Uzaysal Konum ve Ontoloji – Arda Denkel ile Yalçın Koç Arasında Bir Tartışma

//
538 Okunma
Okunma süresi: 34 Dakika

Eğer nesne dediklerimizi fiziksel varlığın temel öğeleri arasında sayarsak şöyle bir soru gündeme geliyor: Nesne, varolabilmek için (zaman içinde) uzayda bir yer kaplamak, bir uzaysal konumu olmak zorunda mıdır? Anlaşılacağı gibi, belirli bir biçimi olmak ve dolayısıyla özdeşliği, tikelliği ve sayılabilirliği olmak da böyle bir konumu olabilmeye bağlı. Sağduyunun deney verisi açısından gözlemlenebilir (algılanabilir) dünyaya ilişkin olarak verdiği yanıt uzaysallığın nesne için zorunlu olduğudur. İnsanın algıladığı dünya, zorunlu olarak uzay-zaman içinde yer alan nesneler ve bunlar üzerinde yine uzay-zamanda gerçekleşen olaylar ve durumlardan oluşur. Bu tartışmada Arda Denkel böyle bir görüşü savunuyor, Yalçın Koç ise bunu yadsıyor. Koç’un yadsıyış yolu, küçükler fiziği dediğimiz gözlemlenemezlere (kendileri hakkında doğrudan deney olanağına sahip olamadığımız, elektron, kuark gibi kuramsal «nesnelere») ilişkin kimi savları bütün doğaya, gözlemlenebilir orta boy nesneleri de kapsayacak biçimde yaymak, genellemek. Böyle bir tutum her şeyden önce Bilimsel Gerçekçilik dediğimiz felsefi yaklaşımı gerektiriyor. Bilimsel Gerçekçilik’e göre, algıda gözlemleyemediğimiz halde, dolaylı deney ve hesapla çıkarsadığımız şeyler birer nesnel gerçekliktirler. Bunlar her ne kadar kurama bağımlı olsalar ve konuyu kavrayan başat kuram değişince bunlar da değişiyor olsalar, yine de gerçektirler.

Yalçın Koç’un tutumunun zorunlu kıldığı ikinci bir sav asıl gerçeğin bu gözlemlenemezler (elektron, kuark, vb.) olduğu ve gözlemlenebilir olan masa, kalem, ağaç gibi nesnelerin öznitelikçe bunlarla çelişmeleri, uyuşmaz görünmeleri durumunda bu gözlemlenebilirlerin bi­ ze görünüş biçimlerinin yalnızca bir «görünüş»*[TCA1]  sayılması gerekeceği. Dolayısıyla bu tutum açısından deneyle doğrudan kavrananlar «görünüş», deneyle dolaylı olarak ve hesapla kavrananlar, yani gözlemlenemez küçüklerin evreniyse temel anlamdaki «gerçek» tir. Yalçın Koç’un fizik bilimine dayandırdığı bir savı daha var: Bu, Heisenberg’in belirsizlik ilkesinden yola çıkarak matemetiksel hesaplama yoluyla vardığı ve kimi gözlemlenemezlerin uzaydaki yerlerinin (konumlarının) aktüel (ya da «gerçek») olmadığı görüşü. Koç’a göre uzaysal konum bunların varlığı için bir zorunlu koşul değildir. Doğruluğuna (ve dolayısıyla gerçekliğine) güvenilen bu olgu, gözlemlenebilirlerin zorunlu gibi görünen uzaysallık özniteliğiyle çelişiyor. Bundan ötürü de Koç için gözlemlenebilirler dünyası bir görünüşe indirgeniyor. Her şeye yeniden başlamak, bütün bilimi, mantığı, sağduyu düşüncesini, yeni baş­ tan, alışageldiğimiz «görünüşün» dışındaki bu yeni bakış açısından yorumlamak gerekiyor. Bu öylesine kökten bir yeniden yorum ki, bildiğimiz özdeşlik, sayılabilirlik koşullarını bile kullanım dışı bırakıyor; bu bağlamda özdeşliği ayrılık ve seçiklik ile saptayamıyor, kavrayamıyoruz.

Bu tutum, bir açıdan Bilimsel Gerçekçilik’in en uç noktası. Öyle bir Bilimsel Gerçekçilik ki, orta boy nesnelerin gerçekliğini bile türevselleştiriyor. Böyle yapmak zorunda, çünkü ona göre küçükler, orta boy nesneleri oluşturan, fakat varlık koşulları onlara uymayan şeyler. Dolayısıyla birinden biri fazla, ve görünüşe indirgenmesi gerekiyor.

Arda Denkel sağduyu «dünyasını» bu yaklaşıma karşı savunuyor. Ona göre, eğer deney verisine doğrudan dayanan sağduyu dünyasının gerçekliğini bile yadsıyorsa, Bilimsel Gerçekçilik sorgulanmalıdır. Ancak Denkel bu tartışmada ortak bir zemin koruyabilmek amacıyla Bilimsel Gerçekçilik’i sorgulamıyor, onu doğruymuş gibi varsayıyor. Eleştirisini, gözlemlenmezlerin gerçekliği varsayıldığında (a) onlar için uzaysallığm zorunlu olmadığı savma ve (b) küçüklerin bu niteliğin­ den büyüklere geçerli genellemeler yapılabileceğine karşı geliştiriyor. Ayrıca (c) alanlar arasında özniteliksel uyuşmazlıklar varsa bunun gözlemlenebilirlerin değil, gözlemlenemez kuramsal «nesnelerin» ger­ çek olmadığını göstereceğini düşünüyor.

Bu tartışma, 14 Mayıs 1986 günü Zeynep Davran’ın Boğaziçi Üniversitesi TB 415’te öğrencilere ve öğretim elemanlarına Denkel’in Nesne ve Doğası’nı tanıtan konuşması ertesinde başladı. Orada sonuçlandırılamayan düşünce alışverişi iki hafta süresince aşamalarla yapılan uzun konuşmalar ve öğrencilere açık tutulan karşılıklı yazışmalarla devam etti. Bunu izleyen sayfalarda bu yazışmaları bulacaksınız.

A. Ontolojinin Temelleri Arda Denkel

Yalçın Koç ile Arda Denkel’in kendi çalışmaları içinde benimsedikleri ontolojiler, birbirlerinin tam karşıtı önermeler içermekten öte, hemen bütünüyle, böyle karşıt önermelerle belirleniyor. Arda Denkel’e göre uzaysal konum (yer, mekân) bir nesneyi o nesne yapan, başka nesnelerden ayıran, onun zaman içindeki özdeşliğini temellendiren en önemli bir varlıksal kategori. Bu düşünce açısından, bildiğimiz nesneleri uzaysal konumlarından bağımsız olarak tanımlamak, hatta ayırt edici olarak betimlemek olanağı bile yok. Yalçın Koç içinse, uzaysal konumun insanca yapılan gözlem öncesinde aktüel olduğu söylenemez.

Dolayısıyla nesnenin tanımı ya da betimlenmesi uzaysal konumdan bağımsızdır. Böyle bir sav, nesnelerin biçimsel yönlerini (dış sınır, nitelik vb.) ve çokluklarını (bireyleşmiş tikeller olmalarını) da insanca yapılan gözleme bağımlı kılıyor. Hem biçim hem de çokluğun uzaysal yeri gerektirmeleri, uzaysal yerinse gözleme bağımlı olması dolayısıyla, bu sonuç Yalçın Koç’un savunduğu ontolojinin bir mantıksal vargısı. Arda Denkel’in birbirleriyle uzaysal ilişkiler içindeki, belirgin somut biçimler taşıyan tikel nesnelerin çokluğundan oluşan, «dünyasının» Yalçın Koç’un «Parmenides’in doğrultusunda, mekan’da değişme olarak görünenlerin aslında ‘gerçek değişme’ olmadıkları»nı (Determinizm ve Mekân, B.Ü. Yayınları, 1984, s. 111) öne süren ontolojisiyle karşıtlığı apaçık olsa gerek. (Not: Yalçın Koç «uzaysal yeri olmayan değişimleri» olanaklı görüyor.)

