Evrimsel Etik – Doris Schroeder (Internet Encyclopedia of Philosophy)

37 Okunma
Okunma süresi: 13 Dakika

Evrimsel etik, doğal seçilimin insanlara bir ahlak duygusu, iyi olma eğilimi aşıladığını iddia ederek felsefe ve doğal bilimler arasındaki boşluğu kapatmaya çalışır. Eğer bu doğruysa; ahlak, teologların ve filozofların iddia ettiği gibi rasyonel yetilerimizin ilahi bir açımlamasının veya kullanımının bir sonucu olarak değil de; sosyal, zeki varlıkların evrimi sırasında otomatik olarak ortaya çıkan bir fenomen olarak anlaşılabilir. Ahlak, seçilimsel bir avantaj sağlayarak ona sahip olanların uyum başarısını artıran  kullanışlı bir adaptasyon olarak yorumlanabilir. Bu da tam olarak “Bilim insanları ve hümanistlerin el ele vererek, etiğin filozofların elinden geçici olarak alınmasının ve biyolojikleştirilmesinin zamanının geldiğini düşünmeleri gerektiğine” (Wilson, 1975: 27) inanan sosyobiyolojinin “babası” Edward O. Wilson’ın görüşüdür. Wilson gibi evrimsel biyologları bekleyen zorluk, iyiliği evrimsel teoriye göre tanımlamak ve sonrasında insanların neden iyi olmaları gerektiğini açıklamaktır.

İçindekiler

1. Anahtar Figürler ve Anahtar Kavramlar

a. Charles Darwin
b. Herbert Spencer
c. Dir-Meli Problemi
d. Doğalcı Safsata
e. Sosyobiyoloji

2. Çağdaş Etik Teorisinde Yerleşim

3. Evrimsel Etiğin Karşılaştığı Zorluklar

4. Referanslar ve İleri Okumalar


a. Charles Darwin

Etiğin biyolojikleşmesi Charles Darwin’in (1809-1882) kitabı İnsanın Türeyişi’nin 1871 yılında yayımlanması ile başladı. Türlerin Kökeni’nin devamı olan bu kitapta, Darwin evrimsel gelişim hakkındaki fikirlerini insanlara uyguladı. İnsanların daha az yüksek organizasyonlu bir formun soyundan gelmiş olması gerektiğini iddia etti – aslında, “kıllı, kuyruklu ve dört ayaklı … Eski Dünya yerlisi”nin soyundan” (Darwin, 1930: 231). Darwin’in bu açıklamayla yaşadığı esas zorluk insanlarda belirgin olan ahlaki niteliklerin yüksek standardıydı. Bu bulmacayla karşılaşan Darwin, kitabın büyük bir bölümünü ahlak duygusunun evrimsel açıklamalarına adadı ve iki ana adımda evrilmiş olması gerektiğini iddia etti.

Charles Darwin (1809-1882)

İlk olarak, insan ahlakının kökeni sosyal içgüdülerde yer almaktadır (a.g.e, 232). Günümüzün biyologları Darwin’in bu iddiasından yola çıkarak bu durumu şu şekilde açıklar: Sosyalleşebilirlik, filogenetik kökenleri kuşların kuluçkayı, civciv çıkarmayı ve yeni yavrunun bakımını üstlenmeyi “icat ettiği” zamana kadar geri götürülebilen bir özelliktir. Canlıları ebeveynsel sorumlulukları yerine getirebilir kılmak, evrimsel geçmişin erken aşamalarında gereksiz olan sosyal mekanizmaları gerektirdi. Mesela ne (bölünmeyle üreyen) amiplerin ne de (iribaş yavrularını kendi başlarına bırakan) kurbağaların kuşlarda mevcut olan sosyal içgüdülere ihtiyacı vardır. Yavruyu yetiştirme işlemi sırasında, sosyal içgüdüler içsel agresifliği dengelemiştir. “Onlar” ve “biz” arasında ayrım yapmak ve agresifliği gruba ait olmayan bireylere doğru yöneltmek mümkün hale gelmiştir. Bu davranış, açıkça ailenin hayatta kalmasını sağlama almak bakımından adaptif bir özelliktir.

