Ahlaki Realizm – Geoffrey Sayre-McCord (Stanford Encyclopedia Of Philosophy)

//
4 Okunma
Okunma süresi: 34 Dakika

Dışarıdan bakıldığında Nigel’in verdiği sözü tutmasının onun ahlaki yükümlülüğü olduğu iddiası tıpkı Nyx’in siyah bir kedi olduğu iddiası gibi bir gerçeği bildirme anlamı taşır ve eğer olaylar iddiaların ifade ettiği gibiyse bu iddialar doğrudur. Ahlaki realistler, bu açıdan olayların göründüğü gibi ele alınması gerektiğini düşünen kişilerdir (ahlaki iddialar gerçekleri bildirir ve gerçekleri doğru ilettikleri takdirde, doğrulardır). Buna ek olarak, en azından bazı ahlaki iddiaların gerçekten doğru olduğunu kabul ederler. Ahlaki realizmin temeli, yaygın olarak aşağı yukarı bu şekilde tanımlanır. (Ahlaki realizmin bazı açıklamalarının bunlara ek olarak başka kabulleri de vardır. Örneğin, ahlaki gerçeklerin insan düşüncesi ve eyleminden bağımsız olması veya bu gerçeklerin belirli bir şekilde objektif olması.)

Sonuç olarak, ahlaki realizmi reddeden kişiler, (i) ahlaki iddiaların hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğuna ilişkin gerçekleri bildirme iddiasında olmadığını düşünenler (anti-bilişselciler) ve (ii) ahlaki iddiaların bu anlamda olduğunu kabul eden fakat herhangi bir ahlaki iddianın gerçekten doğru olduğunu reddeden kişiler (hata teoriciler) olarak, pratikte iki gruba bölünebilir.

Ahlaki realistlerin, bilişselcilik görüşlerinde ve hata teorilerini reddetmelerinde birleşmiş olmalarına rağmen kendi aralarında sadece hangi ahlaki iddiaların gerçekte doğru olduğu konusunda değil, aynı zamanda bu iddiaları doğru yapan şeyin ne olduğu konusunda da ayrıldıklarını belirtmek önemlidir. Ahlaki realizm, belirli bir özlü ahlaki görüş değildir; üzerinde kendine özgü bir metafizik bağlılık taşımaz; ahlaki iddiaların doğru veya yanlış olabileceğini ve bazılarının da doğru olduğunu düşünmekle gelen bağlılığın ötesindedir. Ahlaki realizm hakkındaki tartışmaların çoğu hâlâ, ahlaki iddiaların doğru ya da yanlış olması için neyin gerekli olduğu konusu etrafında (bazıları, ahlaki iddiaların gerekenlere sahip olmadığını iddia eder) veya ahlâkî iddiaların doğru olması için spesifik olarak neyin gerekli olduğu konusu etrafında dönmektedir (bazılarıysa ahlaki iddiaların bu dünyanın sağlamadığı bir şeyi gerektirdiğini iddia eder). 

Ahlaki realistler ve anti realistler arasındaki tartışma, iki sorunun sorulup cevaplanabileceği ortak bir araştırma nesnesi olduğu varsayımı üzerinden döner (bu durumda, buradaki tüm iddiaların ahlâkî iddialar olarak kabul edildiği varsayılır). Sorular şunlardır: Bu iddialar, hangisinin doğru ve hangisinin yanlış olduğuna yönelik bir gerçeği bildirme iddiası taşıyor mu? Bu iddiaların bazıları doğru mu? Ahlaki realistler, bu iki soruya da ‘evet’ cevabını verirken ahlaki bilişselciler ilk soruya ‘hayır’ (ve bu varsayımla, ikinci soruya da ‘hayır’), hata teoricilerse ilk soruya ‘evet’ ve ikincisine ‘hayır’ cevabını verirler. (Doğrular ve gerçekler hakkında “minimalizm” in ortaya çıkmasıyla, işler biraz daha karmaşık hâle gelir. Bunu aşağıda semantik bölümünde görebilirsiniz.) Şuna dikkat edin, ahlaki olmayan bazı diğer iddiaların gerçekleri bildirmediğini (veya bildirdiğini) veya hiçbirinin (ya da bazılarının) doğru olmadığını iddia etmek, konuyu değiştirmektir. Bununla birlikte, tam olarak hangi iddiaların ahlaki sayıldığını, herhangi bir doğrulukla güvence altına almak şaşırtıcı derecede zordur ve bu nedenle tartışma konusu olmuştur. Çoğunlukla, ahlâkî realizmin doğru olup olmadığı ile ilgilenenler, iddiaların söz konusu olduğu sezgisel bir kavrayış ile ortak yönlerinin ne olduğuna dair net ama tartışmalı açıklamalar arasında, örneğin gerçekçiliğin kendisinin aslında savunulur olup olmadığıyla ilgili, temel konulara cevap vermekte zorlanır. 

Tüm bu açıklamalara göre ahlaki realizm, kendi tarafında sağduyuya ve bir ilk savunmaya sahip olduğunu haklı olarak iddia edebilir. Ancak bu avantaj kolaylıkla bastırılabilir; ahlaki iddiaların doğru olduğunu düşünmenin bir hata olduğunu iddia etmek için bir sürü güçlü argüman vardır.


İçindekiler

  1. Ahlaki Anlaşmazlık                   
  2. Metafizik                                     
  3. Psikoloji                                       
  4. Epistemoloji       
  5. Semantik

Kaynakça      


 1. Ahlaki Anlaşmazlık

Belki de en uzun süre geçerliliğini koruyan argüman, ahlaki anlaşmazlığın kapsamı ve derinliğinde bulunur. Anlaşmazlık gerçeği kendi başına, ahlaki realizm için bir problem oluşturmaz. Anlaşmazlık neredeyse her durumda, hatta hiç kimsenin söz konusu ahlâkî iddiaların gerçekleri bildirdiğinden şüphe etmediği ve herkesin bazı ahlaki iddiaların doğru olduğunu onayladığı durumlarda bile bulunabilir.

Fakat anlaşmazlıklar farklılık gösterir ve çoğu kişi ahlakla ilgili varsayımların bulunduğu anlaşmazlıkların şu ikisinden biri varsayılarak en iyi şekilde açıklanacağına inanır: (i) ahlaki iddialar aslında gerçekleri bildirme anlamına gelmez ama daha çok duyguları ifade etme, başkalarının davranışlarını kontrol etme veya en azından belirli şeylerin lehinde ve aleyhinde tavır almak için kullanılır ya da (ii) ahlaki iddialar gerçekleri bildirme anlamı taşır fakat bu tarz gerçekler yoktur.

İlk varsayımı ele alırsak, çoğu kişi insanların duyguları, tavırları ve çıkarları açısından farklılık gösterdiğine dikkat çeker ve ardından ahlaki anlaşmazlıkların basitçe insanların benimsediği ahlaki iddiaların (görünüşlerine rağmen) farklı duygularını, tutumlarını ve ilgi alanlarını ifade etmek veya onlara hizmet etmek için birer araç olduğunu gerçeğini yansıttığını iddia eder.

İkinci varsayıma gelirsek, diğerleri, ahlaki iddiaların gerçekten de gerçekleri bildirme anlamına gelebileceğini ama bunda tamamen başarısız olduğunu belirtir (filojiston[1] veya astrolojik güçler hakkındaki iddiaları veya bazılarının var olduğuna inandığı bazı efsanevi figürleri düşünebilirsiniz). Böylece ahlaki anlaşmazlıkların, kendilerinin ifade ettiği şekli aldığını çünkü ahlaki gerçeklere bir düzen ve yön vermek için gerekli olan gerçeklerin aslında var olmadıklarını iddia ederler.

Her iki görüşe göre de ahlaki anlaşmazlığın ayırt edici doğası, ahlaki realizmin yanlış olduğu varsayımıyla açıklanır çünkü ya bilişsellik yanlıştır ya da hata teorisi doğrudur.