Aynı alana ilişkin düşünceleri bu ölçüde karşıt olan iki meslektaşım bunu tartışmaya açmamalarının bir kayıp olacağı kanısındayım. Bu tartışma 14 Mayıs günü yapılan toplantıda, zaten fiilen başlatılmış olduğu. Bu başlangıcın, öğrencilerimizin hazır bulunduğu bir ortamda yeralmasını sevinçle karşılıyor, karşıt savların nasıl savunulduğunu onların da izleyebilmeleri için, tartışmayı yazılı ve herkese açık olarak sürdürmeyi yararlı buluyorum. Aşağıda önce Yalçın Koç’ un uslamlamalarını özetleyecek, sonra da bunları eleştireceğim. Çünkü, apaçık görüldüğü gibi, bu uslamlamalar doğru sonuçlar içeriyorsa, benim algılanabilen nesneler düzeyine ilişkin ontolojimin kimi temel yanılgılar üzerine kurulduğu, kaçınılmaz bir vargı olacak. Tabii benim ontolojim geçerliyse bu kez Yalçın Koç’unkinin, en azından algılanabilir nesneler düzeyinde, kavramsal çelişkilere saplanmış olduğu ortaya çıkacak.

Yalçın Koç’un ulaştığı ve yukarıda açıklanan sonuçlar bir tek uslamlamayla temellenmiyor. Öncekinin sonucunu kendine öncül yapan birkaç düzey uslamlamanın sonucu olarak geliyor bunlar. İlk olarak uzaysal yerin, herhangi bir gözlem (ölçme) öncesinde aktüel olmadığı ve bunun elle tutabildiğimiz nesneler alanı için de aynen geçerli olduğu savını içeren uslamlamaya bakalım:

  • A. Kuantum fiziği alanındaki kimi uslamlamalara göre uzaysal yer, ona aktüellik kazandıran herhangi bir gözlem öncesinde ancak potansiyel olarak vardır.
  • B. Küçükler fiziği ve gözlemlenebilirler fiziği aynı (bir tek) doğanın fizikleridir; birbirlerinden temel farklılıkları olmamak gerekir. Önceki, sonrakinin temellerinde (öncekinin nesneleri sonrakinin öğelerini oluşturan öğeler) olduğuna, göre, kuantum fiziğindeki sonuçlar, gözlemlenebilir nesnelerin fiziği için de aynen (sınırlamalar, kısıtlamalar, koşullar getirmek gereği olmadan) geçerlidir; bu alana, doğru olarak yayılıp, yüklenebilirler.
  • C. (Dolayısıyla) gözlemlenebilir nesneler için uzaysal yer, gözlem öncesinde aktüel değildir. Uzaysal yerin aktüellik kazanması için nesnelerin uzaysal yere ilişkin bir biçimde gözlemlenmiş olması gereklidir.

Bu geçerli bir uslamlamaysa, C’nin doğruluğu A ve B’nin doğruluğuna bağlı olacağından, bu iki öncülü sınamak durumundayız. Öncelikle B’yi ele alalım. Yalçın Koç, B’yi, kitabında (Determinizm ve Mekân) belirgin ve dolaysız olarak öne sürmüyor. Geçerliliğini, ya da doğruluğunuysa, hemen hiç tartışmıyor, (s. 28’de klasik ve kuantum mekanikleri arasında bir karşılıklılık sağlamayı amaçlayan Ehrenfest Teoremi’nin yeterince sağlam olmadığını söylüyor.) Oysa s. 110’da 2. paragraf küçükler fiziği üzerineyken, 3. paragraftan başlayarak gözlemlenebilir nesneleri de kapsayan genel önermelerle karşılaşıyoruz.

Dolayısıyla B öncülünün bir örtük varsayım olarak bu iki paragraf arasına sıkışmış olduğunu düşünebiliriz.

Yalçın Koç’un, uzaysal yerin ölçüm öncesi potansiyel olduğuna ilişkin savı, ortodoks kuantum mekaniğindeki belirlenmezciliği (indeterminism) gidermekte, «yerel-olmayan determinist bir kuvantum mekaniğine imkân tanımaktadır.» (73) Bir an için ortodoks kuantum fizikçilerinin haklı olduğunu, yani küçükler alanında belirlenmezciliğin geçerli olduğunu düşünelim. Bu doğruysa ve de B öncülü doğruysa, aynı gerekçelerle, gözlemlenebilir nesnelerin alanında da belirlenimcilik geçersizdir, denmek zorunda kalınacaktır. Nedensel ilişkilerin genelleştirilip yasallaştırılamayacağı, görüp, içinde yaşayabildiğimiz tür­ den her olayın belirli bir nedeni bulunduğunun savunulamayacağı gibi sonuçlar da bunu doğrudan izleyecektir. Örneğin, buna göre, düğ­ meye bastığımızda ışık yanmıyorsa artık «elektrik kesilmiş», «hatlar­ da kopukluk var herhalde», ya da «ampul yanmış» gibi açıklamalar geçerlililerini yitirmiş olacak, «herhalde aktüelleşmeyen bir şeyler var» veya «bugünlerde de hiç aktüelleşmiyor» türünden açıklamalar yeğlenmek zorunda kalınacak. Bu sonuçların ne ölçüde sindirilebilir şeyler olduğunu burada tartışmayacağım. Ben kendi açımdan gözlemlenebilir nesneler alanında zorunlukçu olması gerekmeyen bir belirlenimcilikten vaz geçilmeyeceği kanısındayım. Öte yandan, yukarıki sonuçlarda sınırlama ve yumuşatmaların gerekli olduğunu söylemenin, mutatis mutandis, Yalçın Koç’un C önermesinin değiştirilmesini gerektireceğini anımsatmak istiyorum. Çünkü böyle bir yumuşatma, ancak B önermesi bağlamında empoze edilecek kısıtlamalarla olanak bulabilecek gibi görünüyor. Yumuşatılıp kısıtlandığında, C önermesi nasıl bir biçim alırdı, ve nesnelerin biçimleri, yerleri, çokluklarına ilişkin hangi sonuçları içerirdi, şimdiden bilemeyiz. Fakat yazımın başında İçerildiğine değindiğim varlıksal sonuçların, ancak, B’de hiçbir kısıt­ lama getirilmemesi durumunda içerileceğim unutmamak gerekir. Bir başka deyişle, B’nin kısıtlanmaması Koç ontolojisi için zorunludur. (Not: Burada kuantum mekaniğinin belirlenimciliği dışlayıp dışlamadığının doğruluğu önemli değil; bunu yalnızca bir varsayım olarak kullanıp, B’nin genelleme yetkisini sorguladık.)

Şimdi, A öncülüne dönüp, onun arka planını oluşturan uslamlamaya göz atalım. Burada, kabataslak bir dile getirişle, şöyle bir uslamlama görüyorum:

  1. Kuantum fiziğinin kurulabilmesi için geretirilen ölçme (gözlem), potansiyellik/aktüellik gibi kavramlara ilişkin temel varsayımlar doğrudur.
  2. Heisenberg’in belirsizlik bağıntısı geçerli ve doğrudur.
  3. Yalçın Koç’un 5. Bölüm uslamlaması doğru bir sonuç içermektedir. (Yani «yerel-olmayan klasik impuls, impuls’a ya da mekan’a ait bir gözlem (ölçme) öncesinde fiilidir» (s. 108) ya da, «Kuvantum mekaniği ve özel rölativite kuramına ait kütle-enerji bağın­ tısının birlikte düşünülmeleri durumunda serbest taneciğin ölç­ me öncesinde de fiili (actual) bir impulsu bulunduğu» doğrudur. (106)
  4. «Mekân (yer, mahal), ancak mekân’a ait bir gözlemin yapılmış olması halinde fiiliyet (actualtiy, gerçeklik) kazanır. Mekân’a ait bir gözlemin yapılmamış olması halinde, mekân kuvvede mevcut­ tur (potential)». (108). Bir başka deyişle, A önermesi doğrudur.