İkinci olarak, entelektüel yetilerin gelişmesiyle birlikte insanlar geçmiş eylemlerine ve dürtülerine dönüp bakabildiler ve böylece kendilerine yaptıkları gibi başkalarını da onayladılar veya onaylamadılar. Bu, tüm eylemlerin “en üstün yargıcı ve gözetleyicisi” haline gelen bir vicdanın gelişimine yol açtı (a.g.e, 235). Faydacılıktan etkilenen Darwin azami mutluluk ilkesinin, yüksek evrilmiş entelektüel kapasiteye ve vicdana sahip sosyal varlıklar tarafından eninde sonunda doğru ve yanlış için bir standart olarak görüleceğine inandı (a.g.e, 134).  

Darwin, bu iddilara dayanarak etikte sorulan iki temel soruyu cevaplayabilir mi? Bu soruların ilki: İyi ve kötü arasında nasıl ayrım yapabiliriz? İkincisi: Neden iyi olmalıyız? Eğer Darwin’in tüm iddiaları doğruysa, bu iddialar gerçekten bu sorulara verilen cevapları destekleyebilir. Darwin’in iyi ve kötü ayrımı, hedonistik faydacılar tarafından yapılan ayrımla aynıdır. Darwin bir doğru ve yanlış standardı olarak azami mutluluk ilkesini kabul eder. Dolayısıyla, bir eylem ya hazzı artırarak ya da acıyı azaltarak azami sayı için azami mutluluğu artırıyorsa iyi bir eylem olarak yargılanabilir. İkinci soru ise – Neden iyi olmalıyız? – Darwin için, bu sorunun (örneğin) Platon’a (Thrasymachus, Devlet’te Socrates’e neden yardıma ihtiyacı olmayan, güçlü olanın Altın Kuralı bir eylem yönergesi olarak kabul etmesi gerektiğini sorar) oluşturduğu gibi bir baskı oluşturmaz. Darwin insanların biyolojik olarak sempatik, altruistik (diğerkamcı) ve ahlaki olmaya yatkın olduğunu söylerdi çünkü bu durumlar varoluş mücadelesinde avantaj sağlar (a.g.e, 141).

b. Herbert Spencer

Evrimsel etiğe bir diğer önemli katkı, bu teorinin en tutkulu savunucusu ve Sosyal Darwinizm teorisinin yaratıcısı Herbert Spencer (1820-1903) tarafından yapılmıştı. Spencer’ın teorisi üç adımda özetlenebilir. Darwin gibi, Spencer’da Jeremy Bentham ve John Stuart Mill tarafından ifade edildiği şekliyle hedonistik faydacılık teorisini benimsedi. Ona göre, haz elde etmek ve acıdan kaçınmak tüm insan eylemlerini yönlendirir. Dolayısıyla ahlaki iyi, insan hazzını olanaklılaştırmak ile eşitlenebilir. İkinci olarak, haz iki yolla elde edilebililir; kendilerimizle ilgili dürtüleri tatmin ederek ve diğerleriyle ilgili dürtüleri tatmin ederek. Bu durum, birinin en sevdiği yemeği yemesinin ve diğerlerine yemek vermenin ikisinin de insanlar için haz alınabilir eylemler olduğu anlamına gelir. Üçüncü olarak, insanlar arasında karşılıklı iş birliği kendimizle ve diğerleriyle ilgili dürtüleri yönetmek için gereklidir ki insanların altruistik ve egoistik özellikleri dengelemek için eşitlik ilkeleri geliştirmelerinin nedeni de budur (Fieser, 2001: 14).

Ne var ki, Spencer karşılıklı iş birliği teorisi ile ünlü olmadı. Tam tersine, Sosyal Darwinizm açıklaması hala tartışılıyor çünkü çoğunlukla, örneğin Alman Nazizm’i gibi, “insanlığın karşılaştığı en aşağılık sosyal sistemlerin bazıları için bir tür özür” olarak anlaşılıyor (Ruse, 1995: 228). Kısaca, Spencer iddia edilen biyolojik gerçekleri (varoluş mücadelesi, doğal seçilim, en uyumlunun hayatta kalması) ahlaki davranışlar için reçetelere dönüştürdü (a.g.e, 225). Örneğin, yaşamın insanlar için bir mücadele olduğunu ve en iyinin hayatta kalması için zayıflara yardım etmeme gibi bir politika takip etmenin zorunlu olduğunu iddia etti:

Kötülere üremede yardım etmek, aslında kötücül bir şekilde torunlarımıza bir düşman kalabalığı bırakmakla aynı şeydir. (Spencer, 1874: 346)

Spencer’ın felsefesi özellikle 19. yüzyılda Kuzey Amerika’da oldukça popülerdi ancak 20. yüzyılda büyük ölçüde geriledi.

