Bilgi Bağlamsal Değildir – Nebi Mehdiyev

46 Okunma
Okunma süresi: 19 Dakika

ÖZ

Bu yazıda, tanımında yer alan “kesinlik” unsurundan dolayı bilginin bağlamsal olmadığını ve olamayacağını iddia ediyorum. Ancak bağlamsalcılığın, özellikle de Annis tarafından teklif edilen versiyonunun, hem Gettier sonrası epistemolojide ortaya çıkan açmazı çözmesi hem de epistemik dağarcığımızın kahir ekseriyetini oluşturan kanaatlerimizin hesaba katılması bakımından müstesna bir yaklaşım olduğunu savunuyorum.

“S,p’yi biliyor” ya da “S,p’yi bilmiyor” tarzındaki bilgi ifade eden önermelerde, genellikle ilgili önermeyi ortaya koyan kişinin içinde bulunduğu koşullar ya da ilgili önermenin ifade edildiği ortamın koşulları dikkate alınmaz. Bunun sebebi, söz konusu koşulların önemsiz olmasından değil, tam tersine, bilgi edinme sürecinde, yani bir inancı bilgiye dönüştürme sürecinde dolaylı veya dolaysız bir şekilde zaten tartışılmış olmasından kaynaklanmaktadır: yukarıdaki türden sonuç bildiren önermeleri, ilgili önermeyi oluşturan koşullara göre yeniden değerlendirmek, bir tür kısır döngüye yol açar. Bu ise açıktır ki bilginin imkansız olduğunu iddia eden şüpheciliğin temel argümanından başka bir şey değildir. Fakat ilginç bir şekilde, bağlamsalcı gerekçelendirme teorisi yanlıları da bağlamsalcılığın temel hedefinin gündelik bilgilerimizi şüpheciliğin zararlarından korumak olduğunu savunurlar (Williams 2001: 3). Bu anlamda bağlamsalcılık, kökleri Wittgenstein’a kadar gidebilecek şekilde gündelik inançlarımızı şüpheciliğe karşı koruma altına alma çabasının yanı sıra zihnimizi bağlamsallaştırmak suretiyle de “S,p’yi biliyor” tarzındaki önermeleri normsuzlaştırmaya çalışmaktadır ki bu da bağlamsalcılığın özünde şüpheciliğin rakibi olmadığını ve hatta birincisinin ikincisinden beslendiğini ortaya koymaktadır (Kimilerince şüpheciliğin bağlamsalcılığın kaynaklarından birisi olarak mütalaa edilmesini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir (sözgelimi bkz.: Pryor 2001: 96)).

Bu yazıda, bağlamsalcılığın temel iddialarını tartışmaya açmak suretiyle bir yan dan bilgi durumunu ifade eden önermelerin bağlamsal olamayacağını, diğer yandan da bağlamsalcılık da dahil tüm yanılabilirci yaklaşımların esasında temelciliğin yetersiz bir formundan (ılımlı veya zayıf temelcilik) kaynaklandığını göstereceğim. Bu iddiaların bir devamı olarak da en sonunda, isim vermeden, bir inancı bilgiye dönüştürmenin tek sağlıklı yolunun katı veya güçlü bir temelci yaklaşım olduğunu savunacağım.

Bağlamsalcılık; tarih, edebiyat, teolojiden iktisat, siyaset ve sanata kadar entelektüel düşüncenin çeşitli alanlarındaki fikir ve yapılarının bağlam içerisinde bir anlam kazandığını savunan ortak bir yaklaşımın adıdır; buna koşut olarak epistemik düzlemde de, ki buna “epistemik bağlamsalcılıkdenir, “S, p’yi biliyor” ya da “S, p’yi bilmiyor” tarzındaki bilgi durumunu ifade eden önermelerin bağlam yüklü olduğunu iddia eden bir yaklaşımın adıdır. Çağdaş epistemoloji literatüründe Dretske (1970), Stine (1976) ve Nozick (1981) tarafından savunulmuş olan ilgili alternatifler görüşü* (çok daha yeni bir savunusu için Heller’e (1999) bakılabilir) ve D. Lewis’in “Scorekeeping in a Language Game” (1979) adlı yazısıyla sahneye çıkmasının ardı sıra DeRose (1995), Cohen (1999) ve yine Lewis’in (1996) önderliğinde bağlamsalcılık tartışmalarını neredeyse tekelinde bulunduran “göndermeci bağlamsalcılıkilk akla gelen yaklaşımlardır. Bu ikisi dışında bağlamsalcılığın daha pek çok çeşidinden söz edilebilir. Bu demektir ki çağdaş epistemolojide bağlamsalcılık belirli bir yaklaşımın adı olmaktan öteye çatı bir terim olarak kullanılmaktadır (Brendel ve Jäger 2004: 143; ayrıca bağlamsalcılı ğın birbirinden farklı yorum veya yaklaşımları için de yine bu yazıya bakılabilir). P. Baumann, bu bağlamsalcı çeşitliliği şu sözlerle ifade eder:

“Daha birkaç yıl öncesine kadar birisi gayet mantıklı bir şekilde ‘Epistemolojik bağlamsalcılık hakkında ne düşünüyorsun?’ gibi genel bir soru sorabilirdi. Ancak bu arada “bağlamsalcılık’ başlığı altında o kadar farklı yaklaşımlar geliştirildi ki artık o soru, yalnızca “Bu, “bağlamsalcılık’tan ne kastettiğine bağlıdır’ şeklinde cevaplandırılabilir. Bu çeşitlenme öylesine büyük bir hal aldı ki bağlamsalcılığın bir biçime yöneltilmiş ciddi bir itiraz bir diğer biçimi tarafından pekala tasvip edilebilir. O halde, bunları birbirinden ayrı bir şekilde değerlendirmek gerekir” (2005: 229).

Bağlamsalcılığın tüm versiyonlarının kendi bağlamında değerlendirilmesi gerektiği fikri doğru olmakla birlikte, bu durum aralarında herhangi bir bağın bulunmadığı anlamına gelmez. Mesela, yukarıda adı geçen ilgili alternatifler ve göndermeci bağlamsalcılık görüşleri arasında gerek “epistemik kapanma ilkesi” ile ilişkileri gerekse de gerekçelendirmenin gerekliliği hususundaki temel ayrışmalara rağmen, düşük standartta bir şüpheciliği tutarsız görmeleri ve daha da önemlisi, bilgi durumlarının esasında nutuk (konuşma) temelli bir süreç olduğu noktasında da birleşmektedirler. Bazen bu özelliğinden dolayı filoepistemoloji olarak da adlandırılan bağlamsalcılık için dil, bilgi tartışmalarının tam da merkezinde yer almaktadır; deyim yerindeyse diğer epistemik yaklaşımlar farklı gerekçelerle cümleyi önermeye dönüştürmeye çalışırken bağlamsalcılık, tam tersine, önermenin epistemik değerinin cümlede var olduğunu savunmaktadır. Bu ortak tutum, tahmin edilebileceği üzere, Wittgenstein düşüncesinin bir tazammunundan başka bir şey değildir. Wittgenstein, özellikle On Certainty” adlı eserinde, olağan olgusal önermelerin şüpheciliğe konu olamayacağını, bunun sebebinin ise, söz konusu önermelerin kesinliğinin kendisinden menkul olmasından değil, dile getirildiği bağlamın sınırları içinde anlamlı olmasından kaynaklandığını iddia eder. Bu demektir ki bağlamsalcıların günümüzde sıkça kullandıkları “invariantist” bakış açısı, herhangi bir önermeye bilgi değeri atfetme gücünü haiz değildir; o halde, “S, p’yi biliyor” önermesi, zorunlu olarak bağlam yüklüdür.

Buraya kadar söylenenlerden ayrıntılarına inme lüzumu hissetmeksizin, bağlamsalcılığın bilginin imkanını dilimizin ifade imkanıyla sınırladığı sonucuna kolaylıkla ulaşabiliriz. S, bir bağlamda p’yi biliyorken, bir başka bağlamda bilmiyor olabilir. Bu formül, aynı “konuşmacı” (nâtık) için geçerli olduğu gibi, birbirinden farklı kişiler için de geçerlidir. Bu yaklaşımın epistemolojiyle ilişkisi ciddi bir tartışma konusu olmakla birlikte, dolaylı bir şekilde, dışsalcı ve yanılabilirci bir nitelik taşıdığı söylenebilir. Fakat yine de, bu haliyle bağlamsalcılığın bir bilgi teorisi sunma imkanı söz konusu değildir; dahası, Gettier sonrası epistemolojide merkezi bir konumu haiz gerekçelendirme hususunda da söyleyecek bir sözü bulunmaktadır. Görebildiğim kadarıyla, doğallaştırılmış epistemoloji ve erdem epistemolojisinin kimi yorumları gibi diğer dışsalcı yaklaşımlarla dolaylı ilişkileri hariç, bağlamsalcılığı epistemik tartışmaların içinde konumlandırmaya ve dolayısıyla da tutmaya çalışan tek bir isim vardır ki o da David B. Annis’tir.

Annis’i kendisinden öncekilerden ve ilginç bir şekilde sonrakilerden ayıran en önemli yönü, Gettier sonrası epistemolojide merkezi konuma sahip gerekçelendirme teorilerinin bilgi tartışmasına aynı tarzda karşı koyması ve kendi deyimiyle bir bağlamsalcı gerekçelendirme teorisi geliştirmeye girişmesidir. Bu bağlamsalcı gerekçelendirme teorisi, Annis in 1978 yılında yayınladığı “A Contextualist Theory of Epistemic Justification” adlı yazısında ortaya konulmuştur. Şimdi, söz konusu yazıdan hareketle, Annis’in bağlamsalcı gerekçelendirme teorisinin ya da daha anlaşılır olması hasebiyle epistemik bağlamsalcılığın temel iddialarını tespit ve değerlendirmeye çalışacağım.