Arda Denkel’in ne (2), ne de (3) öncülerinin doğruluğunu saptayacak bir fizik bilgi ve yeteneği bulunmadığına göre, bunları doğru varsaymaktan başka geçerli bir yolu da yok. Ancak kendisi şimdi (1) öncülünü Yalçın Koç’un kitabında verilen bilgiler ışığında değerlendir­ meye çalışacak: Nedir kuantum mekaniğini temellendiren «ölçme», «potansiyel» ve «aktüel» kavramlarından bu bağlamda anlaşılan? Koç’u dinleyelim. «Kuantum kuramında… ölçme öncesi ile sonrasını veren tasvirler arasında kategorik bir ayrım yapılması zorunludur. Kuantum mekaniğinin çerçevesinde düşünülen ölçme’ye göre, ölçülen dinamik değişkenin ölçme sonrasındaki belirli değerini kullanarak, ölçme öncesine ait kesin (certain) ve belirli (determinate) bir değer bulunamaz.» (13) Öte yandan klasik mekanik ve «özel ve genel rölativite kuramlarının çerçevesinde… ölçülen, dinamik değişkenin belirli (determinate) değerini kullanarak, ölçme öncesindeki belirli değerini bulabiliriz. Ölçülen dinamik değişkenin, ölçme öncesinde ve sonrasında belirli değerleri bulunması nedeniyle sözkonusu dinamik değişken, ölç­ me öncesinde de sonrasında da fiilidir (actual). (13) Buna karşılık kuantum mekaniğinde sözkonusu değerlerden «ancak belirli olasılıklarla söz edebiliriz. Bu durum, elbette, dinamik değişkenlerin ölçme öncesinde belirli değerleri bulunmasını gerektirmez. Dolayısıyla, sözkonusu dinamik değişken, ölçme öncesinde kuvvede mevcuttur (potential); ölçme sonrasında ise fiilidir (actual). Kuantum mekaniğinde ,ölçme, kuvveyi (potential) gerçeğe (actuality) dönüştürür. Yani, ölçülen değişkeni kuvveden fiile çıkartır.» (13) «Kuantum kuramında, ölçme, dinamik değişkenler bakımından, kuvveyi (potentiality, potential) gerçek’e (actuality, actus) dönüştürür. Bu dönüşme mutlaktır, yani, ölçme sonrasındaki gerçekten (actuality) hareket ederek, ölçme öncesine ait bir gerçeği kuantum mekaniğinde düşünemeyiz. Kuvve-gerçek (potentiality-actuality) ayrımı yukarıda belirlenen çerçevede, sadece kuantum mekaniğine özgüdür.» (15)

Bu alıntılardan, kuantum mekaniği bağlamında şu ilişkilerin doğru varsayıldığını çıkarsıyorum:

  • Aktüel olmak = ölçüm (gözlem öncesi ya da sonrası) bağlamında bir değer taşımak.
  • Potansiyel olmak= ölçüm bağlamında bir değer taşımamak.

İlk önce sorulması gereken, potansiyel ve aktüel kavramlarının ontik olup olmadıkları. Felsefe açısından bunların ontik olmaları beklenecektir. Oysa eğer böyleyseler, ölçüm ya da gözlem gibi epistemik bir kavramla anlamca eş tutulmaları yine felsefe açısından pek kolayca sindirilir gibi durmuyor. Pek doğaldır ki, potansiyel/aktüel İkilisi bu bağlamda ontik kavramlar olmak zorunda değildir. Çünkü, kitapta da belirtildiği gibi, bu ikili orada yalnız kuantum mekaniğine özgü olarak kullanılıyor.

İkinci olarak belirteceğim nokta, potansiyel kavramının yalnızca «aktüel olmayan» diye tanımlanmasının yeterli olamayacağı. Çünkü aktüel olmayan, «gerçek olmayan» ya da «var olmayan» anlamlarına da gelebilir. «Potansiyel olan»ı bunlardan ayıran, onun kavramsal bir zorunluluk olarak bir şeyde bulunmasıdır. Bir başka deyişle, eğer X bir potansiyelse, potansiyel olmanın tanımı gereği, bu X, herhangi bir Y nesnesince taşınmak gereğindedir. Ancak bu, ne kuantum fiziği bağ­ lamında, ne de (C) önermesi bağlamında söz konusu olmadığından, bu bağlamlarda «potansiyel olmak»tan «var olmamak» kavramının kastediliyor olduğunu öne sürmek dışında bir çıkar yol kalmıyor gibi.

Şimdi buna bağlı olarak, (C) önermesi ve bu önermenin getirdiği sonuçlar açısından gözlem öncesinde nesnelerin var olup olmadıklarını sormak istiyorum. Yalçın Koç, Nesnelerin gözlemlenmemiş olması durumunda «fiili bir mekandan söz edilemez» (110) diyor. Bundan dolayı gözlem öncesinde, biçimi ve yeri olan birbirlerinden ayrı nesnelerin bulunmasını da, uzayda yer aldığı söylenebilecek her türlü değişimi de olanaksız bırakıyor. Yalçın Koç’a göre, yalnızca, «mekana ait olmayan» kimi enerji durumlarının değişiminden sözedilebilir. Ben, uzay ve yer dışındaki enerji düşüncesini felsefi açıdan anlamlı kılamıyorum. Kuramsal fizikte nasıl bir anlam taşıdığınıysa bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey, «Mekân’m gözlemden bağımsız bir gerçekliği (actuality, fiiliyet) düşünülemez. Yani, mekân doğadaki nesneler bakımından zorunlu, temel ve indirgenemez (irreducible) bir kategori değildir» (s. 111) sonucunun, aynı sayfanın başındaki nesnelerin biçim, yer ve çokluk (= birbirlerinden ayrı tikeller olmak) taşımadıkları savıyla tutarlı olarak öne sürülemeyeceği. Çünkü bu temel nitelikleri taşımayan şeyler için «doğadaki nesneler» denemezmiş gibi geliyor, bana. Çünkü ortada bir nesnelik bırakılmamış; varlık, nesne dışı bir «arkhe» durumuna itilmiş oluyor, böylece. Dolayısıyla, varlığı yapmasa da, tıpkı uzaysal yer gibi, nesneyi de gözleme bağımlı yapmış oluyor, Yalçın Koç.

Ana eleştirimi en sona sakladım: Yalçın Koç’un (C) sonucunu ortaya çıkaran uslamlamasının, 1, 2, 3, 4 (ya da A), B ve C önermelerinin sıralanması biçiminde düşünülebildiği ölçüde döngüsel (petitio principli) olduğunu öne sürmek zorundayım. Çünkü (C) sonucunda uzaysal yer’e yüklenen potansiyellik, (1) öncülünde varsayılıyor. (1) öncülünde gözlem bağlamında bir değer taşımamak, «potansiyel olmak» diye belirlendikten sonra, sonuçta, uzaysal yerin potansiyel olduğu öne sürülüyor. (C) önermesi ontik bir önermeyse, (l)’in varsaydığı «potansiyel» de ontik olacak ve dolayısıyla daha ilk baştan, tanımsal olarak varlık gözleme bağımlı kılınmış olacak. Yok eğer potansiyel ilk baş­ tan ontik anlamda varsayılmıyorsa bu kez tutarlılık gereği (C) önermesi ontik anlamda öne sürülemeyecek. Bu durumdaysa C’nin bütün anlamı, epistemik sınırlanmalar gereği, uzaysal yerin kimi bağlamlarda ölçümde yakalanamadığı olacak. Fakat bu koşullarda 110 ve lll ’inci sayfalarda «çıkarsanan» ontik yargılar geçersiz olacak. Kanımca bu, eğer (2) ve (3) doğruysa, yani Heisenberg ve Koç, küçükler fiziğine ilişkin olarak ortaya attıkları savlarda haklıysalar, onaylanması gereken, geçerli tek sonuç olmak durumunda. Bu da, bir çok kuramsal fizikçinin yaptığı gibi, kuantum mekaniğini, deneyimlerin sonuçlarını belirleyen bir kurallar öbeği olarak görmeyi, ona bunun öte­ sinde bir ontik derinlik yüklememeyi içeriyor.

Sonuç olarak, Yalçın Koç’un fiziğinin doğru olduğu ölçüde, ontolojisinin olanaksız olduğunu gösterdiğim kanısındayım. Çevremdeki nesnelerin, ben onları gözlemlemeden de uzayda yer aldıklarını; biçim taşıdıklarını ve birbirlerinden ayrı olup karşılıklı uzaysal ilişkiler için­ de bulunduklarını düşünmekten mutluluk duyuyor, geceleri yatağımda evrenin biçimini yitirmediğinin huzuruyla uyuyorum.

Tabii, bütün bu huzur ve mutluluk, bu yazıda kurduğum düşünce dizisinin geçerliliğine ve Yalçın Koç’un ortaya attıklarını doğru olarak yansıtabilmiş olmama bağlı. Bu noktayı, ümit ediyorum, yakında kendisinden öğreneceğim. Şimdi söz sırası, değerli meslektaşım Yalçın Koç’ta…

16 Mayıs 1986.


B. Ontoloji Üzerine Bazı Düşünceler — 1

Yalçın Koç

 1. Önsöz

Meslektaşım Arda Denkel, «Ontolojinin Temelleri» başlıklı yazısında, Determinizm ve Mekân kitabında ileri sürdüğüm bazı görüşleri inceleyerek eleştirdi. Dört sene kadar önce yazılmış olan sözkonusu kitapta, mekân’ın doğadaki nesneler için zorunlu olmadığı ileri sürülmüştü.

