Karl Popper – Stephen Thornton (Stanford Encyclopedia of Philosophy)

///
11 Okunma
Okunma süresi: 49 Dakika

Karl Popper çoğunlukla 20. yüzyılın en önemli bilim felsefecilerinden biri olarak kabul edilir. Aynı zamanda önemli bir sosyal ve politik filozof, kendini kanıtlamış bir eleştirel rasyonalist, bilimde ve genel olarak insan ilişkilerinde her türlü şüpheciliğin, gelenekçiliğin ve göreliliğin kararlı bir rakibi ve “Açık Toplum”un kararlı bir ve sadık savunucusuydu. Popper’ın düşüncesinin dikkat çekici özelliklerinden biri, entelektüel etkisinin kapsamıdır: Bertrand Russell tarafından övüldü, Imre Lakatos’a, Paul Feyerabend’e ve London School of Economics’te geleceğin milyarder yatırımcısı ve hayırsever George Soros’a öğretmenlik yaptı. David Miller, Joseph Agassi, Alan Musgrave ve Jeremy Shearmur onun buradaki araştırma görevlileri arasında yer aldı, iktisatçı Friedrich Hayek ve sanat tarihçisi Ernst Gombrich ile faydalı dostluklar kurdu. Ek olarak, Peter Medawar, John Eccles ve “Bilimde, yönteminden başka bir şey yoktur ve bilim yönteminde Popper’ın söylediğinden daha fazlası yoktur” diyen Hermann Bondi, Popper’ın, kendi çalışmalarına entelektüel katkısını kabul eden seçkin bilim insanları arasındadır.


  1. Hayatı
  2. Düşüncesinin Arka Planı
  3. Sınırlandırma Sorunu
  4. İnsan Bilgisinin Gelişimi
  5. Olasılık, Bilgi ve Doğruluk
  6. Toplumsal ve Politik Düşüncesi – Tarihselcilik ve Bütüncülüğün Eleştirisi
  7. Bilimsel Bilgi, Tarih ve Tahmin
  8. Değişmez Kanunlar ve Muhtemel Eğilimler
  9. Eleştirel Değerlendirme

1. Hayatı

Karl Raimund Popper 28 Temmuz 1902’de o zamanın batı dünyasında kültürel merkez olma iddiası taşıyan Viyana’da doğdu. Yahudi kökenli ailesi onu, kendi tabiriyle “kitap kurdu” olacağı bir ortamda büyüttü. Babası bir avukattı, ancak aynı zamanda klasiklere ve felsefeye de büyük bir ilgi duyardı ve oğluna da sonradan asla kaybetmeyeceği sosyal ve politik konular hakkında ilgisini aktardı. Annesi ona öyle bir müzik tutkusu aşıladı ki bir süre müzik kariyeri yapmayı ciddi olarak düşündü ve aslında başlangıçta doktorası için müzik tarihini ikinci bir konu olarak seçti. Daha sonra, müziğe olan aşkı, düşüncesinin gelişiminde ilham verici güçlerden biri haline geldi. Dogmatik ve eleştirel düşünce arasındaki ilişkiye dair son derece orijinal yorumunda, nesnellik ile öznellik arasındaki ayrım ve çoğu zaman daha da önemlisi, müzikteki “ilerlemeci”liğin doğası hakkındaki tarihselci fikirler de dahil olmak üzere, her tür tarihselciliğe karşı düşmanlığının büyümesinde ilham kaynağı oldu. Genç Karl, öğretim standartlarından memnun olmadığı yerel Realgymnasium’a katıldı ve onu birkaç ay evde tutacak bir hastalıktan sonra, 1918’de Viyana Üniversitesi’ne gitmek üzere ayrıldı. Ancak, dört yıl daha resmî olarak üniversiteye giriş sınavına girmedi. 1919, birçok açıdan entelektüel yaşamının şekillendiği en önemli yılıydı. O yıl sol siyasete yoğun bir şekilde dahil oldu, Sosyalist Okul Öğrencileri Derneği’ne katıldı ve bir süreliğine Marksist oldu. Bununla birlikte, Marksizmin doktrinci tarzından dolayı hayal kırıklığına uğradı ve kısa süre sonra tamamen terk etti. Freud ve Adler’in psikanalitik teorilerini keşfetti (1920’lerde Adler’in kliniklerinden birinde yardıma ihtiyacı olan çocuklar için bir sosyal hizmet gönüllüsü olarak bir süre hizmet etti) ve Einstein’ın Viyana’da görelilik teorisi üzerine verdiği bir dersi dinledi. Popper için Marx’ta, Freud’da ve Adler’de asla bulunmayan Einstein’daki eleştirel ruhun egemenliği çok esas bir önem haline geldi: psikanalizin öncüleri, teorilerini onları yalnızca onaylamaya yatkın kılan terimlerle ifade ettiğini düşünmeye başladı; Einstein’ın teorisi ise, önemli bir şekilde, eğer yanlış çıkarsa teorinin kendi kendini çürütebileceği, test edilebilir çıkarımlara sahipti.

Karl Popper (1902-1994)

Popper’ın oldukça melankolik bir kişiliği vardı ve bir kariyerde karar kılması biraz zaman aldı; marangozluk eğitimi aldı, 1925’te ilkokul öğretmenliği diploması aldı ve 1929’da ortaokulda matematik ve fizik öğretmeye hak kazandı. Otto Külpe ile birlikte Würzburg deneysel psikoloji okulunun kurucu üyelerinden olan Karl Bühler’in gözetiminde Viyana Üniversitesi’nde psikoloji bölümünde bir doktora programına başladı. Popper’in projesi başlangıçta, üzerinde ilk araştırmayı yaptığı insan belleğinin psikolojik bir incelemesi olarak tasarlandı. Fakat, metodoloji üzerine planlanan giriş bölümünün konusu, artan bir üstünlük pozisyonu üstlendi ve bu da seçkin bir Kantçı bilim insanı, felsefe profesörü ve psikoloji profesörü olarak, çağdaş “psikolojide kriz” konusunu ünlü bir şekilde ele alan Bühler’e hitap ediyordu. Bühler’e göre bu “kriz”, psikolojinin birliği sorunuyla ilgiliydi ve psikoloji içinde o zamana kadar baskın olan çağrışımcılığın altını oyan paradigmaların çoğalmasıyla ortaya çıkmıştı ve yöntem şeklini sorun haline getirmişti. Bu yüzden Bühler’in yönlendirmesiyle Popper, konusunu bilişsel psikolojinin metodolojik sorununa çevirdi ve 1928’de “Die Methodenfrage der Denkpsychologie” (Düşünce Psikolojisinde Yöntem Sorunu) teziyle doktorasını aldı. Popper, Bühler’in Kantçı yaklaşımını tezdeki krize yönelik genişletirken, Moritz Schlick’in fizikçi programını, nihayetinde psikolojinin beyin süreçleri bilimine dönüştürülmesine dayanan bilimsel bir psikoloji programını eleştirdi. Popper, bu ikinci idealin yanlış anlaşıldığını, ancak bu idealin ortaya çıkardığı sorunların nihayetinde dikkatini Bühler’in psikolojinin birliği sorunundan ziyade, psikolojinin bilimselliği sorununa yeniden odaklamaya sebep olduğunu ileri sürdü. Yöntem, nesnellik ve bilimsel olma iddiası soruları üzerine olan bu felsefi odak, onun için yaşam boyu temel bir mesele haline gelecek bir ilkeydi. Bu, aynı zamanda onun düşüncelerinin yönelimini Frege ve Russell gibi çağdaş “analitik” filozofların yanı sıra Viyana Çevresi’nin pek çok üyesininki ile aynı çizgiye getirdi ve onu bilim felsefesi için psikolojiyi terk etmeye yöneltti.

Popper, Josephine Anna Henninger (“Hennie”) ile 1930’da evlendi. Hennie, onun refahını sonsuz destek ve özveriyle gözetti ve 1985’teki ölümüne kadar sekreteri olarak yardım etti. Evliliklerinin erken bir aşamasında, asla çocuk sahibi olmayacaklarına karar verdiler; bu, Popper’ın sonraki yaşamında bariz bir sakinlikle dönüp bakabileceği bir karardı. 1937’de Popper, bölüm başkanıyla oldukça gergin bir ilişkisi olmasına rağmen, İkinci Dünya Savaşı boyunca kalacağı Yeni Zelanda’daki Canterbury Üniversitesi’nde felsefe öğretmenliği görevini üstlendi. Ek olarak, Hennie, memleketi Viyana’dan uzak yaşama uyum sağlamakta güçlük çekti ve vatan hasreti onu giderek daha fazla mutsuz etti; bu, ikisinin de yorucu bulduğu Popper’ın kişisel çalışma etiğinin katıksız insafsızlığı ile daha da kötüleşti.