İlginç bir şekilde, argümandaki bu iki varsayım aslında tutarlı değildir. Ahlaki iddiaların gerçekleri bildirme anlamına geldiğini reddediyor olsanız bile bu görüşten bu iddiaların bildirdiği iddia edilen gerçeklerin var olmadığına kesin bir şekilde ulaşamayız. Ama yine de her iki görüşün de harekete geçirdiği düşünceler, birbirini önemli açılardan desteklemek amacıyla kullanılabilir. Örneğin hata teorisini savunan birisi, ahlaki iddiaların insanların duygularını, tutumlarını ve çıkarlarını ifade etmek veya onlara hizmet etmek için kullanıldığı yollara işaret ederek, ahlaki gerçekler olmamasına rağmen insanların neden bunlar varmış gibi davranarak tartışmaya devam ettiğini açıklayabilir. Diğer bir yandan anti-bilişselciliği savunan birisi, ahlaki gerçekler varmış gibi davranmanın pratik faydasına işaret ederek, ahlaki iddialar gerçekleri bildirmiyor olsa bile neden öyleymiş gibi göründüğünü açıklayabilir.

Dahası, elbette bu görüşlerin her biri, bazı insanlar ve onların ahlaki iddialar gibi görünen şeyleri kullanması hakkında önemli ölçüde doğru olan bir şeyler ifade etmektedir. İnsanların ahlaki iddialarının genellikle, onların duygularını, tutumlarını ifade ettiğinden ve kişinin çıkarlarına hizmet ettiğinden hiç kimse şüphe duymaz. Bununla birlikte, en azından bazı insanların zihinlerinde ahlaki gerçek olarak kabul edilen türden gerçeklerin aslında var olmadığını düşünmemiz için bir nedene sahip olduğumuz sürece, bundan şüphelenmek mantıklıdır.

Ahlaki realistler, ahlaki iddiaların diğer kullanımları ne olursa olsun ve bu iddialar ahlaki iddialara savunulamaz açıklamalar getiren insanlar tarafından ne kadar kullanılırsa kullanılsın, iyi anlaşılmış bazı ahlaki iddiaların aslında doğru olduğuna dair inançlarına bağlıdırlar. Ahlaki anlaşmazlığın doğasına hitap eden argümanlara karşı koymak için ahlaki realistlerin, ahlaki anlaşmazlıkların aslında kendilerinin bazı ahlaki iddiaların doğru olduğuna ilişkin bağlılıklarıyla uyumlu olduğunu göstermeleri gerekir.

Önemli bir ilk adım, tıpkı yukarıda yapıldığı gibi, sadece anlaşmazlığın kendi başına bir iddia taşımadığını belirtmektir. Yani, insanlar arasındaki farklılıkları sadece farklılıklar olarak değil de anlaşmazlıklar olarak görmek sanki birbiriyle çelişen iddialarda bulunulmuş gibi düşünmeyi gerektirir gibi görünür. Ve bu da her iki tarafın da diğer tarafın yanlış bir iddiada bulunduğunu düşünmesine sebep oluyormuş gibi durur. İnsanlar arasındaki farklılıkların ahlaki anlaşmazlıklar olduğu ve sadece farklılıklardan ibaret olmadığı görüşünü savunmak için ahlaki realistler, en azından anti-bilişselciliği reddetmemiz gerektiğini iddia ederler (insanların benimsediği görüşlerin, kişilerin duygularından, tavırlarından ve çıkarlarından büyük ölçüde etkilenebileceğini kabul etsek bile).  Böyle bir iddia makul olsa da, anti-bilişselciler bilişsel anlaşmazlığın diğer tür anlaşmazlıklardan farklı olduğunu ve ahlaki anlaşmazlıkların bilişsellik gerektirmediğini iddia ederek buna cevap verebilirler ve vermişlerdir de. Realistler bu olasılığı basitçe reddedemezler fakat iddialarını gerçekleri bildiriyor olarak kabul eden kişilere gizlice, itiraz etmeden, ahlaki argümanların ve anlaşmazlıkların nasıl işlediğini iyi bir şekilde anlamaları için akla uygun bir şekilde meydan okuyabilirler.

Her halükarda, anlaşmazlıkların doğası bilişselliğe bir miktar kabul edilebilirlik katsa da ahlaki realistlerin ayrıca, hata teorisyenlerinin iddiaların ve anlaşmazlıklarının tümünün bazı iddiaların doğru olabilmesi için gereken türden gerçekler olduğu şeklindeki bazı yanlış varsayımlara dayandığı iddiasına da yanıt vermesi gerekir. Ve ahlaki realistler buna ne cevap verirse versin, bunu herkesin kabul ettiği yaygın ahlaki anlaşmazlığı (veya en azından farklılığı) gizemli bir hâle getirecek şekilde yapmaktan kaçınmaları gerekir. Bazı ahlaki realistler, bu tarz anlaşmazlıkların her ne kadar yaygın olsa da çok derinlere gitmediğini savunur. Ahlaki anlaşmazlıkların, ahlaki ilkeler ışığında önemli olan ahlaki olmayan gerçekler hakkındaki fikir ayrılıklarında düzenli olarak izine rastlanabilen görüş farklılıklarının, paylaşılan temel ilkelerin arka planında önemli ölçüde kaybolduğunu söylerler. Onların görüşüne göre ahlaki açıklamalar, insanların kendilerini içinde buldukları çeşitli ahlaki olmayan anlaşmazlıkların iyi bir açıklaması olarak ortaya çıkan şey her neyse onla uyumlu olacaktır.  

Diğer ahlaki realistler ise, anlaşmazlıkları bazen temel ilke olarak görürler. Bu görüşe göre, bazı durumlarda ahlaki anlaşmazlıkların izi, ahlaki olmayan gerçekler hakkındaki anlaşmazlıklara kadar sürülebilir ancak bu her durum için geçerli değildir. Fakat anti-realistlerin iddiası olan, geriye kalan anlaşmazlıkların anti-bilişselcilik veya hata teorisi tarafından iyi bir şekilde açıklandığı görüşünü reddederler. Bunun yerine, anlaşmazlıklar için sürekli bir şekilde başka açıklamalar sunarlar. Örneğin birçok anlaşmazlığın, ahlaki meselelerle kaçınılmaz olarak bağlı olan duyguların, tutumların ve çıkarların çarpıtıcı etkilerine kadar izlenebileceğine işaret ederler. Ya da anlaşmazlık gibi görünen şeylerin aslında insanların birbiriyle normal bir şekilde konuştuğu, her birinin eğer iddialar doğru bir şekilde anlaşılırsa gayet doğru olabilecek iddialarda bulunduğu durumlar olduğunu iddia ederler (Harman 1975, Wong 1984). Ve genellikle bu açıklayıcı stratejileri birleştirerek tüm ahlaki anlaşmazlıkların, az önce bahsedilen tüm değerlendirmelere dengeli bir şekilde başvurarak, yani bazı ahlaki anlaşmazlıkları temelde ahlaki değilmiş gibi, bazılarını duygu ve çıkarın çarpıtıcı etkilerinin bir yansıması olarak ve bazılarını da insanların gerçekte neyi iddia ettiklerine dair yeterince ince olmayan anlayışlardan kaynaklanıyormuş gibi göstererek iyi bir şekilde açıklandığını varsayarlar. Bu açıklamaların bazı kombinasyonları işe yararsa ahlaki realist, ahlaki anlaşmazlıkların varlığının ahlaki realizme karşı bir argüman olmadığını savunmak için sağlam bir gerekçeye sahip olur. Elbette eğer açıklamalardan hiçbiri işi yaramazsa, o zaman ya anti-bilişselciliğe ya da hata teorisine (yani bir tür anti-realizm görüşe) başvurmak en iyi alternatif olabilir.

2. Metafizik

Ahlaki anlaşmazlığa karşı getirilen argümanları bir kenara bırakırsak, ahlaki realizmin metafiziğine ilişkin endişelerde ve özellikle ahlaki realizmin natüralizmle bağdaştırılabilip bağdaştırılamayacağına dair endişelerde, ahlakla ilgili anti-realizm görüşüne yönelik önemli bir motivasyon vardır. Natüralizmi net bir şekilde tanımlamak zordur. Fakat natüralizmin temelinde yatan fikrin aktarılması oldukça kolaydır. Natüralizme göre, inanmamız gereken tek gerçekler, bilimin sonuçları tarafından desteklenen veya en azından bu sonuçlarla uyumlu olanlardır. Varsayımsal bir gerçekle, ahlaki iddiaların varlığının bilim tarafından desteklenmediğini ve hatta bilimle uyumlu olmadığını bulmak, natüralizmin de kabul edeceği gibi, böyle bir gerçek olmadığını keşfetmektir. Ahlaki realizm bilimle bağdaşmayan gerçekler gerektiriyorsa (birçok kişinin düşündüğü gibi) sadece bu bile ahlaki realizme karşı zorlu bir argüman oluşturacaktır.

