Toplumsal-İnşacılık: Temel Bilgiler – Joseph Heath

623 Okunma
Okunma süresi: 12 Dakika

İş arkadaşım Jordan Peterson’ın bu derece meşhur olmasının bir sebebi de onu eleştirenlerin kafalarının epey karışık olması. Birden fazla sefer, tartışmalardan bıçak kavgasına silah getirmiş bir adam gibi çıktı (metaforu bağışlayabilirseniz). Tartışmaya girdiği alanlardan bazıları onun için tereyağından kıl çekme minvalinde olduğu aşikar olan, toplumsal inşacılığa dair tartışmalardı. Böyle bir durumun var olmasının ana sebebi, akademisyen ve aktivistlerin bir şeyin toplumsal inşa ürünü olduğunu söylemenin ne anlama geldiği ve bunun siyasal imalarının ne olduğu konusunda kafalarının karışık oluşu.

Bir felsefeci ve eleştirel kuramcı olarak, burada biraz sorumlu hissediyorum; zira bu konseptlerle iş yapan bizlerin anlatmak istediğimiz şeyleri söylemekte yeterince iyi bir iş yapmadığımızı düşünüyorum. Bilhassa konu, cinsiyet veya ırk gibi karakteristikler yahut özellikler “toplumsal inşalar” ise, bunun onların kolayca değişebilir oldukları anlamına geldiği izleniminin gelişmesine izin verdik. “Toplumsal adalete adanmış olma” ile “her şeyin toplumsal inşa olduğunu düşünme” (yahut “her şeyin toplumsal inşa olduğuna inanmayı isteme”) arasında insanların kafalarındaki sıkı bağlantıyı yaratan bu fikirdir. Netice olarak bu sosyal bilimlerde kayda değer bir rahatsızlık yarattı, ikna edici kanıtlar açısından değil ama buna siyasi sebeplerle inanmak istedikleri için.

Doğrusunu söylemek gerekirse toplumsal olarak inşa edilmiş pek çok şey kolayca değiştirilemez. Lakin bunu açıklamak için toplumsal inşacı iddianın ve onun nasıl bu denli siyasal açıdan yüklenmiş hale geldiğinin temellerine inmemiz gerekiyor. Dünyadaki acının büyük bir kısmına insanların birbirlerine davranma şekillerinin sebep olduğu yaygın olarak gözlemlenmiştir. Bu acıyı biraz olsun hafifletmek isteyenler haliyle bu davranış örüntülerini değiştirmenin mümkün olup olmadığı sorusuna yönelmişlerdir. Bazı vakalarda, cevap açıkça olumludur– örneğin eğer bir davranış başkalarından öğrenildiyse o davranışı öğretmeyi keserek değiştirebiliriz veya toplumsal normlar tarafından empoze edilmişse, o normları dayatmayı bırakabiliriz. Fakat başka vakalarda cevap pekâlâ olumsuz olabilir, çünkü insan doğasının yapısal yahut “biyolojik olarak belirlenmiş” görünen tarafları vardır. Eğer ütopya planınız insanları kendi çocuklarına taraflı davranmaktan vazgeçirmeyi içeriyorsa onun başarıya ulaşması olası değildir.

20. yüzyılın muazzam doğa/yetiştirme tartışmasının konusu şuydu; basitçe söylemek gerekirse,“insan doğası”nın ne kadarı öğrenilmiştir ve ne kadarı doğuştan gelir? Bu münakaşanın nihai kazanımı “her şeyin ikisinden de biraz” barındırdığı sonucunun geniş çaptaki kabulü oldu. Daha kesin haliyle söylersek, “biyolojik” ve “toplumsal” arasında prensipli bir ayrım yapmanın yolu yoktur, zira insan gelişimi, gelişimsel plan ile çevresel koşullar arasında kesintisiz geri bildirimin olduğu bir çevre (başka insanları da içeren) içinde gerçekleşir. Yani, örneğin, insanlar bariz olarak dil öğrenme ve konuşmayı hedefleyen biyolojik adaptasyonlara sahiplerdir (gırtlağımızın yeri gibi fiziksel adaptasyonlar ve hızlı alana-özgü öğrenmeye imkân veren bilişsel adaptasyonlar). On sekiz aylık bir bebekle muhatap olan herhangi bir kişi için insan beyninin dil öğrenme için “donatılmış” olduğu izleniminden kaçınmak zordur. Ne var ki diller biyolojik değildir, diller toplumsal çevrenin bir parçası olan kültürel olgulardır. Dahası, diller belirgin uzlaşımsal öğeler içerir, öyle ki farklı çevrelerde büyüyen çocuklar birbirlerine anlamlı gelmeyen farklı diller öğrenirler. Ve tabii ki izole olarak veya aşırı ihmal edilerek büyüyen çocuklar kendilerinden dil geliştirmezler (örneğin, izole büyümüş örümceklerin hala karmaşık ağlar örebildikleri gibi).