Epistemik bağlamsalcılığın ortaya çıkış sebebi, Gettier itirazlarının ilham kaynağı olan temelcilik ve buna bağlı olarak bağdaşımcılığın bir bilgi tanımı ortaya koymadaki başarısızlığına yönelik genel ve güçlü bir inançtır. Temel önermelerin varlığı ya da bağdaşımın yeterli oluşunun reddi gibi genel ya da dışsal itirazların yanı sıra Annis’e göre, bu teorilerin en önemli noksanı, bir inancın hiçbir zaman nihai olarak gerekçelen dirilemeyeceği yönündeki şüpheci itirazı cevaplandırma gücünden yoksun olmasıdır. O halde, bu tür -günümüzde bağlamsalcıların sıkça kullandığı bir ifadeyle-“invari antist” gerekçelendirme arzusunu bir tarafa bırakıp “S, p’yi biliyor” inancının şu an itibariyle gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğini sorgulamalıyız: “kişi, yalnızca şu anki, yani şu an itibariyle ulaşılabilir delile dayalı olan itirazları cevaplamalıdır” (1978: 214). Bu “şu an” kaydını “kısmi” olarak da anlayabiliriz. Buradaki gerekçelendirme çabası, esasında genel (A) ve belirli türden (B) şüpheci itirazlara cevap niteliğinde şekillenmektedir. Bu yaklaşım, bağlamsalcılığın tüm çeşitlerinde “düşük” ve “yüksek” standartlar şeklinde karşılık bulmaktadır (sözgelimi DeRose 1999: 188). (A) ve (B) itirazlarının kaynağı, meta-epistemik hedeflerdir. Birincisi bilginin imkansızlığını, ikincisi ise belirli bir inancın yetersizliğini ifade eder. Bu durumda, açıktır ki birinci türden bir itiraz cevaplandırılamaz, ikinci türden bir itiraz ise cevaplandırılabilirdir. Bilgiyi, o halde, burada aramak gerekir.

Bu çift katmalı bilgi ölçütü, günümüzde son derece meşhur olan “banka” (DeRo se 1992: 913) ve “havalimanı” (Cohen 1999: 58) örnekleri gibi kurgular aracılığıyla bağlamın bilgi edinme sürecimizde ne denli merkezi bir konuma sahip olduğunu vurgulamak istemektedir. Bu amaçla, Annis de bir örnek kullanmaktadır:

“Diyelim ki herhangi bir tip eğitimi almamış sıradan bir insan olan Jones’un çocuk felcine bir virüsün yol açtığına dair bir şey bilip bilmediğini merak ediyoruz. Jones’un sorumuza cevabı, Salk’un bunun böyle olduğunu söylediğini aktaran bir yazıyı hatırladığı şekilde olursa bu yeterlidir. O, bu konu-bağlamda uygun davranmaktadır. Fakat diyelim ki burada bağlam, hekimlik derecesi sınavıdır. Burada çok daha fazlasını bekleriz. Eğer aday sadece Jonus’un yaptığı gibi basit bir cevap verirse, biz onun son derece eksik bir bilgi sahibi olduğuna kanaat getiririz. Öyleyse, bir konu-bağlama göre birisi h’ye inanmakta gerekçelendirilmiş sayılırken bir başka konu-bağlama göre gerekçelendirilmiş sayılmaz (1978: 215).

O halde, Annis’e göre, epistemik gerekçelendirme, sosyal bağlamdan bağımsız bir olgu değildir, bilakis tabiatı gereği sosyal bir olgudur. Kaldı ki pozitivist temayülleri bir tarafa bırakırsak bilimlerin asıl amacı gerekçelendirmeyi doğal yapışına uygun olarak uygulamaktır; öyleyse felsefecilerin bu hususu göz ardı etmeleri kabul edile bilir bir şey değildir. (A) itirazının konusu olan tümel ve a priori gerekçelendirmeler, gerekçelendirmenin sosyal pratik ve normlarını hesaba katmazlar. Oysa ki tekrar pahasına da olsa gerekçelendirmenin sosyal pratik ve normlarını dikkate almaksızın bir inancın gerekçelendirilmesi mümkün değildir. Özetle, bir inanç, ancak t zamanındaki standartlar göz önüne alındığında S’nin T’yi kabul etmesi gerekçelendirilmiş olmaktadır (1978: 215).

Ancak gerekçelendirmenin sosyal pratik ve normlara bağlı olması onun keyfi olduğu ve her türlü itirazdan bağımsız olduğu anlamına gelmez:

“Pratikler ve normlar epistemiktir ve dolayısıyla da doğruluğu amaçlamalı ve hatalardan kaçınmalıdır” (1978: 216).