Anti-bilişselciler ve hata teorisyenleri ise ahlaki iddialarla ilgili kendi açıklamalarını sunarlarken, natüralizmle uyumlu olmakta problem yaşamazlar. Her iki görüş de açıklamaları natüralizm tarafından benimsenmemiş hiçbir şeye başvurmaz. Elbette anti-bilişselciler ve hata teorisyenleri, ahlaki düşüncenin doğası hakkındaki önemli konularda birbirleriyle aynı fikirde değildirler. Hatta anti-bilişselciler ve hata teorisyenleri, tercih ettikleri açıklamaların kendi içerisinde hangi versiyonlarının daha iyi olduğu konusunda da kendi aralarında hemfikir değillerdir. Ancak hepsi, natüralizm açısından güvenli bir temeldedir.

Bu durumun aksine ahlaki realistler, sonuç olarak natüralizm karşısında uçup giden standart görüşteki varsayımsal gerçeklere başvurmadan açıklamalarını sürdüremezler. Bu standart görüş, G.E. Moore (1903) tarafından sunulan güçlü ve etkileyici bir argümana kadar geri götürebilir. Moore’in kabul ettiği şekliyle, ahlak konusunda bir natüralist olmak, ahlaki terimlerin doğal özelliklerine atıfta bulunan terimler kullanılarak doğru bir şekilde tanımlanabileceğini düşünmeyi gerektiriyordu.  Bu yüzden birisi ‘iyiyi’ ‘haz’ olarak tanımlayabilir, natüralist açıklamaları değer için güvence altına alabilir (haz, doğal bir özellik olduğu sürece) veya ‘iyiyi’ ‘sahip olmayı arzuladığımız bir arzuyu tatmin etmek’ veya ‘toplumumuzda yürürlükte olan kurallara uymak’ veya ‘türleri desteklemek’ olarak tanımlayabilirdi. Eğer bu önerilen tanımlardan herhangi biri doğruysa, neyin iyi ve doğru ve neyin yanlış olduğu hakkında iddialarda bulunmak için gereken gerçeklerin, natüralizm ile uyumlu olduğu sonucu ortaya çıkar. Fakat Moore diğerlerinden ayrılarak, bu tanımlardan herhangi birinin doğru olmadığını ve argümanın birinci varsayımının nihai olduğunu savunmuştu. Her iki durum için de, ahlaki terimlerin natüralist tanımı ne olursa olsun, söz konusu natüralist özelliğe sahip olan şeylerin (gerçekten) iyi olup olmadığını sormak her zaman mantıklıydı.

George Edward Moore (1873-1958)

Hazzın kendi başına iyi bir şey olmadığını ama (tanımı gereği) iyilik olduğunu – iyilikle denk olduğunu ve aynı özelliklere sahip olduğunu düşünen birini düşünün. Bu kişiye göre, bir şeyin haz olduğunu iddia etmek aynı zamanda bu şeyin iyi olduğunu da iddia etmekle eş değerdir ve bu durumun tam tersi de geçerlidir. Ancak bu durumda, insanların bir şeyin haz olduğunu kabul ettikten sonra bu şeyin iyi bir şey olup olmadığı hakkında endişelenmeleri bir anlam ifade etmezdi. Bu, bir şeyin üçgen olduğunu kabul edip ardından bu şeyin üç tarafı olup olmadığı hakkında endişelenmeye benzer. Fakat Moore, bu iki durumun aslında birbirine benzemediğini savundu. Kişinin, üçgenin üç kenarı olup olmadığı hakkında endişelenmesi, onun üçgen olmanın ne demek olduğunu anlamadığını gösterirdi. Bu durumda, kişinin söz konusu terimlerle ilgili yetkinliğinin yetersiz olduğu ortaya çıkıyordu. Bunun aksine Moore, herhangi bir doğal özelliğe sahip olan şeylerin iyi şeyler olup olmadığının her zaman açık bir soru olduğunu gözlemledi. Bu sebepten dolayı, bu soruyu soran bir kişi Moore’a göre, söz konusu terimlerle ilgili yetkinliğinin yetersiz olduğunu ortaya koymamıştır. Moore’a göre buradan çıkarılacak sonuç, ahlaki terimlerin doğal özelliklere atıfta bulunmadığı ve bu nedenle, ahlaki iddiaların uygun bir açıklamasının, ahlaki iddiaların doğal olmayan gerçekleri bildirme iddiasında olduğunu kabul etmesi gerektiğiydi.

Elbette ahlaki realistler bunu tutarlı bir şekilde kabul edebilir ve ardından bunu natüralizme karşı – en azından bu kısım için, natüralizmin ahlaki gerçekleri kabul etmekle bağdaşmadığı gerekçesiyle – kullanabilir. Aslında bu, Moore’un pozisyonudur. Fakat buna başvuran birisinin yine de, ahlaki gerçeklerin doğal gerçeklerle nasıl ilişkili olduğunu açıklama ve bu doğal olmayan gerçekleri öğrenmeyi nasıl başarabileceğimizi açıklama yükümlülüğü vardır. Ahlaki gerçekçiliği savunmak için yapılan çalışmaların büyük bir kısmı ya bu yükümlülükleri karşılamaya ya da sadece ahlak için özel bir sorun oluşturmadıklarını göstermeye adanmıştır. Bu türden ahlaki realistler, ahlaki gerçeklerin doğal gerçekler olmamasını ve ahlaki bilginin, ahlaki gerçekler ve (en azından ilke olarak) ahlaki bilgi olduğu fikrini savunurken bile, sadece bilimsel bilgiden ibaret olmadığını kabul ederler. Bu yüzden, bilimin her şeyin ölçüsü ve kriteri olduğu fikrini reddederler (Shafer-Landau 2003, Parfit 2011, Scanlon 2014).

Böylece, natüralizmin akla yatkınlığından etkilenen birçok ahlaki realist, bağlı oldukları ahlaki gerçeklerin ya kendilerinin direkt doğal gerçekler olduğunu ya da en azından bu tür gerçeklerle uygun bir şekilde bağdaştıklarını göstermeye çalışırlar (Boyd 1988, Brink 1989, Railton 1986). Eğer bunları göstermişlerse natüralizm ahlaki realizme karşı özel bir tehdit oluşturmaz.

Uzun bir süre boyunca insanlar Moore’un Açık Soru Argümanının (artık bu şekilde anılıyor), ahlaki natüralizmin hiçbir versiyonunun savunulabilir olmadığını kanıtladığını düşündüler. Fakat dil felsefesi ve metafizik alanındaki son gelişmeler, Moore’un argümanıyla ilgili endişeleri artırdı. Bu endişelerden önemli olan biri, argümanın uygunsuz bir şekilde, semantik analiz dışındaki gerekçelerle, iki terimin aslında aynı özelliğe, maddeye veya varlığa atıfta bulunduğunu kabul etme olasılığını dışlıyor gibi görünmesidir.

Örneğin suyun  olduğu iddiasını ele alırsak sorun biraz daha açık hâle gelebilir. Suyun  olduğu sadece içerdiği terimlerin anlamları değerlendirilerek keşfedilemez. Öyleyse eğer bir kişi suyun gerçekten  olup olmadığından endişe ederse bundan dolayı söz konusu terimlerle ilgili yetersizliğini açığa vurmuş olmayacaktır. Su gerçekten de  olsa bile, bu kişinin sorusu uygun bir şekilde Açık Soru olacaktır. Benzer şekilde bazı ahlaki realistler, değerin aslında sahip olmayı arzuladığımız arzuları tatmin eden şeyle uygun bir şekilde tanımlanabileceğini (Moore’un düşündüğü bir öneriyi alırsak), ama bunun sadece ilgili terimlerin anlamlarını değerlendirerek keşfedilemeyeceğini iddia eder. Sonuç olarak kişi, sahip olmak istediği bir arzuyu tatmin eden şeyin gerçekten iyi bir şey olup olmadığı hakkında anlaşılabilir bir şekilde endişe duyabilir. Böylece, sahip olmayı arzuladığımız bir arzuyu tatmin eden her şey değer olsa bile soru uygun bir şekilde Açık Soru olabilir. Elbette burada önemli olan şey böyle bir önermenin doğru olup olmaması değil, Açık Soru’nun açıklığının bu tür önerilerin doğru olamayacağını varsaymak için iyi bir gerekçesi olmadığıdır.