Fıtrat/yetiştirme tartışmasının çözümü, maalesef ki her iki tarafı da haddinden fazla memnun etmiştir; çünkü “doğa” tarafı “her şey ikisinden de biraz”ı pratikte “Her şeyi biyolojikmiş gibi ele alabiliriz.” şeklinde yorumlarken, “yetiştirme” tarafı aynını “Her şeyi toplumsalmış gibi ele alabiliriz.” olarak yorumlamıştır. Aksine, doğru çıkarım “Bazı şeylerin daha biyolojik ve bazı şeylerin daha toplumsal olduğu bir süreklilik vardır.” olmalıydı. Veya biraz daha teknik olarak ifade etmek gerekirse insan gelişiminin bazı gidişatları diğerlerinden daha ”kanalize”dir ve dolayısıyla toplumsal ve çevresel modifikasyonlara karşı daha dirençlidir. (Misal, diğer tüm memeliler gibi, biyolojimiz bizi belli besinlere karşı “doğuştan gelen” tercihlerle donatmıştır. Lakin bunlar diğer memelilerde olduğu kadar katı değildir, yani toplumsal öğrenme ve alıştırmayla değiştirilebilir. Bizim “kazanılmış damak tatları”mız vardır. Yine de kazanılması diğerlerinden daha zor olan damak tatları vardır. Mesela koprofaji (dışkı yeme) normal olarak zihinsel bir hastalık olarak görülür, benliğinin ötesine geçmek olarak değil. Bu halde kazanılmış damak tatları geliştirmeye büyük toplumsallaştırıcı enerji harcayan kültürler az çok inşa edilmiş bir palete kavuşacaktır, bunu yapmayanlar ise biyolojik olarak öntanımlı seçimlerimize daha yakın bir palet elde edecektir.

Belirli bir özelliğin gelişiminin ne derece kanalize olduğu ve dolayısıyla onu gidişatından saptırmak için ne kadar toplumsallaştırma çabası gerekeceği elbette bilimsel bir sorudur. Ne yazık ki, pek çok insanın bu soruyu tarafsız ele almasını engelleyen güçlü siyasi motivasyonları vardır. Ne zaman şu ya da bu şekilde bir adaletsizlikle alakası olan bir özellik söz konusu olsa, pek çok insan o özelliğin biyolojikten ziyade toplumsal olduğuna inanmak ister, o şeyin değiştiğini görmek istedikleri için. Bunun çok sayıda sonucu olmuştur. Bunlardan belki de en barizi, sosyal bilimlerde ve günlük tartışmalarda hâkim olan, biyolojik açıklamaları savunanların iddialarını haklı çıkarmak için bütün muhtemel toplumsal açıklamaları elemelerinin gerekmesi, fakat “toplumsal” açıklamaları savunanların tipik olarak tüm “biyolojik” açıklamaları elemeyi geçtim, iddiaları için kanıt sunmaya bile tenezzül etmemeleri şeklinde tezahür eden, kanıt yükümlülüğünün ölçüsüz dağılımıdır. Örneğin, çocuklarda gözlenen cinsiyet farklılıkları mevzusunda, biyolojik açıklamaların, gözlenen farklılığın toplumsallaşmanın sonucu olabileceğine dair safi varsayımsal açıklamalar tarafından sıradan bir biçimde bertaraf edildiği düşünülür. (Bunun felsefe literatüründen bir örneği için Jesse Prinz’in “Beyond Human Nature kitabına bakın. Felsefeciler garip varsayımsal örnekler düşünmek için özel olarak eğitilmişlerdir ve bunun sonucunda biyolojimizin hayatımızın tüm alanları için önemsiz olduğuna kendilerini ikna etmeleri bilhassa daha kolaydır. Aynı zamanda, bu öz-bilgiye ulaşma yolunda nadiren doğru bir adımdır.)