Etiğin iki temel sorusuna Spencer hangi yanıtları verirdi? İyi ve kötü arasında nasıl ayrım yapabiliriz ve neden iyi olmalıyız? Spencer’ın ilk soruya cevabı, Spencer’da Darwin (yukarıya bakın) gibi hedonistik faydacılığı benimsediğinden Darwin’in vereceği cevapla aynıdır. Ne var ki ikinci soruya cevabı savunulamaz olmasa da ilginçtir. Spencer evrimin daha iyiye ilerlemek ile eşit olduğunu (kelimenin ahlaki anlamıyla) ve evrimsel kuvvetleri destekleyen her şeyin bu yüzden iyi olması gerektiğini iddia etti (Maxwell, 1984: 231). Bunun arkasındaki mantık, doğanın neyin iyi olduğunu iyiye yönelerek bize gösteriyor olmasıdır; ve bu nedenle “evrim, kendi içerisinde değer yaratan bir süreçtir.” (Ruse, 1995: 231). Eğer evrim ahlaki iyiyi ilerletiyorsa, onu bireysel çıkarlarımızdan bağımsız olarak desteklemeliyiz. Ahlaki iyi, Spencer tarafından daha önceden evrensel insan hazzı ve mutluluk ile özdeşleştirilmişti. Eğer evrimsel süreç bizi bu evrensel hazza doğru yöneltiyorsa, ahlaki olmak için egoistik bir nedenimiz vardır, yani evrensel mutluluğu istiyoruzdur. Fakat gelişimi daha iyiye doğru ahlaki ilerleme ile eşitlemek daha fazla kanıt olmadan savunulamayacak bir değer yargısıydı ve pek çok evrimsel teorisyen bu iddiadan vazgeçti (Ruse, 1995: 233; Woolcock, 1999: 299). Bu iddia, aynı zamanda “-dir”den “-meli”yi çıkarsamak ve doğalcı safsata yapmak gibi daha kavramsal itirazlara da açıktır.

c. -Dir, -Meli Problemi

Normatif kuralların ampirik gerçeklerden çıkarsanamayacağını düzenli olarak savunan ilk filozof David Hume’du (1711-1776) (1978: 469):

Şu ana kadar karşılaştığım tüm ahlak sistemlerinde, yazarın belirli bir süre sıradan muhakeme ile ilerlediğini ve bir Tanrı’nın varlığını tesis ettiğini veya insan ilişkilerini ilgilendiren gözlemler yaptığını fark ettim. Fakat sonrasında olağan önerme çiftleri “-dir” ve “değildir”in yerine, -meli veya -memeli ile bağlantılı olmayan hiçbir önermeye rastlamadım. Bu değişim belirsizdir; fakat nihai sonuçtur.

İşte Hume’un ahlaki sistemlerde şikayet ettiği şey “-dir”den “-meli”ye bu açıklanmamış, belirsiz geçiştir. Hume’a göre durumun ne olduğu ve ne olması gerektiği iki farklı meseledir. Bir taraftan, ampirik gerçekler normatif ifadeler içermez; aksi halde salt ampirik olmazlar. Diğer taraftan, gerçeklerde normatif elementler bulunmuyorsa, tüm gerekli bilgi öncüllerde mevcut ise bir sonucun tümdengelimsel olarak geçerli olacağından, aniden sonuçlarda beliremezler.

Darwin ve Spencer nasıl “-dir”den “-meli” çıkarır? Önce destekleyeceği bir örnek kullanarak Darwin’e bakalım.

  • 1. Çocuk A açlıktan ölmektedir.
  • 2. Çocuk A’nın ebeveynleri çocuğu besleyecek bir durumda değildirler.
  • 3. Çocuk A’nın ebeveynleri çocuğun açlıktan ölüyor olmasından oldukça mutsuzdurlar.
  • 4. Dolayısıyla, diğer insanlar ahlaki olarak çocuk A’ya yemek temin etmelidirler.

