Tanrı Yalan Söyleyebilir mi? – Dallas G Denery II

250 Okunma
Okunma süresi: 16 Dakika

Bilimsel Devrime kadar, Tanrı’nın gücü aldatma yetkisini de içeriyordu. Bilim nasıl Tanrı’yı daha dürüst biri hâline getirdi?

İncil’i okumuş olan herhangi birisi Tanrı’nın konuşabildiğini bilir. Altı gün içerisinde Tanrı, Dünya’yı yarattı ve sonrasında Adem ve Havva ile Cennet Bahçesi’nde konuştu. Daha sonrasında Habil’e ve Kabil’e, Nuh’a, Abram’a ve diğerlerine konuştu. Tanrı ne tür şeyler söylüyor? Emirler veriyor –‘Işık olsun’ (ÇN: Eski Ahit’e göre Tanrı tarafından ışığın yaratılışını tanımlayan Latince cümle: Fiat Lux) – yasaklar koyuyor –‘O Ağaçtan Yeme!’, sorular soruyor, cezalar veriyor, tavsiyelerde bulunuyor, hava durumunu tahmin ediyor ve yaşı ilerlemiş bir erkeğe tek oğlunu öldürmesini emrediyor. Bazen bunları sakince, bazen de alaycı bir şekilde söylüyor. Bazen sözleri öfkeyle, bazen acımayla, bazen de sevgiyle doluyor. Tanrı ne zaman konuşsa, insanlar onu dinliyor. Peki, insanlar her onu dinlediğinde, onun her söylediğine inanmalı mı? Diğer bir deyişle, Tanrı yalan söyler mi?

Bin yıldan fazla bir süredir, en etkili teologlardan ve filozoflardan bazıları ilahi yalancılık konusu üzerinde tartıştılar. Beşinci yüzyılın başındaki piskopos Augistin’e Tanrı’nın yalan söyleyebileceğini hayal edin. Tanrı’nın Mukaddes Kitabı’nın içerisine yanlış bilgiler koyduğunu ve böylece insanlara yön verdiğini hayal edin. Hangi kısımlarına inanmamız hangi kısımlarını reddetmemiz gerektiğini nasıl bilebiliriz? Önümüzdeki senaryolar şunlarmış gibi görünüyor: Bilmeden bir şekilde kendimizi ebedi lanetlemeye mahkûm edebilir, dince kabul olunmuş inançlara aykırı düşünceleri ‘doğrular’ olarak kabul edebilir, ya da gerçekleri ‘sapkınlık’ olarak görüp reddedebiliriz. Aldatıcı bir Tanrıyla birlikte gelebilecek kötülükler, kutsal kitap sayfalarının ötesine uzanmıştı. 14. Yüzyılda Oxford eğitimli ilahiyatçı John Wyclif, eğer Tanrı bize yalan söyleyebiliyorsa, aynı zamanda bize yanlış vizyonlar verebileceğinden, gerçeğin nasıl göründüğünü değiştirebileceğinden ve dünya hakkındaki tüm bilgilerimizi baltalayabileceğinden korkuyordu.

‘Tanrı yalan söyleyebilir mi?’ 1000 yıldan uzun bir süredir önemli bir soru çünkü teologları Tanrı’nın doğasını ve dünyayla olan ilişkisini en açık hâliyle ele almaya zorluyor. Doğrudan bir şekilde Tanrı’nın doğası ve özü meselesine köprü kuruyor. Oldukça önemli bir soru olmasına rağmen aynı zamanda cevaplanması da oldukça zor bir sorudur aslında. Çünkü verilen cevaplar ve kanıtlar birbirleriyle çelişiyormuş gibi görünüyor her seferinde. Tanrı’nın dünyayla olan ilişkisini anlamak için sunulan iki farklı yaklaşım vardı ve bu yaklaşımlar birbirinden tamamen farklı Tanrı konseptleri sunuyordu.