Sonuç olarak gelinen noktada eğitimli kişilerin tipik olarak siyasi kaynaklı hüsnü zanların incelikli bir formuna dayanarak insan davranışını etkileyen toplumsal faktörlerin önemini çarpıcı derecede abartan inanışlara sahip olduklarını görüyoruz. Bu ise Peterson’ın keklik avlar gibi ifşa edip çürüttüğü “politik doğrucu” bilimin önünü açıyor. Örnek olarak, Peterson’ın ilk defa büyük çapta dikkat çekmesi Kanada İnsan Hakları ilkelerinin sadece cinsiyet ayrımcılığı değil cinsel kimliğe dayalı ayrımcılığı da kapsayacak şekilde genişletilmesine dair bir tartışmaya girmesiyle olmuştur. İnsanlar rutin olarak “Cinsel kimlik biyolojik cinsiyetten farklıdır ve onun tarafından belirlenmez.” gibi şeyler söyleseler de, önce bir durup “belirleme”nin bu cümleye ne anlama geldiğini sormak gerekir.

Sosyal bilimciler genellikle 0.3 veya 0.4 civarındaki korelasyonlardan etkilenirler. Cinsiyet vakasında, nüfusun %99’dan fazlası biyolojik cinsiyetiyle doğrudan örtüşen bir cinsel kimliğe sahiptir. “Eğer bu bir şeyin biyoloji tarafından belirlendiği anlamına gelmiyorsa ne geliyor ki?”, diye soruyor Peterson. Biyolojik belirlenimcilik belirli bir genotipin hiç şaşmadan, vakaların %100’ünde belirli bir fenotipi üreteceği anlamına geliyor olamaz. Misal, iki elimizde beşer parmağımızın olmasını biyolojik olarak belirlenmiş bir gerçek olarak alırız; halbuki bunun gelişimsel bir tarafı da vardır: bazı insanlar altı parmaklı doğarlar, bazılarının bir ya da daha fazlası eksiktir. Yani yukarıdaki cümlede kullanılan biyolojik belirlenimin içkin tanımına göre (%100 korelasyon gerektiren) hiçbir şey biyolojik olarak belirlenmemektedir. Bu durum, biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasında aşırı derecede güçlü bir ilişki olduğu açık gerçeğinden dikkatleri uzaklaştırmaya hizmet eder.

Aynı zamanda toplumsal cinsiyetin toplumsal bir inşa olup, cinsiyetin öyle olmadığı tamamen tutarlı bir anlayış da var. Simone de Beauvoir on ne nait pas femme, on le devient,” dediğinde kadınların ve erkeklerin neye benzediğine dair popüler anlayışımızın büyük ölçüde öğrenilmiş davranışları içerdiğini söylüyordu. Tipik olarak çocuklukta gerçekleşen şey, insan nüfusunu farklı toplumsal roller (“kadın” ve “adam”) almak üzere farklı şekillerde sosyalleşen iki sınıfa (“erkek” ve “dişi”) ayırmak için biyolojik cinsiyetin kullanılmasıdır. Kızlara oturunca bacak bacak üstüne atmak öğretilebilir ve erkeklere öğretilmez, fakat bu cinsiyet rolüyle düzgünce açıklanır, biyolojik cinsiyetle değil. Davranışın kolayca değişebilmesi bunun biyolojik donatıma değil de daha çok toplumsal role bağlı olduğunu kuvvetle söylemektedir.

Biyolojik ve toplumsal cinsiyet ayrımının yapılması faydalıdır; bunun sebebi kısmen ikisi arasındaki güçlü korelasyonun pek çok insanı toplumsal rolün çehresinin biyolojik olarak sabit olduğunu varsaymaya yöneltmesidir. (Bir başka deyişle, insanlar aslında cinsiyet rollerinin sonucu olan çeşitli sosyal davranışları açıklamak için biyolojik cinsiyete başvurdukça toplumsal cinsiyet görünmez kılınmaktadır. Tam da biyolojik ve toplumsal cinsiyet arasındaki neredeyse kusursuz korelasyondan dolayı, bu hata saptanamaz, zira karşı örneklere nadiren rastlanır.) Şunu da söylemek gerekir ki bazı insanlar onları “erkek” ya da “dişi” olarak sınıflandırmayı zor kılacak bir biyolojiyle doğarlar ve haliyle tarih boyunca onlara biraz keyfi olarak cinsiyet atfedilmiştir. Kimisi de kendisine atanmış toplumsal cinsiyetten memnun olmaz ve bunun altında yatan biyolojisinde bir muğlaklık olmamasına rağmen rolünü değiştirmek ister.