Bağlamsal gerekçelendirmenin başarısı, önemli ölçüde bu amaçlara ulaşıp ulaşmamasına bağlıdır. Ancak bu amaçlar da nihayetinde, tıpkı bilimsel teorilerde olduğu gibi, mutlak anlamda tarafsız değildir; burada nesnellik ya da rasyonelliği, ilgili bağlamın kendi içinde aramak gerekir. Özetle, Annis’e göre bağlamsalcılığı, gerekçelendirme için hayati önemi haiz sosyal pratik ve normlar gibi bağlamsal ölçütleri göz ardı eden temelci ve bağdaşımcı gerekçelendirme teorilerinin alternatifi olarak görmek gerekir. Söz konusu teorilerin bilgi edinme sürecimizde herhangi bir katkısı bulunmadığı gibi, (A) türünden şüpheci itiraza karşı koyacak mantıksal bir zemine de sahip değildir.

Son olarak Annis, burada geliştirdiği bağlamsalcı gerekçelendirme teorisine yönelik muhtemel itirazları da önceden tahmin etmeye çalışmaktadır; o, gerekçelendirme ile gerekçelendirildiğini göstermenin birbirinden farklı durumlar olduğu, doğruluğu dikkate almazsak yanlış bir inancın bile gerekçelendirilebileceği, bağlamsalcılığın bir inanca yönelik tüm olası itirazları karşılamadığı şeklindeki muhtemel itirazların tamamını, bağlam kavramının yardımıyla aşılabileceğini savunmaktadır (1978: 216 218). Sözgelimi, gerekçelendirme ve doğruluk ilişkisini dikkate alırsak bir inanç, kimi bağlamlarda doğruluğundan emin olmaksızın da gerekçelendirilebilir, kimi bağlamlarda da doğruluğundan emin olmaksızın asla gerekçelendirilemez.

Şimdi, öyle görünüyor ki bağlamsalcı gerekçelendirme teorisi, pratik kaygıları her türlü teorik kaygıdan çok daha önemli ve değerli görmektedir. Açıkçası, gerekçelendirmenin geçerliliği, pratik hayatımızdaki karşılığına göre belirlenmektedir. Annis’in yazısında kurguladığı bir başka örnek (1978: 218), bu durumu daha açık hale getirebilir:

“Durum 1: Jones bir partiye gider ve arkadaşı Smith “in orada olup olmadığını merak eder. Smith’in o partide olup olmamasının hiçbir önemi yok, sadece merak eder. Etrafına bakar, birkaç kişiye Smith’i görüp görmediklerini sorar ve olumsuz cevap alır. Bu durumda. Jones’un, Smith’in orada olmadığına dair inancı gerekçelendirilmiş olur. Durum 2: Smith bir cinayet şüphesiyle aranır, onun izini süren bir polis memuru olan Jones da ihbar üzerine bir partiye gider. Böyle bir durumda sadece etrafa bakınmak ve birkaç misafire Smith’i görüp görmediklerini sormak yeterli değildir. Çünkü Smith’in herhangi bir yerde saklanması da pekâlâ mümkündür. Bu yüzeysel araştırma, Jones’un, Smith’in orada olmadığına dair inancını gerekçelendirmiş olmaz.”

Bu durumlardan birincisi, -Annis’in kendi ifadesiyle “konu-bağlam” haricinde okunduğunda sıradan bir epistemoloji meraklısını bile büyük bir hayal kırıklığına uğratabilir. Ciddi bir epistemoloji okuru, konu-bağlam dahilinde bile aynı duygulara maruz kalacaktır. Bununla birlikte bu örneklerde Annis’in dikkat çektiği çok önemli bir nokta vardır: bağlamsalcıların düşük epistemik standart olarak nitelendirdikleri ve en azından (B) türünden şüpheci itirazları göğüslediklerini iddia ettikleri günlük ve toplumsal ha yatımızın büyük bir kısmı bu bağlamsalcı parametreye uygun olarak sürüp gitmektedir. Elbette ki hiç kimse, ki bu kişi akademik düzeyde yetkin bir şüpheci olsa dahi, sözgelimi tezgahlarında ekmeklerin tükendiği bir fırında ekmeklerin bulunmadığından şüphe etmez. Ama bu sıradan gerekçelendirme, epistemik bir gerekçelendirme niteliği taşımaz ve dolayısıyla da “Fırında ekmek yoktur” önermesini bilgiye dönüştürmez. Bu, Annis’in yazısında kısmi gerekçelendirme olarak adlandırdığı durumla da çelişkilidir. “… bir inanç, ancak t zamanındaki standartlar göz önüne alındığında S’nin T’yi kabul etmesi gerekçelendirilmiş olmaktadır” (1978: 215). Acaba etrafa bakınıp birkaç kişiye Smith’i görüp görmediğini sormak, “Smith partide değildir” gibi bir önermenin t zamanındaki standartları olarak görülebilir mi? Kendi adıma, hayatımızın neredeyse tamamına yakın bir kısmı bu tür inançlarımıza bağlı olarak sürüp gitse bile, emin değilim.