14 Mayıs’ta Zeynep Davran, Arda Denkel’in Nesne ve Doğası isimli kitabını değerlendiren bir seminer verdi. Bu seminerdeki bir tartışmada, birinci paragraftaki görüşün Arda Denkel’in ontoloji anlayışıyla uyuşmadığı ortaya çıktı.

Bu durum karşısında Arda Denkel hem bizlere hem de öğrencilere yararlı olacağı inancıyla tartışmayı sürdürmeyi düşündü ve «Ontolojinin Temelleri» başlıklı yazıyı yazmak zahmetine katlandı. Yazı­sının sonunda da sözü bana verdi. Çok uzun konuşmamak şartıyla sözü alıyorum.

2. Giriş

Felsefe ile bilimin temelden etkileştiklerini, felsefecilerin doğa bilimleri ile yakından ilgilendiklerini, hatta bazılarının bilfiil bilim teorisi ürettiklerini burada sayamayacağımız kadar çok örneği ile, ikibinbeşyüz yıllık Batı Felsefesi tarihinden biliyoruz. Bu etkileşmenin gerek felsefe gerekse binlimde çok verimli düşüncelere yol açtığı da açıktır.

XX. yüzyılda, formülasyonu 1930’ların başında tamamlanan kuantum mekaniği ile karşılaşıyoruz. Bu teori, yüzyılın teknolojik çehresini değiştirmesinin yanı sıra, hem fizik, hem matematik, hem de felsefe literatüründe kendi kavramsal temelleri üzerine sayıları binleri bulan makale ve kitabın yazılmasına yol açtı. Çok zeki, çok bilgili yüzlerce bilim adamının ve felsefecinin bunca çabasına rağmen kuantum mekaniğinin temellerinin yeterince anlaşılmış olduğunu bugün söyleyemiyoruz.

Determinizm ve Mekân kitabı, bir felsefeci gözüyle bakıldığında, «Doğa’daki nesnelerin tasvirleri için mekân zorunlu mudur?» sorusuna (D. ve M., s. 1) cevap aramaktadır. Elde edilen sonuç ise şöyledir: «.Mekân, bazı dinamik tasvirlerden (ölçme öncesi ve sonrası için) dışarlanmak zorundadır; dolayısıyla doğa’daki nesnelerin dinamik tasvirlerinde mekân’ın kullanılması zorunlu değildir.» (D. ve M., s. 109).

Bu sonucu elde etmek için önce, kuantum mekaniğinin verdiği tasvirlerin tam olmadığını ileri süren Einstein-Podolsky-Rosen argümanı İncelenmekte ve geçerli olduğu ileri sürülmektedir (s. 33-54).

Daha sonra, kuantum mekaniğinin gizli dinamik değişken teorileriyle bağdaşmadığı, dolayısıyla Einstein-Podolsky-Rosen argümanının sonucunun yanlış olduğunu savunan Bell argümanı incelenerek reddedilmektedir (s. 55-73). Daha sonra da, özel relativite teorisinin kuantum mekaniğinde kullanılagelen bir formülünün yol açtığı sonuç, kuantum mekaniği formalizmine eklenerek yerel-determinizme imkân tanıyan bir teori oluşturulmaktadır (s. 75-103).

3. Tartışma

Felsefeyle yaşıt olan ontolojinin temel problemi, ilk ilkeleri (arkhe), varlığı (to on) tespit ederek bunlar aracılığıyla hissedilen ve anlanabilen evreni kavramsal olarak inşa etmektir. Evrenin inşasında kullanılan ontolojik unsurların kendilerinin hissedilebilir olması ise şart değildir.

Bir ontolojinin doğru olmadığına nasıl karar verebiliriz? Bunun bir yolu, hissedilen (gözlenen) şeylere bakmaktır. Hissedilen veya gözlenen bası şeylerin, evrenin inşasında kullanılan ontolojik unsurların zorunlu kıldığı yanları taşımalarının imkânsızlığı durumunda, bu unsurları öngören (kullanan) ontolojinin, evrenin doğru bir ontolojisi olamayacağı açıktır.

Tasvirlerinde mekânın kullanılmasının imkânsız olduğu nesnelerin (şeylerin) bulunması nedeniyle (D. ve M., s. 75-103), mekân’ı (yani, konum veya yerleri) zorunlu gören bir nesne ontolojisinin, doğanın doğru bir ontolojisi olamayacağını söylemek zorunda kalıyoruz.

Bu sonuç, elbette Mekân’ı (yani, konum veya yerleri), mekândaki nesneleri, bu nesnelerin yerler itibarıyla çokluğunu ve değişmelerini düşünmemizi engellemez. Sadece, mekân, nesnelerin (şeylerin) aslolan bir yanı değildir. Dolayısıyla, büyük ve küçük şeylerin yer değişmeleri elbette ki değişmedir, farklı yerlerde bulunmak elbette ki çokluktur; ancak bunlar, ontik anlamda, nesnelere (şeylere) aslolan gerçek değişme ve gerçek çokluk değildir. (D. ve M., s. 110-112).

Bu düşüncelerden, «gözlemediğimizde nesneler ortadan kalkıyor» gibi bir sonuç çıkartanlayız. Biz gözlemediğimizde de nesnelerin orta­ dan kalkmadığını, yer tuttuklarını kabul edelim; diyelim ki öyledir.

Yukardaki düşüncelerle tutarlı olan böyle bir kabul, mekân’ı zorunlu kılan bir nesne ontolojisinin doğanın (evrenin) doğru bir ontolojisi olduğunu gösterir mi? (Elbette ki hayır.)

4. Eleştirilere Kısa Cevaplar

  • (a) Arda Denkel, ana eleştirisinde (s, 8-9), (kendisinin yeniden biçimlendirdiği) argümanımın döngüsel (yani, petitio principil) olduğunu söylüyor. Yeniden biçimlenen bu argümanı ise şöyle tanıtıyor (s. 2) : «uzaysal yerin, herhangi bir gözlem (ölçme) öncesinde aktüel olmadığını ve bunun elle tutabildiğimiz nesneler alanı için de aynen geçerli olduğu savını içeren uslamlamaya bakalım.» Determinizm ve Mekân’da böyle bir tez savunulmuyor; kitabın böyle bir tezi içerdiğini söylemek ise imkânsız. Bu nedenle, teknik ayrıntılara girmeden, Arda Denkel’in ana eleştirisinin doğru olmadığını söylemek zorundayım.
  • (b) Determinizm ve Mekân, Arda Denkel’in sözünü ettiği anlam­ da bir ontoloji getirmiyor (s. 109, 110, 113); bu kitapta doğruluğu-yanlışlığı (olanaksızlığı) sözkonusu bir ontoloji yapılmıyor. Sadece ve sadece, mekân’ı zorunlu kılan bir nesne ontolojisinin (yani, Arda Denkel’in savunduğu türde bir ontolojinin) yanlışlığı iddia ediliyor.
  • (c) Aktüel-potansiyel ayrımı, ölçme sorunu bölümü (s. 17-31) aracılığıyla zannediyorum daha anlaşılabilir hale gelecektir.
  • (d) Arda Denkel’in söylediğinin aksine (s. 8), mekân’ı zorunlu olmaktan çıkartırsak, varlık’ın nesneliğini (şeyliğini) ortadan kaldırmış olmayız. Kuantum mekaniği, şeylere, mekân’ı imkânsız kılan farklar atfediyor (D. ve M., s. 82-84 ve dipnotlar).

22.5.1986


C. Nesne ve Konum — 1 Arda Denkel

Yalçın Koç’un «Ontoloji Üzerine Bazı Düşünceler» başlıklı yazısıyla varlığa ilişkin temel öğelerin neler olduğu ve nasıl saptanabileceği üzerine başlayan tartışmaya katkıda bulunmuş olmasından memnuniyet duyuyorum. Görüş alış verişlerinin düşüncelerimizin daha da açıklaşmasına yardımcı olacağına tam bir güvenim var. Bu amaçla, Yalçın Koç’un yazısına karşı, Nesne ve Doğası ile «Ontolojinin Temelleri»nde bulunan birkaç noktayı yinelemek gereğindeyim.

