlar maalesef ülkece bizim de uzak olduğumuz olaylar değildir.

Yine devletin gücüyle ilgili olarak, devletin gücü ne kadar büyük olursa, o gücü kullanmak isteyenler de onu ele geçirmek için o kadar hevesli olacaktır. Bu da siyasetin çoğu zaman iyi niyetli, halkı düşünen insanlardan çok devlet rantından pay kapmaya çalışanların uğrak noktası olacağı anlamına gelir. Dahası, bu kişiler daha gözü pek ve her şeyi yapmaya olacağı için devlet kadrolarını iyi niyetli, daha ılımlı siyasetçilerden daha rahat dolduracaklardır. [5] Bunun sonucunun toplumsal baskı, dikta ve devlete bağlı her kurumda yozlaşma olacağı hem tarihsel hem de teorik olarak görülebilir.

Bu sorunlar demokratik yönetim biçimlerinde bile kendini ciddi olarak gösterirken [6], kadir-i mutlak faşist, sosyalist ve benzeri devlet biçimlerine sahip yerlerde önüne geçilmesi mümkün değildir. Buna gerçek dünyaya dayalı bir çözüm sunamayan sosyalistler, bunu yapamadıkları takdirde tarihsel felaketleri tekrar etmeye mahkumdur.

5) Nozick’in Ahlaki Problemi

Robert Nozick, Anarşi, Devlet ve Ütopya kitabında zoraki yeniden dağıtım şemalarına karşı geliştirdiği argüman şu şekildedir:

D1 sizin kafanizdaki ideal dagitimci adalet durumu olsun. Nozick bunu full egaliteryen sosyalizm olarak seçiyor.

  • D1: adil durum, herkes eşit paya sahip

D1’deyken herkes adil şekilde mal değişimi yapıyor ve (kimsenin eşit olmadığı) D2 durumu oluşuyor. Bunu şöyle gösterelim:

D1 (tam egaliteryenizm)›herkesin adilane biçimde (hiçbir zorlama olmadan, kendi hakları olan) mallarını takası)›D2 (esitsizlik)

Eğer D1 adilse, D2’ye giden yollar da adilse, D2 (eşit olmadığı halde) nasıl adaletsiz olabilir?

Bunun için Nozick’in verdiği örnek şudur: Diyelim Wilt Chamberlein basketbol oynuyor. İnsanlar Chamberlein’in oynamasını görmek istiyor ve maç girişinde stadın yanındaki kutulara 25 cent atıyorlar. Sezon sonunda toplam 1 milyon kişi geliyor ve Chamberlein’in 250 bin doları birikiyor. Eğer basket maçlarına gelen herkes gönüllü geldiyse ve parayı gönüllü olarak verdiyse, Chamberlein’in totalde 250.000$ parasi olması (ve herkesin baslangıçtaki durumdan 25 cent eksik olması) nasıl adaletsizlik olabilir? O halde eşitsizlik, per se, adaletsizlik değildir.

Bunun ötesinde bu daha buyuk bir implikasyon içeriyor. eğer insanlarin adilane biçimde ellerindeki mallari paylasmasini engellemeyezsek sosyalizmin uygulanabilmesinin, insanlar arasindaki kapitalist eylemleri (i.e, değiş tokuş/alışveriş) engellemenin tek mümkün yolu, insanlarin hayatına sürekli olarak adaletsiz biçimde müdahale etmektir.


Kaynaklar

İleri Okuma

  • Marx ve Emek Değer Teorisi’nin sorunları için en iyi çalışmalardan biri Murray Rothbard’ın An Austrian Perspective on the History of Economic Thought’un ikinci cildinde, 12 ve 13. Bölümler
  • Sosyalizme dair en kapsamlı eleştiri için: Sosyalizm, Ludwig von Mises
  • Koordinasyon Problemi ve SSCB ilişkisi için: The Political Economy of Soviet Socialism: Formative Years, 1917–1928, Peter Boettke
  • Ekonomik Hesaplama ve Bilgi Problemleri için:
  • From Mises to Marx: Post Capitalist Society and the Challenge of Ecomic Calculation, David Ramsay Steele
  • Rivalry and Central Planning: The Socialist Calculation Debate Reconsidered, Don Lavoie
  • Socialism and the Market: The Current Status of the Debate, Peter Boettke (edt.)

Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nde İngilizce Öğretmenliği okuyor. Yoğunlaştığı alanlar ahlak ve siyaset felsefesi olmakla birlikte politik iktisat ve evrimsel ve bilişsel psikoloji de ilgisi kapsamına girmektedir.

2 Yorum

  1. Bunlar gerçekten çok kalitesiz eleştiriler muhtelemen birincil elden Marx ve Engels okuması yapılmamış. Marx’ın emek-değer teorisi ciddi şekilde yanlış anlaşılmış vs.

  2. ” Örneğin, üzerine bir saat uğraşarak çamurdan bir araba yaptım diyelim. Bunun, üzerine yine sekiz saat emek verilerek ortaya çıkan bir ev eşyası –diyelim, bir bıçak- yaptım. EDT’ye göre bu ikisinin değerinin aynı olması gerekmektedir.”
    bu saçmalığı hala öne süren insanlar olduğunu inanamıyorum. sosyal olarak gerekli emek ve rekabet ilkesi bağlamına almadan nasıl işlerlik kazandırabilirsiniz ki zaten edt’ine? komik eleştiriler olmuş. Totalitaryanizm ise hiç de Marksizmin özüne ait bir şey değildir. Şahsen ben kendimi Marksist olarak tanımlamıyorum fakat bu eleştiriler çok çiğ. Birinci elden okuyan herkes bunu görür. Çıkarılabilecek bir sonuç olarak Totalitaryanizm denilirse belki. Fakat profesyonellerin eliminasyonu ve rotasyonu işin içine kattığımızda hiç de kesin olmuyor bu. Tarih boyunca Marksizm gerçekten iliğine kadar sömürülmüş bir teoridir. Çok kötü amaçlar için ‘Tarihsel Materyalizm’in altına sığınılmıştır ki Rudolf Rocker da (bazen Marx’ı da olmakla birlikte) Marksistleri çok eleştirir. Misal bir örnek vereyim, Naziler başa geçtiğinde Alman Marksistleri ‘tarihin zorunlu bir evresi’ olduğunu düşünüp hiçbir şey yapmamışlardır. Bu gerçekten saçma. Böyle pasifize edici bir yanı olduğu belki anlaşılabilir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Mantıkçı Paradigma ve Gündelik Dil Felsefesi - Bilal Bekalp

Sonraki Gönderi

Bilinç Evreni Kaplıyor mu? – Gareth Cook

En Güncel Haberler Analitik Felsefe