İkinci örneğe bakalım. Cinayet zanlısı Smith’in izini süren polis memuru Jones’un, ihbar üzerine gittiği bir mekanda sadece etrafa bakınmak ve birkaç kişiye Smith’i görüp görmediğini sormak suretiyle yaptığı yüzeysel bir araştırma sonucunda “Smith partide değildir” inancının gerekçelendirilmemiş olduğunu iddia etmek de birinci örnekten daha az tuhaf bir örnek değildir. Bence, bilakis, tüm ihtimalleri göz önünde bulunduran son derece ayrıntılı bir araştırma sonucunda “Smith partide değildir” ya da “Smith partidedir” gibi bir inancın gerekçelendirilmesinin bağlamsallığını tartışmak çok daha anlamlı olurdu. O halde, başa dönersek, eğer Annis, bağlamsalcı gerekçelendirmeyi pratik kaygılarla değil de teorik kaygılarla açıklamaya çalışsaydı, haklı gerekçelerle karşı çıktığı temelci (ve bağdaşımcı) gerekçelendirme teorilerinin bilgi iddialarını büsbütün çürütebilirdi.

Neden bağlamsalcılığı temelci gerekçelendirme teorilerinin bir bozucusu olarak gördüğümü ifade etmeden önce, kısaca, Annis’in normlarla ilgili yaklaşımına da bir itirazda bulunmak istiyorum. “Doğruluğu amaçlama ve yanlışlıktan kaçınma” olarak adlandırılan bu normun bağlamsalcı gerekçelendirme ile ilişkisi sağlıklı bir şekilde kurulamamıştır; öyle görünüyor ki, en azından “düşük epistemik standartlar” düzleminde bu norma uymak, kişi veya topluluğun en son aklına gelecek bir şeydir. Dahası, Annis’in epistemik bağlamsalcılığında inançların bu norma uymasını sağlayacak herhangi bir epistemik mekanizma söz konusu olmadığı gibi diğer verili inançların bu norma uyduğunu denetlemenin de bir yolu gösterilmemektedir.

Çağdaş epistemoloji, son birkaç on yılı ifade eden tarihsel bir tanım olmanın yanı sıra bilgi, bileşen ve türevleri üzerine en verimli tartışmaların yaşandığı tema tik bir değeri de ifade eder. Bu dönemde “gerekçelendirilmiş doğru inancı şeklinde (bundan sonda GDI) belirginleşen ve esasında İlk çağa kadar götürülebilecek bilgi tanımı içerisindeki ne inanç ne de doğruluk epistemik bir tabiatı haizdir. Daha kesin konuşmak gerekirse inanç, psikolojinin; doğruluk ise metafiziğin konusudur. O halde, GDI tanımına epistemik bir görünüm kazandıran bileşen, sadece gerekçelendirmedir; diğer bir ifadeyle, gerekçelendirme, belirli bir önermeyi bilgiye dönüştürmenin tek yoludur. Sözgelimi, Türkiye Cumhuriyetinin 1923 yılında ilan edildiği, İstanbul’un 1453 yılında fethedildiği, kamu ve özel hukuk ayırımının ilk kez Romalılarca yapıldığı, insanoğlunun iki yüz bin yıl önce “aklını” kullanmaya başladığı ya da güvercin ve kumruların aslında aynı familyaya ait bir kuş türü olduğu, dünyanın güneşe en yakın üçüncü gezegen olduğu, “kırmızıya kayma”nın evrenin genişlediğinin bir kanıtı olduğu gibi gerek zamansal gerekse de dolaylı veya dolaysız gözleme dayalı önermeleri bilgiye dönüştürmek için belirli türden bir gerekçelendirme kullanmak durumundayız; aksi takdirde bu önermelerden hiçbirisi bilgi değeri kazanmayacaktır. Bu demektir ki gerekçelendirme, biçimi ne olursa olsun, standart bilgi tanımının zorunlu bir bile şenidir; bundan dolayı, “iyi temellendirilmiş”, “yeterli nedenlerle desteklenmiş” ya da “güvence altına alınmış” gibi sıfatların tamamını gerekçelendirmenin eş anlamlı ifadeleri olarak görmek mümkündür.

Çağdaş epistemolojide birbirinden farklı ve hatta birbirine zıt pek çok gerekçelendirme teorisi ortaya konulmuştur. Zira gerekçelendirmenin standart bilgi tanımının zorunlu bir bileşeni olması, onun tekil bir görünüm sergilemesi gerektiği anlamına gelmez. Bir inancın gerekçelendirilmiş olması, aynı zamanda söz konusu inancın bir de gerekçelendireni (öznesi) olduğunu ima eder. Bu anlamda, belirli bir inancın bilgiye dönüştürülmesi sürecinde öznenin dünya görüşü, kişiliği, entelektüel yetileri, bakış açısı ve hatta hem doğal hem de kültürel anlamda çevresel etkenlerin rolü yadsınamaz. Fakat tüm bu içsel ve dışsal etkenlerin yanı sıra doğru olana inanma ve yanlış olana inanmama gibi bir entelektüel sorumluluk taşıdığımızı da göz ardı etmemek gerekir. Entelektüel sorumluluk ise, belirli bir önermeye inanmanın normatif kuralları haiz olduğunu tazammun eder; daha kesin bir ifadeyle, gerekçelendirme, her türlü keyfiliği önleyen normatif bir kavramdır. Dolayısıyla Annis’in de katıldığı üzere, gerekçelendirmenin öznel oluşuyla normatif oluşunu birbirinden ayırmak gerekir.