1. Nesnenin Doğası’nın ontolojik savlarının kapsamını yanlış olarak yansıtmamalıyız. Bu kitapta, her alan, düzey ve her ulamdaki varlığın temel öğeleri saptanmak amacında değil. (Bkz. s. 17-19) Amaç, öncelikle, deneysel bilgiye doğrudan konu olan varlık alanlarını betimlemek. Bunun dışında kalan ve ancak dolaylı anlamda deneysel ve yoğun anlamda kuramsal betimlemelerden oluşan bilim alanlarının, belki de gözleme ilişkin sınırlanmalardan kaynaklanan özel nitelikleri (belki de «özel sıkıntıları») benim amaçlarımın dışında kalıyor. Anımsanacaktır, 14 Mayıs’ta başlayan tartışmada da benim savunduğum sav, gözlemlenebilir nesneler alanında, uzaysal konumun nesne için zorunlu olduğu idi. Bu savı, «her türlü varlık» için öne sürmedim. Kanımca, böyle bir şeye kalkışmak, her şeyden önce anlıksal (zihinsel) varlığı enine boyuna tartışıp, bu konuda tutarlı ve belirgin görüşlere ulaşmayı gerektiriyor. Bence insan açısından anlığa ilişkin bir ontoloji, küçükler fiziğini konu alan ontolojiden hem daha öncel hem de önemli.

Şimdi şunu bir kez daha ve elden geldiğince büyük bir güçle vurguluyorum: Uzaysal yerin nesne için zorunlu olması savı, belirli bir varlık alanına sınırlı bir önerme olarak öne sürülmüştü. Dolayısıyla, bu alanın dışında kalan bir yerde, uzaydan mantıksal olarak bağımsız olduğu kanıtlanmış varlıklar saptanabilmiş olsa bile (bunu ayrıca ele alacağım) bu olgu, Yalçın Koç’un öne sürdüğü gibi benim savımı yadsımaz. Benim savımı yadsıyabilmesi için Yalçın Koç ontolojisinin gözlemlenebilir nesneler alanına ilişkin olarak, uzaysal konumun zorunluluğunu yadsıyan savlar getirmesi gereklidir. Tartışma zemini, ya da «battlefield» bu bölgededir, başka bir yerde değil. Dolayısıyla «Ontoloji Üzerine Bazı Düşüncelersin 115. sayfasında «Tartışma» başlığı altında verilen ilk iki paragraf hedefe isabet etmeyen, güllerini tartışma zemininin dışına atan önermelerden oluşuyor. Bir başka deyişle, bunlar bana yönelik olarak bir güç taşımıyor.

2. Aynı sayfanın ortalarına gelindiğindeyse durum başka. Savlar burada artık gözlemlenebilir nesneleri de kapsadığından ve bunların gerçek değişme ve gerçek çokluğunu yadsıdığından, artık burada be­ nim öne sürdüklerimi gerçekten dışlayan görüşler var. Yalçın Koç, Parmenides’in görünüş ve gerçek ayrımını uyguluyor ve yüzeyde uzay­ sal konumu varmış, çokluğa ve tikel biçimlere sahipmiş gibi görünen nesnelerin, «gerçekte» bu nitelikleri taşımadığını söylüyor, sanki. Şimdi onun bu tutumunu, Determinizm ve Mekân’ın 110 ve lll ’inci sayfalarından vereceğim alıntılarla daha da belirgin bir duruma getirmek istiyorum:

Nesnelerin gözlemlenmemiş olması durumunda fiili bir mekândan söz edilemez… Nesnelerin dış sınırlarının gözlem öncesinde fiili olmayışı nedeniyle, bu nesnelerin farklı yerler ve farklı dış sınırlar bakımından ortaya çıkan sayılabilirliği (yani sayısal çokluğu), gözlem öncesinde mekân bakımından fiili olamaz. Dolayısıyla gözlem öncesi için, nesnelerin mekân bakımından sayısal çokluğu düşünülemez, doğadaki nesnelerin çokçu (plüralist) bir ontolojisi mekân bakımından ortaya çıkan sayısal farklar üzerinde temellendirilemez. Mekân, mekana ait gözlem öncesinde fiili (actual, gerçek) değildir… Mekânın gözlemden bağımsız bir gerçekliği düşünülemez.

Bu önermeler, kitabın sonuç bölümünün en sonlarında verilen savları dile getiriyor. Bu savların açık bir biçimde gözlemlenebilir nesne­ lere de ilişkin olduğu, ve küçükler alanındaki görüşleri aynen gözlemlenebilir nesnelere de yaydığı izlenimini ediniyorum. Böyle değilse, Yal­ çın Koç, elle tutulabilir nesnelere ilişkin hiçbir sav getirmiyor, kitabında. O zaman onun ontolojisi benimkiyle zaten bir karşıtlık taşımı­ yor. Ortada bir sorun bile yok. Fakat eğer izlenimim doğruysa, Yalçın Koç aşağıdaki iki noktada beni değil kendi kitabını yanlışlamak durumunda kalmış bulunuyor:

  • a) «Eleştirilere Kısa Cevaplar» başlığı altında verdiği ilk şıkta (yani (a)) kitabının içermediğini öne sürdüğü savlar, kitabında gerçekten ve kuvvetle içeriliyor.
  • b) Determinizm ve Mekân’m amaçları, hiç de Yalçın Koç’un son yazısında bildirdiği gibi, «Doğa’daki nesnelerin tasvirleri için mekân zorunlu mudur?» sorusuyla sınırlı değil. Hiç de «Sadece ve sadece, mekânı zorunlu kılan bir nesne ontolojisinin yanlışlığı» (s. 3) iddia edilinekle yetinilmiyor. «Eleştirilere Kısa Cevaplar» m (b) şıkkında bildirildiğinin tersine, Determinizm ve Mekân, uzaysal yerin gözlemden bağımsız bir gerçekliği (aktüelliği) olmasını, düşünülemez yani mantık­ sal olarak olanaksız kılıyor. Bu ise, Yalçın Koç’un kitabındaki savın şu olduğu sonucunu içerir :

Zorunlu olarak, gözlem öncesinde nesneler uzayda yer kaplamdılar ya da Gözlemden bağımsız olarak nesnelerin uzayda yer kaplamamaları zorunludur. Bu sav çok, hem de pek çok kuvvetli… Sanırım, meslektaşımın bunu biraz geri alması, yumuşatması gerekecek. Çünkü, «Ontoloji Üzerine Bazı Düşünceler» in 2. sayfasında söyledikleri, bu kez ters yüz olup Yalçın Koç’un kendi kitabının sonucunu yıkacakmış gibi duruyor.

3. Uzaysal konum ya da yer, nesnenin zorunlu nitelikleri arasın­ dan çıkarılır ve bundan dolayı da nesnelerin biçimleri ve çokluğu (bir­ birlerinden ayrı oluşları) ilineksel (accidental) kılınırsa, birey olma­ yan, uzayda yer kaplamayan ve biçimlerini oluşturacak bir dış sınırları bulunmayan varlıklar olanaklı sayılmış, bunlar sözkonusu edilebilir sayılmış olur. Şimdi, böyle varlıklar olabilir. Bunda hiçbir mantıksal sorun yok. Buna benzer varlıklar, örneğin Descartesçı anlıksalcılık (mentalism) içinde, ya da idealist felsefeler kapsamında, zaten bol bol kurgulanmış, ortaya atılagelmiştir. Oysa, böyle varlıklara «fiziksel/özdek- sel nesne» diyebilmemizi engelleyen mantıksal/kavramsal gerekçeler var. Her varlık nesne olmak zorunda değildir; nesne ancak bir tür varlıktır. (Bunu belirginleştiren bir olgu, bir nesnenin yok edilmesinin onu oluşturan varlığın yok edilmesi anlamına gelmediği, bunu gerektirmediğidir. Bir nesneyi oluşturan varlığın uzaysal/yapısal dağılımını değiştirerek, yani nesnenin biçimini değiştirerek, varlığı yok etmeden nesneyi yok edebiliriz. Aynı nokta, biçimin nesne için zorunlu olduğunu da ortaya koyuyor.) Ancak «nesne» diye adlandırılabilecek şeyin, nesnenin tanımına uyması gerekir. (Nesne tanımını ne yalnızca ben uydurdum, ne de yalnızca kimi felsefeciler öne sürdü: Bu tanım, hemen bütün insan topluluklarının dillerinde ortak olarak bulunan bir kavramsal veri konumunda.) «Nesne»nin tanımı, biçimi, bireyliği (başka şeylerden ayrı oluşu), dolayısıyla da uzaysal konumu/yeri içerir, yani bunları zorunlu kılar. İşte bu tanım dolayısıyla, Yalçın Koç’un sonuçları, varlığın nesneliğini ortadan kaldırıyor. (Bkz. «Eleştirilere Kısa Cevaplar», (d) şıkkı.) Yersiz, biçimi olmayan ve birey olarak ayrışmamış varlıklara istersek «nesne» diyemez miyiz? Canımız çok isterse tabii ki deriz… Örneğin, canım isterse ben tutar şu andan başlayarak aka «kara» derim, bundan sonra da ak nesneleri «kara» sözcüğüyle anarım. Ancak böyle yaparak, önceden dilde belirli bir anlam taşıyan bir sözcüğü bu anlamdan farklı, yeni bir anlamda kullanıyor olurum. Bu bakımdan eğer Yalçın Koç yukarıda betimlenen türde varlıkları «nesne» diye adlandırmak isterse bunu elbet yapabilir; ancak bunu yaparken bizimkinden başka bir dil konuşmuş olur. Bundan dolayı da böyle «nesneler» üzerine öne sürdükleri, elle tutulur olan ve bizim doğal dilde «nesne» diye adlandırdıklarımız üzerine olmaz. Böyleyse, aramızda bir görüş ayrılığı bulunduğu yine söylenemeyecektir.