1938’de Avusturya’nın ilhak edilmesi, Popper’ın sosyal ve siyasal felsefe üzerine yazılarına yeniden odaklamasına neden olan katalizör oldu ve 1945’te bir totalitarizm eleştirisi olan Açık Toplum ve Düşmanları’nı yayınladı. 1946’da London School of Economics’te öğretmenlik yapmak için İngiltere’ye taşındı ve 1949’da London University’de mantık ve bilimsel yöntem profesörü oldu. Bu noktadan sonra, bir bilim filozofu ve sosyal düşünür olarak ünü ve statüsü muazzam bir şekilde büyüdü ve üretken bir şekilde yazmaya devam etti – bir dizi eseri, özellikle de Bilimsel Araştırmanın Mantığı (1959), şu anda alanındaki öncü klasiklerin başında görülüyor. Fakat, profesyonel meslektaşlarının onu sevmesini pek sağlamayan mücadeleci kişiliğini övünme hevesiyle birleştirdi. Ezeli rakibi olarak gördüğü Wittgenstein tarafından dikte edilen önemsiz dilbilimsel kaygılarla sabitlenmiş olan savaş sonrası Britanya’nın felsefi ortamında huzursuzdu. Popper, rasyonel eleştirinin üstünlüğünü savunduğu teorik bağlılığına ters düşen şekilde kendi düşüncelerini tamamen kabul etmeyen her şeye karşı olan düşmanlığı ile biraz paradoksal bir adamdı ve Britanya’da, Viyana’da da olduğu gibi, fikirleri hayranlık uyandırmaya devam etse de giderek daha çok yalnız kaldı.

Viyana Çevresi

Daha sonraki yıllarda Popper, bilime yönelik kuralcı yaklaşımı ve yanlışlama mantığına yaptığı vurgu nedeniyle felsefi eleştiriye maruz kaldı. Bilimdeki değişimin esasen diyalektik ve araştırmacı toplulukları içinde fikir birliğinin kurulmasına bağlı olduğu fikrini, Bilimsel Devrimlerin Yapısı (1962) eserinde – zıt bilimsel paradigmaların ölçülemezliğini tartışırken – yeniden gündeme getiren Thomas Kuhn tarafından benimsenen sosyo-tarihsel yaklaşım birçok araştırmacının gözünde Popper’ı yerinden etmiştir.

Popper, 1965’te şövalyelik unvanını aldı ve 1969’da Londra Üniversitesi’nden emekli oldu, ancak yazar, yayıncı ve öğretim görevlisi olarak 1994’teki ölümüne kadar aktif kaldı. (Popper’ın hayatı hakkında daha fazla ayrıntı için bkz. Bitmeyen Arayış).

2. Düşüncesinin Arka Planı

Bir dizi biyografik özellik Popper’ın düşüncesi üzerinde belirli bir etkiye sahip olarak tanımlanabilir. İlk olarak, gençken Marksizmle yakınlaşması, onu Marksist ekonomi, sınıf savaşı ve tarih görüşüne iyice aşina hale getirdi. İkincisi, demokratik partilerin 1920’lerde ve 1930’larda anavatanı olan Avusturya’da yükselen faşizm dalgasını durdurmadaki başarısızlığı ve Marksistlerin de sunduğu hoş karşılama karşısında dehşete düşmüştü. Marksistlerin desteği, kapitalizmin patlaması ve komünizmin nihai devrimci zaferi için gerekli diyalektik bir adım olduğuna inandıkları şeyi oluşturduğuna dair ideolojik temelde hareket etti. Bu, çok korkulan Anschluss’a, (Avusturya’nın Alman İmparatorluğu tarafından ilhak edilmesi) yol açan faktörlerden biriydi ve bu öngörü Popper’ı kendi ülkesinden kalıcı olarak sürgüne zorladı. Sosyal ve siyaset felsefesindeki güçlü demokratik liberalizm savunusu ve totalitarizmin tüm biçimlerinin temelini oluşturan felsefi varsayımların yıkıcı eleştirileri sonucu yazdığı Tarihselciliğin Sefaleti (1944) ve Açık Toplum ve Düşmanları, (1945) Popper’ın en ateşli ve parlak sosyal çalışmalarıdır. Üçüncüsü, gördüğümüz gibi, Popper, Freud ve Adler’in sözde “bilimsel” teorileri ile bu yüzyılın ilk yirmi yılında Einstein’ın fizikte görelilik teorisinin gerçekleştirdiği devrim arasındaki farklardan derinden etkilendi. Aralarındaki temel fark, Popper’ın bakışıyla, Einstein’ın teorisinin o zamanlar egemen olan Newton fiziğindeki ışık tanımına göre olası olmayan sonuçlar çıkarabilecek olması son derece riskliydi (örneğin, ışığın katı cisimlere doğru yön değiştirdiği, Eddington’ın 1919’daki deneyleriyle onaylandı). Ve eğer yanlış olduğu ortaya çıkarsa, tüm teoriyi yanlışlayacaktı. Fakat hiçbir şey, ilkesel olarak bile, psikanalitik teorileri yanlışlayamıyordu. Popper bunların, gerçek bilimden çok ilkel mitlerle daha fazla ortak yönleri olduğunu hissetmeye başladı. Yani, görünüşe göre psikanalizin gücünün temel kaynağı olduğunu ve bilimsel olma iddiasının dayandığı temel kaynağı gördü. İnsan davranışının her türlü olası biçimini barındırma ve açıklayabilme yeteneği aslında önemli bir zayıflıktır çünkü bu, psikanalizin gerçekten öngörücü olmadığını ve olamayacağını da beraberinde getirir. Psikanalitik teoriler, doğaları gereği, olumsuz sonuçlara sahip olmak için yeterince kesin değildir ve bu nedenle, deneysel yanlışlamaya karşı bağışıkları vardır.

Popper, Marksist tarih açıklamasının da bilimsel olmadığını ancak bazı önemli açılardan psikanalizden farklı olduğunu belirtti. Popper, Marx’ın gerçekten öngörücü bir teorisi olduğunu varsaydığı için, Marksizm’in başlangıçta bilimsel olduğuna inanıyordu. Fakat, bu tahminler gerçekte doğrulanmadığında, teori, onu gerçeklerle uyumlu hale getiren özel hipotezlerin eklenmesiyle yanlışlanmaktan kurtarıldı. Popper, bu yolla, başlangıçta gerçekten bilimsel olan teorinin, dogmatik ve sahte bilime dönüşen bir teori olduğunu ileri sürdü.

Popper’ın, bilimi sahte bilimden ayırmak için ölçüt olarak yanlışlanabilirliği almasını, bu faktörler bir araya gelerek sağladı; eğer bir teori olası deneysel gözlemlerle bağdaşmıyorsa bilimseldir; tersine, ya Marksizm örneğinde olduğu gibi, yalnızca bu tür gözlemleri barındırmak için değiştirildiğinde ya da psikanalitik teorilerde olduğu gibi, tüm olası gözlemlerle tutarlı olduğunda bir teori, bilim dışıdır. Fakat, Popper’a göre, bir teorinin bilim dışı olduğunu iddia etmek, onun aydınlatıcı olmadığı, anlamsız olduğunu iddia etmek anlamına gelmez. Yanlışlanabilir olmayan için bilimsel olmayan teorilerin, belli bir zaman sonra teknolojideki gelişmeler ya da teorinin daha açık ve iyi ifade edilmesi durumunda yanlışlanabilir olma durumları vardır. Dahası, tamamen mitik açıklamalar bile geçmişte gerçekliğin doğası hakkındaki anlayışımızı hızlandırmada değerli bir işlev gerçekleştirdi.

3. Sınırlandırma Sorunu

Popper’ın ifade ettiği gibi, bilim felsefesindeki temel sorun, sınırlandırmadır. Bir başka deyişle bilim ve onun “bilim dışı” (bu başlık altında diğerlerinin yanı sıra mantık, metafizik, psikanaliz ve Adler’in bireysel psikolojisini sıralamaktadır) olarak adlandırdığı şeyler arasındaki sınırlandırmadır. Popper, Hume’cu tümevarım eleştirisinin geçerliliğini kabul etmesi ve aslında tümevarımın bilimde asla kullanılmadığını iddia ederek bunun ötesine geçmesi bakımından çağdaş filozoflar arasında alışılmadık bir durumdadır. Bununla birlikte, bunun, Hume ile ilişkilendirilen şüpheciliği gerektirdiğini kabul etmez ve teorilerin oluşumundaki ilk adım olarak “saf” gözlemin önceliği konusundaki Bacon’cı / Newton’cı ısrarının tamamen yanlış yönlendirildiğini iddia eder: tüm gözlemler seçicidir ve teoriye dayalıdır – saf veya teoriden bağımsız gözlemler yoktur. Bu yolla, tümevarımsal metodoloji temelinde bilimsel olan ile bilimsel olmayanın ayırt edilebileceği şeklindeki geleneksel görüşü istikrarsızlaştırır; bununla çelişkili olarak Popper, bilime özgü benzersiz bir metodoloji olmadığını savunur. Popper, tıpkı diğer her insan ve aslında organik aktivite gibi bilimin de büyük ölçüde problem çözmekten oluştuğuna inanır.

Popper, Marksizm’in yanlışlanmaya açık olmadığını iddia ediyordu.

Popper buna göre tümevarımı reddeder ve onun yerine yanlışlanabilirliğin, bilimsel araştırma ve çıkarımın karakteristik bir yöntemi olduğu savunur. Neredeyse herhangi bir teori lehine kanıt elde etmenin kolay olduğunu ileri sürer ve sonuç olarak, kendi deyimiyle, böyle bir “onay”ın, yalnızca gerçekten “riskli” ve muhtemelen yanlış olabilecek bir tahminin olumlu sonucu olması durumunda bilimsel olarak sayılması gerektiğini savunur. Popper’a göre, bir teori ancak olası bir olay tarafından reddedilebilirse bilimseldir. O halde, bilimsel bir teorinin girdiği tüm testler, mantıksal olarak onu çürütme veya yanlışlama girişimidir ve makul bir karşı-örnek, tüm teoriyi yanlışlar. Popper’in sınırlandırma teorisi, eleştirel anlamda, doğrulama ve yanlışlama arasında kalan mantıksal asimetri algısına dayanmaktadır: Deneyime referansla evrensel bir önermeyi kesin olarak doğrulamak mantıksal olarak imkansızdır (Hume’un açıkça belirttiği gibi) ancak tek bir karşı durum, ilgili evrensel yasayı kesin olarak yanlışlar. Kısacası, bir kuralı “kanıtlamaktan” uzak olan bir istisna, onu kesin olarak çürütür.  