Moore’un Açık Soru Argümanı’na farklı bir yanıt arayan başka kişiler ise, ahlaki iddiaları tamamen natüralist terimlerle ifade edilebilir iddialara indirgeyen, başarılı bir semantik analiz olasılığını savunmuşlardır (Jackson, 1998, Finlay 2014). Dolayısıyla, Moore’un işaret ettiği türden bir açıklığın, ahlaki gerçeklerin doğal gerçeklerin ötesinde bir şey olmadığını gösteren doğru bir semantik analizle açık bir şekilde olmasa da bağdaştığını savunurlar.

Açık Soru, en azından ‘belirleyici değil’ olarak bir kenara atıldığında, ahlaki gerçeklerin doğru bir açıklamasının onları doğal gerçekler olarak tanımlayabileceğini düşünmek için alan bırakır.  Bunların hangi gerçekler olabileceği ve birinin diğer açıklamalar yerine belirli bir açıklama için hangi argümanları sunabileceği açık kalır. Ancak böyle bir açıklama için iyi argümanların olmadığını önceden bilebileceğimiz fikri artık geniş çapta kabul görmemektedir.

3. Psikoloji

Yine de hem realistler hem de anti-realistler, Moore’un Açık Soru Argümanının önemli bir şey (ahlaki iddiaların ahlaki olmayan iddialar tarafından iyi bir şekilde ele alınmamasına neden olan bazı özellikleri) ifade ettiğine inanma eğilimindedir.

Bazılarına göre bu “önemli bir şey”, ahlaki iddiaların özünde, ahlaki iddiaların olmadığı bir şekilde motivasyona bağlı olmasıdır (Ayer 1936, Stevenson 1937, Gibbard 1990, Blackburn 1993). Motivasyona bağlı olmanın tam olarak ne anlama geldiği tartışmalıdır, fakat ortak bir öneri (motivasyon içselliği (motivation internalism)), bir kişinin yalnızca uygun bir şekilde motive edilirse samimi bir şekilde ahlaki bir iddiada bulunduğunu kabul etmektir. Örneğin diğer değişkenleri sabit tuttuğumuzu varsayarsak bir şeyi teşvik etmek, üretmek, korumak veya başka şekillerde desteklemek için bir miktar motivasyon sağlamak (zorunlu bir şekilde belirleyici değildir) onun lehine olan iyi bir şeydir. Birisi bu tür motivasyonlardan tamamen yoksunsa ve yine de söz konusu şeyin iyi olduğunu düşündüğünü iddia ediyorsa, bu kişilerin ya samimiyetsiz davrandığından ya da ne söylediklerini anlamadığından şüphelenmemiz için geçerli nedenimiz vardır. Bu, ahlaki olmayan iddialarla gerçek bir zıtlık oluşturur çünkü bir kişinin samimi bir şekilde böyle bir iddiada bulunması gerçeği, bu kişinin özellikle motivasyonları hakkında hiçbir şeyi gerektirmezmiş gibi görünür. Kişinin, bir renkten etkilenmesi, iğrenmesi ya da sadece kayıtsız kalması, şeylerin o renge sahip olduğu iddiasının samimi olup olmadığı veya onun tarafından iyi anlaşılıp anlaşılmadığı ile alakasızdır.

Anti-bilişselciler, ahlaki iddialar tam olarak inançları ifade etmediği (bu doğru veya yanlış olabilir), bunun yerine arzunun, onayın veya bağlılığın motivasyon durumlarını ifade ettiği için, ahlaki iddiaların motivasyonla bu zorunlu bağa sahip olduğunu öne sürerken genellikle bu açık zıtlığa başvururlar. Ahlaki olmayan iddiaların genellikle inançları ifade ettiğini ve bu nedenle, haklı olarak, gerçekleri bildirme iddiası olarak ve doğru veya yanlış şeklinde değerlendirilebilir olarak görüldüklerini belirtirler. Ama motivasyon açısından inançlar tek başına durağan olduklarından dolayı, birisinin samimi bir şekilde böyle bir iddiada bulunması (yani, gerçekten inandığı bir şeyi ifade etmesi), bu kişinin herhangi bir motivasyona sahip olması veya hiç olmamasıyla uyumludur. Ama bu duruma zıt olarak, genellikle arzuları, tercihleri, bağlılıkları ifade eden iddialar gerçekleri bildirme iddiası taşımaz ve doğru veya yanlış olarak değerlendirilemez. Ama bunların hepsi motivasyon açısından yüklü olduğu için, birisinin samimi bir şekilde böyle bir iddiada bulunması (yani, gerçekten öyle olduğunu hissettiği bir şeyi ifade etmesi), motivasyonun yerini tutabilecek bir şeye sahip olmamasıyla bağdaşmaz. Zıtlığın ortaya çıkmasıyla beraber anti-bilişselciler, samimi ahlaki iddiaların motivasyonel gücünü iyi açıklayabileceğimizi ve ahlaki iddiaları inançlar olarak değil de (belki de ayırt edici bir tür olarak) arzu, tercih veya bağlılık olarak görerek Moore’un Açık Soru Argümanı’nın arkasında yatan anlayışı da açıklayabileceğimizi iddia ederler.

Bazı ahlaki realistler, inançların motivasyon açısından durağan olduğu fikrini reddederek bu argümana yanıt verirler (Platts 1979). Bu kişilere göre, ahlaki inançların bir karşı örnek olduğu doğrudur. Fakat görünen tek karşı örnek bu değildir. Örneğin, acı beklentisiyle ilgili birinci şahıs iddialarını düşünün. Bir kişi, deneyimin acı verici olacağını ve (diğer durumlar sabitken) bu deneyime direnmek, karşı çıkmak veya bir şekilde kaçınmak için bir motivasyonu olmadığını iddia ediyorsa, kişinin ya samimiyetsiz davrandığından ya da dediği şeyin ne anlama geldiğini anlamadığından şüphelenmek için ortada nedenler olacaktır. Fakat bu, bazı deneyimlerin acı verici olacağına dair samimi bir iddianın bir inancı ifade etmediğini, bir gerçeği bildirmediğini ve kendisinin doğru veya yanlış olarak değerlendirmeye açık olmadığını düşünmek için bir neden değildir. Bütün bunlar, ahlaki iddiaların motivasyonel çıkarımlar taşıyabileceğini ve bu iddiaların inançları ifade etmesine ve sonuç olarak gerçekleri bildirme iddiası taşımasına ve doğru ya da yanlış olarak değerlendirilebilmesine rağmen, Moore’un Açık Soru Argümanı’nın arkasındaki anlayış olabileceği anlamına geliyor.

Bazı ahlaki realistler ise ahlaki iddiaların, anti-bilişselci argümanların varsaydığı gibi motivasyona sıkı sıkı bağlı olduğu fikrini reddederler. Uygun motivasyonun eksikliğinin ortaya bazı sorular çıkarabileceğini kabul etseler de, bu sorulara cevap verilebileceğini de belirtirler. İddiada bulunan kişi o kadar depresif, zayıf iradeli veya kötü birisi olabilir ki, eylemin değerli olan bir şeyi güvence altına alacağını samimi bir şekilde düşündüğünde bile tamamen hareketsiz kalabilir. Bunun mümkün olmadığını varsaymak, ahlaki iddiaların inançları ifade ettiğini savunurken, inançların motivesyonel olarak durağan olduğunu kabul edenlere yönelik soru yöneltmektir.