Bu yaklaşımların birinde, insanlar ipucu bulmak ve bir şeyleri daha iyi anlamak için kutsal metinlere bakabilirler. Kutsal yazılar, dünyada yaşanan olaylara karşı hareket eden ve tepki veren, şehirleri tahrip eden, antlaşmalar yapan ve yanan bir çalı kılığında, Musa ile konuşan bir Tanrı’yı ortaya çıkarır. Diğer yaklaşımda ise insanlar, Plato, Aristoteles ve diğer Yunan düşünürlerden alınan fikirleri kullanarak Tanrı’yı daha felsefi açıdan etkilenmiş terimlerle düşünebilirler, ancak bu felsefi terimlerin her zaman Tanrı’nın kutsallık sıfatlarına göre değiştirilmesi gerekebilir. Her şeye gücü yeten ve mükemmel olarak felsefi bir şekilde düşünülmüş olan bu Tanrı, kendisi yaratılmamış ve değiştirilmemiş olarak tasavvur edildi. Her şeyin ötesinde, mükemmel olan bir varlık hiçbir şeyden yoksun değildi ve hiçbir şeyi eksik olmayan bir varlığın, hiçbir şey yapmasına gerek yoktu.

Dürüst olmak gerekirse, aslında hiç kimse – Alman reformcu Martin Luther’in din açısından en kızgın hallerinde olduğu zamanlar dışında – Tanrı’nın yalan söyleyebileceğini iddia etmedi. Tartışma, Tanrı’nın kandırıp kandıramayacağı sorusu etrafında toplandı. Yalan söyleme ve aldatma arasındaki fark aslında hiçbir zaman tam olarak açık ve anlaşılır olmamıştı. Teologlar oy birliğiyle Aziz Augustine’nin ‘’yalan, aldatma niyeti ile gerçek dışı olan şeyi söylemekten ibarettir’’ tanımını kabul etmişlerdi. Ayrıca, Augustine ile her yalanın bir günah olduğu ve hiçbir iyi niyetin günahkâr eylemleri erdemli olanlara dönüştüremeyeceği konusunda da anlaştılar. ‘Her yalan gerçekten günah mıdır?’ 15. Yüzyılın sonlarında Dominik Sylvester Prierias soruyordu. ‘Aziz Augustine’e, Thomas’a ve neredeyse bütün teologlara göre, bir kişinin iyiliğinin uğruna bile olsa yalan söylemek erdemsiz bir davranış.’

Belki de her yalan bir günahtı, ama aynı zamanda mecbur kalındığında gerçeği gizlemenin, yanıltmanın ve gizlemenin yanlış olmadığına dair yaygın bir inanç da vardı. Bu terimlere dikkatle bakan herkesin yüzleştiği şey kasvet ve karanlık oluyordu. Gizlemek ve yalan söylemek arasındaki fark neydi? Thomas Aquinas’ın yaptığı ve Rönesans boyunca sayısızca tekrarlanan popüler bir tanım, erdemli gizleme ile günahkâr aldatmayı birbirinden ayırıyordu. Kendimiz hakkında bir şeyi örtbas ettiğimiz zaman ‘gizlemiş’, olmadığımız bir şeymiş gibi davrandığımız zaman ‘aldatmış’ oluyorduk. Böyle bir ayrım gerçekten kabul edebilmek için yeterince ikna edici mi? Napolili bürokrat Torquato Accetto’nun 17. Yüzyılda ifade ettiği gibi, bir şeyi gizlediğimizde zaten olmadığımız biri gibi, gerçekte sahip olduğumuz bir niteliğe sahip olmayan bir kişi gibi davranmış olmuyor muyuz?

Thomas Aquinas (1125-1274)

Peki ya Tanrı için? Niş İnancı’na (ÇN: Nicaeno-Constantinopolitan Creed olarak da adlandırılan Nicene Creed, Hıristiyan kilisesinin ortodoks inancının belirli dince kabul olunmuş inançlara aykırı düşünceleri, özellikle de Arianizme (İsa’nın tanrısallığının ikinci derecede ve bağımlılığı olması/ Baba-oğul ilişkisi) karşı muhalefetinin bir ifadesidir.) açılış yapan söze atıfta bulunalım – ‘Her şeye gücü yeten Yüce Baba Tanrı’ya inanıyoruz’ – Augustine Tanrı’nın hiçbir zaman aldatmadığını ve hiçbir zaman aldatılmadığını iddia etmiştir. ‘Tanrı yalan söyleyebiliyorsa ya da aldatabiliyorsa, tamamen keyfi bir şekilde bunu yapabilecek olma ihtimalini göz ardı edemeyiz, böylece Tanrı her şeye gücü yetmeyen bir varlık olurdu çünkü bu tarz bir davranış her şeye gücü yeten bir Tanrı’ya lâyık olamaz.’ Augustine ayrıca Tanrı’nın günah işleyemeyeceğini ve kötülük yapmayı arzu edemeyeceğini de düşünüyordu. Tanrı’nın yaptığı her şey iyidir ve Tanrı iyi olarak yaptığı her şeyi adaletle yapar.