Elbette büyük soru bahsedilen rollerin içeriğinin değişip değişmeyeceği yahut ne dereceye kadar değişebileceğidir. Beklentileri değiştirebilir miyiz? Yeni roller yaratabilir miyiz? Onları toptan hükümsüz kılabilir miyiz? Birçok insan hatalı şekilde varsaymaktadır ki eğer toplumsal inşa tezi doğruysa bunların cevabı “evet”tir. Bir şeyin gelişimsel olarak kanalize olmadığını kanıtlamak ne istersek yapabileceğimizi gösterir–ve eğer değişime karşı herhangi bir direnç olursa, bu insan doğasından değil de toplumun “muhafazakâr” yahut “gerici” öğelerinden kaynaklanıyor olmalıdır.

Buradaki problemi görmek için, şu din analojisine bakın. Din bariz şekilde kültüreldir ve yine bariz şekilde uydurmadır. (Eğer ateist veya teist herkesin mutabık olduğu bir şey varsa o da, dini inançların genellikle yanlış olduğudur. Bu noktada teist ve ateist arasındaki tek fark teistin bir istisnaya (kendi inancı için) izin vermesi, ateistin ise hiçbiri istisnaya izin vermemesidir.) Her koşulda birisi dinlerin uydurma olmasına dayanarak yeni bir din uydurmanın kolay olacağı sonucuna varabilirdi. Ve aslına bakarsanız bunu yapmayı pek çok insan denemiştir. Öğrendikleri şey ise şu olmuştur: yeni bir “vahiy” üretmek veya yeni ritüel pratikleri geliştirmek pek de zor değilken, bunların büyük ölçekte kabul görmesini sağlamak hemen hemen imkânsızdır.

Eklemek gerekir ki, sıkıntılı kısım toplumsal yayılmadadır. Bunun nedeni de kısmen, insan dikkati ve hafızasının belirli türde hikayeleri diğerlerinden daha ikna edici kılan biyolojik kökenli güçlü tarafgirliklere tabi olmasında yatar. (Pascal Boyer, Religion Explained kitabında yeni batıl inançlar uydurmaya ve yaymaya çalışıp bunlardan bazılarının kalıcı olmasında ve bazılarının yok sayılıp çabucak unutulmasında hangi özelliklerin etkili olduğunu anlamaya çalıştıkları birtakım şaşırtıcı deneyi anlatır.)

Çocuk kitaplarında da benzer bir dinamik vardır. Bunlardan yılda abartısız binlerce yayımlanır (insanlar bu basit kitapları çocuklarına okumaya o kadar vakit harcarlar ki herkes bir noktada “Ben de böyle bir şey yazabilirim.” diye düşünür). Ama bu alanda rekabetçi bir piyasa vardır. Ancak bir avuç kitap gerçekten başarılı olur. Bunları seçip çıkaran sistem ise esasında doğal seçilimdir. Peki çevre nedir? İnsan idrakı, özellikle sosyalleşmemiş beynin çok yönlü tarafgirlikleridir. Çocuk kitaplarının Freudyen okumaları bu sebeple o kadar ikna edicidir. Yazarların gizlice bunu akıl etmiş olmaları sebebiyle değil. Bunun sebebi bu temaların belirli hikayelerin insana hitap etmesini, hatırlanmasını ve tekrar anlatılmasını sağlıyor oluşudur.