Bu görüşü savunan kişiler, yine de hem (i) ahlaki iddialar ile eylem arasında belirgin bir bağ olduğunu hem de (ii) bu bağın Moore’un Açık Soru Argümanı’nın arkasındaki anlayışı açıklamaya yardımcı olduğunu iddia edebilirler ve genellikle ederler de. Bununla birlikte, bu ayırt edici bağın kendisinin ya iddialar ve motivasyon arasındaki normatif bir bağ olduğunu ya da iddialar (veya onların doğrulukları) ile bir kişinin gerçekleştirmesi gereken eylemler arasında kavramsal bir bağ olduğunu savunurlar (Smith 1994). İlk öneriye göre, kişi samimi bir şekilde benimsediği ahlaki iddialarla uygun bir şekilde motive olmada başarısız olabilir, fakat bu sebepten dolayı bu kişi irrasyonel olarak görülür. İkinci öneriye göreyse, kişi samimi bir şekilde benimsediği ahlaki iddialarla uygun bir şekilde motive olmada gene başarısız olabilir fakat bu sefer ya iddiaları içtenlikle kucaklaması ya da benimsediği iddiaların doğruluğu (eğer doğrularsa), ona belirli şekillerde davranması için nedenler sağlar. Tüm bu görüşler, ahlaki iddialar (veya onların doğrulukları) ile eylem (veya harekete geçme motivasyonu) arasında bir tür kavramsal bağ olduğu anlamına gelseler bile, aynı zamanda motivasyonel içselliği reddetmeyi içerirler. (Bu kısımda bahsettiğimiz görüşler genellikle mantık içselciliğinin versiyonları olarak nitelendirilirler.) Ahlaki olmayan iddialar tek başlarına, insanların yapmaları için ya da yapmaktan kaçınmaları için nedenlerinin olduğu eylemler hakkında hiçbir zaman özel bir şey ima etmez. Fakat bunun aksine, ahlaki iddiaların bu tür çıkarımlara sahip olduğunu iddia ederler. Bu görüşe göre, ahlaki iddialarla eylemler arasında zorunlu bağ vardır fakat bu bağ, iddialar (veya onların doğrulukları) ile akıl (veya rasyonellik) arasındadır ve bu bağ, bir ahlaki iddiayı samimi bir şekilde benimsemenin uygun motivasyonu garantilediği bir bağ değildir.

Bunların hiçbiri, ahlaki realistlerin yapması gerektiği gibi, bazı iddiaların aslında doğru olduğu fikrini savunmak değildir. Fakat ahlaki realistlerin, savundukları pozisyonun merkezi olan bilişselliği terk etmeden de ahlaki iddialar ve eylem arasındaki zorunlu bağı kabul edebileceklerini önermektir.

Bazı hata teorisyenleri, bilişselliği motivasyonel içselcilikle birleştirmenin savunulamaz bir pozisyonla sonuçlandığını iddia ederler (Mackie 1977). Onlara göre, motive edici inançları doğru hâle getirecek ahlaki gerçeklerin aynı zamanda, bir şekilde dünyanın içsel olarak motive edici durumları olmaları gerekirdi. Ve böyle durumların olduğunu düşünmek için hiçbir neden yoktur. Ama ahlaki iddialar için kişinin kucakladığı motivasyonel içsellik, acı iddialarıyla paralellik gösteriyorsa o zaman bu argüman yanlış olmalıdır (acı verici bazı deneyimler için doğru olduğunu varsayarsak). Ya motivasyonel içselcilik, söz konusu iddiaların doğru olması için dünyanın içsel olarak motive edici durumlarını gerektirmez ya da bu tür durumların olduğunu düşünmek için bağımsız nedenimiz vardır (örneğin, acıya karşı olan farkındalığımız tarafından sağlanan). Ahlaki gerçeklerin olmadığını düşünmek için pek çok neden olsa da bu argüman bunu sağlamaz.

4. Epistemoloji

Argümanın iyiliği için, ahlaki gerçekler olduğunu varsayalım. Hatta ahlaki gerçeklerin bilimle en azından uyumlu olduklarını da varsayalım. Moore’un Açık Soru Argümanı’nın hâlâ göstereceği bir sonuç, bilimsel yöntemle keşfedilen doğal gerçeklere yapılan hiçbir itirazın, ahlaki gerçeklerin bu şekilde değil de başka bir şekilde olduğunu kanıtlamayacağıdır. Bir şeyin haz vermesi veya yararlı olması veya birinin tercihini tatmin etmesi, onun ne iyi ne doğru ne de yapmaya değer olduğunu düşünmekle mükemmel bir şekilde uyumludur. Ahlaki gerçeklerin doğal gerçeklerle uyumlu olabileceği gerçeği, ahlaki gerçekleri öğrenebileceğimiz fikrini desteklemek için bize kendi başına bir şey vermez. David Hume, ahlaki olmayan öncüllerden hiçbir ahlaki sonucun sorunlu olmayan bir şekilde gelmediğini iddia ettiği zaman, Moore’dan çok daha önce bu noktaya parmak basmış gibi görünüyor (Hume 1739). Başka bir (önceden varsayılmış) “zorunluluğun” yardımı olmadan, “olan (is)” dan gelen hiçbir “zorunluluğun”(ought) olmadığını söylüyordu. Daha genel olarak, en azından gizli bir şekilde ahlaki bir öncüle dayanmadıkça ahlaki olmayan öncüllerden ahlaki sonuçlara geçerli bir çıkarım yoktur. Öyleyse, bilimin kanıtlayabildiği tek şey olması gereken değil “olan” ise bilim tek başına ahlaki sonuçlar çıkaramaz.

Ama o halde ihtiyaç duyulan ahlaki önermeleri nereden elde edebiliriz? Elbette, belirli normların yürürlükte olduğu veya güçlü bir varlığın bir şeyler emrettiği iddiasında hiçbir cevap bulunamaz çünkü her iki durumda da yapılması gerekenlerle ilgili hiçbir şey bazı başka ahlaki iddiaları varsaymadan sadece bu iddialardan çıkamaz (örneğin, kişinin yürürlükteki normlara uyması gerektiği ya da güçlü bir varlığa sadakat borcu olduğu). En azından bazı temel ahlaki ilkeler apaçık ortadaysa veya analitik gerçeklerse veya en azından makul bir şekilde yaygın bir fikir birliğine sahip olduğu ya da sonunda herkesin bu ilkeler üzerinde birleşeceği şekilde düşünüldüyse ortada bazı makul adaylar olabilir. Ama aday olabilecek birkaç ilkenin her biri (bunlardan bazıları: insanlara saygılı davranmalı, insan refahını teşvik etmeli ya da diğer değişkenler sabitken haz iyidir) önerilerinde o kadar soyut ya da belirsizdir ki insanların öne sürmeye meyilli oldukları tüm ahlaki iddiaları gerekçelendirmek için tek başlarına neredeyse yeterli olamazlar. Bu değerlendirmeler, birisi ahlaki gerçeklerin varlığını kabul etse bile, ahlaki realistlerin karşılaştığı önemli bir zorluğun altını çizmektedir: ahlaki iddialarımızı nasıl gerekçelendirebileceğimiz konusunda biraz açıklama yapmaya ihtiyaçları vardır. Aksi takdirde, ahlaki gerçekler ne olursa olsun herhangi bir iddia için kanıt olarak saydığımız şeyin aslında kanıt olmadığından endişe etmek için makul gerekçelerimiz olur.

Bu endişenin ışığında, buradaki ahlaki iddialarımız için ortaya çıkan meydan okumanın, aslında kendimizi gerekçelendirmek için kullandığımız çok sayıda başka iddiayı da rahatsız ettiğini belirtmekte fayda var. Örneğin, ahlaki olmayan öncüllerin derlemesinin tek başına ahlaki bir sonuca yol açmayacağı gibi psikolojik olmayan öncüllerin derlemesi de tek başına psikolojik bir sonuca yol açmayacaktır. Yine aynı şekilde, biyolojik olmayan öncüllerin derlemesi tek başına biyolojik bir sonuca ulaştırmayacaktır. Bütün bu durumlarda öncüller yalnızca, en azından gizli bir şekilde, sırasıyla psikolojik veya biyolojik önermelerle desteklenirse sonuçlara yol açacaktır. Yine de hiç kimse bunun psikoloji veya biyoloji ile ilgili iddiaları asla gerekçelendiremeyeceğimiz anlamına geldiğini düşünmez. Elbette bu benzetmelerin yapılıyor olması sahip olduğumuz ahlaki iddialarda bulunmamızda aslında gerekçelerimiz olduğumuzu kanıtlamaz. Fakat ahlaki olmayan iddialar ile ahlaki olan iddialar arasındaki çıkarımsal boşluğu kabul etmek, ahlaki iddialar için hiçbir kanıtımız olamayacağını da göstermez. Sadece, ahlaki realistlerin karşılaştığı zorluklara yeniden işaret ederler. Psikolojik ve biyolojik iddialar hangi koşullar altında ve neden makul bir şekilde gerekçelendirilir? Ahlaki iddialar için de benzer koşullar ve düşünceler (değerlendirmeler) geçerli olabilir mi? 