Darwin (1930: 234) “mutluluk genel iyinin temel bir parçasıdır.” der. Bu yüzden, ahlaklı olmak isteyenler mutluluğu artırmalıdır ve dolayısıyla, bu vakada yemek temin etmelidir. Ne var ki, Hume’un ahlaki sistemlerde karşılaştığı “-dir”den “-meli”ye belirsiz sıçrayış bu örnekte de mevcuttur. Dolayısıyla, Darwin de mutsuzluğun ampirik gerçeğinden mutsuzluğu azaltmaya yönelik normatif bir iddiaya sıçradığı zaman -dir’den -meli çıkarır.

Yukarıdaki en uyumlunun hayatta kalması argümanı aşağıdaki şekilde ifade edilebilecek olan Spencer için de aynı şey söylenebilir:

  • 1. Doğal seçilim en uyumlunun hayatta kalmasını sağlayacaktır.
  • 2. B kişisi hasta, yaşlı ve fakir olduğundan açlıktan ölmektedir.
  • 3. Dolayısıyla, en uyumlunun hayatta kalmasını garantilemek için diğer insanlar ahlaki olarak B kişisine yardım etmekten kaçınmalıdır.

Her iki öncül de doğru olsa bile en uyumlunun hayatta kalmasını ahlaken desteklememiz gerektiği sonucu çıkmaz. Hayatta kalma becerilerini ahlaki iyilik ile özdeşleştiren bir ek normatif iddia argümanı somut kılmak zorundadır. Tekrardan, bu normatif kısım argümanın öncüllerinde yer almaz. Dolayısıyla, Spencer da “-dir”den “-meli” çıkarır. Thomas Huxley (1906: 80);

Tıpkı hayırsever gibi, hırsız ve katil de doğayı takip eder. Evrensel evrim bize neden insanın iyi ve kötü eğilimlerinin ortaya çıktığı hakkında bilgi verebilir; ancak kendi içerisinde, daha önce elimizde olana ek yaparak, iyi olarak adlandırdığımız şeyin kötü olarak adlandırdığımız şeye tercih edilir olduğuna dair herhangi bir elle tutulur bir neden sunmada yetersizdir.

diyerek evrimsel etiğe bahsettiğimiz sebepten ötürü karşı çıkar.

d. Doğalcı Safsata

Evrimsel etik sadece Hume’un normatif ifadelerin ampirik gerçeklerden çıkarsanamayacağı iddiasını destekleyenler tarafından saldırıya maruz kalmadı. Evrimsel etiğe karşı benzer bir argüman Britanyalı filozof G.E Moore (1873-1958) tarafından dile getirildi. 1903 yılında, evrimsel etik için en zorlayıcı problemlerden biri olan “doğalcı safsata”yı ortaya atan çığır açıcı bir kitap olan Principia Ethica’yı (Etik Prensipleri) yayınladı. Michael Ruse’a göre (1995), evrimsel etik ile uğraşırken “öğrenci, büyülü ‘doğalcı safsata’ tabiriyle yeteri kadar ilgilenmiştir ve artık şimdiye kadarki soruların hepsinden tam puan aldığından emin bir şekilde sonraki soruya geçebilir.” (sf. 223). Öyleyse, doğalcı safsata nedir ve evrimsel etik için neden bir problem teşkil eder?

Moore, “iyi”nin tanımıyla ve özellikle de iyi niteliğinin basit mi yoksa karmaşık mı olduğuyla ilgileniyordu. Moore’a göre temel nitelikler daha basit nitelikler kullanmadan daha fazla açıklanamayacağından tanımlanamazlardı. Fakat karmaşık nitelikler basit niteliklerinin ana hatlarıyla tanımlanabilirlerdi. Dolayısıyla, “renkli” pek çok farklı renk barındırdığı için açıklanabilecekken “sarı” onu oluşturan parçalar bakımından tanımlanamaz.