Birçok Ortaçağ teolog bunu kabul ediyordu ve 17. yüzyılda yaşayan Fransız filozof ve bilim insanı René Descartes da bu şekilde düşünüyordu. Eğer tanrı gerçekten en güçlü ise ve olası bütün mükemmeliyetlere sahipse, o zaman Tanrı’nın aldatıcı olması imkânsızdı. ‘Doğanın bize söylediği şeyle bu açıktır’ diyor Descartes ve ‘’tüm sahtekârlık ve aldatmanın bir kusura bağlı olduğunu’’ savunuyor. Augustine gibi Descartes da aldatıcı, hileli ve kibirli eylemlerin ve düşüncelerin en güçlü bir varlıkla özdeşleşemeyeceğini ve tamamen uyumsuz olduğunu iddia eder. Gerçekten her şeye gücü yeten bir tanrı bu tarz şeyler yapmadığı gibi aslında yapamaz da. Tanrı yalan söyleyemez veya aldatamaz, çünkü Tanrı’dır.

Tanrı’nın özünde dürüst ve şeffaf doğaya sahip olduğuyla ilgili bu felsefi görüşün bir problemi şudur: Kutsal metinler aksini söylüyorlarmış gibi görünüyor. Yaşadığı zamanda popüler olan, günümüzde ise fikirlerine karşı çıkılan 14. Yüzyılda yaşamış Dominik teolog Robert Holkot, İncil’de Tanrı’nın iblisleri, günahkârları ve hatta inananları aldattığı çok sayıda yer olduğunu öne sürmüştü. İbrahim’e oğlu İshak’ı öldürmesini emrettiğinde, İshak elleri bağlı ve titreyen bir şekilde boynuna dayanmış bir bıçakla beklerken son anda gelen emirle kurtulduğu zaman, Tanrı, İbrahim’i kandırmış oldu.

İki yüzyıl sonra John Calvin, Tanrı’nın ‘sahte kral Ahab’ın aldatılmasını’ istediği, şeytanı ‘tüm peygamberlerin ağzında yalancı bir ruh olma’ arzusunu yerine getirmek için kesin emriyle beraber gönderdiği Krallar I’deki pasajı dile getirirken aynı soruca vardı. Calvin için bu tarz bir anlatı gerçekten güçlüydü. Augustine’den beri teologlar, Tanrı’nın istediği ve Tanrı’nın izin verdiği şeyler arasında bir ayrım yapmaya çalışarak, belirsizlik oluşturabilecek şeylerden kurtulmak ve Tanrı anlayışına daha berrak bir görünüm kazandırmak istediler. Tanrı, kötü şeylerin gerçekleşmesini istemez, sadece onların gerçekleşmesine izin verir. Calvin ise buna karşı çıkıyordu çünkü kutsal metnin, Tanrı’nın sadece Şeytan’ın kötü bir eylem yapmasına izin vermesinden daha çok İbrahim ve İshak olayında daha fazla rolü ve sorumluluğu varmış gibi göründüğünü savunuyordu. Calvin, tüm yalancılardan nefret eden ve asla yalan söylememizi emreden Tanrı’nın, aynı şekilde yalan söylediğini söylüyordu. Tanrı asla yalan söylememiş ve söylemeyecek olabilir, Calvin’in sonucu beklenebilir bir şekilde hatalı çıkabilir, ancak cevabın ne olduğu sonsuza dek kavrayışımızın ötesinde kalacakmış gibi görünüyor.

Çoğu zaman Şeytan’ın yaptığı gibi Tanrı da masum İsa’yı çarmıha germek için Şeytan’ı cezbederken kötü bir anlaşma yaptı.