Çağdaş gerekçelendirme teorileri, bileni (özneyi) esas aldığımızda, genellikle iki kısımda incelenir: içselcilik ve dışsalcılık. Bir yönüyle büyük bir teoriler kümesi olan içselciliğe göre, bir inancı bilgiye dönüştürülebilmesi için, öznenin şimdiki (ya da o andaki) doğrudan farkındalığının etkin olması gerekir. Yine büyük bir teoriler kümesinin ortak adı olan dışsalcılığa göre, bir inancın bilgiye dönüştürülmesi sadece öznenin doğrudan farkındalığına tahkim edilemez, tam tersine, bir inancın bilgiye dönüştürülmesi, öznenin perspektifinden ziyade bilgi edinme ortamının elverişliliği ile ilgili bir meseledir.

Bu yaklaşımlar, Gettier sorunları dikkate alındığında daha da anlaşılır bir hale gelmektedir. Gettier, meşhur yazısında (1963) kullandığı örnekler aracılığıyla bilgi için gerekli olduğu iddia edilen üç şartın bir araya gelmesi durumunda dahi GDİ’in bilgi sağlamayacağını ileri sürmüştü. Şöyle ki bir önermeye inanıyor, bu inancımı gerekçelendiriyor ve yine bu gerekçelendirilmiş inancımın doğru olması durumunda dahi söz konusu önermenin bilgi değeri taşımaması mümkün olmaktadır. Buradan çıkan sonuç, GDI tanımının en azından her zaman bilgi için yeterli ya da zorunlu bir tanım olmadığıdır. O halde, ya GDİ revize edilmeli ya da bütünüyle değiştirilmelidir. Yukarıda sözü edilen iki temel gerekçelendirme teorisi, lain da bu fikir üzerine yeni den şekillenmiştir. İçselcilik, GDi tanımının yeniden revize edilmesini, daha doğrusu gerekçelendirme öğesinin daha da güçlendirilmesini savunurken, dışsalcılık, gerekçelendirmenin terk edilip yerine bir tür güvenilir bilgi edinme mekanizmasının ikame edilmesini önermektedir.

Edmund Gettier

Bu noktada, Gettier’in meydan okumasına karşı içselcilik ve dışsalcılığın birbirine yönelttikleri eleştiriler, yeni önerilerinden daha önemli görünmektedir. Buna göre, GDİ tanımına yeni bir ögenin ilave edilmesi, psikolojideki pekiştireç kavramından öte bir şey değildir ve nihayetinde de geçici bir çözümdür. Diğer taraftan, gerekçelendirme kavramı yerine ikame edilmesi istenen güvence kavramı da dolaylı olarak gerekçelendirme kavramının farklı bir tezahürüdür.

Öyle görünüyor ki kesinliği kendiliğinden sabit olmayan her önerme, adı ve biçimi ne olursa olsun, içten veya dıştan akli bir desteğe ihtiyaç duyacaktır. Daha açık bir ifadeyle, içselci ve dışsalcı gerekçelendirme teorileri, tanım ve işlevleri gereği Gettier sorununu nihai anlamda bir çözüme kavuşturamayacaklardır. Tabii ki bu, söz konusu yaklaşımlar arasında epistemik bir derecelendirmenin tesis edilemeyeceği ya da bilgiye yaklaşma konusunda eşit mesafede durdukları anlamına gelmez.

Şimdi, Gettier’in itirazı, bir bütün olarak ele alındığında, GDİ tanımının yanılabilir olduğunu göstermesi hasebiyle epistemoloji tarihinde bir devrim niteliği taşımaktadır. Oysa ki yanılabilirlik, hem kavramsal hem de olgusal açıdan bilginin varlığını tehdit eden bir unsurdur. Daha yalın bir ifadeyle, bir bilginin yanılabilir olduğunu söylemek, aslında onun bilgi olmadığını söylemekle aynı anlama gelmektedir. Fakat içten veya dıştan akli desteğe sahip olmasının yanı sıra kurgusal düzlemde bir kere dahi yanılabilir olan bir tanımın bilgi değeri taşımaması, onun epistemik statüden büsbütün yoksun olduğu anlamına da gelmemelidir.