Moore’a göre “iyi”, daha temel nitelikler kullanarak açıklanamayacak bir basit niteliktir. Doğalcı safsata yapmak, “iyi”yi diğer doğal (ampirik olarak test edilebilir) niteliklere atıfta bulunmadan tanımlamaya çalışmaktır. Bu “iyi” kavrayışı hem Darwin hem de Spencer için ciddi sorunlar oluşturur. Bentham ve Mill’i takiben ikisi de ahlaki iyiliği “haz” ile özdeşleştirir. Bu da iyi ve haz özdeş olmadığından Darwin ve Spencer’ın doğalcı safsata yaptığı anlamına gelir. Bunlara ek olarak, Spencer iyiliği “yüksek derecede evrilmiş” ile özdeşleştirerek tekrardan doğalcı safsataya başvurur. (Hem Moore’un iddiasının kendisi hem de evrimsel etik eleştirisine karşı çıkılabilir ancak bunu yapmak bu girdinin kapsamı dışındadır.)

e. Sosyobiyoloji

Doğalcı safsatanın süregelen meydan okumalarına rağmen evrimsel etik, sosyobiyolojinin doğuşu ile yoluna devam etti. 1948 yılında, New York’ta bir konferansta, bilim insanları zoologlar ve sosyologlar arasında yeni bir interdisipliner araştırma başlatmaya karar verdi. “Sosyobiyoloji” hayvanların ve insanların sosyal davranışlarında evrensel olarak geçerli devamlılık bulmayı amaçlayan yeni disipline verilen isimdi. Biyolojik (kültürel olmayan) davranışın çalışılmasına vurgu yapılıyordu. Ne var ki, alan Edward Wilson 1975’te Sociobiology: The New Synthesis (Sosyobiyoloji: Yeni Sentez) kitabını yayınlayana kadar pek başarı elde edemedi. Wilson’a göre (1975: 4), “sosyobiyoloji tüm sosyal davranışların biyolojik temellerinin sistematik incelenmesi olarak tanımlanır.”

Wilson’a göre; sosyobiyoloji, konu etik olduğunda, en azından geçici bir süre için filozofları işe yaramaz durumda bırakıyordu (giriş bölümündeki alıntıya bakın). Şöyle yazarak etiğin biyolojik olarak açıklanabileceğine inanır (a.g.e, 3; vurgular bana aittir): 

Hypothalamus ve limbik sistem[1] … bilincimizi iyi ve kötünün standartlarını sezinlemek isteyen etik felsefecileri tarafından başvurulan tüm duygularla – nefretle, aşkla, suçlulukla, korkuyla ve diğerleriyle – doldurur. Bu durumda şu soruyu sormak zorunda kalırız: Hypothalamus ve limbik sistemi ortaya çıkaran nedir? Doğal seçilim aracılığıyla evrimleşmişlerdir. Etiği açıklamak için bu basit biyolojik ifade takip edilmelidir.

Bu anlayışa bağlı kalırsak, etik doğal seçilim baskısı altında evrilmiştir. Sosyalleşebilirlik, altruizm, iş birliği, karşılıklı yardım vb.’nin hepsi insan sosyal davranışının biyolojik kökenleri bakımından açıklanabilirdir. Ahlaki davranışlar ahlaka eğilimli insan türünün uzun dönemli hayatta kalmasına yardımcı olmuştur. Wilson’a göre (a.g.e, 175) egoist bireylerin yaygınlığı bir topluluğu savunmasız kılacak ve sonucunda tüm grubun yok olmasına yol açacaktır. Mary Midgley de buna katılır. Onun görüşüne göre, egoizm genetik bakımdan oldukça kötü sonuçlanır ve “sürekli olarak egoist olan türler ya kimsesiz kalırlar ya da yok olurlar” (Midgley, 1980: 94).

Wilson, Darwin’in yaptığı gibi iyiliği, hoşluk (pleasantness) gibi başka bir doğal nitelik ile özdeşleştirmeyerek Sosyobiyoloji’de doğalcı safsatadan kaçınır. Bu da etikteki ilk temel sorumuza bir cevap vermediği anlamına gelir. İyi nedir? Ne var ki, Darwin gibi o da ikinci soruya bir cevap verir. Neden ahlaklı olmalıyız? Çünkü ahlaklı olmaya genetik olarak yatkınızdır. Daha az ahlaken yatkın olan ve daha çok ahlaken yatkın olan türlerin doğal seçilim baskısına maruz kaldığı eski zamanlardan kalan bir mirastır. Dolayısıyla, iyi olmak için ilahi müdahale veya güçlü iradeye ihtiyacımız yoktur; sadece genetik olarak iyi olmaya programlanmışızdır. İyi olmaya karar vermemizi sağlayan özgür irademiz değil de genetik mirasımız olduğundan bu cevaptaki vurgu “-meli” üzerinde değildir.  