Bu, aynı zamanda Peterson’ın önde gelen dünya dinlerinin ve dini metinlerin, henüz tamamıyla dillendirmeyi başaramadığımız derin gerçekler içerdiğini düşünme sebebidir. Belli hikayelerin albenisi vardır, bize derin biyolojik bir düzeyde çekici gelirler; bu hikayelerin başarılı olmasının ve tekrar edilmesinin sebebi budur. Bu hikayelerin bize bu kadar şiddetle hitap etmesini sağlayan şeyin ne olduğunu bilmiyoruz, haliyle hala onları inceleyerek kendimiz hakkında öğrenebileceğimiz çok şey var. (Ben bu hikayelerin saklı bir bilgelik içermekten ziyade başka bağlamlara uyum sağlamış öğrenme kısa yollarının (heuristics) hatalı ateşlenmesinden beslendiğini düşünmeye meyilliyim. Bu da bir kişinin derin gerçeğinin diğerinin keyfi bilişsel tarafgirliği olduğunu gösteriyor.)

Tüm bunlar, toplumsal kurumların ne kadar kolay değişebileceğine dair epey önemli kısıtlamalar getiriyor. Mesela, “aile” bazı açılardan müthiş esnek bir toplumsal kurumdur. Farklı toplumlarda çok farklı yapılarda zuhur eder, evlat edinme vb. pratikler vasıtasıyla gayet keyfi şekilde genişletilebilir. Buna rağmen, toplumsal reformcular aileyi abartısız binlerce yıldır ilga etmeyi deniyor ve başarısız oluyor. Bunun sebebi, aile kurumunun memeli psikolojisinin derinlerine kazınmış ve bastırılması aşırı zor olan bir grup duygusal ve davranışsal eğilimi organize ediyor ve yönlendiriyor olmasıdır. Bu yönde herhangi birinin en fazla başarabildiği, bir “kısır kast” (Katolik rahipliği veya Çin’in imparatorluk harem ağaları gibi) yaratmak olmuştur ve bunlar da istikrarsızlığa meyillidir. Buna karşın, Plato’nun Devletinde anlatılan “koruyucu” düzeni sayısız defa denenmiş ve asla çalışması sağlanamamıştır.

Bu hususta 1960 karşı-kültürünün komün hareketi de bazı öğretici dersler veriyor. Bir zaman, Amerika’da az ya da çok aşırıcılığa kaçan, çeşitli “hayat deneyleri”yle uğraşan 5000’den fazla komün vardı. Bir arkadaşım bir “çocuk yetiştirme kolektifi”nde uzun yıllar geçirdi; bu, çocuk sahibi olup onları biyolojik ebeveynlik ayrımı olmadan kolektif olarak büyütmeye karar vermiş beş kadın ve beş erkekten oluşan bir gruptu. (Planları, çocuklara kimlerin onların biyolojik ebeveynleri olduğunu söylemeden, on kişinin de ebeveyn gibi gösterilip çocukların bakımı ve gelişimiyle eşit olarak ilgilenmekti.) Bu bütünüyle yüz kızartıcı bir başarısızlık oldu ve birkaç yıl içinde çöktü. İnsanların birçoğu kendilerini birbirlerine velayet ve ziyaret hakları için dava açmak üzere aile mahkemelerinde buldular.

Komün hareketine dair belki de en çarpıcı şey neredeyse denedikleri her şeyin başarısız olmasıydı. Yapılan abartısız binlerce deneyden -hayatın hemen her boyutunda toplumsal ilişkileri organize etmenin farklı yollarının denendiği- neredeyse hepsi darmadağın oldu. Üzücü olan şu ki, sadece iki tip komün birkaç yıldan fazla hayatta kalma başarısı gösterdi: ilki güçlü bir dini yönelimi olanlardı (örn. kültler) ikincisi ise yazılı kanunlar ve resmi karar verme prosedürlerini benimseyerek bürokratikleşenler. Başka bir deyişle, komün hareketinin sonuçta kanıtladığı şuydu ki, insanların birbirleriyle doğru düzgün geçinmelerini sağlayacak yöntemler ancak ana akım toplumda zaten kullanılmakta olanlardı.

Peki, tüm bunlardan ne çıkaracağız: İnsanların pek çok açıdan aşırı derecede esnek bir tür olduğunu çıkaracağız, toplumsal öğrenmeye bel bağlamış olduklarını ve davranış normlarını dayatarak toplumsal etkileşimleri büyük ölçüde kontrol edebildiklerini çıkaracağız, fakat aynı zamanda evrilmiş psikolojimiz ve toplumsal ilişkilerimizi belirli yönlerde saptıran biyolojik olarak miras edindiğimiz eğilimlerimiz tarafından ciddi ölçüde kısıtlanmış olduğumuzu çıkaracağız.

