Teistik Olmayan Ahlak Üzerine Düşünceler – Ahmet Gencal

//
4 Okunma
Okunma süresi: 11 Dakika

“Evrende devasa bir madde yığını var. Bu madde yığınında meydana gelen bir takım rastlantısal süreçler, sınırsızca varlıklar türetiyor. Bu varlıklar bir döngü içerisinde farklı şekillere bürünerek varlık sahnesine çıkıyor ve kısa bir süre sonra yok oluyor.”

Böylesi düşünceleri sık sık okumuşsunuzdur. Bu türden düşüncelerin ana fikri şu soru ile ilgilidir: Sürekli bir oluşun olduğu bir evrende amaçlılık var olabilir mi? Materyal bir evrende maddi varlığı olmayan iyi, kötü, ahlaklı, ahlaksız, değerli, değersiz, namus, vicdan, onur, gurur gibi soyut kavramlar kendisine yer bulabilir mi? Eğer bu soyut kavramların evrende yer aldığı iddia edilirse, bu iddia rasyonel bir temele oturtulabilir mi? Bu ve buna benzer meseleler, uzun bir süredir birçok kişi gibi benim de dikkatimi çekiyor. Ve bana makul gelen sonuç, devasa bir madde yığını ve bir takım rastlantısal süreçlerden ibaret bir evren görüşünde soyut hiçbir kavramın rasyonel bir temele oturtulmasının zor olduğudur.

Bu yazıyı Ateizm Derneği’nin sosyal medya üzerinde “kutsalsız ahlak” konusunun tartışıldığı bir yayınını izlemem üzerine kaleme almaya karar verdim. Bu nedenle yazım da bu yayından da söz edeceğim.[1]

Hume’u Görmezden Gelmek

Söz konusu programda konuklar, teizmin ve ateizmin ahlakın kökenine yönelik argümanlarını sıralayarak söz başlıyor. İddia o ki, ateistik ahlak görüşü (veya seküler ahlak görüşü), doğa yasalarında yer alan “yaşa ve üre” gibi ilkeler ile şekillenir ve dolayısıyla bu amaca uygun davranmak zorundayızdır; aksi takdirde üyesi bulunulan tür yok olur ve dolayısıyla toplumun pragmatist yaklaşımları ahlakın temelidir. Bu yaklaşımın evrimci etik ile ilişkili olduğunu ve doğadan yani olgudan, olması gerekeni çıkarsayarak Hume’un usturasını görmezden geldiğini fark etmişsinizdir. Bu çerçeve söz konusu yayında, tecavüz gibi ahlaki olmayan bir eylemin, toplumların pragmatik durumuna uymadığı için ahlaksızlık olduğu, üremenin ancak tecavüzle mümkün olduğu varsayımsal bir durumda ise tecavüzün ahlaki bir eylem olacağı, dolayısıyla ahlakı toplum ihtiyaçlarının belirlediği iddia edildi. Kölelik örneği de verilerek, ahlaki yargıların objektif olmayıp tarihsel ve kültürel göreceli olduğu söylendi. Ancak ilk problem burada karşımıza çıkıyor; olandan olması gerekeni nasıl çıkarsadığımız konuklar tarafından açıklanmıyor. Olgu durumlarının değerler alanına nasıl nüfuz ettiğini açıklamaksızın böylesi iddialar da bulunmak felsefi açıdan pek tutarlı görünmüyor. Eğer bu iddialar doğru ise örneğin dişi Sivas Kangal köpeklerinin bazen yavrularını yemesi, bize ahlaki açıdan bir şey söyleyebilir mi? Açıktır ki insanın ahlaki statüsü ile doğaya ilişkin ahlaki çıkarımlar arasında ilişki kurmak epey zorlu ve ayrıntılı bir gerekçelendirmeyi gerektirir.