Tanrının tanımı gereği kandıramayacağını, böyle bir aldatmanın Tanrı’nın ilahi mükemmelliğiyle bağdaşmadığını iddia eden düşünürler bile kendilerini Tanrı’nın bazı durumlarda kandırdığını itiraf ederken buldular. Tarihçiler genellikle bu tür bir teolojik geri dönüşü kaçırırlar çünkü bu tarz bir farkındalık neredeyse her zaman felsefi aşamada gerçekleşir. Diğer bir deyişle, aranılan cevaplar teolojik incelemelerde değil, İncil’deki yorumlarda, vaazlarda ve kelimelerde, özellikle Mesih’in hayatında, bunla ilgili vaazlarda arandığı için genellikle bir şeyler eksik olur. Sonuçta, Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için neden tek oğlunu göndermesi gerekiyordu? Mesih neden dünyada göründüğü ilahi vasfını İsa olarak gizledi?

Augustine’nin biraz daha büyük akranı olan Kapadokyalı Gregory, İncil anlatıları üzerinde inceleme yaparken İsa’nın hayatını 33 yıllık bir kandırmaca olarak görüp okumamız gerektiğini öneriyordu. Şeytan, Adem ve Havva’ya Tanrı’dan gelen, İyilik ve Kötülük Bilgisi Ağacından yememe üzerine olan emre itaat etmemeleri için kandırmıştı. Kötü bir anlaşma yapma fikri iyi görünüyordu çünkü Şeytan onlara Tanrı’nın söylediklerinin aksine, meyveyi yerlerse ölmeyeceklerine ve Tanrı gibi olacaklarına söz vermişti. Aldatıldılar ve yediler. Böylece, ölüme ve hastalığa, acıya ve sıkıntıya maruz kaldılar ve Şeytan’ın kölesi oldular.

Gregory, Tanrı’nın bu umutsuzluk kargaşasını çözmek için en iyi yol olarak, Şeytan’ın Adem ve Havva ile uğraştığı kadar, Tanrı’nın da Şeytan’la uğraşmayı seçtiğini iddia etti. Şeytan kendini bir yılan olarak gizlemişti, bu yüzden Tanrı da kendini günahsız bir insan – dünyadaki tek günahsız insan – erdeminin büyüklüğü diğer günahkâr insanların erdeminin toplamından daha büyük olan bir varlık olarak farklı şekillerde gizlemişti. Ve böylece, Şeytan gibi Tanrı da, Şeytan’ın aşırı kaçmasına, masum İsa’nın çarmıha gerilmesine izin verdiğinde, insanlık üzerindeki kavrayışını ve cazibesini kaybettiğinden kötü bir anlaşma yapmıştı.

Elbette, Şeytan o kadar aptalca bir şekilde ancak İsa’nın Mesih olduğunu anlayamadığı bir olasılıkta hareket edebilirdi. ‘Şeytan’ın gücünün ötesindeydi’ ve ‘’Tanrının açıklanamayan görünümüne bakmak için, sadece Mesih’te kötülüğünün doğasının boyun eğdirdiği bedensel doğanın bir kısmını görürdü’’ diyordu Gregory. Gregory bu ilahı komployu çarpıcı bir metaforda özetledi: ‘’İlahi doğa, insan doğamızın perdesi altında gizlendi, böylece açgözlü bir balıkta olduğu gibi, tanrısallık kancası balık yemiyle birlikte yutuldu.’’

Hiçbir zaman tam olarak çözülmemiş gibi görülen garip bir durum aslında bu. İnsanlığın kaderi ve kurtuluşu, doğası gereği aldatamayan bir Tanrı’nın aldatmalarına bağlı görünüyordu. Augustine, Gregory’nin ilahi yemli kanca imajını, biraz değişiği olan fare kapanı görüntüsü fikri ile geliştirdi ve eleştiri olarak sundu:

Rab’bin haçı şeytanın fare kapanı idi: onu yakalayan yem İsa’nın ölümü idi – ama sonuç aynıydı.