Evrimsel etiğin karşılaştığı esas problemlerden birisi, etiğin tek bir görevi olan tekil bir alan olmamasıdır. Aksine, çeşitli alanlara ayrılabilir ve evrimsel etik bu alanların hepsine katkı yapamayabilir. Dolayısıyla, olası eleştirileri sonuçlandırmadan önce geleneksel etik alanında evrimsel etiğin yerini belirleyen muhtemel bir sınıflandırmaya bakalım.

2. Çağdaş Etik Teorisinde Yerleşim

Felsefe öğrencilerine göre, etik genellikle üç alana bölünmüştür: metaetik, normatif etik teorisi ve uygulamalı etik. Metaetik, etiğin olası temellerinin arayışındadır. Ahlaki teorilerimizi çıkarsayabileceğimiz herhangi ahlaki gerçekler mevcut mudur? Normatif etik teorileri ahlaken iyi eylemleri ahlaken kötü eylemlerden ayıran ilkeler veya ilke bütünleri ileri sürer. Uygulamalı etik ötanazi veya yolsuzluk gibi özel ahlaki meselelerle ilgilenir.

Fakat bu sınıflandırma evrimsel etiğe bütüncül bir şekilde yer bulmak için yeterli değildir. Bunun yerine, farklı bir üç boyutlu etik ayrımı uygun görünmektedir: betimleyici etik (descriptive ethics), normatif etik ve metaetik. Betimleyici etik çeşitli insanlar tarafından benimsenen etik inançları listeler ve bunların neden benimsendiğini açıklamaya çalışır. Mesela neredeyse tüm kültürler ensestin ahlaken yanlış olduğuna inanır. Bu inancın, bu inancı benimseyen gruba avantaj sağladığı için geliştiği savunulabilir. Normatif etik teorileri hangi eylemlerin iyi ve hangi eylemlerin kötü olduğunu değerlendirmek için standartlar geliştirir. Evrimsel etikçiler tarafından savunulan standart şunun gibi bir şey olurdu: “Evrimsel açıdan uzun dönemli hayatta kalma kapasitesini artıran eylemler iyidir ve bu kapasiteyi azaltan eylemler kötüdür.” Ne var ki, alan kendini normatif etikte henüz güvenilir bir biçimde tesis edememiştir. Tartışmaları hala sonuççuluk, deontoloji, erdem etiği, sosyal sözleşmeler domine etmektedir. Bunun nedeni kısmen Sosyal Darwinizm’in aşırılıklarıdır fakat kısmen de yukarıdaki veya benzer standartların sezgisel olmayan doğalarıdır. Evrimsel etik metaetikte ilgi çekici cevaplar sağlama konusunda daha başarılı olmuştur. Örneğin Michael Ruse (1995: 250), şunu belirtir: Ahlak, ”hepimizi … bir araya getiren, genlerin bir kolektif illüzyonudur. Ahlaka inanmamız gerekir ve biyolojimiz sayesinde ahlaka inanırız da. İnsan doğasının ötesinde “orada” bir temel yoktur.”

Şimdiye kadar betimleyici etik özellikle de antropolojik ve sosyolojik araştırma için uygun bir konu olan evrimsel etik için en ilgi çekici alan olmuştur. İnsanlar hangi etik inançları benimser ve neden onları benimserler? Fakat bu alanların hepsinde evrimsel etiği zorluklar beklemektedir.