Bir zamanlar filozoflar, bu sorulara karşı hızlıca ve kolayca verilebilecek ve ahlaki iddiaları hemen gözden düşürebilecek bir cevap olduğunu düşünüyorlardı. Bu cevap şudur: Psikolojide ve biyolojide sahip olduğumuz gerekçelendirmeler en nihayetinde deneysel gözlemlerle temellendirilebilirken (ve temellendiririz de zaten) ahlak teorisi için böyle bir şey mümkün değildir. Eğer bu cevap doğruysa, psikoloji ve biyolojinin neden bizim düşüncelerimiz üzerinde gerçek bir iddiada bulunabilirken ahlak, simya ve çeşitli uçuk teorilerin bunu yapamadığını bu cevaba başvurarak açıklayabiliriz: Birincisi deneyime karşı test edilebilir ve testi geçebilirken, ikincisi test edilebilirken tamamen başarısız olabilir.

Ahlaki realistler, karşılaştıkları bu epistemik meydan okumaya karşı üç cevap getirmişlerdir. Birincisi, gözlemlerin teori dolu yollarının doğru bir şekilde değerlendirilmesinin, psikoloji ve biyolojiyi destekleyen gözlemlerle ahlaki teorileri desteklemek için başvurduklarımız arasında gerçek bir zıtlığa sebep olmadığını savunmaktır. Bu görüşün savunucularının kabul edeceği gibi, belirli spesifik iddialar ve karşılıklı olarak birbirini destekleyen bir sistem arayan daha genel ilkeler arasında geçiş yapabilmeyi sağlayan çeşitli bilimsel teorileri gerekçelendirme süreci, insanlar ahlaki teoriler geliştirip ardından bunu savunduklarında adım adım eşleştirilir. Her iki durumda da belirli yargılar (örneğin, gözlemler veya belirli bir eylemin kötülüğü ile ilgili) geçici olarak kabul edilir ve yargıları açıklayan daha genel ilkelere başvurarak bunları anlamlandırma girişiminde bulunur. Daha genel ilkeler mevcut olduğunda belirli yargılar ilkelerin kanıtı olarak ele alınırlar ve bu ilkeler, belirli yargıların doğru olduğu düşüncesini gerekçelendirmeye yardımcı olarak karşılık vermiş olur. Fakat genel ilkeler mevcut değilse, söz konusu olan belirli yargılar sorgulanır ve bu yargıların yanıltıcı veya yanlış anlaşılmış olabileceğinden şüphe edilir. Bu yargıların nihai (belirleyici) olarak ele alınıp alınamayacağına büyük ölçüde (ve doğru olan şekilde), şimdiye kadar diğer belirli yargılarla uyum içinde kendi aralarında destek bulmuş olan diğer ilkelere başvurarak karar verilir. Bu süreç zorunlu olarak geçici ve bölük pörçük olsa da, birçok kişi bu sürecin bilimde de ahlaktan farklı olmadığını savunur. Tüm bu açıklamalar elbette, bu sürecin başarısızla sonuçlanabileceğini düşünmekle bağdaşır. Simya ve diğer uçuk teoriler, sistematik ve karşılıklı olarak birbirini destekleyen bir inanç kümesini sürdürme girişiminin nasıl başarısız olabileceğinin başlıca örnekleridir. Fakat ahlakın bu şekilde başarısız olduğuna dair belirli argümanların yokluğunda ahlak da en az biyoloji ve psikoloji kadar deneyiminin ahlak iddialarımızı doğrulayabileceğini iddia edebilir (Sayre-McCord 1996).

Bazı ahlaki gerçekçiler ve partikülaristler, az önce tanımlanan sistematik gerekçelendirmenin genel resmini reddetseler bile, konu gözlemin rolü olduğu zaman ahlaki iddiaların ahlaki olmayan iddialarla aynı seviyede olduğunu iddia ederler (Dancy 1993). Bu kişilere göre, ahlaki olmayan belirli gözlemlerimizi gerekçelendirmemiz hiçbir şekilde destek olarak sunabileceğimiz herhangi bir açıklanabilir genel gerekçeye sahip olmamıza bağlı değildir. Aksini varsaymak, insanların gözlemledikleri şeylere inanmaya çalışırken ne zaman ve neden gerekçelenmiş olduklarına dair yanlış bir anlayışa kapılmaktır. Durum, partikülaristlerin belirttiği gibi, ahlaki iddialarımızla tamamen aynıdır. Bu durumda da bir kişi, örneğin belirli bir eylemin yanlış olduğunu veya bazı cevapların zorunlu olduğunu iddia ederek destek olarak açıklanabilir genel bir gerekçeye sahip olmadan mükemmel bir şekilde gerekçelendirilmiş görülebilir. Bu tür ahlaki iddiaların yanlış olduğu elbette kanıtlanabilir ama aynı şey insanların kendilerinin kabul ettikleri şeyler için de geçerlidir.

Epistemik zorluğa getirilen bir başka gerçekçi cevap ise ahlaki teorinin doğru modelinin bilimin değil, matematik ve mantığın modeli olduğunu iddia etmektir (Scanlon 2014). Bu kişilere göre ne matematik ne de mantık iddialarının doğruluğu için deneyime güvenir. Bunun yerine, içerdikleri kavramların doğasına başvurarak apriori olarak desteklenebilirler. Bu görüşe göre, ahlaki argümanları temellendirmek için ihtiyacımız olan ilkelerin geçerli bir savunması, makul bir incelikte ve dikkatli bir kavramsal analizde bulunabilir. Moore’un Açık Soru Argümanı ışığında, kavramsal analiz epistemolojisini savunanlar, söz konusu doğru analizin ne olursa olsun muhtemelen hiç de aşikâr olmadığını kabul ederler. Ve bunun, ilgili kavramlara gerçekten yetkin olan kişilerin, doğru olan analizi doğru olarak kabul edemeyebilecekleri anlamına geldiğini belirtirler (Jackson 1998). Yine de analiz doğru olabilir. Eğer bu durumda olan bir analiz varsa ve çeşitli belirli yargılarımızın altını çizmek için gereken türden temel ilkeleri sağlayacak kadar zenginse bu analiz, ahlaki realizm epistemik zorluğunu iyi bir şekilde cevaplamış olacaktır. Elbette boşlukları bu şekilde doldurmak, iyi bir kavramsal analiz epistemolojisine sahip olduğumuzu varsayar ki bu da sorgulanabilir bir şeydir. Fakat kavramsal analizle ilgili endişeler, ahlaka özgü olan bir şey değildir. Ve eğer nihai (belirleyici) oldukları kanıtlanırsa o zaman bu endişeler, ahlaki değerlerde olduğu gibi matematik ve mantığın da başka bir temellendirmeye veya başka bir şeye ihtiyaç duyduğu anlamına gelir. Mantık ve matematik uğruna geliştirilebilecek her ne varsa birçok kişi bunların aynı zamanda ahlak için de geçerli olması gerektiğini düşünür.

Bu epistemik zorluğa getirilen bir diğer cevap ise ilk iki cevapla uyumlu olsa da ikisine de bağlı değildir. Ayrıca bu cevap, dikkati bilimden ya da mantık ve matematikten epistemolojinin kendisine çeker. Bazı sonuçları gerekçelendiren herhangi bir düşünce (değerlendirme) dizisini düşünmek, bir sonucun değeriyle (ahlaki değeri hakkında değil de epistemik değeri hakkında)  ilgili bir iddiada bulunmaktır. Bilimde, matematikte veya mantıkta, iyi kanıtlar ve iyi argümanlarla kötü olanların arasında bir fark olduğunu kabul etmek, bunların arasında değerlendirme yapmaktır. Bu açıklama, şu açık sorunun yükselmesine sebep olur: Epistemik iddiaların, hangi koşullar altında ve neden makul bir şekilde gerekçelendirildiği düşünülür? Bu soruya verilecek cevap ne olursa olsun bu cevap aynı zamanda, ahlaki yargılar hakkında yükselen paralel soruya da cevap vermek için bir model sağlayacaktır. Elbette, bu cevapla birlikte ahlaki yargılarımızın gerekçelendirilmiş olacağının hiçbir garantisi yoktur. Epistemik standartlar epistemolojisinin getirdiği cevap, ahlak teorisi tarafından pek de iyi karşılanmayabilir. Fakat epistemik ilkeleri yargılamak için uygun olan düşünce türlerinin, ahlaki olarak kabul edebileceklerimiz de dâhil olmak üzere diğer normatif ilkeleri yargılamaya gelince de uygun olabileceğini düşünmek için ortada iyi bir neden vardır. Bunun anlamı şudur: Ahlaki teorinin açık bir şekilde, gerekçelendirilebilecek türden bir şey olmadığı sebebiyle hızlı bir şekilde reddedilmesi, neredeyse kesin bir şekilde çok hızlı bir sonuca varmaktır.