Önemli teologlar bu şeytani ilahi plana nüans katmanları ekleyeceklerdi. 13. yüzyılda Thomas Aquinas, İsa’nın bakir annesinin neden evlenmesi gerektiğini sordu. Cevaba yönelik çeşitli nedenler sundu: Çocukların baba figürüne ihtiyaçlarının olması veya milenyumun başındaki Yahudilerin evlenmemiş bir anneye olumlu bakmayacakları. Kilise babası Ignatius’a atıfta bulunan Thomas, Mary’nin kocası Joseph’in ‘’Rabbimizin doğumunun şekli şeytandan gizlenebileceği’’ kadar çirkin ve sakalı olduğunu savunarak daha gizemli bir neden eklemişti. Thomas ise sonunda, şeytan ve yardımcılarının Mesih’in aslında kim olduğunu ve neye benzediğini bildiklerini iddia ediyordu, ama bebeklik ve çocukluk döneminde, ‘o, kendisine çok ciddi bir şekilde zulmetmesi için şeytanın kötülüğünün kötülüğünü canlandırdı: çünkü Mesih o zaman bu tarz şeylere maruz kalmak ve gücünün O’nun bilinmesine sebep olmak istemedi ama diğer bebeklerde olduğu gibi her şeyde olduğunu gösterdi.’

Teologlar, Romalı yazar Cicero’nun Tanrı’nın ilahi rol yapmalarını Şeytan’ın adil olmayan aldatmasından ayırt etmek için, söylemlerinden gelen fikirlerinden yararlandılar. 13. yüzyılda Fransisken (ÇN: Fransiskenler, bir İtalyan rahibi olan Assisili Francesco tarafından, İsa’nın isteğine göre yoksulluk hayatı sürmeye ant içmiş olan müritleri ile kurduğu bir tarikattır.) teolog Bonaventure, Şeytanın kötü ve kurnaz bir sofist, Mesih’in ise erdemli ve ihtiyatlı bir hatip gibi olduğunu savundu. Aradaki fark ise tamamen uyumla ve niyetle ilgiliydi. Ahlaki açıdan zirvede olan bir hatip, sözlerini ve eylemlerini, jestlerini ve ifadelerini anın taleplerine uyarlayarak, eldeki koşullara mükemmel bir uyum sağlar. Doğasını ve dinleyicinin doğasını, hedeflerini ve önündeki engelleri dikkate alır ve ona göre hareket eder. Aksine sofist ise, aynı amaca ulaşmak için herkesi kullanabileceği, erdemden bahsedemeyeceğimiz, çürümüş ve karanlık bir zihniyetle hareket eder.

Hiç kimse, Mesih’in eylemlerinin, kılık değiştirmelerinin ve yanlış anlaşılmaya açık aldatıcı kelimelerinin, bu şekilde varsaymanın doğruluğunu açıklamaktan daha kolay olduğunu kanıtlıyor olsa bile, tamamen iyi için, mükemmel ihtiyatlı ve adil olduğundan şüphe duymuyordu. Başarılı ya da değil, Tanrı’yı mükemmel hatip, güzel konuşan kimse halline dönüştürmek, Tanrı’yı kavramının iki yolu arasındaki gerilimi arttırdı. Ne de olsa retorik, kendini o ana adapte etme sanatıdır; ayarlamalar ve reaksiyonlar, başkalarıyla olan etkileşimlerimizin sürekli olarak gözden geçirilmesini gerektirir. Tanrı’nın sonsuz, mükemmel ve değişmez olarak görülen doğasına yabancı görünen uyum sağlama, değiştirme, hareket etme ve tepki verme, konuşma ve aldatma felsefi anlayışı tam olarak bir ihtiyaçtı.

Sonuç olarak, mucizevi müdahaleleri aldatmalardan ayırt etmek oldukça zordur.

14. yüzyılın başında, kutsal metin ve felsefe arasındaki bir başka gerilim kaynağı ilahi aldatma problemini daha belirgin bir hâle getirdi. Yüzyıllarca Avrupa ülkelerinde kaybolan ve izlerine rastlanamayan Aristoteles’in yazmaları 12. yüzyılda ortaya çıkmaya başlamıştı. Yeni olan her şeye meraklı olan aydınlar, Aristoteles’in eserlerini çeşitli ortaçağ üniversitelerinin müfredatına dâhil ettiler ve böylece Aristoteles’in fikirleri 13. yüzyıl entelektüel yaşamını geliştirmede öncül oldu. Ama Aristoteles felsefesi genellikle kutsal metinleri destekleyen değil onları dışarıda bırakan bir felsefeydi.