O halde, Popper’ın görüşüne göre her gerçek bilimsel teori, belirli olayları çıkarımsal şekilde yasaklaması anlamında engelleyicidir. Bu nedenle test edilebilir ve yanlışlanabilir ancak hiçbir zaman mantıksal olarak doğrulanamaz. Böylece Popper, bir teorinin doğrulanmış olma sebebinin, uzun bir süre boyunca en zorlu testlere dayanmış olduğu gerçeğinden çıkarımla anlaşılmaması gerektiğini, daha ziyade, böyle bir teorinin yüksek ölçüde onaylandığını kabul etmeliyiz. Ve nihayet yanlışlanabilene kadar (eğer gerçekten yanlışlanırsa) ve / veya daha iyi bir teori tarafından yerinden edilene kadar mevcut en iyi teori olarak geçici bir şekilde muhafaza edilebilir. 

Popper her zaman yanlışlanabilirlik mantığı ile uygulanan metodolojisi arasında net bir ayrım yapmıştır. Teorisinin mantığı son derece basittir: eğer demir içeren tek bir metal bir manyetik alandan etkilenmiyorsa, demir içeren her metalin manyetik alanlardan etkilenmesi söz konusu olamaz. Mantıksal olarak, bilimsel bir yasa, kesin olarak doğrulanabilir olmasa da, kesin olarak yanlışlanabilir. Ancak metodolojik olarak durum çok daha karmaşıktır; hiçbir gözlem hata olasılığından muaf değildir, sonuç olarak deneysel sonucumuzun göründüğü gibi olup olmadığını sorgulayabiliriz.

Bu nedenle Popper, bilim için sınırlandırma kriteri olarak yanlışlanabilirliği savunurken, pratikte tek bir çelişen veya karşı durumun metodolojik olarak bir teoriyi yanlışlamak için asla yeterli olmadığını ve bu bilimsel teorilerin, mevcut kanıtların çoğunluğu onlarla çelişse veya onlara aykırı olsa bile, genellikle elde tutulduğunu açık olarak belirtir. Bilimsel teoriler, genetik olarak birçok farklı şekilde ortaya çıkabilir ve çıkar da ve belirli bir bilim insanının belirli bir teoriyi formüle etme şekli biyografik açıdan ilgi çekici olabilir ancak bilim felsefesi söz konusu olduğunda bunun hiçbir önemi yoktur. Popper, Einstein’ın da “son derece evrensel bilim yasalarına giden mantıksal bir yol yoktur. Bu yasalara yalnızca sezgisel olarak, deneyimsel nesnelerin entelektüel sevgisi gibi bir şey ile ulaşılabilir” diyerek kişisel olarak onayladığı, bilimsel teoriye giden yol olarak işlev gören tümevarım gibi tek bir yöntem olmadığını özellikle vurgular. Popper’a göre bilim, gözlemlerden ziyade problemlerle başlar. Aslında bilim insanının ilk etapta gözlemlediği bir problemle boğuşma şeklindedir. Bilim insanı, teorisinin elindeki probleme ne derece tatmin edici bir cevap verip vermediğini anlamak için gözlemlerini seçici bir şekilde yapar.

Bu sınırlama kriterine göre fizik, kimya ve (içe dönük olmayan) psikoloji, diğerleri arasında bilimdir, psikanaliz bir ön bilimdir (yani, şüphesiz faydalı ve bilgilendirici gerçekleri içerir fakat psikanalitik teoriler yanlışlanabilir bir şekilde formüle edilinceye kadar, bilimsel teoriler statüsüne ulaşamayacaklar), astroloji ile frenoloji sahte bilimlerdir. O halde, biçimsel olarak Popper’in sınırlandırma teorisi şu şekilde ifade edilebilir: “temel bir önermenin” belirli bir gözlem raporu olarak anlaşılması gerektiğinde, o zaman bir teorinin ancak ve ancak temel ifadeler sınıfını aşağıdaki iki boş olmayan alt sınıfa ayırması durumunda bilimsel olduğunu söyleyebiliriz: a) bütün teorinin tutarsız olduğu veya önlediği bu temel ifadeler sınıfı – bu sınıf, teorinin muhtemel yanlışlayanlarının bulunduğu sınıftır (yani, eğer doğrularsa, tüm teoriyi yanlışlayan ifadeler) ve (b) tutarlı olduğu veya izin verdiği temel ifadelerin sınıfı (yani, eğer doğruysa onu onaylayan veya ortaya koyan ifadeler).

4. İnsan Bilgisinin Gelişimi

Popper için insan bilgisinin gelişimi, sorunlarımızdan ve onları çözme çabalarımızdan kaynaklanır. Bu girişimler, daha önceki teorilere göre var olan anormallikleri açıklamak istiyorlarsa, mevcut bilginin ötesine geçmesi gereken ve dolayısıyla hayal gücünde bir sıçrama gerektiren teorilerin formülasyonunu içerir. Bu nedenle Popper, teori formülasyonunda bağımsız, yaratıcı hayal gücünün oynadığı role özel bir vurgu yapar. Popper’in bilim açıklamasında sorunların merkezliliği ve önceliği çok önemlidir ve onu, bilim insanlarını “problem çözücüler” olarak tanımlamaya götüren de budur. Dahası, bilim insanı gözlemlerden veya “bariz gerçeklerden” ziyade problemlerle başladığından, Popper, bilimsel yöntemin ayrılmaz bir parçası olan tek mantıksal tekniğin, kendileri herhangi mantıksal bir işlemin ürünü olmayan teorilerin tümdengelimli test edilmesi olduğunu savunur. Bu tümdengelimli yöntemde sonuçlar, geçici bir hipotezden elde edilir. Bu sonuçlar daha sonra birbirleriyle ve diğer ilgili ifadelerle karşılaştırılarak hipotezi yanlışladığını veya onayladığını belirler. Popper, bu tür sonuçların gerçeklerle doğrudan karşılaştırılmadığını vurgular çünkü “saf” gerçekler yoktur; tüm gözlem ifadeleri teori yüklüdür ve nesnel olarak gerçek olanın bir işlevi olduğu kadar tamamen öznel faktörlerin de (çıkarlar, beklentiler, arzular vb.) bir işlevidir.

O halde tümdengelim yöntemi nasıl çalışır? Popper şu dört adımı belirtir (Bilimsel Araştırmanın Mantığı, 1.3, 9):

  • (a) Birincisi biçimseldir, herhangi bir çelişki içerip içermediğini görmek için teorik sistemin iç tutarlılığının test edilmesidir.
  • (b) İkinci adım yarı biçimseldir, teorinin deneysel ve mantıksal unsurlarını ayırt etmek için aksiyomlaştırılmasıdır. Bilim insanı, bu adımı gerçekleştirirken teorinin mantıksal biçimini açık hale getirir. Bunu yapamamak kategori hatalarına yol açabilir – bilim insanı sonunda yanlış sorular sorar ve bulunamamasına rağmen deneysel verileri arar. Bilimsel teorilerin çoğu analitik (yani, a priori) ve sentetik unsurlar içerir, ikisini açıkça ayırt etmek için bunları aksiyomlaştırmak gerekir.
  • (c) Üçüncü adım, bir ilerleme sağlayıp sağlamadığını belirlemek için yeni teorinin mevcut teorilerle karşılaştırılmasıdır. Böyle bir ilerleme sağlamıyorsa, kabul edilmeyecektir. Öte yandan, açıklamadaki başarısı mevcut teoriler ile destekleniyorsa ve buna ek olarak, şimdiye kadar açıklanamayan anormal bir olguyu açıklarsa veya şimdiye kadar çözülemeyen bazı sorunları çözüyorsa, mevcut teoriler üzerinde bir ilerleme oluşturduğu kabul edilecektir. Böylece bilim, teorik ilerlemeyi içerir. Bununla birlikte Popper, bir teorinin diğerinden daha iyi olup olmadığını, tümevarım yerine her iki teoriyi tümdengelimli olarak test ederek tespit etmemiz gerektiğini vurguluyor. Bu nedenle, bir teorinin (yanlışlanmamışken) daha fazla deneysel içeriğe ve dolayısıyla rakibinden daha büyük tahmin gücüne sahip olması durumunda diğerinden daha iyi kabul edildiğini ileri sürer. Bunun fizikteki klasik örneği, Newton’un evrensel çekim teorisinin yerini Einstein’ın görelilik teorisinin almasıydı. Bu, Popper’in gördüğü şekliyle bilimin doğasını aydınlatır; herhangi bir zamanda, diğerlerinden daha fazlasını açıklayacak bir dizi çelişen teori veya varsayım olacaktır. Bu varsayımlar geçici olarak kabul edilecektir. Kısacası, Popper’a göre, herhangi bir X teorisi, X’in Y’den daha fazla deneysel içeriğe ve dolayısıyla daha büyük öngörü gücüne sahip olması durumunda “rakip” teoriden daha iyidir.
  • (d) Dördüncü ve son adım, bir teorinin, ondan türetilen sonuçların deneysel uygulamasıyla test edilmesidir. Bu tür sonuçların doğru olduğu gösterilirse, teori onaylanır (ancak asla doğrulanmaz). Eğer sonucun yanlış olduğu gösterilirse, bu, teorinin tamamen doğru olamayacağının bir işareti olarak alınır (mantıksal olarak teori yanlışlanır) ve bilim insanı daha iyi bir teori arayışına başlar. Bununla birlikte, onun yerine daha iyi bir teori bulana kadar mevcut teoriyi terk etmez. Daha kesin olarak, teori test etme yöntemi şu şekildedir: yeni teoriden belirli tekil önermeler çıkarılır, bunlar tahminlerdir ve özellikle ilgi çekicidir (sezgisel olarak mantıksız olma veya şaşırtıcı derecede yeni olma anlamında riskli olan tahminlerdir) ve deneysel olarak test edilebilir. Deneysel test açısından, bilim insanı mevcut teoriden türetilemeyenleri seçer – özellikle önemli olanlar, mevcut teori ile çelişenlerdir. Daha sonra bunlar ve diğer türetilmiş ifadeler hakkında, bunları pratik uygulamaların ve deneylerin sonuçlarıyla karşılaştırarak bir karar arar. Eğer yeni tahminler teyit edilirse, yeni teori onaylanır (ve eskisi yanlışlanır) ve çalışan bir hipotez olarak benimsenir. Tahminler teyit edilmezse, türetildikleri teoriyi yanlışlarlar. Böylece Popper, bir deneycilik unsurunu muhafaza eder: Ona göre bilimsel yöntem, deneyime başvurmayı içerir. Ancak geleneksel deneycilerin aksine Popper, deneyimin teoriyi belirleyemeyeceğini (yani, gözlemden teoriyi iddia edemeyeceğimizi veya teoriye dair çıkarım yapmayacağımızı), daha çok onu sınırlandırdığını savunur: hangi teorilerin yanlış olduğunu gösterir, hangi teorilerin doğru olduğunu değil. Dahası, Popper, kendilerinin teori yüklü olduğu gerçeği göz önüne alındığında, deneysel gözlemlerin yanılmaz olduğu veya olabileceği şeklindeki deneyci öğretiyi de reddeder.