3. Evrimsel Etiğin Karşılaştığı Zorluklar

Aşağıdakiler evrimsel etiği sürekli rahatsız etmiş bazı zorluklardır:

  • Doğal seçilim baskısı altında gelişen bir özellik nasıl karşılıklı altruizm ve aydınlanmış bireysel çıkarın ötesinde yer alan ahlaki eylemleri açıklayabilir? Mesela Maximilian Kolbe’un eylemi biyolojik bir bakış açısıyla nasıl cevaplanabilir? (Kolbe, bir dost tutukluyu kurtarmak için bir toplama kampında kendini ölüm orucuna bırakan bir Polonyalı rahipti.)
  • İnsanlar, “hayatta kalma ile ilişkisi olmayan ve hatta bazen hayatta kalmaya karşı olan”, iyilik, güzellik ve doğruluk arayışı içinde kendilerine hedef koyabilecekleri bir şekilde, biyolojik kökenlerinin ötesine geçmiş ve evrimsel kökenlerini aşmış olamazlar mı? (O’Hear, 1997: 203). 
  • Biyolojik olarak elverişli altruizm, aileyi veya grubu diğerlerine tercih etmeye özel iken ahlak evrenseldir. “Öldürme!” yalnızca birinin kendi oğluna işaret etmez fakat yabancılarının çocuklarına da atıfta bulunabilir. Evrimsel etik bu evrensellik ile nasıl başa çıkabilir?
  • Normatif etik eylemleri yönlendiriyor olmayı hedefler. İnsanlar bir eylemi uzun dönemli hayatta kalmayı sağlama almasına bakarak nasıl yargılayabilir? (Bu kavramsal bir problemdense pratik bir problemdir.)
  • Hume’un “-dir”, “-meli” problemi hala evrimsel etik için bir sorun teşkil etmektedir. “-dir”den (biyoloji ve sosyoloji dahil olmak üzere doğal bilimlerin buluşları) “-meli”ye nasıl geçiş yapılabilir?
  • Benzer şekilde, Principia Ethica’nın yayınlanışından itibaren geçen süreye rağmen “doğalcı safsata” eleştirisi hala varlığını sürdürmektedir.

Bir filozofun zaman ölçeğinde evrimsel etik oldukça yeni bir etik yaklaşımıdır. Bilim adamları ve filozoflar arasında interdisipliner yaklaşımların yeni önemli fikirler yaratma potansiyeli olsa da, evrimsel etiğin daha çok yolu vardır.

Çevirmen Notu

[1] Hypothalamus: Beyin sapının üzerinde yer alan ve homeostazi ile hormonlarla ilgili olan bir bölge.

Limbik Sistem: Pek çok işlevi bulunan ancak öncelikle duygular ile ilgili olan, beyinde bulunan bir sistemdir.

4. Referanslar ve İleri Okuma

  • Darwin, Charles (1871, 1930) The Descent of Man, Watts & Co., London.
  • Fieser, James (2001) Moral Philosophy through the Ages, Mayfield Publishing Company, Mountain View California), Chapter 12 “Evolutionary Ethics.”
  • Hume, David (1740, 1978) A Treatise of Human Nature, Clarendon Press, Oxford.
  • Maxwell, Mary (1984) Human Evolution: A Philosophical Anthropology, Croom Helm, London.
  • Midgley, Mary (1980) Beast and Man: The Roots of Human Nature, Methuen, London.
  • O’Hear, Anthony (1997) Beyond Evolution: Human Nature and the Limits of Evolutionary Explanation, Clarendon Press, Oxford.
  • Ruse, Michael (1995) Evolutionary Naturalism, Routledge, London.
  • Spencer, Herbert (1874) The Study of Sociology, Williams & Norgate, London.
  • Wilson, Edward O. (1975) Sociobiology: The New Synthesis, Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts.
  • Woolcock, Peter G. (1999) “The Case Against Evolutionary Ethics Today,” in: Maienschein, Jane and Ruse, Michael (eds) Biology and the Foundation of Ethics, Cambridge University Press, Cambridge, pp. 276-306.

Doris Schroeder- “Evolutionary Ethics”, (Erişim Tarihi:31.08.2020), Erişim Kaynağı: https://iep.utm.edu/evol-eth/

Çevirmen: Can Kalender

Çeviri Editörü: Talha Gülmez

Hacettepe Üniversitesi'nde dilbilim öğrencisi. İlgilendiği alanları dilin kökeni ve nörodilbilim oluşturuyor. Zihin felsefesi ile de ilgileniyor. Hobileri arasında metal müzik yer alıyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Noam Chomsky’nin İnsan Doğası Teorisi Üzerine - Matt McManus

En Güncel Haberler Stanford Felsefe Ansiklopedisi ve İnternet Felsefe Ansiklopedisi