Aristoteles’e göre, Tanrı – ‘Hareket etmeyen hareket ettirici’ (ÇN: Hareket etmeyen hareket ettirici veya ana hareket ettirici Aristoteles tarafından evrendeki tüm hareketin birincil nedeni veya ‘hareket ettiricisi’ olarak geliştirilmiş kavramdır. Hareket etmeyen hareket ettirici başka şeyleri hareket ettirir, ancak daha önce yapılan herhangi bir işlem tarafından hareket ettirilmez.) – evrenin bir parçasıydı ve bu onun en iyi yanıydı, ama aynı zamanda evrenin bir parçası olduğundan dolayı, ona gerekli ve değişmez aklın diktatörlüğüne göre şekil ve enerji verdi. Eğer kutsal kitap Tanrı hakkında bir şey öğretiyorsa, Tanrı’nın hiçlikten yarattığı evrenin maddi dünyanın ötesinde var olduğuydu. Tanrı’nın her şeye gücü yeter ve O istediği her şeyi yapabilir.

Tanrı’nın her şeye gücünün yetebileceğini göstermek, teologların Tanrı’nın mucizevi bir şekilde doğanın olağan akışına müdahale edebileceği tüm yolları tarif etmelerini gerektirdi. Sonuç olarak, mucizevi müdahaleleri aldatmadan ayırt etmek zor oldu. 14. yüzyılın başlarında Ockhamlı William (ÇN: Ockham’ın Usturası teorisi ile bilinir), okuyucularından basit bir düşünce deneyi yapmalarını istedi. Bir yıldıza baktığınızı düşünün. Şimdi de, her şeyi yapabilen Tanrının, sizin de görebileceğiniz bir şekilde yıldızı yok ettiğini düşünün. O anda gördüğünüz şey artık var olmayan bir yıldızdır.

Teolojik düşünce deneylerinden Kilisenin günlük yaşamına kadar her yerde İlahi aldatma olasılığı problemi kendini göstermeye başlamıştı. Robert Holkot okuyucularından Eucharist Kutlamalarını düşünmelerini istedi (ÇN: Eucharist kutlamaları, İsa’nın son akşam yemeği üzerine düzenlenen ve İsa’nın kanını temsil eden ekmek ve şarabın tüketildiği bir törendir). Kutlama anında, Tanrı mucizevi bir şekilde bir parça ekmeği İsa’nın bedenine dönüştürür. Aristoteles felsefesinin sonuçlarının sınırlandırılması gerektiğini düşünen bu Hıristiyan düşünürler için Tanrı’nın her şeye gücünün yetebilmesi aynı zamanda aldatabilmesini de gerektiriyordu.

Geçmişten kalan bir meraktan çok, Tanrı’nın aldatma olasılığıyla ilgili endişeler Bilimsel Devrimle beraber modern dünyanın merkezine kadar geldi. 17. yüzyılın büyük bilim insanlarının çoğu (ya da kendilerine denmesini tercih ettikleri gibi doğa filozofları) – Kepler ve Galileo, Descartes, Boyle ve Newton – Tanrı hakkında yazdılar ve hatta onları teorilerine dâhil ettiler. Bunu yaparken teorilerindeki boşlukları doldurmayı ya da varsayımda bulunmayı değil, Tanrı’yı evrenle ilgili anlayışlarının merkezi olarak pekiştirmeyi amaçladılar.

Descartes, Ockham’ın bıraktığı izden giderek farklı bir sonuca vardı, Tanrı’nın (veya en azından ‘kötü bir dehanın’) Descartes’i, evrenin varlığı ve içindeki her şey hakkında aldatmış olabileceğini iddia etti. Descartes daha sonra, aldatma eyleminin Tanrı’nın doğasına ters düşeceğini düşündüğünden bu endişeden kendisi kurtulacak olsa da, bazı okuyucuları, İncil’de Tanrı’nın gerçekten aldatıyormuş gibi göründüğü pasajlara işaret ederek ona karşı çıktılar.

Tanrı, artık evrenle ilgisi kalmayacağını bile bile evrendeki düzenin kaynağı oldu.