Popper’in bilim felsefesinin genel resmi şudur: Hume’un felsefesi, geleneksel deneycilikte içkin bir çelişki olduğunu gösterir; bu çelişki hem tüm bilginin deneyimden türetildiğini hem de evrensel önermelerin (bilimsel yasalar dahil) deneyime referansla doğrulanabilir olduğunu savunur. Hume’un açıkça gördüğü çelişki, deneyimin açık uçlu doğasına rağmen, bilimsel yasaların bir şekilde nihayet “olumlu” bir deneyimle doğrulanabilecek deneysel genellemeler olarak yorumlanabileceğini gösterme girişiminden kaynaklanmaktadır. Popper, bu ilkelerden birincisini reddederek ve ikincisinde deneysel doğrulama talebini, yerine deneysel yanlışlama koyarak ortadan kaldırıp çelişkiyi ortadan kaldırır. Ona göre bilimsel teoriler, deneyimlerden tümevarımsal olarak çıkarılamaz ve bilimsel deneyler, teorilerin doğruluğunu doğrulamak veya nihayetinde kurmak amacıyla yapılmaz; daha ziyade, tüm bilgiler geçicidir, tahminidir, farazidir – bilimsel teorilerimizi asla nihai olarak kanıtlayamayız, onları yalnızca (geçici olarak) doğrulayabilir veya (kesin olarak) çürütebiliriz; bu nedenle, herhangi bir zamanda, araştırılan fenomenler kümesini açıklayacak potansiyel olarak sonsuz sayıda teori arasından seçim yapmak zorundayız. Bu seçimle karşı karşıya kaldığımızda, ancak açıkça yanlış olan teorileri ortadan kaldırabiliriz ve rasyonel olarak geriye kalan, yanlışlanmamış teoriler arasında seçim yapabiliriz. Bu nedenle Popper, eleştirel ruhun bilim için önemine vurgu yapar, ona göre eleştirel düşünme, rasyonalitenin özüdür. Çünkü, yalnızca eleştirel düşünceyle yanlış teorileri ortadan kaldırabilir ve geri kalan teorilerden hangisinin en yüksek düzeyde açıklayıcı güce ve tahmin gücüne sahip olma anlamında mevcut en iyi teoriler olduğunu belirleyebiliriz. Çağdaş Marksizmde ve psikanalizde yokluğuyla göze çarpan tam da bu tür bir eleştirel düşüncedir.

5. Olasılık, Bilgi ve Gerçeğe Yakınlık

Pek çok sosyal bilimcinin görüşüne göre, bir teori ne kadar olasıysa, o kadar daha iyidir. Açıklayıcılık bakımından eşit derecede güçlü fakat birinin olası ve diğerinin olasılıksız olduğu iki teori arasında seçim yapmak zorunda kalırsak olası olanı seçmeliyiz. Popper ise buna karşı çıkar. Bilim, ya da daha doğrusu çalışan bilim insanı, Popper’ın görüşüne göre, yüksek bilgi içeriğine sahip teorilerle ilgilenir, çünkü bu tür teoriler yüksek bir tahmin gücüne sahiptir ve sonuç olarak oldukça test edilebilirdir. Ama Popper, eğer bu doğruysa, kulağa paradoksal gelse de teorinin olasılığı ve bilgilendirici içeriği ters orantılı olarak değiştiği için, teorinin imkansıza ne kadar yakınsa bilimsel olarak o kadar iyi olduğunu çünkü teorinin bilgilendirici içeriği ne kadar yüksekse, olasılığının o kadar düşük olacağını iddia eder. Bir ifade ne kadar çok bilgi içeriyorsa, yanlış olduğu ortaya çıkabilecek yolların sayısı o kadar büyük olacaktır. Bu nedenle, bilim insanını özel olarak ilgilendiren ifadeler, yüksek bilgilendirici içeriğe ve (sonuç olarak) düşük olasılığa sahip, ancak yine de gerçeğe yakın olanlardır. Olasılıkla ters orantılı olan bilgilendirici içerik, test edilebilirlikle doğru orantılıdır. Sonuç olarak, bir teorinin tabi tutulabileceği ve bunun aracılığıyla yanlışlanabildiği veya doğrulanabildiği testin ciddiyeti çok önemlidir.

Popper’a göre, tüm bilimsel eleştiriler parça parça olmalıdır, yani bir teorinin her yönünü aynı anda sorgulamanın mümkün olmadığını savunur. Daha doğrusu, bir bilim insanı belirli bir sorunu çözmeye çalışırken, her türlü şeyi sorunsuz olarak kabul eder. Bunlar, Popper’ın “arka plan bilgisi” olarak adlandırdığı şeyi oluşturur. Fakat, arka plan bilgisinin kesin olarak onaylanmış anlamda bir bilgi olmadığını vurgular; özellikle sonradan karşılaşılan zorluklardan eleştirel olmayan bir şekilde kabul edilmesinin sorumlu olabileceğinden şüpheleniliyorsa, bu bilgilere herhangi bir zamanda itiraz edilebilir. Bununla birlikte hem teoriyi hem de arka plan bilgisini aynı anda sorgulamak açıkça mümkün değildir (örneğin, bir deney yaparken, bilim insanı zorunlu olarak kullanılan aracın doğru şekilde çalışır olduğunu varsayar).

O halde bir kişi doğru şeyi sorguladığından nasıl emin olur? Poppercı cevap, burada mutlak kesinliğe sahip olamayacağımızdır ancak tekrarlanan testler genellikle sorunun nerede olduğunu gösterir. Popper, gözleme dayalı ifadelerinin bile yanılabilir olduğunu ve bilimin belirli bir bilgi arayışı değil, gerçekleri açıklamak veya problemleri çözmek için hipotezlerin veya varsayımların hayal gücüyle önerildiği ve test edildiği evrimsel bir süreç olduğunu savunur. Popper, hem ihtiyaç duyulduğunda arka plan bilgisini sorgulamanın önemini hem de gözleme dayalı ifadelerinin teori yüklü ve dolayısıyla yanılabilir olmasının önemini vurgular. Çünkü yanlışlanabilirlik mantıksal bir ilke olarak basitken, pratikte son derece karmaşıktır. Bir teoriyi yanlışlamak için tek bir gözlem yeterli olamaz çünkü (a) gözlemin kendisinin hatalı olması veya (b) varsayılan arka plan bilgisinin hatalı veya kusurlu olması olasılığı her zaman vardır.

Popper, başlangıçta doğruluk kavramından rahatsızdı ve ilk yazılarında, onaylanan bir teorinin doğru olduğunu iddia etmekten kaçındı çünkü eğer iddia ettiği gibi her teori açık uçlu bir hipotez ise, o zaman bu sebeple, her teori en azından potansiyel olarak yanlış olmalı. Bu nedenle Popper, yanlışlanmış bir teorinin yanlış olduğu ve bunun bilindiği, yanlışlanmış bir teorinin yerini alan bir teorinin, (yerine geldiği teoriden daha yüksek bir deneysel içeriğe sahip olduğundan ve onu neyin yanlışladığını açıkladığından) kendisinden önceki teoriden “daha iyi bir teori” olduğu iddiasıyla kendisini sınırladı. Bununla birlikte, Tarski’nin gerçeğin tekabüliyet teorisini yeniden formüle etmesini kabul etti ve Tahminler ve Çürütmeler’de (1963), üstmantıksal “doğruluğa benzerlik” veya “gerçeğe benzerlik” kavramını çerçevelemek için doğruluk ve içerik kavramlarını entegre etti. Popper, böylelikle “iyi” bir bilimsel teorinin rakiplerinden daha yüksek bir gerçeğe yakınlık düzeyine sahip olduğunu ve bu kavramı teorilerin mantıksal sonuçlarına atıfta bulunarak açıkladığını ileri sürdü. Bir teorinin içeriği, iki sınıfa ayrılabilen mantıksal sonuçlarının toplamıdır: bir yanda ondan türetilebilecek doğru önermeler sınıfı olan bir teorinin “doğruluk içeriği” ve diğer yanda teorinin yanlış sonuçlarının sınıfı olan “yanlışlık içeriği” vardır (bu sınıf elbette boş olabilir ve doğru olan bir teori durumunda zorunlu olarak boştur).