5. Semantik

Buraya kadarki süreçte ahlaki realistleri, (i) ahlaki iddiaların gerçekleri bildirme iddiası taşıdığını, (ii) gerçeklerin, ahlaki iddialarının iddia ettiği gibi olup olmadıklarının ışığında, ahlaki iddialarının doğru veya yanlış olabileceğini ve (iii) bu ahlaki iddialarından en azından bazılarının gerçekten doğru olduğunu savunan kişiler, olarak nitelendirdik. Birçok kişi, bu şekilde tasarlanmış olan ahlaki realizmi reddetmek için iyi nedenler ( hatta nihai nedenler ) olduğunu düşündü.

Ama doğruluk ve gerçekle ilişkin olan minimalizmin gelişmesiyle birlikte, ahlaki gerçekçi olmak bu nitelendirmeyle birlikte, olması gerekenden daha kolay hâle gelmiş olabilir. Minimalizme göre, bazı iddiaların doğru olduğunu söylemek sadece, iddiayı (yeniden) ileri sürmenin bir yoludur ve orijinal iddiada ifade edilenin ötesinde hiçbir bağlılık taşımaz. Dolayısıyla, eğer birisi “masum çocukları eğlence için öldürmenin yanlış olduğunu” iddia etmeye razıysa herhangi bir ek metafizik yüke gerek duymadan “masum çocukları eğlence için öldürmenin yanlış olduğu iddiasının doğru olduğunu” da rahatlıkla iddia edebilir. Anti-bilişselciler bile muhtemelen “masum çocukları eğlence için öldürmenin yanlış olduğunu” iddia etmeye razı olacaklarından, bu iddianın kendisinin de doğru olduğunu kabul edebilirler ve kabulü, anti-bilişselcilerin yaptığı herhangi bir feragat olarak görmek yanlış olur. “Masum çocukları eğlence için öldürmenin yanlış olduğunu” söylediğimizde, anti-bilişselcilerin de bu iddiayı gerçek olarak kabul etmeleri zararsızmış gibi görünür. Böylece minimalist görüşünü savunan kişiler, gerçek olduğu söylenen bazı iddiaları söylemenin sadece, iddiayı (yeniden) ileri sürmenin bir yolu olduğunu ve orijinal ifadenin iddia ettiğinin ötesinde hiçbir bağlılık taşımadığını iddia edebilirler. Tek başına dil bilgisi, doğruluktan ve gerçeklikten bahsetmeyi uygun hâle getiriyor ve bunu, gerçek realizmle doğru bir şekilde ilişkilendirilen metafizik bağlılıklara maruz kalmadan yapıyormuş gibi görünüyor (Gibbard 2003’e ve Dreier 2005’e bakabilirsiniz).

Fakat boşlukları bu şekilde doldurmak yanıltıcıdır. Anti-bilişselciliği savunan birisinin, bir yandan uygun bir şekilde doğru ya da yanlış olarak değerlendirebileceği iddialar ile diğer bir yandan bu şekilde değerlendiremeyeceği iddialar arasında bir zıtlığa başvurmadan, savunduğu pozisyonun nasıl bir şekle gireceğini açıklamayı gerektirir. Geleneksel anti-bilişselciler bu zıtlığı benimserler ve bu yüzden ahlaki iddiaların, doğruluklarının gerçekten tartışmasız olan iddialar arasında olduğunu anlaşılır bir şekilde iddia edebilirler. Buna ek olarak zıtlığın arka planına karşı çoğunlukla, ahlaki iddiaların neden aslında doğru olabilecek iddiaları bu kadar iyi taklit ettiğini ve hatta neden bir anlamda “doğru” olduklarından bahsedebileceğimizi açıklarlar (bilişselliğin doğru olabileceği şeklinde anlaşılan iddialarının doğru olabileceği anlamında olmasa da). Fakat eğer iddiaların doğru ya da yanlış olarak değerlendirilebilir olup olmadığına dair zıtlık çizilemezse anti-bilişselcilerin, hangi işaretin anti-bilişselci görüşe ilişkinken hangi işaretin bilişselci görüşe ilişkin olması gerektiğine yönelik iddialar arasındaki farkın ne olduğuna dair alternatif bir açıklama getirmesi gerekir. Böyle bir zıtlığın yokluğunda anti-bilişselcilerin ayırt edici bir savları yoktur.

Ayrıca hata teorisyenleri, minimalizmdeki doğru ve gerçek hakkındaki açıklamalarda kendilerine ait özel bir yer bulamazlar. Sonuçta hata teorisyenlerinin kendi görüşlerini savunmaları için, ahlaki iddiaların doğru ya da yanlış olarak değerlendirilebilir olmasına rağmen, hiçbirinin aslında doğru olmadığını düşünmeleri için temel oluşturmaları gerekir. Bu da, gerçekliği her türlü iddianın sahip olabileceği kadar ucuz hâle getirme yönündeki minimalist dürtüye direnmeyi gerektirir. Bir hata teorisyeninin doğru ve gerçek konusunda minimalist olamayacağı anlamına gelmez bu. Fakat minimalizmin onun pozisyonunu daha kolay savunulabilir bir hâle getirmediği (ve aslında daha da zorlaştırdığı) anlamına gelir.

O halde minimalizm, ahlaki anti-realistler için her derde deva olan bir ilaç gibi değildir. Fakat aynı zamanda, zehir gibi de değildir. Minimalizm, anti-realistlerin kendi özgün alanlarını belirleme şeklinin standart yoluna zarar verse de, anti-realist kişilerin, neyin realist olduğu ve neyin olmadığı alanlar arasındaki zıtlığı çizmek için bazı alternatif gerekçeleri savunmaları için hâlâ yeterli alanı vardır. Örneğin birisi, bazı alanlar (ahlak ya da herhangi bir alan) hakkında realist olmanın, o alana özgü özelliklerin (bu durumda ahlaki özellikler) açıklamalarımızda bazı temel şekillerde yer aldığını savunmak olduğunu ileri sürebilir. Bu görüşe göre bir anti-realist olmak, bu tür özgü özelliklerin, açıklamalarımızda bazı temel şekillerde yer almadığını savunmaktır. Sınırı bu şekilde çizmek anti-realistin, bu tarz özelliklerin var olduğunu (temel açıklayıcılar olarak olmasa da) ve bunları bildiren iddiaların bazen doğru olduğunu kabul etmesine izin verir. Fakat buradaki belirsizlik, kendilerini realist olarak gören kişileri rakiplerinden ayıran ana problemlerin en iyi şekilde ahlaki özelliklerin temel açıklayıcılar olarak nitelendirilip nitelendirilmeyeceği konusunda ortaya çıkıp çıkmadığıdır. Buna alternatif olarak başka birisi, bazı alanlar hakkında realist olmanın söz konusu iddiaların ifade ettiği doğruların zihne bağlı olmadığını savunmak olduğunu iddia edebilir. Ve öneri şu şekle dönüşür: Anti-realist olmak, bu tarz doğrular varsa eğer, bunların zihne bağlı olduğunu düşünmektir. Zıtlığı bu şekilde çizmek, merhametsiz görünen psikoloji hakkındaki imkânsız realizmi dışlama riskini taşır. Ve bu d, ahlaki gerçekleri tepkiye bağlı olarak ya da başka şekillerde insan düşüncesine ve pratiğine bağlı olarak ele alan metaetik görüşleri anında anti-realist olarak kabul etmek anlamına gelirdi. Dolayısıyla bu zıtlığın yeniden realistleri anti-realistlerden ayıran ana problemlerle uygun bir şekilde örtüşüp örtüşmediği açık değildir. Yine de kişi, çeşitli metaetik görüşler arasındaki önemli bir zıtlığı belirtmek için açıklama veya zihin bağımsızlığına güvenebilir. Geçerliliği olan belirli görüşlerin açıklamayı ve zihin bağımsızlığını nasıl ele aldığına dikkat etmek kaçınılmaz olarak bu kavramları odakta tutmaya yardımcı olur ve önemli soruların belirmesini sağlar.