4. «Ontolojinin Temelleri» başlıklı yazımda ana eleştirimin, 8. sayfanın altında başlayan ve Yalçın Koç’un temel uslamlamasının döngüsel olduğunu gösteren eleştiri olduğunu anımsatmak zorunda­ yım. Yalçın Koç’un yazısında ben bu eleştiriye bir yanıt alabilmiş değilim. Eleştirimin, Yalçın Koç’un kendi savlarını yumuşatması durumunda da (yalnızca «mekânı zorunlu kılan bir nesne ontolojisinin yanlış» olduğunu öne sürmesi durumunda da) aynı güçle geçerli olduğunu vurgulamak isterim. Bu nedenle, «aktüel/potansiyel» konusunun, «Eleştirilere Kısa Cevaplarsın (c) şıkkındaki gibi kısaca geçiştirilemeyeceği, gerçekte sorunun kalbinin tam bu noktada yattığı kanısındayım. Çünkü eğer uslamlama benim gösterdiğim gibi döngüselse, öncülleri sorgulamak gerekecek ve birinci öncülün gözardı edilmesi durumunda da 2. ve 3. öncüllerden birini yanlışlamak durumuna düşülecek; yani, kuantum fiziğinde ya Heisenberg yanılıyor ya da Yalçın Koç yanılıyor denmek zorunda kalınacak. Bu ise, pek istenir bir şey olmasa gerek. Benim, yazımın 7. sayfasında aktardığım «potansiyel/ aktüel» tanımlarına Yalçın Koç’un katılıp katılmadığını, eğer katılmıyorsa bunun gerekçelerini bilmek isterim doğrusu. Çünkü belirlediğim tanımların, Determinizm ve Mekân’da, söylenenler bağlamında kuşku götürmeyen bir biçimde içeriliyor olduğu inancını taşıyorum.

5. Bu tartışmanın, konuları savunmak, görüş ayrılıklarını saptamak, eleştirmek, eleştiriyi karşılamak ve bütün bunları akademik saygı, hoşgörü ve dostça bir havada yapmak konusunda özellikle yarının profesyonellerine olumlu bir örnek oluşturduğu kanısındayım. Eliniz­ deki bu yazışmaya koşut olarak aynı konu üzerinde Yalçın Koç ile bu ara sürdürmekte olduğumuz tartışmaları da, ilgilenenlere, daha sonra, sözlü veya yazılı olarak iletmeyi ümit ediyoruz. Meslektaşıma katkısı için tekrar teşekkür ediyorum.

24.5.1986

D. Nesne ve Konum — 2 Arda Denkel

Yine bu başlığı taşıyan 24.5.1986 tarihli yazımdaki birkaç düşünceyi açımlamak istiyorum: Burada öne süreceklerim, o yazıda bulunan görüşleri değiştirmeden geliştirmeyi amaçlayacak.

6. Geçen günkü yazımın 3. bölümünde varlık ve nesne kavramları arasında bir ayrım çizmiş, nesne olan varlıkların tanımsal açıdan cisimselliklerini vurgulayarak, bu tanımın gereği olarak bireylik, dış sınır ve uzaysal yer/konum taşımalarının zorunluluğuna değinmiş­ tim. Bu ayrımı saptadıktan sonra, Yalçın Koç’un sonuçlarının varlığın nesneliğini ortadan kaldırdığını belirtmiştim. Şimdi, Yalçın Koç’un savlarını ve uslamlamasını elle tutulabilir nesnelere ilişkin olarak değil de, genel anlamda fiziksel varlığa ilişkin olarak yorumlayalım. Bu durumda, «Ontoloji Üzerine Bazı Düşünceler»de bulduğumuz daha yumuşak sav şu önermeye dönüşecek:

(K): «Genel anlamdaki fiziksel varlığın tanımlanması açısından, uzaysal konum, biçim ve bireylik (tikellik) zorunlu değildir.» (K) sonucuna götüren uslamlamanın döngüsel olması, (K) ’nın kendisinin yanlış bir önerme olmasını gerektirmez. (K) ’nın yorumlanabileceği an­lamlardan en az birinin doğru olduğunu öne sürmek istiyorum.

Yalçın Koç, (K)’yı, «gözlemden bağımsız olarak» diye nitelemek yerine «varolabilmek koşulu olarak» diye nitelerse, bu önerme, karşı çıkılması hiç de gerekmeyen, kanımca doğru, ancak herkesin zaten onayladığı, varsaydığı, bir savı dilegetirecek. Bu da, yine benim kanımca, (K)’nın ilk bakışta neden o denli kolayca benimsenebilir bir sav gibi göründüğünü açıklıyor. Çünkü (K) ’nın bu son nitelemeyle öne sürmekte olduğu, şu aşağıdaki düşünce:

  • (K — 1) : Fiziksel varlık, nesne olmayabilir, (ya da : nesne olmayabilirdi.) (ya da : Fiziksel varlığın nesne olması zorunlu değildir.)

Doğal olarak, birbirinden ayrı, uzayda değişik yerler kaplayan, bi­ çimli nesnelerden oluşmayan olanaklı bir evren düşünebiliyoruz. Parmenides, bunu «gerçek evren» için öne sürmüştü. Bu bir çelişki yaratmıyor. Ayrıca, evrenin ille de «yaratılmış olduğu gibi yaratılmış olması» da gerekmezdi. Bunun ötesinde, evrenin «yaratılmış olması», ya da, daha çağdaş bir dile getirişle, var olmuş olması da zorunlu sayılmayabilir. Evren var olmamış olabilirdi. Bu tür düşünceler, Orta Çağ’da, Tanrı’nın, tanımı gereği evreni yaratmış olmasının zorunluluğu üzerine yapılan tartışmaları anımsatıyor. Ancak, benim görebildiğim kadarıyla, yukarıda konu edilen türden zorunlulukları çelişkiye düşmeden değilleyebilmek durumundayız.

Şimdi, Yalçın Koç eğer (K)’yı bu son belirlenen anlamda öne sü­rüyorsa, bunun için kuantum fiziğini temel alan bir uslamlamaya pek de gerek yok gibi duruyor. Çünkü (K) ’nın bu anlamındaki doğruluğu­ nu «kanıtlamakla» çok şey kazanılmış olmayacak. Bunu kimse, pek öyle tartışma konusu etmiyor bile. Dolayısıyla, (K) önermesini öne sürerken, Yalçın Koç’un «gözlemden bağımsız olarak» nitelemesini yapması, hem savının herkesçe onaylananın ötesinde bir şeyler öne sürüyor olması, hem de uslamlamasının yapılanışı açısından, sanıyorum gerekli oluyor. Bu ise, anımsanacağı gibi, Yalçın Koç’u daha önce yap­ tığım eleştirilerle karşı karşıya bırakıyor. Yineleyeyim, benim düşün­ ceme göre, Yalçın Koç’un uslamlaması sonunda «Ontoloji Üzerine Bazı Görüşler» de sunduğu «yumuşak» savı içeriyor olsa da, bunu önce çok daha kuvvetli savları içermek yoluyla içeriyor. Bu savlarsa, bir petitio principii ile içeriliyor.