Popper, teorileri gerçeğe yakınlık, nitelik ve nicelik açısından karşılaştırmak üzere iki yöntem önerdi. Nitelik hakkında Popper şunları ileri sürdü:

İki teorinin, t1 ve t2’nin, doğruluk ve yanlışlık içeriğinin karşılaştırılabilir olduğunu varsayarsak, t2’nin gerçeğe daha yakın olduğunu veya gerçeklere t1’den daha iyi karşılık geldiğini söyleyebiliriz, ancak ve ancak:

  • t2’nin yalnızca doğruluk içeriği t1’inkini aşarsa ancak yanlışlık içeriği aşmazsa veya 

(b) t1’in yalnızca yanlışlık içeriği t2’ninkini aşarsa ancak doğruluk içeriği aşmazsa (Tahminler ve Çürütmeler, 233).

Burada gerçeğe yakınlık, alt sınıf ilişkileri açısından tanımlanır: ancak ve ancak doğruluk ve yanlışlık içerikleri alt sınıf ilişkileri yoluyla karşılaştırılabilirse; ya (a) t2’nin doğruluk içeriği t1’in ve eğer varsa (ya da t1 ile aynıysa), t2’nin yanlışlık içeriklerini kapsarsa ya da (b) t2’nin doğruluk içeriği t1 ile aynıysa ve varsa t2’nin yanlışlık içeriği t1’inkine dahil ise t2, t1’den daha yüksek bir gerçeğe yakınlık düzeyine sahiptir.

Nicel hesaba göre gerçeğe yakınlık, belirli bir teorinin içeriğinin dizininin mantıksal olasılıksızlığı olduğu içeriklere nicelikler atanarak tanımlanır (yine içerik ve olasılığın ters orantılı olduğu göz önüne alındığında). O halde Popper, biçimsel olarak, bir “a” ifadesinin sahip olduğu niceliksel doğruluğu bir formül aracılığıyla tanımlar:

Vs(a) = CtT(a) − CtF(a),

Burada Vs(a), a’nın gerçeğe yakınlığını (verisimilitude of a), CtT(a) a’nın doğruluk içeriğinin (truth content of a) ölçüsünü ve CtF(a) ise yanlışlık içeriğinin (falsity content of a) ölçüsünü temsil eder.

Popper, gerçeğe yakınlığı hesaplama yöntemlerinden herhangi birinin kullanılmasının, rakip teori t1’den daha yüksek içeriğe sahip bir t2 teorisi sonradan yanlışlansa bile, yine de t1’den daha iyi bir teori olarak kabul edilebileceğini gösterdiğini savundu. Ve buradaki “daha iyi” artık t2’nin gerçeğe t1’den daha yakın olduğu anlamına gelmektedir. Bu görüşe göre bilimsel ilerleme, daha yüksek düzeyde gerçeğe yakınlığa sahip, yani gerçeğe daha yakından yaklaşan, teoriler için, kısmen doğru ancak yanlışlanmış teorilerin terk edilmesiyle olur. Bu şekilde gerçeğe benzerlik, Popper’ın, hepsinin olmasa da çoğu bilimsel teorinin yanlış olduğunu ve keşfedilse bile gerçek bir teorinin asla bilinemeyeceğini savunan, anti tümevarımcı bilim felsefesinin karamsarlığı olarak görülen şeyi hafifletmesine izin verdi. Bu yeni kavramın ortaya çıkmasıyla Popper, bilimi, teorilerin yanlışlanması ve doğrulanması yoluyla bilimin gerçeğe doğru ilerlediğine inanmak için meşru bir nedene sahip olmamız açısından iyimser bir şekilde tasvir etti. Başka bir deyişle, bilimsel ilerleme artık gerçeğe doğru ilerleme olarak temsil edilebilir ve deneysel doğrulama, gerçeğe yakınlığın bir göstergesi olarak görülebilir.

Bununla birlikte, 1970’lerde özellikle Miller, Tichý ve Grünbaum gibi araştırmacılar tarafından yayınlanan bir dizi makale, Popper’ın gerçeğe yakınlık tanımlarındaki temel kusurları ortaya çıkardı. Bu çalışmanın önemi, yanlış olduğu bilinen teorilere uygulanması nedeniyle gerçeğe yakınlığın Popper’ın sisteminde büyük ölçüde önemli olduğuydu. Popper bu bağlamda şunları yazmıştı:

Nihayetinde, gerçeğe yakınlık fikri, en iyi ihtimalle bir yaklaşım olan teorilerle, yani doğru olamayacaklarını bildiğimiz teorilerle çalışmamız gerektiğini bildiğimiz durumlarda çok önemlidir (Bu genellikle sosyal bilimlerde geçerlidir). Bu durumlarda, gerçeğe daha iyi veya daha kötü yaklaşımlardan bahsedebiliriz (ve bu nedenle bu durumları araçsalcı bir anlamda yorumlamak zorunda değiliz). (Tahminler ve Çürütmeler, 235)

Bu nedenlerden dolayı, Popper’ın biçimsel tanımlarında eleştirmenler tarafından keşfedilen eksiklikler, çoğu kişi tarafından kritik olarak görülmüştür çünkü bunların en önemlisi, yanlış teorilerin gerçeğe yakınlık seviyeleri ile ilgilidir. 1974’te birbirlerinden bağımsız çalışan Miller ve Tichý, Popper’in teorilerin doğruluk ve yanlışlık içeriklerini karşılaştırmak için hem nitel hem de nicel gerçeğe yakınlık açıklamalarında belirttiği koşulların ancak teoriler doğru olduğunda yerine getirilebileceğini gösterdiler. Ancak, hayati önem taşıyan yanlış teorilerde, Popper’ın tanımları biçimsel olarak kusurludur. Çünkü Popper, gerçeğe yakınlığın, doğruluk içeriğinin rakip teorilere göre büyük ve (eğer varsa) yanlışlık içeriğinin nispeten daha düşük olduğu sonucuyla eleştirel bir teste dayanan teori olarak gördüğü olası olmayan teori anlamında olan doğrulama açıklamasıyla olumlu olarak kesiştiğine inanırken, Miller ve Tichý, bunun aksine, rakip bir teori olan yanlış t1’den fazla içeriğe sahip yanlış bir teori durumunda, t2’nin hem doğruluk hem de yanlışlık içeriğinin t1’inkini aşacağını kanıtladılar. Bu nedenle, yanlış olan teorilerle ilgili olarak, Popper’ın nicel ve nitel açıdan gerçeğe yakınlık düzeylerini karşılaştırma koşulları hiçbir zaman karşılanamaz.

Popper hakkındaki yorumcular, birkaç istisna dışında, başlangıçta gerçeğe yakınlık teorisine çok az önem vermişlerdi. Bununla birlikte, 1974’te Popper’ın tanımlarının başarısızlığından sonra, bazı eleştirmenler bunu bilim felsefesinin merkezi olarak görmeye başladılar ve sonuç olarak tüm yapısının altüst edildiğine karar verdiler. Popper’ın yanıtı iki yönlü oldu. İlk olarak, kendi biçimsel açıklamasındaki eksiklikleri kabul ederken (“benim temel hatam, bunu hemen görmememdi … eğer yanlış bir a ifadesinin içeriği bir b ifadesinin içeriğini aşarsa, o zaman a’nın doğruluk içeriği b’nin doğruluk içeriğini aşar ve yanlışlık içerikleri için de aynısı geçerlidir”, (Nesnel Bilgi, 371), Popper, “Benim bu problemi [gerçeğe yakınlığı tanımlamayı] çözme denemelerimin başarısız olmasından, problemin çözülemeyeceği sonucunu çıkarmamalıyız” (Nesnel Bilgi, 372), diyerek bu alanda yirmi yıldan fazla önemli teknik araştırmayı hızlandıran bir bakış açısını savundu. Bir başka, daha temel bir düzeyde, “gerçeğe yakınlık derecelerinin belirli durumlar dışında sayısal olarak belirlenebileceğini” (Nesnel Bilgi, 59) hiçbir zaman ima etme niyetinde olmadığını söyleyip karşı çıkarak ve bunun yerine, kavramın temel değerinin bulgusal ve sezgisel olduğunu, burada uygun bir biçimsel tanımın eksikliğinin, ilgi duyduğumuz problemlerle ilişkilendirilen teorilerin fiili değerlendirilmesinde kullanımı için aşılmaz bir engel olmadığını savunarak, bu kavramı biçimsel olarak tanımlama görevini bilim felsefesinin merkezinden taşıdı. İkinci stratejinin itici gücü, birçok kişiye, Popper’ın sistemindeki gerçeğe yakınlık kavramının önemini gerçekten yansıtıyor gibi görünse de tüm eleştirmenlerini tatmin etmemiştir.