Ahlaki realizmin kişilerin minimalizm, açıklamanın önemi ve zihin bağımsızlığı hakkında ne düşündüğünden bağımsız olarak taşıdığı bir yükümlülüğü vardır: Ahlaki terimlerin semantiklerini, ahlaki iddiaların gerçekten de doğru ya da yanlış olarak değerlendirilebilir olarak kullanılan iddialarını kabul etmeyi destekleyecek şekilde anlamlandırma yükümlülüğü. İnsanların düşüncelerinde ve konuşmalarında bu tür iddialara güvenme şeklinin çeşitli özellikleri, bu iddiaların oldukları fikrini destekler. Fakat aynı zamanda, çocukların ahlaki terimleri edinme yollarının bazı yönleri ve bu terimlerin çeşitli duygulara bağlanma şekilleri, bu terimleri ahlaki olmayan terimlerle basitçe eşit olarak görmeye karşı çıkar. Ahlaki iddiaların birbirinden ayrıldığı yollardan ziyade, insanların öne sürdüğü diğer iddialarla aynı olma yolları üzerinde çalışmak, ahlaki düşüncemiz ve pratiğimiz hakkında tam bir anlayış kazanmamız için çok önemlidir. Böylesine tam bir anlayışın, bizi doğru olabilecek ahlaki inançlara (ve sadece ahlaki tepkilere değil) sahip olarak görmeyi içerip içermeyeceği hiç de açık değildir. Belki de daha bile az açık olan şey bu inançlardan bazılarının gerçekten doğru olduğunu makul bir şekilde kabul edip edemeyeceğimizdir (ve neden kabul edebiliyoruz ya da edemiyoruz sorusu).

Yine de insanların genellikle kendilerinin ve diğerlerinin ahlaki iddialarını gerçekleri bildirme iddiası olarak gördükleri ve eğer söz konusu olan iddialar kendilerinin de samimi bir şekilde öne sürdüğü iddialarsa en azından bu tür iddialardan bazılarının gerçekten de doğru olduğunu düşündükleri açıktır. Bunun bir tür hata içerdiğini iddia etme yükümlülüğü, anti-realistlerin üzerindedir.

Kaynakça

  • Ayer, A. J., 1946. “A Critique of Ethics,” in Language, Truth and Logic, London: Gollanz, 102–114.
  • Blackburn, Simon, 1993. Essays in Quasi-Realism, Oxford: Oxford University Press.
  • –––, 1998, Ruling Passions, Oxford: Oxford University Press.
  • Boyd, Richard, 1988. “How to Be a Moral Realist,” in Essays on Moral Realism, G. Sayre-McCord (ed.), 181–228.
  • Brink, David, 1989. Moral Realism and the Foundations of Ethics, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Copp, David, 1995. Morality, Normativity, and Society, Oxford: Oxford University Press.
  • Dancy, Jonathan, 1993. Moral Reasons, Oxford: Blackwell.
  • Dreier, James, 2005. “Metaethics and the Problem of Creeping Minimalism,” Philosophical Perspectives: Ethics, 18: 23–44.
  • Enoch, David, 2011. Taking Morality Seriously: A Defense of Robust Realism, Oxford: Oxford University Press.
  • Finlay, Stephen, 2014. Confusion of Tongues: A Theory of Normative Language, Oxford: Oxford University Press.
  • Firth, R., 1952, “Ethical Absolutism and the Ideal Observer,” Philosophy and Phenomenological Research, 12: 317–345.
  • Foot, Philippa, 1958, “Moral Beliefs,” Proceedings of the Aristotelian Society, 59: 83–104.
  • –––, 1972, “Morality as a System of Hypothetical Imperatives,” The Philosophical Review, 81: 305–316.
  • Frankena, William, 1939. “The Naturalistic Fallacy,” Mind, 48: 464–477.
  • Gibbard, Allan, 1990. Wise Choices, Apt Feelings, Cambridge: Harvard University Press.
  • –––, 2003. Thinking How to Live, Cambridge: Harvard University Press.
  • Hampton, Jean, 1998. The Authority of Reason, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Hare, R. M., 1952. The Language of Morals, Oxford: Oxford University Press.
  • Harman, Gilbert, 1975. “Moral Relativism Defended,” Philosophical Review, 84: 3–22.
  • –––, 1977. The Nature of Morality, New York: Oxford University Press.
  • Huemer, Michael, 2005. Ethical Intuitionism. New York: Palgrave Macmillan.
  • Hume, David, 1739. Treatise Concerning Human Nature, L.A. Selby-Bigge (ed.), Oxford: Oxford University Press, 1888.
  • Jackson, Frank, 1998. From Metaphysics to Ethics: A Defence of Conceptual Analysis, Oxford: Oxford University Press.
  • Joyce, Richard, 2001. The Myth of Morality. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Kant, Immanuel, 1785. Groundwork for the Metaphysics of Morals, James W. Ellington (trans.), Indianapolis: Hackett Publishing Company, 1993.
  • Korsgaard, Christine, 1996. The Sources of Normativity, New York: Cambridge University Press.
  • Mackie, J. L., 1977. Ethics: Inventing Right and Wrong, London: Penguin Books.
  • McDowell, John, 1978. “Are Moral Requirements Hypothetical Imperatives?” Proceedings of the Aristotelian Society (Supplementary Volume), 52: 13–29.
  • Moore, G. E., 1903. Principia Ethica, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Parfit, Derek, 2011. On What Matters, Vol. 2, Oxford: Oxford University Press.
  • Platts, Mark, 1979. “Moral Reality,” in Ways of Meaning, London: Routledge and Kegan Paul.
  • Railton, Peter, 1986. “Moral Realism,” Philosophical Review, 95: 163–207.
  • Ross, W. D., 1930. The Right and the Good, Oxford: Oxford University Press.
  • Sayre-McCord, 1991. “Being a Realist About Relativism (in Ethics),” Philosophical Studies, 61: 155–176.
  • –––, 1996. “Coherentist Epistemology and Moral Theory,” in Moral Knowledge?, Walter Sinnott-Armstrong and Mark Timmons (eds.), Oxford: Oxford University Press, 137–189.
  • ––– (ed.), 1988. “Moral Theory and Explanatory Impotence,” Midwest Studies in Philosophy, XII: 433–57.
  • ––– (ed.), 1988. Essays on Moral Realism, Ithaca: Cornell University Press.
  • Scanlon, Thomas, 2014. Being Realistic About Reasons, Oxford: Oxford University Press.
  • Schroeder, Mark, 2008. Being For: Evaluating the Semantic Program of Expressivism, Oxford: Oxford University Press.
  • Shafer-Landau, Russ, 2003. Moral Realism: A Defense, Oxford: Oxford University Press.
  • Smith, Michael, 1994. The Moral Problem, Oxford: Blackwell.
  • Stevenson, Charles, 1937. “The Emotive Meaning of Ethical Terms,” Mind, 46: 14–31.
  • –––, 1944, Ethics and Language, New Haven: Yale University Press.
  • Street, Sharon, 2006. “A Darwinian Dilemma for Realist Theories of Value,” Philosophical Studies, 127: 109–166.
  • Sturgeon, Nicholas, 1985. “Moral Explanations,” in Morality, Reason, and Truth, David Copp and David Zimmerman (eds.), Totowa, NJ: Rowman and Allanheld, 49–78.
  • Thompson, Judith, 2008. Normativity. Peru, Illinois: Open Court Publishing.
  • Wedgwood, Ralph, 2007. The Nature of Normativity, Oxford: Oxford University Press.
  • Williams, Bernard, 1981. Moral Luck, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Wong, David, 1984. Moral Relativity, Berkeley: University of California Press.

[1] Filojiston (ateş ruhu veya ateş elementi) teorisi, 1650li yıllarda yanma olayını açıklamak üzere ortaya atılmış ve günümüzde geçerliliğini kaybetmiş bir teoridir. Bu teoriye göre, yanma sırasında maddenin içerisinde bulunan filojiston adındaki ateş elementi dışarı salınır. Cisimlerin yanmasını sağlayan şey bu elementtir – çev. notu.


Geoff Sayre-McCord- Moral Realism“, (Erişim Tarihi: 11.01.2021)

Çevirmen: Hasan Alparslan Bayrak        

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Teistik Olmayan Ahlak Üzerine Düşünceler – Ahmet Gencal

En Güncel Haberler Analitik Felsefe