7. Yalçın Koç’un kuantum fiziği bağlamında ve o alan için geçerli olan uslamlaması, eğer mantıksal anlamda geçerliyse ve doğru bir sonuç getiriyorsa, öte yandan da büyük nesneler alanına (petitio principii dolayısıyla) tartıştığımız biçimde yayılamıyorsa, başka hangi yolla ve nasıl yayılabilir? Kanımca bu doğrultuda yapılabilecek şeyler­ den biri, küçükler fiziği alanındaki uslamlamayı «aktüel-potansiyel» terminolojisinden arındırarak yeniden formüllendirnjek, ve epistemik sınırlanmanın bir ontik sınırlanma olduğunu, açıkça, bir varsayım olarak sunarak, bu uslamlamayı Aristoteles’in ünlü bir savını çürütmek­ te kullanmak olabilir. Aristoteles, De Generatione et Corruptione’de (1.2.16a. 15-317a) boyutsuz noktaları hangi nicelikte bir araya getirirsek getirelim, bundan boyutlu bir şey elde edemeyiz, diyor. Oysa, boyutlu nesneleri oluşturan «parçacıkların» kimileri, Yalçın Koç’un kuantum alanında ortaya koyduklarına göre, gözlem öncesinde uzaysal yerden zorunlu olarak bağımsızsa, yukarıki varsayımın doğruluğu koşuluyla, Aristoteles’in bu savı yanlış olmalıdır. Ancak, bunu böylece saptamak (B) öncülünün yanlışlığını da onaylamak anlamına gelecektir.

27.5.1986


E. Ontoloji Üzerine Bazı Düşünceler — 2

Yalçın Koç

Meslektaşım Arda Denkel yazılı tartışmamızı «Nesne ve Konum» başlıklı, 24.5.1986 tarihli yazısıyla devam ettiriyor. 23.5.1986 Cuma günü yaptığımız uzunca bir görüşmede bazı karşılıklı iddialarımızı ayrıntılarıyla tartışmıştık. Görüşmemizde açıklık kazanan bazı düşüncelerden Arda Denkel’in son yazısında sözetmeyişini, bunları kabul etmediği şeklinde anlıyorum. Bu yazıda, daha önceki sözlü tartışmamızı da dikkate alarak, Arda Denkel’in tartışma zemini olarak tespit ettiği bölge (yani, gözlemlenebilir nesneler bölge­ si) için Determinizm ve Mekân’daki argümanların yolaçtığı sonucu daha ayrıntılı olarak anlatacağım.

Ontoloji, ister sadece hissedilebilir (veya, gözlemlenebilir) şeyler, isterse doğadaki şeylerin tamamı için yapılmış olsun, varlık kategori­ lerini sözkonusu şeylere zorunlu olarak atfeder.

Mekâna bağımlı bir nesne ontolojisi yapıyorsak, sadece nesnelerin konuma sahip olduğunu savunmak yetmez; konum’un (yer’in) nesne için zorunlu olduğunu da göstermek gerekir. Aksi taktirde (yani, hissedilebilir nesnelerin konumu varsa, ancak konum bu tür nesneler için zorunlu değilse}, mekâna bağımlı bir nesne ontolojisi, hissedilebilir nesnelerin ontolojisi olamaz.

Arda Denkel, mekâna bağımlı kıldığı nesne antolojisini hissedilebilir nesnelere sınırladığını söylüyor. Ben de, hissedilebilir nesnelerin yerleri (konumları) bulunduğunu, ancak bu yerlerin hissedilebilir nesneler için zorunlu olmayışı nedeniyle, mekâna bağımlı nesne ontoloji­ sinin, hissedilebilir nesnelerin ontolojisi olamayacağını savunuyorum.

Arda Denkel’in ana tezini (yani, «gözlemlenebilir nesneler alanında, uzaysal konumun nesne için zorunlu olduğu» (s. 1) iddiasını) reddedebilmek -için önce doğayı şöyle bölebildiğimizi varsayalım:

Arda Denkel’in tezi şudur:

  • D: A’daki nesneler için konum zorunludur.

Bu tezi kısaca şöyle yazalım :

  • D: #(X) (P X)A

Px, «x nesnesi bir konumdadır (bir yerdedir)» önermesini göstersin.

Determinizm ve Mekân’da (s. 75-84), kuantum mekaniği bağla­ nımda, yani B bölgesinde konumu (yeri) olmayan şeyler bulunduğu anlatılıyor. Bunu şöyle yazalım :

  • K: B’de konumu bulunmayan nesneler vardır.

Kısaca yazarsak:

  • K: (Ǝx) (—Px)n

K, fizik biliminin doğruladığı bir önermedir.

Arda Denkel, kendi tezi D’yi A bölgesi için öne sürüyor ve doğanın tümüne, yani C’ye genelleme yapmıyor.

Önce şunu söyleyelim: D’nin C’ye genellenemeyişi keyfi değil zorunludur. Aksi taktirde, D’nin genellenmiş hali # (x) (Px) c , K’nın yol açacağı — # (x) (Px) B sonucu ile çelişir.

Gelelim B bölgesi için öne sürülen K’nin doğanın tümü, yani C için nasıl düşünülmesi gerektiğine. B’de konumu olmayan şeyler varsa, o zaman C’de konumu olmayan şeylerin bulunması mümkündür.

Kısa olarak yazarsak:

K1, K önermesinin mantıksal bir sonucudur. Kİ önermesini (eşdeğerli olarak) şöyle yazalım:

K2: – # (x )(P x )c

K2: önermesi şunu söylemektedir:

  • K2: Doğadaki (yani, C’deki) nesneler için konum zorunlu değildir.

K2 önermesinin mantıksal bir sonucu —D’dir; «A’daki nesneler için konum zorunlu değildir» doğru olduğuna göre, D tezi yanlıştır. Mekânı (yeri, konumu) doğanın şu veya bu bölgesinde zorunlu kıla- mayız. O halde, Arda Denkel’in tezi (yani, gözlemlenebilir nesneler alanında uzaysal konumun nesne için zorunlu olması) doğru olamaz.

K2 önermesinin, A bölgesindeki hissedilebilir nesnelerin yeri (ko­numu) olmadığını söylediğine dikkat etmeliyiz. D önermesini gevşeterek yazalım:

  • Dİ: A’daki nesnelerin konumları vardır.

Ya da, kısaca:

Dİ: (x) (Px)A

Doğadaki nesnelerin konumlarının zorunlu olmadığım söyleyen K2 ile, hissedilebilir nesnelerin konumları bulunduğunu söyleyen Dİ önermesi tutarlıdır. Ancak Dİ, konumu zorunlu kılmayışı nedeniyle artık ontolojik bir önerme değildir.

Böylece, Arda Denkel’in tartışma zemini olarak belirlediği A alanında, hissedilebilir (gözlemlenebilir) nesneler için konumun zorunlu olmadığını gösterdik. Arda Denkel’in «Nesne ve Konum» başlıklı yazısında ortaya attığı öbür sorunları da yukardaki argüman bağlamında tartışmayı açıklık sağlamak bakımından yararlı görüyorum.

Determinizm ve Mekân’m son üç sayfasındaki iddialarda kullanılan kavramlar (ölçme, fiili, kuvvede mevcut olmak, potansiyel gibi), bu kitabın daha önceki sayfalarında açıklanmış, sınırlandırılmış ve tanımlanmıştır. Sözkonusu iddiaların, bu açıklamalar, sınırlandırmalar ve tanımlar çerçevesinde anlaşılmasını bekliyorum.