6. Toplumsal ve Politik Düşüncesi – Tarihselcilik ve Bütüncülüğün Eleştirisi

Popper’ın kişisel tarihi ve geçmişi göz önüne alındığında, sosyal felsefe ve siyaset felsefesine derin ve kalıcı bir ilgi duyması şaşırtıcı değildir. Bununla birlikte, bu alanlara yaklaşım açısının, kendilerini, özellikle de tarihi, sistematik bir şekilde tanımlamaya ve açıklamaya çalışan sosyal bilimlerin doğasını dikkate aldığını vurgulamakta fayda var. Bu bağlamda, kendisine totalitarizme ve onun tüm entelektüel desteklerine, özellikle bütüncülük ve tarihselciliğe yönelik saldırısı için bir hareket noktası sağlayan bilimsel tahminin doğasına ilişkin bir açıklama sunar. Bu bağlamda bütüncülük, sosyal insan gruplarının, üyelerinin toplamından daha büyük olduğu, bu tür grupların kendi başlarına “organik” varlıklar olduğu, insan üyelerini etkiledikleri ve üyelerinin kaderlerini şekillendirdikleri ve kendi bağımsız kalkınma yasalarına tabi oldukları şeklinde anlaşılmalıdır. Bütüncülük ile yakından ilişkili olan tarihselcilik, tarihin amansız ve zorunlu olarak belirli ilkelere veya kurallara göre belirli bir sona doğru geliştiği inancıdır (örneğin, Marx tarafından benimsenen ve uygulanan Hegel diyalektiğinde olduğu gibi). Bütüncülük ve tarihselcilik arasındaki bağlantı; bütüncünün, bireylerin esas olarak ait oldukları sosyal gruplaşmalar tarafından oluşturulduğuna inanmasıdır; buna karşın, genellikle de bir bütüncü olan tarihselci, böyle bir sosyal gruplaşmayı yalnızca gelişimi belirleyen iç ilkeler olduğunu söyler.

Bu inançlar, Popper’ın “Sosyal Bilimlerin Tarihselci Doktrini” olarak adlandırdığı, (a) sosyal bilimlerin temel görevinin insanın sosyal ve politik gelişimi hakkında tahminlerde bulunmak olduğu ve (b) siyasetin görevinin, bir kez anahtar öngörülerde bulunduktan sonra, Marx’ın sözleriyle, gelecekteki sosyal ve politik gelişmelerin “doğum sancılarını” azaltmak olduğu şeye yönlendirmiştir. Popper, sosyal bilimlere ilişkin bu görüşün hem teorik olarak yanlış anlaşıldığını (tamamen yanlış olan bir doğa bilimi görüşüne ve metodolojisine dayandırılma anlamında) hem de sosyal olarak tehlikeli olduğunu çünkü kaçınılmaz olarak totalitarizme ve otoriterizme (bireyin merkezileştirilmiş hükümet kontrolüne ve bireye büyük ölçekli sosyal planlamanın dayatılmasına) yol açtığını düşünüyor. Popper, buna karşı, herhangi bir sosyal insan gruplaşmasının, her bir bireyin toplamından daha fazla (veya daha az) olmadığını; tarihte olanın, bu tür bireylerin eylemlerinin (büyük ölçüde planlanmamış ve öngörülemez) sonucu olduğunu ve önceden tasarlanmış bir plana göre yapılan büyük ölçekli sosyal planlamanın, doğası gereği yanlış anlaşılacağını (ve kaçınılmaz olarak felaket olacağını) çünkü insan eylemlerinin öngörülemeyen sonuçları olduğunu şiddetle savunur. Popper, tarihin içsel yasalara veya ilkelere göre gelişmediğini, sosyal bilimlerde bu tür yasa ve ilkelerin yokluğunda koşulsuz öngörüde bulunmanın imkânsız olduğunu ve tarihsel zorunluluk diye bir şeyin olmadığını savunduğu ölçüde bir tarihsel indeterministtir.

Bilim nasıl çalışır?

Popper’ın bilgi teorisi ile sosyal felsefesi arasındaki bağlantı, yanlışlanabilirliktir; Popper’a göre, tıpkı teorilerimizi kasıtlı olarak eleştirel incelemeye tabi tutarak ve yanlışlanmış olanları terk ederek bilimde teorik ilerleme kaydettiğimiz gibi, eleştirel ruh sosyal düzeyde de sürdürülmelidir. Daha spesifik olarak, açık toplum, ancak bireysel vatandaşın hükümet politikalarının uygulanmasının sonuçlarını eleştirel bir şekilde değerlendirmesi mümkünse ortaya çıkabilir; bu uygulamalar, daha sonra bu tür eleştirel incelemelerin ışığında terk edilebilir veya değiştirilebilir. Böyle bir toplumda, bireyin idari politikaları eleştirme hakları resmen korunacak ve savunulacak, hatalı bilimsel teorilerin ortadan kaldırılmasına benzer bir şekilde istenmeyen politikalar ortadan kaldırılacak ve sosyal politika konusunda insanlar arasındaki farklılıklar zor kullanımı yerine eleştirel bir taştırmayla çözülecektir. Popper tarafından bu şekilde tasavvur edildiği şekliyle açık toplum, “devlet tarafından sağlanan karşılıklı koruma çerçevesinde birbirlerinin haklarına saygı duyan ve sorumlu, rasyonel kararlar alarak giderek büyüyen insancıl ve aydınlanmış bir yaşamdır” (Levinson, R.B. In Defence of Plato, 17) şeklinde tasvir edilebilir. Popper, bunun ütopik bir ideal olmadığını, ancak her açıdan (gerçek veya muhtemel) totaliter rakiplerinden üstün olduğunu iddia ettiği deneysel olarak gerçekleştirilmiş bir sosyal örgütlenme biçimi olduğunu savunur. Fakat Popper liberalizmin ahlaki savunmasını yapmaz; daha ziyade, daha derin bir strateji olan, totalitarizmin tipik olarak tarihçi ve bütüncü varsayımlara dayandığını ve bu varsayımların temelde tutarsız olduğunu göstermektir.

7. Bilimsel Bilgi, Tarih ve Tahmin

Popper, çok genel bir düzeyde, tarihselciliğin ve bütüncülüğün kökenlerinin kendi deyimiyle “insanlığın en eski hayallerinden biri, kehanet hayali, geleceğin bizim için neler sakladığını bilebileceğimiz ve politikamızı buna göre ayarlayarak bu tür bilgilerden yararlanabileceğimiz fikri” (Tahminler ve Çürütmeler, 338) olduğunu savunuyor. Bu hayale, insan uygarlığının erken bir aşamasında güneş ve ay tutulmaları gibi olayları gerçekten tahmin eden bir öngörücü yeteneğin ortaya çıkmasıyla daha da ivme kazandırıldı, ki bu da elbette doğa bilimlerinin ve eşlik eden teknolojilerinin gelişmesiyle giderek daha rafine hale geldi. Tarihçiliği akla yatkın kılan ve kılmaya devam eden akıl yürütme şu sebeple yeniden inşa edilebilir: eğer doğa bilimleri yasalarının uygulanması, tutulmalar gibi gelecekteki olayların başarılı bir şekilde tahmin edilmesine yol açabilirse, o zaman, bir sosyal bilim veya bilim tarafından ortaya konan tarihin yasalarına ilişkin bilginin (bu tür yasaların var olduğunu varsayarak), devrimler gibi gelecekteki bu tür sosyal fenomenlerin başarılı bir şekilde tahmin edilmesine yol açacağı sonucunu çıkarmak kesinlikle mantıklıdır. Neden bir tutulmayı önceden tahmin etmek mümkünken, bir devrimi tahmin etmek mümkün olmasın ki? Neden teorik doğa bilimlerinin işlevi olarak işlev görecek ve uygun uygulama alanında kesin koşulsuz tahminler verebilecek bir sosyal bilim düşünemiyoruz? Bunlar, Popper’ın yanıtlamaya ve bunu yaparken de bilimin doğası ve bilimsel yasalarla bilimsel öngörü arasındaki ilişki hakkındaki bir dizi yanılgıya dayandıklarını göstermeye çalıştığı sorular arasındadır.

İlk argümanı şu şekilde özetlenebilir: kritik öneme sahip tahmin kavramıyla ilgili olarak, Popper, “X gerçekleşirse, o zaman Y gerçekleşecek” formuna sahip olan “koşullu bilimsel tahminler” ve “Y gerçekleşecek” formuna sahip olan “koşulsuz bilimsel kehanetler” arasında bir ayrım yapar. Popüler inancın aksine, doğa bilimlerine özgü olan, ikincisinden ziyade birincisidir; bu, doğal bilimlerde tipik olarak öngörünün koşullu ve kapsam açısından sınırlı olduğu anlamına gelir, önceden belirlenmiş belirli olayların gerçekleşmesi durumunda belirli değişikliklerin ortaya çıkacağını belirten varsayımsal iddialar biçimini alır. Bu, örneğin tutulmaların tahmini gibi “koşulsuz bilimsel kehanetlerin” bilimde yer aldığını ve teorik doğa bilimlerinin onları mümkün kıldığını inkâr etmek anlamına gelmez. Bununla birlikte Popper, (a) bu koşulsuz kehanetlerin doğa bilimlerinin özelliği olmadığını ve (b) çok sınırlı bir şekilde meydana geldikleri mekanizmanın, tarihselciler tarafından anlaşılmadığını savunuyor.