Bu mülahazalardan şu sonucu çıkarıyorum: hem geleneksel GDi tanımı doğru hem de Gettier’in bu tanıma yönelik itirazı geçerlidir. Bu ikisini birleştirdiğimde ise “gerekçelendirilmiş doğru inanç”ın tanımlananının bilgi değil de “kanaat” olduğunu düşünüyorum. Geleneksel epistemoloji, bilgi edinme yetimizin çıktılarını kabaca iki kısma ayırmıştır: inanç ve bilgi. Halbuki dış dünyanın akli tezahürü, tam da bu ikisi arasında yer almaktadır. Olumsallığın hâkim olduğu bu alanda bilgi edinme yetimizin temel isnat noktası, yanılabilirlik ilkesine göre çalışan gerekçelendirme kavramıdır. Gerekçelendirilmiş doğru inancın yanılabilir olmasından daha doğal bir şey olamaz, aksi takdirde gerekçelendirmeye ihtiyaç duymazdık.

Buraya kadar, akli çıktılarımızdan hipotetik anlamda bilgi olarak söz ettim. Ancak muhakkak ki bilgi gerekçelendirilmiş doğru inançtan öte bir şeydir. Bilgi, tabi atı gereği kesin olmalıdır; en azından, Gettier itirazlarında da gördüğümüz gibi, bir inancı bilgiye dönüştürmek için yanılmamak durumundayız. Zira bir şey ya bilinir ya bilinmez; belki bilme yetimizi ya da bilgi edinme mekanizmamızı değil ama bilginin kendisini belirli bir derecelendirmeye tabi tutamayız. O halde, bilgi, “kesin inanç’tır; kesin olan bir inanç için gerekçe aramak ise absürt bir tutum olacaktır. Özetle, “S p’yi biliyor” biçimindeki bir önermenin, her türlü yanılabilirlikten uzak bir şekilde, kesinlik değeri taşıması kaçınılmazdır. Bu iddia, aynı zamanda şu epistemik iddiayı da geçerli kılmaktadır: verili bir önerme, aksinin düşünülememesi durumunda bilgi, aksinin düşünülebilmesi durumunda ise kanaattir; burada birincisinin ölçütü yanılmazlık, ikincisinin ise yanılabilirliktir; birincisi her zaman geçerli, ikincisi ise belirli zamanlarda geçerlidir.

Ludwig Wittgeinstein

Şimdi, yukarıdaki mülahazalarım doğru ise Gettier sonrası dönemde kimilerinin GDİ’nin bilgi olmadığını savunmaya çalışmasını, kimilerinin de GDi’nin bilgi olduğunda israrcı davranmalarını anlamak mümkün değildir. Tıpkı Kierkegaard’ın Tanrı kanıtlamalarına karşı çıkış argümanına koşut bir şekilde, zaten bilgi olmadığı halde GDi’nin bilgi olmadığını savunmaya çalışmak ya da bilgi olmadığı halde GDi’nin bilgi olduğunda ısrarcı davranmak absürt görünmektedir. Tartışmayı somutlaştırırsam, içselcilik gibi çatı bir terim altında mütalaa edilen temelci gerekçelendirme teorileri, Gettier itirazlarına rağmen halen olumsal alanda bilgiden söz etmekle ciddi bir epistemik kirliliğe yol açmaktadır. Dahası, Nasrettin Hocanın kaybolan anahtarını başka bir yerde araması gibi, temelcilerin de bilgiyi olumsal alanda aramaları ya da bu alanda epistemik bir tahakküm kurmaya çalışmaları, kendilerininkinden daha az tuhaf olmayan dışsalcılık gibi çatı bir terim altında toplanmış görüşlere meşru bir zemin sunmaktadır.

GDi’nin bir “kanaat” tanımı olduğunu bir daha tekrar etmek istiyorum; kanaat, dikey anlamda inançtan yüksekte, bilgiden aşağıda yer alan, bu aralıktaki konumuna göre derecelendirilebilen bilgi edinme mekanizmamızın en yaygın ürünüdür. O halde, kanaatlerin oluşumu sürecinde öznenin dünya görüşü, kişiliği, entelektüel yetileri, bakış açısı ve hatta hem doğal hem de kültürel anlamda çevresel etkenlerin rolünü yadsımamalı ve dahası, kanaatlerimizi belirli bir gradasyona tabi tutabilmek için de söz konusu bu unsurları daha dikkatli bir şekilde tetkik etmeliyiz. İşte tam da bu noktada epistemik bağlamsalcılığın gerçek değeri ortaya çıkmaktadır.