David Hume (1711-1776)

İddiaların Sınırları

Konuklardan biri, sözlerinin devamında doğanın insana dayattığı yaşa ve üre prensibinin insanı sadece kendi yavrusunu değil, kendi yavrusunun da üremesi için başka yavrulara ihtiyacı olduğundan kendi yavrusu gibi başka yavruları da korumak zorunda bıraktığını iddia etti. (Sanki bir tür ahlaki determinizm doğruymuş gibi örtük bir varsayımın söz konusu olduğunu fark etmişsinizdir; ahlak mefhumu içindeki irade ve özerkliğin değeri üzerinde nedense çok durulmuyor.) İlerleyen dakikalarda ise iki kardeşin genetik sebeplerden ötürü üreyememe durumunu da ensest ilişkinin ahlaki olmayan bir davranış olmasına sebep gösterildi. Ensest ilişkinin ahlaki incelemesi üzerine literatürde çok çok geniş tartışmalar olmasa dahi alternatif açıklamaları da göz önüne almak tartışamaya renk katabilirdi. (Merak edenler şu yazıyı okuyabilir)

Öncelikle, söz konusu bu iddialara dair kendi görüşümü ifade edip başka türden ahlaki gerekçelendirmelerinde mümkün olduğunu göstermeye çalışacağım.

Yalnızca maddeden ibaret olan bir evrende, bilinçsiz ve kör bir doğanın ahlaki faile “yaşa ve üre” gibi bir ahlaki amaç dayattığından emin olabilir miyiz? Her yıl farklı nedenlerle kendi hayatına yine kendi tercihi ile son veren yüzbinlerce insanın olduğu dünyada, ateistik yaklaşıma göre rastlantısal süreçlerle oluşmuş ve herhangi bir bilince sahip olmayan doğa yasalarının insan denen irade sahibi bir varlığa dayatmada bulunması söz konusu nasıl olabilir? Bu soru bir şekilde şu soru ile de ilişkilidir: kişinin hayatta kalıp kalmama veya soyunu devam ettirip ettirmeme yönündeki tercihini iyi-kötü bağlamında değerlendirmek için elinde ne gibi objektif ölçütler olabilir? İrade sahibi bir insanın irade sahibi olmayan doğanın kendisine dayattığı prensipleri kabul etmesini gerektiren bir sebep olmadığı gibi insanın var olmayı seçme gibi bir zorunluluğu da bulunmamaktadır. Var olma durumu gibi yok olma durumu da bir tercihten ibarettir.

Tecavüzün “kötü”, “ahlaksız” veya “değersiz” olması salt pragmatik sonuçlarına göre belirleniyorsa pratik bir olumsuz sonuç doğurması öngörülmeyen yalan, dedikodu, dalkavukluk gibi eylemlerin de ahlaki olmadığını söylememiz için elimizde bir gerekçe var mıdır?[2] Yine bu programda 7. yüzyıl Arap yarımadasında köleliğin pratik fayda sağladığından ötürü o dönem için bu uygulamanın ahlaki olduğu, dolayısıyla evrensel ahlakın olmadığı, ahlakın yerel ve pratik amaçlara bağlı değiştiği ifade edilmiştir. Ahlaki eylemlerin içinde pragmatik unsurların kesinkes yer almadığını iddia etmiyoruz, ancak ahlakın katı bir pragmatiklik ile şekillendiğini iddia etmek için de daha fazla gerekçelendirme olduğunu düşünüyoruz. İnsan eylemlerinin, özellikle de ahlaki eylemlerin tek bir çerçeveden açıklanabileceğini iddia etmek bize epey zor görünüyor.

7. Yüzyılda her toplumda köleliğin olmadığını göz önünde bulundurduğumuz takdirde bile Arap yarımadasındaki uygulamayı ahlaki buluyorsak, günümüzde benzer insan hakları ihlallerinin kurumsallaştığı ülkeleri veya düzenleri “iyi-kötü”, “ahlaklı-ahlaksız”, “değerli-değersiz” üzerinden bir eleştiriye tabi tutmamız tutarsız gibi görünmektedir. Yani iddia edildiği gibi ahlak, kültürel göreceli ise, günümüzdeki farklı toplumlardaki kötücül eylemlerin ahlaken yanlış olduğunu nasıl söyleyeceğiz? Sonuçta bu çerçeveye göre, farklı toplumlar farkı ahlaki yetiler ve ilkeler geliştirmiştir, o halde objektif olarak ahlaki yanlış nerededir? Bize öyle geliyor ki, mesela bebeklerin işkence görerek öldürülmesinin ahlaken yanlış olduğu kültürel görecelilik ile açıklanamaz. Eğer bunun kabul ediyorsanız, bebekleri işkence çektirerek öldüren bir toplum ile karşılaşırsanız, söz konusu eylemin ahlaken yanlış olduğunu söylemek için birçok sorun ile karşılaşacaksınızdır. Ancak ahlaki sezgilerimiz bize, bebeklerin işkence çekilerek öldürülmesinin objektif bir ahlaki yanlış olduğunu söylüyor gibi görünüyor.