Koşulsuz bilimsel kehanetleri mümkün kılan mekanizma nedir? Cevap, bu tür kehanetlerin bazen, bilimsel kanunlardan türetilmiş koşullu tahminlerin ve araştırılan sistemle ilgili koşulların yerine getirildiğini belirten varoluşsal ifadelerin bir kombinasyonundan türetilebileceğidir. Şematik olarak, şu şekilde temsil edilebilir:

[K.T.+V.İ.] = K.K.

K.T. = Koşullu Tahmin; V.İ. = Varoluş İfadesi; K.K. = Koşulsuz Kehanet. Bilimdeki koşulsuz bilimsel kehanetlerin en yaygın örnekleri, ay ve güneş tutulmaları ve kuyruklu yıldızlar gibi olayların tahminiyle ilgilidir.

Öyleyse, koşulsuz bilimsel kehanetler üreten mekanizmanın bu olduğu göz önüne alındığında, Popper, tarihselcilikle ilgili iki iddiada bulunur: (a) Tarihselciler koşulsuz bilimsel kehanetlerini bu şekilde koşullu tahminlerden türetmez ve (b) Tarihselciler böyle yapamaz çünkü uzun vadeli koşulsuz bilimsel kehanetler, ancak iyi yalıtılmış, durağan ve tekrarlayan sistemlere (güneş sistemimiz gibi) uygulandığında koşullu tahminlerden türetilebilir. Bu tür sistemler doğada oldukça nadirdir ve insan toplumu kesinlikle onlardan biri değildir.

O halde Popper, tarihçilerin, tutulmaların koşulsuz bilimsel kehanetlerini doğa bilimlerinin tahminlerinin tipik ve karakteristik özelliği olarak kabul etmesinin temel bir hata olduğunu ileri sürüyor, hatta bu tür tahminler güneş sistemimiz, sırf bu tür diğer sistemlerden uçsuz bucaksız boş alanlarla izole edilmiş sabit ve tekrarlayan bir sistem olduğu için mümkündür. Güneş sistemi bir yana, etrafta bilimsel araştırma için çok az sayıda böylesi sistem vardır. Diğerlerinin çoğu, organizmaların yaşam döngüleri hakkındaki koşulsuz kehanetlerin, tam olarak aynı faktörlerin varlığıyla mümkün kıldığı biyoloji alanıyla sınırlıdır. Dolayısıyla, tarihselciler tarafından yapılan yanlışlardan biri, doğa bilimindeki nispeten nadir olan koşulsuz kehanetlerin örneklerini, bilimsel kehanetin özünü oluşturan temel olarak kabul etmek, bu tür kehanetlerin yalnızca izole, sabit ve tekrarlayan sistemler için geçerli olduğunu görmemek ve bilimsel kehanet yöntemini topluma ve insanlık tarihine uygulama arayışıdır. İnsanlık tarihi, elbette, yalıtılmış bir sistem değildir (hatta bir sistem de değildir), sürekli değişmektedir ve sürekli olarak hızlı, tekrar etmeyen bir gelişim sürecinden geçmektedir. Mümkün olan en temel anlamıyla, insanlık tarihindeki her olay ayrı, özgün, oldukça benzersiz ve ontolojik olarak diğer tüm tarihsel olaylardan farklıdır. Bu nedenle, insanlık tarihi ile ilgili olarak koşulsuz bilimsel kehanetlerde bulunulabileceği prensipte imkansızdır. Tutulmaların başarılı koşulsuz öngörüsünün, insanlık tarihinin evrimi ile ilgili başarılı koşulsuz tahmin umudu için makul gerekçeler sağladığı fikri, büyük bir yanlış anlama üzerine kuruludur ve oldukça yanlıştır. Popper’ın kendisinin de belirttiği gibi,

Tutulmaları tahmin etmemiz, dolayısıyla, devrimleri öngörebileceğimizi beklemek için geçerli bir neden sağlamaz. (Tahminler ve Çürütmeler, 340).

8. Değişmez Kanunlar ve Muhtemel Eğilimler

Bu argüman, tarihselciliğe karşı şimdiye kadar getirilmiş en güçlü argümanlardan biridir ve tarihselciliğin ana, teorik ön varsayımlarının özüne iner. Ancak Popper’ın karşı olan tek argümanı bu değildir. Tarihçilikte tespit ettiği diğer bir hata, tarihçinin bilimsel yasalar ve eğilimler arasında ayrım yapmadaki başarısızlığı ve buna genellikle basit bir mantıksal safsatanın eşlik etmesidir. Bu safsata, herhangi (Fransız Devrimi gibi) bir tarihsel olayı anlamamızın, bizim o olaya yol açan öncül koşullar hakkındaki bilgimizle doğru orantılı olduğu gerçeğinden çıkarım yapmak, gelecekteki bir olayın tüm öncüllerin bilinebilmesinin mümkün olması ve böylesi bir bilginin gelecekteki bu olayı kesin olarak tahmin edilebilir kılmasıdır. Gerçek şu ki, geçmişte, şimdiki zamanda veya gelecekte herhangi bir olayın ortaya çıkmasına neden olan ve öncesinde ortaya çıkan faktörlerin sayısı sınırsızdır ve bu nedenle tüm bu faktörleri bilmek prensipte bile imkansızdır. Safsataya yol açan şey, tarihçinin (zorunlu olarak) belirli bir öneme sahip geçmiş bir olayın sonlu sayıda öncül koşullarını seçici bir şekilde izole etme biçimidir ve bunlar daha sonra yanıltıcı bir şekilde bu olayın “nedenleri” olarak adlandırılır. Aslında bunun anlamı, belirli bir tarihçinin veya tarihçiler grubunun, bu tür sonsuz sayıdaki koşullar arasında diğerlerinden daha alakalı olduğunu düşündükleri belirli koşullar olduklarıdır (bu nedenle, çoğu tarihsel tartışma, bu şekilde belirtilen koşulların doğru koşullar olup olmadığı sorusu üzerinde durur). Bu tür bir seçicilik, geçmişteki herhangi bir olayın ele alınmasıyla ilgili olarak gerekçelendirebilirken, aynı seçiciliğin geleceğe ilişkin hiçbir temeli yoktur. Eğer şimdi, Marx’ın yaptığı gibi, gelecekteki bir olay için “alakalı” öncül koşulları seçersek büyük olasılıkla yanlış olanları seçeriz.

Tarihselcinin bilimsel kanunlar ve eğilimler arasında ayrım yapmadaki başarısızlığı, davası için de eşit derecede yıkıcıdır. Bu başarısızlık, geçmiş tarih boyunca devam eden eğilimleri keşfederek değişimi açıklamanın ve bu tür gözlemler temelinde gelecekteki olayları tahmin etmenin ve ön görmenin mümkün olduğunu düşünmesine neden olur. Burada Popper, bir eğilim ile bilimsel bir yasa arasında kritik bir fark olduğuna ve bu farkı gözlemlenmemenin çok kritik olduğuna işaret ediyor. Çünkü bilimsel bir yasa evrenseldir, oysa bir eğilim yalnızca tekil bir varoluşsal ifade olarak açıklanabilir. Bu mantıksal fark çok önemlidir çünkü koşulsuz tahminler, daha önce gördüğümüz gibi, yalnızca bilimsel yasalardan türetilmesi gereken koşullu tahminlere dayanabilir. Ne koşullu ne de koşulsuz tahminler eğilimlere dayandırılamaz, çünkü bunlar, ilk etapta onlara yol açan koşullardaki bir değişiklikle değişebilir veya tersine çevrilebilir. Popper’ın belirttiği gibi, “eğilimleri yasalarla karıştırma alışkanlığı, teknik ilerleme gibi eğilimlerin sezgisel gözlemiyle birlikte, tarihçiliğin temel doktrinlerine ilham vermiş” olduğuna hiç şüphe yoktur (Tarihselciliğin Sefaleti, 116). Popper, elbette, eğilimlerin varlığına itiraz etmiyor, eğilimlerin gözlemlenmesinin pratik fayda değeri olabileceğini de inkâr etmiyor. Ama esas nokta, bir eğilimin kendisinin de nihayetinde bilimsel açıklamaya ihtiyaç duyan bir şey olduğudur ve bu nedenle başka herhangi bir şeyin bilimsel olarak açıklanabileceği veya tahmin edilebileceği bir referans çerçevesi olarak işlev göremeyeceğidir.

Bununla bağlantılı bir nokta da insan bilgisinin evriminin insan toplumunun tarihsel gelişiminde oynadığı rolle ilgilidir. Marx’ın kendisinin de gözlemlediği gibi, bilimsel ve teknolojik bilgideki ilerlemelerin, insan sosyal organizasyonu ve sosyal etkileşim modellerinde küresel değişikliklere yol açması anlamında ikisi arasında nedensel bir bağlantı olduğu tartışılmazdır. Bu, insan bilgisinin daha da büyümesini sağlayan sosyal yapılara (örneğin eğitim sistemlerine) yol açmıştır. Kısacası, insanlık tarihinin evrimi, insan bilgisinin büyümesinden güçlü bir şekilde etkilenmiştir ve durumun böyle olmaya devam etmesi son derece muhtemeldir. Tüm deneysel kanıtlar, ikisi arasındaki bağlantının giderek güçlendiğini göstermektedir. Ancak bu, tarihselciler için daha fazla soruna yol açar. İlk olarak, Popper, “eğer gelişen insan bilgisi gibi bir şey varsa, o zaman bugün, yalnızca yarın bileceğimizi tahmin edemeyiz” ifadesinin sezgisel olarak oldukça makul olduğunu savunur. Dahası, insan olsun ya da olmasın hiçbir bilimsel öngörücünün kendi gelecekteki sonuçlarını bilimsel yöntemlerle tahmin edemeyeceği gerçeğinin mantıksal olarak kanıtlanabileceğini savunuyor. Bundan şu sonuca varmaktadır:

Hiçbir toplum bilimsel olarak kendi geleceğindeki bilgi durumlarını tahmin edemez (Tarihselciliğin Sefaleti, vii).