Bir nokta daha var ki, tekrarlamak şart. Bu analiz, yenilikçi (progresif) solun neden ve nasıl tehlikeli olma kapasitesinin bulunduğunu anlamamıza yardım ediyor. Sol ile özdeşleşmiş çoğu insan kendilerini öylesine ahlaken doğru kişiler olarak görüyorlar ki herhangi kötü bir şey yapabileceklerini hayal etmekte zorlanıyorlar. Bu sebeptendir ki solun, en azından sol cenahtan geniş çapta destek kazanmış hükümetlerin, 20. yüzyıl süresince kendi insanlarından 70 ila 100 milyonunu katlettiği hatırlamaya şayandır. Bunun büyük bir kısmı bireylerin çoğu kişinin kapasitesinin aşan bir toplum yanlılığı göstermesini gerektiren ütopik siyasi projeler peşinde koşmaları yüzündendi. Bu projeler başarısız olmaya veya direnişle karşılaşmaya başladığında, hükümetler “insan doğası”nın limitlerine dayandıklarını kabul etmek yerine günah keçileri aradılar; projeyi sabote etmekle suçlanan “devrim karşıtı,” “burjuva” yahut “gerici” öğeler oldu. Neticeler trajik oldu.

İşte bu yüzden tüm bu “toplumsal inşacılık” muhabbeti insanları geriyor. Problem şu ki bir yanda elimizde adaletin gerektirdikleri var, diğer yanda ise insan doğasının sınırlamaları. Henüz bu ikisi arasındaki ilişkiye yahut birini diğeriyle nasıl bağdaştıracağımıza dair prensipli bir düşünme şekli geliştirmiş değiliz. Bu sorun Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’nın bitiminde, kendisinin “kültürel üst benlik” (cultural superego) dediği şeye dair aşağıdaki eleştiriyi sunmuş olan Sigmund Freud tarafından açıkça tanımlanmıştır: 

O [kültürel üst benlik] da insanların zihinsel yapısının gerçekleriyle kafasını pek yormaz. Bir emir verir ve insanların buna uyması mümkün mü değil mi diye sormaz. Aksine, insanın benliğinin (ego) kendisinden istenen her şeye psikolojik olarak kadir olduğunu, benliğinin alt benliği (id) üzerinde sınırsız bir hakimiyeti olduğunu varsayar. Bu bir hatadır; normal insan olarak bilinenlerde dahi alt benlik belli bir sınırın ötesinde kontrol edilemez. Eğer insandan fazlası talep edilirse, onda bir ayaklanma yahut nevroz baş gösterecektir veya mutsuz kılınacaktır. “Komşunu kendinmiş gibi sev.” buyruğu insan agresifliğine karşı en güçlü savunma ve kültürel üst benliğin gayri-psikolojik ilerlemesine dair mükemmel bir örnektir. Bu buyruğa uymak imkansızdır; sevginin böylesine muazzam bir abartısı ancak onun değerini düşürebilir; zorlukları bertaraf etmez. Medeniyet tüm bunları kâle almaz, o sadece bize talimata uymak ne kadar zorsa ona uymanın o kadar takdire şayan olduğunu nasihat eder.

Geçtiğimiz yüzyılda bu problem üzerine düşünmemizde pek bir ilerleme kaydetmişiz gibi görünmüyor bana.

Joseph Heath, “Social Constructivism: The Basics”, http://induecourse.ca/social-constructivism-the-basics/?fbclid=IwAR3sO4JDDDggSoz-4lSAr4b5IQXP1LJQV_uUIJlrhp53Cktj8SnL-77C9BQ (Erişim: 23.12.2019), (Çev. Zafer Kılıç)

Boğaziçi Üniversitesi Bilişsel Bilimler yüksek lisans öğrencisidir. Ahlak psikolojisi ve mizah psikolojisi özelinde sosyal psikoloji ve bunlarla ilişkili felsefe alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Gettier Problemi’ne Giriş: Gerekçelendirme Sorunu – Taner Beyter

Sonraki Gönderi

Kutsal Kitapların Anlamlarında Görelilik – Mehmet Mirioğlu

En Güncel Haberler Sosyal Bilimler