“Yaşa ve üre” prensibi üzerinden “insanın soyunu devam ettirebilmesi için kişinin kendi yavrusu dışındaki yavruları koruması gerekir” sonucuna varılması ve insan doğasına kodlu olan bu prensibin bir ahlak yarattığı varsayımı yeterince gerekçelendirilmiş midir? Kişilerin kendi varlığına son verme tercihinde bile bulunabildiği bir dünyada kişinin yavrusunu ve başka yavruları koruma gerekçesi, yalnızca doğanın bir dayatması ile açıklanamaz. Kişinin üreme istencinin doğal bir eğilim olması hali ile bunun ahlaki bir zorunluluk doğurması durumu aralarında bir ilişki olduğunu kabul etsek dahi, bambaşka türden durumlara dair olabilir.

Elbette, kişilerin üreme istencinin doğal bir eğilimin sonucu olduğu gibi aynı zamanda toplumun da kişilerden üreme beklentisi vardır. Fakat üremeye ilişkin doğal eğilimlerden ahlaki zorunluluk çıkarsamanın mümkün olmadığı gibi bu tür toplumsal beklentiler üzerinden de ahlak yaratmak zor gibidir. Toplumun ve doğal eğilimlerin kişiye dayattığı varsayılan “yaşa ve üre” ilkesini bir ahlak ölçütü olarak aldığımız takdirde, mesela kendi iradesi ile çocuk sahibi olmayan çiftleri ahlaksız mıdır diyeceğiz? Özellikle günümüzde nüfusu hızla yaşlanan Avrupa ülkelerinde kamu teşviklerine rağmen çocuk sahibi olmayan insanlar, bu yaklaşıma göre nasıl bir ahlaki pratik içindedir?

Ensest İlişki Örneği

Söz konusu programdaki sözüm ona ateistik ahlak görüşünün ensest ilişkiyi de ortaya çıkardığı pratik sonuçlara göre “iyi-kötü”, “ahlaken doğru-ahlaken yanlış” ayrımına tabi tutması ciddi teknik hatalar içermektedir. Örtük bir şekilde Sonuçculuk adındaki normatif etik yaklaşımına kısmen dayanan iddialar duyuyoruz.

Materyal bir evrenden söz ediyorsak, bu evrenin toz zerresi kadar bir parçacığında rastlantı sonucu ortaya çıkıp kısa bir ömrün ardından ölen insanın en nihayetinde bu yaşayan varlıkları bağlayacak, mutlak anlamda değerlendirecek ve takdir edecek bir “üst otorite” yoksa ahlak adına ortaya koyduğunuz bütün normlar sübjektif değerlendirmeler olmayacak mıdır? Diğer yandan ahlaki doğruların ölçütü “çoğunluk” yani toplumda ne kara kabul gördüğü ile mi ilişkilidir? Bu durumda dünya tarihine yön veren, tarih yaratan ve ilerici hamleleri başlatan bütün şahsiyetleri hangi ahlaki ölçüte göre değerlendireceğiz? Bu anlayışın bir diğer sonucu ise toplumun değer ve beklentilerine göre giyinmeyen, yaşamayan veya düşünmeyen insanlara karşı toplumun çoğunluğunun onayladığı bir zulüm varsa bu zulmü onaylamak olacaktır. Örneğin insan kurban eden varsayımsal bir toplumda bu eylem toplumsal bir kaynaşma ve birlikteliği sağlıyorsa ve bu eylem toplumun çoğunluğu tarafından kabul görüyorsa bu eyleme karşı çıkmamızı gerektirecek bir durumda başımıza gelecek felaketi olağan karşılamanız gerekecektir.