Dışsalcılar, epistemolojiyi içselcilerden kurtarmakla tarihî bir sorumluluk üstlenmişlerdir; ancak ne yazık ki bilgi tanımı konusunda seleflerinden daha öteye gidememişlerdir. Bana göre, bağlamsalcılık, özellikle de karşıtlarıyla aynı epistemik platformda ortaya çıkan Annis yorumu, bilgi edinme sürecimizin birbirinden farklı ve bazen zıt bağlamları haiz olduğu iddiası dolayısıyla dışsalcılığın en tutarlı ve makul bir versiyonu olarak tebarüz etmektedir. Ne var ki ya karşıtlarıyla aynı platformu paylaşması ya da tanıma odaklanmasından ötürü tanımlananı göz ardı etmesi hasebiyle (daha başka sebepleri de olabilir), bilgi kavramına karşıtlarından daha az zarar vermemektedir. Özetle, bilginin kesin olmasından dolayı bilgi edinme sürecimizin tüm ürünlerinin kesin olamayacağı gibi, bilgi edinme sürecimizin bağlamsallığından hareketle bilginin de bağlamsal olduğunu iddia edemeyiz. Bilgi edinme sürecimizin çıktısı, aksini potansiyel olarak dahi içinde barındırmadığı takdirde bilgi, barındırdığı takdirde ise kanaattir. O halde, “S p’yi biliyor” tarzındaki bilgi ifade eden önermeler bağlamsal değildir.

Sonuç itibariyle, bağlamsalcılık, bilginin ne olduğunu değil de neyin bilgi olmadığını göstermesi bakımından son derece değerli ve önemli bir epistemik gerekçelendirme teorisidir. Bağlamsalcılık, bizi sahte bilgilerden koruduğu gibi, yanılabilirlik ilkesine göre çalışan bilgi edinme mekanizmasının sınırlarını sağlıklı bir şekilde çizebilme hususunda bize yardımcı olmaktadır. Bağlamı göz ardı edildiği müddetçe inançlarımızın çoğu gerekçelendirilemez. Bu açıdan, tıpkı psikanaliz teorisinin bilimsel bir teori olmaktan öteye insanın manevi yapısını anlamaya yönelik çok ciddi bir girişim olması gibi, bağlamsalcılığı da bir bilgi teorisi olmaktan öteye noetik yapımızın belirlenme sinde müstesna yeri olan bir anlama yöntemi olarak görmek gerekir.

* Yeri gelmişken bağlamsalcılığın bu versiyonunun Türkçedeki iyi bir değerlendirmesi için bkz.: Öztürk E S.M., Sarı M.A. (2013), özellikle s. 137-138.

Kaynaklar

  • Annis D.; “A Contextual Theory of Epistemic Justification”, American Philosophical Quarterly, 15/3, 1978, s. 213-219.
  • Baumann P.: “Varieties of Contextualism: Standards and Descriptions“, Episemological Contextualism içinde, ed. M. Blaauw, Amsterdam: Rodopi, 2005, s. 229-246.
  • Brendel E., Jäger Ch.; “Contextualist Approaches to Epistemology: Problems and Prospects”, Erkenntnis (1975-), 61-2/3, 2004, s. 143-172.
  • Cohen S.; “Contextualism, Skepticism, and The Structure of Reasons”, Philosophical Perspectives, 13, 1999, s. 57-89.
  • DeRose K., “Contextualism and Knowledge Attributions”. Pliilosophy and Phenomenological Research, 52, 1992, s. 913-29.
    —-; “Solving the Skeptical Problem“, Philosophical Review, 104, 1995, s. 1-51.
    —-; “Contextualism: An Explanation and Defense,” Blackwell Guide to Epistemology içinde, ed. J. Greco ve E. Sosa, Malden MA, 1999, s. 187-205.
  • Dretske F.; “Epistemic Operators”, The Journal of Philosophy, 67, 1970, s. 1007-1023. Gettier E.; “Is Justified True Belief Knowledge?”, Analysis, 23/6, s. 121-123.
  • Gettier E.; “Is Justified True Belief Knowledge?”, Analysis, 23/6, s.121-123.
  • Heller M.; “Relevant Alternatives and Closure”, Australasian Journal of Philosophy, 77/2, 1999. s. 196-208.
  • Lewis D.; “Elusive Knowledge”, Australasian Journal of Philosophy, 74/4, 1996, s. 549-567.
  • Nozick R.; Philosophical Explanations, Oxford: Oxford University Press, 1981.
  • Öztürk F. S. M., Sarı M. A.; “BIV Şüpheci Argümanı ve Çağdaş Tepkiler”, Kaygı, 21, 2013, s. 127-142.
  • Pryor J.; “Highlights of Recent Epistemology”, The British Journal for the Philosophy of Science 52/1, 2001, s. 95-124.
  • Stine G.; “Skepticism, Relevant Alternatives, and Deductive Closure”, Philosophical Studies, 29, 1976, s. 249-261.
  • Williams M.; “Contextualism, Externalism and Epistemic Standards”. Philosophical Studies 103. 2001, s. 1-23.
  • Wittgenstein L., On Certainty, Oxford: Basil Blackwell, 1969.

Not: Bu içerik ilk kez “Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları, Aralık 2016, Sayfa 32, s. 299-309“de yayınlanmıştır. Daha Sonra yazarın “Bir Bilme Teorisi” adlı kitabında yer almıştır. Yazardan alınan izin ile yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Neden Epikürcü Fikirler Modern Seküler Yaşamın Zorluklarına Uygundur? - Temma Ehrenfeld

En Güncel Haberler Analitik Felsefe