27.5.1986


F. Nesne ve Konum — 3

Arda Denkel

8. Yalçın Koç’un elime bu sabah geçen 27.5.1986 tarihli «Ontoloji Üzerine Bazı Düşünceler-2» yazısına ilişkin olarak şu eklemeleri yapmayı gerekli görüyorum.

a) Önce, «Nesne ve Konum-l»in, «Ontoloji Üzerine Bazı Düşünceler-l»i yanıtlayan bir yazı olduğu için, 23.5.1986 tartışmasını içermemesi çok doğal gibi geliyor, bana. Ayrıca, aramızda kapalı olarak sür­ dürdüğümüz tartışma henüz bitmiş, sona erdirilmiş de değildi, halen de değil… Benim ilk yazdığım «Ontolojinin Temelleri», Yalçın Koç’un kitabını temel alıyordu. Bu yazıya aldığım yanıtta (yani O.Ü.B.D.-l de) kitaptakinden farklı, çok daha yumuşatılmış savlar buldum. Doğal olarak, ilk yazımın Yalçın Koç’un şimdiki düşüncelerini bile isteğe yanlış ve çarpık olarak aktarmış olmadığını açıklamam gerekti. Bu açıklamayı «N ve K-l» başlıklı yazıda verdim. Yalçın Koç’un iki aşamadaki tutum farklılıklarına değindim.

b) Şimdi madem «O.Ü.B.D.-2» konuyu artık yumuşatılmış savlar açısından tartışıyor, ben de, ilk yazıma tatminkâr bir yanıt almamış olduğum yönündeki kanımı yineleyerek, zemini, yumuşatılmış savlara kaydırıyorum. 23.5.1986 tartışmamızda savlarımızı aynen Yalçın Koç’ un verdiği gibi saptamıştık. Ancak benim o gün önemle değindiğim bir nokta, «O.Ü.B.D.-2»deki K savından (Kİ) savma kendiliğinden geçilemeyeceği, araya bir ek öncül (premis) koymanın zorunluluğuydu. (Aksi halde geçiş bir non seçuitur olur.) Yalçın Koç’un deyimiyle «doğadaki şeyler»in tümünün özdeş bir ontik-doğaya sahip, olduğunu, yani, A ve B alanlarında doğaları açısından farklı yapıda, nitelikte «şeylerden» sözetmek durumunda olmadığımızı, varsaymak gerekir. Bu ise «Ontolojinin Temelleri»nde verdiğim (B) öncülünün yumuşatılmış bir biçimini varsaymaktır. Ben bu varsayımı, anımsanacağı gibi, daha başlangıçtan beri kuşkulu saydım. Ancak yine bilineceği gibi, benim onaylamadığım bir önermeyle kurulan bir uslamlamayla benim sonucumu «çürütmek», yeni bir döngüsel düşünce silsilesiyle ortaca çıkmak olur.

Aynı gerekçeyle, «K2 önermesinin mantıksal bir sonucu —D’dir: «A’daki nesneler için konum zorunlu değildir» doğru olduğuna göre, D tezi yanlıştır. Mekânı (yeri, konumu) doğanın şu veya bu bölgesin­ de zorunlu kılamayız.» gibi bir düşünce silsilesi de, benim kuşkulu bulduğum örtük öncülü varsaydığından döngüselliğe düşüyor, kanısındayım. (Tabii, «kendi içinde döngüsel» olmak formuyla «başkasına karşı döngüsel olmak» formunu karıştırmamamız gerek.)

c) Yalçın Koç, «Doğadaki nesnelerin konumlarının zorunlu olmadığını söyleyen K2 ile hissedilebilir nesnelerin konumları bulunduğunu söyleyen Dİ önermesi tutarlıdır» diyor. Hem burada, hem de baş­ ta «şey»ler için ileri sürdüğü savları sonuçta «nesneler» için de ileri sürüşünde, varlık ve nesne kavramlarını birbirine yediriyor, bunları karıştırıyor. Yineleyeyim, nesne ancak bir tür varlıktır. Nesne olmayan, cisimsel nitelikler taşımayan varlık bulunabilir. Anlıksal varlıklar, enerji alanları, bu tür varlıklar olabilir. Ancak, nesneden söz etmeye başladıktan sonra nesnenin yersiz, biçimsiz ve bireyliksiz olduğunu söylemek, nesne kavramı açısından çelişkilidir. Çünkü nesne dediğimiz, (en kaba bir dile getirişle) fiziksel varlığa geçirilen bir biçim olarak düşünülmek zorundadır. Bana kalırsa Yalçın Koç, «şey» ile nesneyi değil, genel anlamda fiziksel varlığı kastediyor. Ancak bunu sonra nesne ile özdeş tutunca çelişkili savlara gitmiş oluyor. Nesne için konumun neden zorunlu olduğunu ortaya koyan işte bu kavramsal noktadır. Buradan çıkarsanacak ilginç bir sonuç, kuantum fiziğinin nesnelere ilişkin bir fizik olmadığı, cisimlerle iş görmediği, konusunun nesne/cisim olmayan bir fiziksel varlık olduğudur. Bu da, doğal olarak, benimki gibi bir nesne ontolojisi açısından ilgiyle izlenebilecek, fakat bir tehdit oluşturamayacak bir alanı tanımlıyor.

d) Tartışmanın bizi artık bu aşamada önemli bir açıklığa getirebilmiş olduğu düşüncesindeyim. Buna karşın ilk yazımda değindiğim ve ana eleştiri olarak kullandığım döngüselliğe bir yanıt alabildiğimi sanmıyorum. Özetle, Yalçın Koç’a yönelik eleştirilerim iki ana başlık taşıyor: (1) Döngüsellik, (2) Varlık (şey) kavramından nesne (cisim)’ kavramına atlayış…

28.5.1986


EK: Yaklaşık iki yıl sonra bu tartışmaya ve özellikle Yalçın Koç’ un «O.Ü.B.D.-2»deki çıkarımına bakınca, yukarıdaki (b) şıkkının son paragrafındaki düşüncemi açıklaştırmak için bir ek yapmak istedim.

Meslektaşımın izniyle bunu yayımlıyorum: Bir niteliğin A+B alanı (öbeği) için zorunlu olmamasının, bu toplamın bir alt-alanı (alt-öbeği) olan B için zorunlu olmasıyla tutarlı olabileceğini düşünüyorum.

Çünkü bu A+B için P niteliğinin zorunlu olmayışının nasıl çıkarsandığına bağlı: Eğer çıkarım «P B’de zorunlu değildir, ergo A+B top­ lamı için de zorunlu değildir» ise, bu, yerel/kısmi bir zorunsuzluğu kul­ lanmaktadır. Bu durumdaysa yukarıki tutarlılık geçerlidir. Örnek: Biri süt, öbürü de kan ile doldurulmuş iki bardak olsun. Her iki sıvının da karışıksız ve taze olduğunu düşünelim. Kana dayanarak iki bar­ dağın toplamı olan sıvının beyaz olmasının zorunlu olmadığını söyleyebiliriz. Ancak bu, bardaklardan birinin içindeki sıvının kırmızı oluşuyla (öyle kalışıyla) tutarlıdır. Bir başka deyişle, toplama kırmızının zorunsuzluğunu doğru olarak yükleyebilmek, iki sıvıyı birbirine karış­ tırmış olmayı gerektirmez. Koşut bir anlamda konumun küçükler alanındaki zorunsuzluğunun, doğanın bütünü için böyle bir zorunluluğu ortadan kaldırdığı doğru olsa bile, bu, orta boy nesneler alanında konumun zorunlu olmasıyla tutarlıdır.

Buna şöyle bir karşı çıkış getirilebilir: A ve B alanları yan yana getirilen, birbirine eklenen öbekler, birbirlerinden farklı bölgeler değildir. A ve B, C’nin alt öbekleri değil onun farklı ölçeklerdeki durumlarıdır. Çünkü bu ikisi özdeş olmasalar bile, B, A’yı oluşturmaktadır. Dolayısıyla A ve B sanki ayrı şeylermiş gibi toplanarak C elde edilemez. Yapılan, aynı doğayı kendi kendisiyle toplamak olur! Ben böyle bir karşı çıkışı onaylıyorum. Bu durumda da, az önce söylediklerim geçer­ siz kalıyor. Ancak kanımca Yalçın Koç’un «O.Ü.B.D.-2»deki uslamlaması da aynı nedenle geçersiz kalıyor. iki yıl önce de dediğim gibi, K2’den —D’ye geçebilmek için ek bir çıkarıma, güçlü bir ek öncüle gereği var bu uslamlamanın. Özellikle şu soru yanıt bekliyor: Eğer B, A’yı oluşturuyorsa ve de Dl’i doğru kabul ediyorsa, Yalçın Koç bu savlarla K’yı çelişmeden nasıl bağdaştıracaktır?

13.2.1988


[TCA1]* «Görünüş» burada anlıksallık içermiyor. Kastedilen şey anlıktaki görüntü değil, nesnel anlamdaki bir görünüş. (Bkz. A. Denkel, Bilginin Temelleri, Metis Yayınları, 1984, S. 44)


Not: Bu içerik ilk kez “Felsefe Tartışmaları, 1988, 2 (107-125)”de yayınlanmış olup gerekli izinlerin alınması doğrultusunda Taha Cem Aydın ve Taner Beyter tarafından sitemize uyarlanmıştır.

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Epistemologlar Komplo Teorilerini Görmezden Gelmemeli Onlarla Mücadele Etmeli - Taner Beyter

Sonraki Gönderi

Bertrand Russell -Andrew David Irvine (Stanford Encyclopedia Of Philosophy)

En Güncel Haberler Analitik Felsefe