Ahlak ile hukuk arasındaki ayrıma dikkat çekmek iyi olabilir. Toplumu oluşturan insanlar “kendilerini korumak amacıyla” diğer insanlarla bir araya gelerek kimi eylemlerin cezalandırılması yönünde ortak bir karar alabilirler. Bu kararın amacı kendilerine zarar verebilecek eylemleri gerçekleştirebilecek kişilere karşı caydırıcı bir tedbir almaktır. Bu yönde alınan kararlar toplumsal bir sözleşme niteliği kazanabilir. Bu doğrultuda hukuk adını verdiğimiz ve toplumu oluşturan bireylere zarar veren davranışları cezalandıran kurumlar oluşturulabilir. Bu şekilde bireyler kendisine karşı yapılmasını istemediği eylemleri ortadan kaldırarak kendi güvenliklerini sağlama alma çabası içerisine girebilirler. Ancak materyal bir evrende cezalandırılması öngörülen bu eylemlerin varlığı olağan karşılansa da bu istenmeyen davranışlara ahlaki ve olumsuz değerlerin atfedilmesinin ahlaki temeli ne olabilir? Birey ceza almayı göze almışsa cezalandırılması öngörülen bir eylemi yapmamasının bir gerekçesi ne olabilir? Bu kişi için toplumun çoğunluğunun aldığı karar neden bağlayıcı olmalıdır? Bu kişi toplumun değer yargılarına “gönülden” neden bağlı kalma zorunluluğu duymalıdır? Bunu gerektiren gerekçe nedir?

İnsanların ve diğer canlıların biyolojik varlığı evrimsel bir süreçle ortaya çıkmıştır. Benim asıl ilgilendiğim şey, biyolojik varlığı ortaya çıkaran bu süreçten de ahlakı temellendirmek mümkün olup olmadığıdır. Hatta bu durum birçok durumda gayri ahlaki sonuçlara yol açabilme potansiyeli de taşıyabilir. Doğada uyum sağlayan hayatta kalır prensibi yerine “güçlü olan kazanır” varsayımı da doğadan çıkarsanabilir ama bu onun ahlaken doğru olduğunu gösterir mi? [3]

“Materyal bir evrende öncesi ve sonrası olmayan bir insan” üzerinden ahlakı konuşuyorsak bu anlayış perspektifinden şu 3 varsayımsal duruma bakmamız gerekir:

  • Çukura düşen adam varsayımı: Yürüdüğümüz yolda çukura düşmüş bir adam olduğunu ve bu adamın bu çukurdan kendi imkanları ile çıkmasının mümkün olmadığı bir durumu düşünelim. Bu kişi ancak çukurun dışındaki bir kişi tarafından rahat bir şekilde kurtarılabilir. Etrafta sadece siz varsınız ve bu kişiyi kurtaracak başka birisinin olmadığı bir varsayalım. Çukurdaki kişi sosyoekonomik düzeyi itibari ile düşük bir seviyede olsun. Hızla artan nüfusun doğal kaynaklar ve çevre üzerindeki baskısının arttığı bir dönemde bu kişinin çukurdan kurtarılmasının ne topluma ne de size herhangi bir faydası nasıl olabilir? Bu durumda bu kişinin kurtarılmasını veya ölüme terk edilmesini hangi ölçüte göre “iyi-kötü” veya “ahlaklı-ahlaksız” bağlamında değerlendireceğiz? Kültürel göreceli ve sübjektif göreceli biri için böyle bir ölçüt var mıdır? Ahlakı bir tür sübjektiflik ile veya vicdanın karar ile tanımlayan kişi nasıl bir eylemde bulunmalıdır? O kişiyi orada bırakmak size vicdanen bir sıkıntı veriyorsa o kişiyi kurtaracaksınız, vermiyorsa kurtarmayacaksınız. Tercihinizi kurtarmayıp ölüme terk etmeden yana yaptıysanız soyut ahlaki değerlerle yargılanmanızı gerektiren nesnel bir ölçüt olmayacak gibidir. Hatta bu durumda toplumun sırtına belki de yük olmakta olan bir kişiyi toplumun sırtından indirerek topluma pratik bir fayda bile sağlamış olabilirsiniz. Ama bu ahlaken doğru değil gibi görünüyor.
  • Dalkavuk adam varsayımı: Hayatını dalkavukluk üzerine inşa etmiş bir insana da sorsanız teorik olarak size dalkavukluğun kötü bir davranış olduğunu söyleyecektir.  Ancak yaşa ve üre prensibi ile ahlakın temellendirildiği bir ortamda bu yargının da anlamı kalmayacaktır. Sizin işsiz, maddi olanaklardan son derece yoksun bir kişi olduğunuzu varsayalım. Karşınıza dalkavukluktan hoşlanan ve bu eylemi büyük lütuflarla ödüllendiren bir patronun çıktığını düşünelim. Bu kişiye karşı sergileyeceğiniz dalkavukluk sizi maddi refaha, güce ve karizmaya ulaştıracaktır. Bu da sizin hayatta kalma ve üreme potansiyelinizi arttıracak bir durum yaratacaktır. Yine varsayalım ki bu eyleminizin toplum üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi de olmayacaktır. Bu durumda bu eylemi “kötü” veya “ahlaksızlık” gibi soyut sıfatlandırmalarla nitelendirmemizi gerektiren hangi ölçüt vardır? İnsan onuru gibi kavramlar bu sorunun cevabı olabilir mi? (İddiaya göre insanlık onuru bile göreceli olabilir) Böyle bir varsayımda sizin tercihiniz subjektif vicdanınıza mı bırakılacaktır? Dalkavukluk size içsel bir sıkıntı vermiyorsa, dalkavukluk karşılığında maddi konfora kavuşacak, veriyorsa bu fırsatı geri çevireceksiniz ve bu tercihinizin birinci tercihe karşı hiçbir üstünlüğü olmayacaktır. Yaşa ve üre prensibi üzerinde temellenmiş bir ahlak görüşünde onurlu duruşun dalkavukluk karşısında ne tür bir ahlaki üstünlüğü olabilir? Öncesi ve sonrası olmayan bir insan için onurlu duruşun tek gerekçesi onurlu duruşun verdiği hazzın maddi konforun verdiği hazdan daha fazla olması olabilir. Böyle bir kişiye onurlu duruş haz veriyordur, aksi yönde davranan bir kişiye ise dalkavukluğun getirdiği maddi konfor.
  • Bilim insanı ve hazzına tapan adam varsayımı: Gözlem sahamızda iki insanın var olduğunu düşünelim. Birincisi hayatını bilimsel faaliyetlere, okumaya, üretmeye ve insanlığın faydasına olacak çalışmalara adamış X kişisi. İkincisi ise sürdürülebilirliği uzun olmayan para, şöhret ve seks peşinde koşmaya adamış ve bu uğurda herhangi bir soyut değer yargısını dikkate almayan Y kişisi. X kişisi de Y kişisi de en iyi ihtimalle 2100 yılına kadar bilinçsiz bir madde yığınına dönüşecek. Bu durumda X kişisinin uğraşını “değerli” ve “iyi”, Y kişisinin uğraşılarını “değersiz” veya “kötü” yapan ölçüt nedir? İnsan çabasına bir anlam katacak veya takdir edecek bir “üst otorite” yoksa X kişisinin de Y kişisinin de uğraşıları aynı kapıya çıkacaktır: Kendisine zevk veren hoşlandığı şeylere yapmak.

Sonuç

Yukarıda sözünü ettiğimiz üç farklı varsayımsal durumlar çoğaltılabilir ve bu örnekler daha da ayrıntılandırılabilir. Ancak bu üç örneğin de söz konusu programda dile getirilen bir ateistik, bir tür evrimsel ve bir tür göreceli açıklamalara dair geliştirilebilecek güçlü eleştiriler olduğunu düşünüyoruz. Günlük yaşam pratiklerimizde bir teist bir ateiste göre daha erdemli olabileceği gibi bir ateist de herhangi bir teistten daha erdemli olabilir. Ama kimin erdemli olduğunu göreceli bir açıklama bize açıklayabilir mi? Bu eleştiriler, ahlakı temellendirme konusunda ilahi buyruk teorisi benzeri bir objektif görüşte daha kabul edilebilir şekilde cevaplanabilir. Elbette bunun ayrıntıları başka bir yazının konusu olup epey ayrıntılı bir çaba gerektirebilir.


Dipnotlar

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Doğal Afetler ve Kötülük Problemi - İbrahim Yeşua Özçelik

En Güncel Haberler Analitik Felsefe