Descartes (ondan öncekilerin de söylediği gibi) bu pasajları alegorik bir şekilde okumamız gerektiğini söylüyordu. İncil, Tanrı’nın gerçek ve karmaşık doğasını anlamak için yeterli olmayan insanlar için yazılmıştı. Bu yüzden, İncil bize Tanrı’nın kızgın ya da üzgün olduğunu, yalan söylediğini veya kandırdığını söylediğinde, aslında gerçekte olanın bu olmadığından emin olabilirdik. Kutsal metinler, insanın anlayabileceği dilden konuşuyorlardı. Aydınlanma Dönemi yazarlarından olan ve Descartes’a kıyasla fikirlerini söylemekte daha özgür bir dönemde yaşayan Pierre Bayle, prensibini şu şekilde özetliyordu: ‘’bayağı zihinler kendilerini en mükemmel varlığı anlayabilecek seviyeye yükseltemedikleri için, peygamberlerin Tanrı’yı insanlara indirmesi ve emzirdiği bir çocukla ilgilenen bir hemşire gibi O’nu bizimle ilgilendirmesi gerekiyordu.’’

İlahi aldatma vakalarını nasıl daha doğru yorumlarız?

Descartes, günlük hayatta karşılaşabileceğimiz bir ilahi aldatma durumunu ele alıyor – ödemi olan birisi: kendisi susuzluktan ölecek düzeyde olsa bile, bedeninde tehlikeli olabilecek kadar fazla su birikmesi var. Bu insanın bakış açısından yorumlarsak, Tanrı’nın onu vücudunun işleyişinde aldattığını söyleyebiliriz. Susamış ama su içerse boğulur. Descartes, problemi bu şekilde görmenin, Tanrı’yı basitleştirdiğinden ve insanı tanımlamak için kullandığımız terimlerle yorumlamak olduğundan yanıltıcı bir bakış açısı olduğunu iddia ediyor – sanki tüm bu insanları yalnız bırakırken kasıtlı olarak bu acı çeken adamı aldatıyormuş gibi.-

Descartes, basitleştirilmiş ve insana ait niteliklerle sınırlandırılmış bir Tanrı modelinin saçma olduğunu iddia ediyordu. Aksine, Tanrı’nın dünyayı nasıl yarattığını sormalıydık, böylece ara sıra bizi aldatıyormuş gibi görünse de aslında böyle bir şey yapmadığını anlardık. Eğer Tanrı her şeye kadir, adil ve bilge ise, Tanrı’nın en basit yasaları kullanarak mümkün olan en iyi dünyayı yarattığını iddia edebiliyor olmamız gerektiğini söylüyordu Descartes. Dünyayı yöneten yasaların basitliği, Tanrı’nın saf doğasıyla tutarlı olmalı; meydana gelen karmaşık ama iyi yapılandırılmış sonuçlar ise Tanrı’nın sonsuz bilgeliğinden ve adaletinden kaynaklanmalıdır. Yaratılışın ne kadar iyi işlediğini bir düşünün – susadığımızda, neredeyse her zaman suya gerçekten ihtiyacımız vardır.

Bütün başarılarına rağmen, yasalar bu kadar basit bir şekilde işlediğinden dolayı arada sırada bazı hataların meydana gelmesi doğaldır. Bu nadir anlarda, Tanrı çeşitli istisnalar yaparak genel yasalarıyla birlikte müdahale edebilirdi. Tanrı bunu yapabilirdi, ama o yapmamayı tercih etti. Yüzyılın sonlarına doğru Nicolas Malebranche, Descartes’in görüşünü özetleyerek, şu şekilde açıklar:

Bu yasalar basitliklerinden ötürü, zorunlu olarak bizim için beğenmediğimiz sonuçlar da doğurur, ancak bu sonuçlar Tanrı’nın bu yasaları daha karmaşık olanlara dönüştürmesini garanti etmez hiçbir zaman. Onun şu anki yasaları için, aynı tasarım için yaratabileceği tüm diğer yasalardan daha erdemli ve yaratıcı olduğunu söyleyebiliriz.

Daha basit bir ifadeyle, Bilimsel Devrim’in istisnai ya da görünüşte anormal olanlar da dâhil olmak üzere tüm olaylar için rasyonel nedenlere olan bağlılığı, aldatma gücünü Tanrı’nın elinden aldı. Aldatma gücünü kaybetmesiyle birlikte Tanrı, konuşma, dünyaya müdahale etme ve etkileşim içine girme gücünü de kaybetti. Bilim adamlarının bakış açısından bu, matematiksel denklemlere ve çiğnenemez ilkelere indirgenebilen istikrarlı ve sabit bir dünyada yaşadığımız için neredeyse gerekli olan bir şeydi. Tanrı, artık evrenle ilgili hiçbir bağı kalmaması pahasına evrensel düzenin kaynağı olmuştu.

Bu değişiklik somut bazı sonuçlar doğurdu. Bilim insanları tüm evreni bir saate benzeyen, karmaşık bir mekanizma olan geniş bir makine olarak hayal etmeye başladılar. Tanrı, evreni tasarladı ve yarattı, bir işleyişe koydu, sonra geri çekildi ve koyduğu düzenin kendi kendine devam etmesine izin verdi. Tanrı’nın varlığına, ihtişamına ve gücüne, insanlığın iyiliği için organize edilmiş ve düzene konulmuş bu karmaşık evrenden daha büyük bir kanıt olabilir mi? William Paley, Doğal Teolojisi’nde (1802) okuyucularından, herhangi bir orman yolunda bir saat bulduklarını hayal etmelerini ve daha sonra geri adım atmalarını ve dünyanın olağanüstü karmaşık saat benzeri düzenini düşünmelerini istemişti. Bu kadar harika bir dünya sonsuz bilgeye ve güce sahip, tek bir iyi yaratıcının ürünü olabilir mi? Makineler makiniste ihtiyaç duyar, düzen için bir düzenleyici gerekir ve Dünya, Tanrı’yı gerektirir.

Bu hikâyedeki bir sonraki bölüm ise –içinde yaşadığımız bölüm­– Darwin ve doğal seleksiyon ile başlayıp, İncil’de bulunan ilkelere aşırı bağlı olan, son derece protestanca bir yaklaşıma sahip bazı Hıristiyanların bilimin gerçeklerini reddetmesi ve kutsal kitaptaki hakikatlere geri dönüş çağrısında bulunmasıyla devam ediyor. Eğer bilim ve din bugün birbirleriyle savaşmıyorlarsa, bu kesinlikle ikisinin birbiriyle bağdaşmamasından kaynaklı. Bu uyumsuzluk, yüzyıllar boyunca Tanrı’nın nasıl aldatabildiği ve bir gün bunu nasıl yapamadığıyla da alakalıydı.

On yedinci yüzyıl doğa filozoflarının, ilahi aldatma olasılığının önüne geçmeleri gerekiyordu ve bu önleme, bugün bilim ve din arasında var olan boşluğun unutulmuş bir kaynağıdır. O zamanki insanların neredeyse hepsi Tanrı’nın, hem onların kurtuluşu hem de inanılmaz kozmosun olağanüstü yaratıcısı olduğuna inanıyordu. Bunun ötesinde, Tanrı’nın sessiz olmasına ihtiyaçları vardı çünkü aradıkları gerçekleri ancak sessizlik içinde bulabilirlerdi. Bu gerçekleri bulduktan sonra, sessizlikten başka bir şey olmadığına inanmak gerekli hâle geldi.

Kaynak: The Devil Wins: A History of Lying from the Garden of Eden to the Enlightenment (2015) by Dallas G Denery II is published via Princeton University Press.


Dallas G Denery II- “Can God lie?”, (Erişim Tarihi: 07.08.2020), Erişim Kaynağı:https://aeon.co/essays/how-the-scientific-revolution-made-an-honest-man-of-god

Çevirmen: Alparslan Bayrak

Çeviri Editörü: Berk Celayir

Bilkent Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde lisans eğitimine devam etmektedir. Zihin felsefesi, genel bilim felsefesi ve etik ağırlıklı olmakla birlikte felsefenin çoğu alanıyla ilgilenir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Muhafazakar Olarak Quine - Edward Feser

Sonraki Gönderi

Leibniz'in Yeter Neden İlkesi - Marc Bobro

En Güncel Haberler Analitik Felsefe

Bilim + Din – Tom McLeish

Steven Shapin’in kitabı Bilimsel Devrim’in(1996) ilk cümlelerini tekrarlamak gerekirse, bilim-din çatışması diye bir şey yoktur ve

Tazminat – Michael Huemer

Amerika, kölelerin torunlarına tazminat ödemeli mi? Belki de şaşırtıcı olmayacak şekilde, Amerikalı beyaz ve siyahlar bu