Bu nedenle, insanlık tarihinin gelecekteki evrimi, her zaman olduğu gibi, insan bilgisindeki yeni gelişmelerden büyük olasılıkla etkilenirken, bu tür bilgilerin ne olacağını şimdi bilimsel olarak belirleyemeyiz. Bundan şu çıkar ki eğer gelecek, yeni keşifler veya bilgimizin büyümesinde yeni gelişmeler içeriyorsa (ve insan bilgisinin yanılabilir doğası göz önüne alındığında, bunun olmaması düşünülemez), o zaman onları şimdi tahmin etmemiz imkansızdır. Ve bu nedenle, insanlık tarihinin gelecekteki gelişimini şimdi tahmin etmemiz imkansızdır, çünkü insanlık tarihi, en azından kısmen, gelecekte bilgimizin büyümesiyle belirlenecektir. Böylece bir kez daha tarihselcilik çöker. Teorik, öngörücü bir tarih biliminin rüyası gerçekleştirilemez çünkü bu imkânsız bir rüyadır.Popper’ın bütüncülüğe karşı argümanları ve özellikle de toplumsal yapıların geniş ölçekli planlanmasının uygunluğuna karşı argümanları, tarihselciliğin ön varsayımlarının mantıksal eksikliklerini göstermesiyle birbirine bağlıdır. Popper, bu tür bir planlamanın (örneğin tabi ki SSCB, Çin ve Kamboçya gibi, tarihselcilik ve bütüncülük biçimlerini kabul eden totaliter rejimler altında gerçekleşen) zorunlu olarak öngörülerin ışığında yapılandırıldığına dikkat çekiyor. Bu öngörüler ise Marx ve Mao gibi tarihselcilerin insanlık tarihi ile ilgili olarak keşfettiklerini iddia ettikleri sözde “yasalar” temelinde gelecekteki tarih hakkında yapılmıştır. Buna göre, bu tür yasaların var olmadığının ve gelecekteki tarihle ilgili koşulsuz tahminlerin, en iyi ihtimalle, muhtemel eğilimlerin gözlemlenmesinden daha önemli bir şeye dayanmadığının kabul edilmesi hem teorik hem de pratik bir bakış açısından şunu göstermektedir; büyük ölçekli sosyal planlama gerçekten de felakete davetiye çıkarmaktadır. Özetle, gelecek için koşulsuz büyük ölçekli planlama, teorik olarak olduğu kadar pratik olarak da yanlıştır çünkü yine, planladığımız şeyin bir kısmı gelecekteki bilgimizdir ve gelecekteki bilgimiz prensipte şu anda sahip olabileceğimiz bir şey değildir. Gelecekteki bilgimizdeki beklenmedik ilerlemeleri veya bu tür ilerlemelerin bir bütün olarak toplum üzerinde yaratacağı etkileri yeterince planlayamayız. O halde, tarihsel indeterminizmin, bilimsel bilginin doğasının doğru bir şekilde anlaşılmasıyla orantılı olan tek tarih felsefesi olarak kabul edilmesi, hem tarihselciliği hem de bütüncülüğü ölümcül bir şekilde baltalamaktadır.

Popper’ın hem tarihselcilik hem de bütüncülük eleştirisi, bireycilik ve piyasa ekonomisi ideallerini onaylaması ve – bir toplumun üyelerinin toplamına eşit olduğu, toplumun üyelerinin eylemleri tolumu meydana getirdiği ve şekillendirdiği ve kasıtlı eylemlerin toplumsal sonuçlarının sıklıkla ve ziyadesiyle kasıtsız olduğu görüş olan –  açık toplumu güçlü biçimde savunmasıyla olumlu yönde dengelenir. Sosyal felsefesinin bu kısmı, kendisiyle London School of Economics’te çalışan ve ömür boyu arkadaşı olan iktisatçı Friedrich Hayek’ten etkilenmiştir. Popper, sosyal planlama için merkezi mekanizma olarak maalesef ki “parça parça sosyal mühendislik” terimini savundu. Çünkü bu mekanizmanın kullanımında kasıtlı eylemler, her seferinde belirli bir hedefe ulaşılmasına yöneliktir; bu, gerekli olduğunda düzeltmek ve yeniden ayarlamak için, kasıtlı eylemlerin istenmeyen etkilerinin olup olmadığını belirlemek için durumu izlemeyi mümkün kılar. Bu, elbette, bilimsel araştırmadaki teorilerin eleştirel testine tam olarak paraleldir. Sosyal planlamaya yönelik bu yaklaşım (açıkça geleceğin nasıl olacağını bilemediğimiz için bilmeyeceğimiz öncülüne dayanmaktadır) bir bütün olarak topluma önceden düşünülmüş bir “iyi” fikrini empoze girişimlerden ziyade toplumda sorunlu olanı (genel kabul görmüş sosyal hastalıkları) düzeltmeye yönelik girişimleri teşvik etmektedir. Bu nedenle Popper’a göre, gerçekten açık bir toplumda, parça parça sosyal mühendislik, negatif faydacılık (pozitif faydacılıkta olduğu gibi, mutluluk miktarını en üst düzeye çıkarma girişiminden ziyade, sefalet miktarını en aza indirme girişimi) ile el ele gider. Ona göre devlet, insan sefaletini ve ıstırabını mümkün olan en yüksek dereceye kadar ortadan kaldırmak amacıyla, karşılaştığı sosyal sorunlarla gerçekten başa çıkmak için tasarlanmış politikaları, aşamalı olarak formüle etme ve uygulama göreviyle ilgilenmelidir. Buna karşılık, sosyal ve kişisel mutluluğu artırma görevi, devletten farklı olarak en azından bu hedefe ulaşma şansı olan, en azından özgür bir toplumda idealleştirilmiş hedeflerin peşinde başkalarının haklarını sistematik olarak alt üst etme konumunda nadiren bulunan bireysel vatandaşlara (tabi ki bu amaçla kolektif olarak hareket edebilecek) bırakılabilir ve bırakılmalıdır. Bu nedenle, Popper için son tahlilde, problem çözme faaliyeti bilim düzeyinde olduğu kadar sosyal ve politik organizasyon düzeyinde de insanlığımızın belirleyicisidir ve Popper’ın düşüncelerinin geniş yelpazesini birleştiren ve bütünleştiren de bu temel kavrayıştır.

9. Eleştirel Değerlendirme

Popper’ın mütevazı bir adam olduğu söylenemezken, teorilerinin eleştirilerini çok ciddiye aldı ve daha sonraki yıllarında zamanının çoğunu bu tür eleştirilerin ya yanlış anlamalara dayandığını ya da bütünlük kaybı olmadan da yeni ve önemli anlayışlarla uyumlu hale getirilebileceğini göstermeye çalışarak geçirdi. Aşağıdakiler, ele almak zorunda olduğu bazı ana eleştirilerin bir özetidir. (Popper’ın eleştirel yoruma verdiği yanıtlar için, P.A. Schilpp (ed.), The Philosophy of Karl Popper, Volume 2’deki “Replies to My Critics” kısmına ve W.W. Bartley III tarafından düzenlenen Realism and the Aim of Science adlı eserine bakın.)

1. Popper gelenek karşıtı olduğunu iddia eder ve gerçeğin tekabüliyet teorisine olan bağlılığı onu gerçekçilerin arasına sıkı sıkıya yerleştirir. Yine de Kant’ı izleyerek, temel ifadelerin (yani, duyu verileriyle ilgili şimdiki zaman gözlem ifadelerinin) yanılmaz olduğu şeklindeki pozitivist / deneyci görüşü şiddetle reddeder ve bu tür temel ifadelerin sadece pasif olarak hissedilmiş duyumların “raporları” olmadığını ikna edici bir şekilde savunur. Daha ziyade, gözlemlenilen şeyin gözlemci tarafından belirli bir teorik çerçeveye atıfta bulunularak yorumlanmasıdır. Popper’ın sürekli olarak temel ifadelerin yanılmaz olmadığını vurgulamasının nedeni budur ve bu, ifadelerin “teori yüklü” olduğunu söylediğinde ne demek istediğini belirtir. Algının kendisi, zihnin varsayılan bir teorik zemine atıfta bulunarak verileri özümsediği aktif bir süreçtir. Buna göre, temel ifadelerin kendilerinin açık uçlu hipotezler olduğunu iddia eder; temel ifadeler, deneyimle belirli bir nedensel ilişkiye sahiplerdir ancak deneyimle belirlenmezler ve deneyimle doğrulanamaz veya onaylanamazlar. Fakat bu, Popper’ın teorisinin tutarlılığı ile ilgili bir zorluk ortaya çıkarmaktadır: Eğer bir X teorisi gerçekten test edilebilir (ve bu yüzden bilimsel) olacaksa ve eğer X doğruysa onu yanlışlayacak temel önermelerin gerçekten doğru mu yanlış mı olduğunu (yani, olası yanlışlayıcıların gerçek yanlışlayıcılar olup olmadığı) belirlemek mümkün olmalıdır. Ancak, bu tür temel ifadeler deneyim tarafından doğrulanamazsa, bu nasıl bilinebilir? Popper’ın cevabı, “temel ifadeler anlık deneyimlerimizle gerekçelendirilemez, ancak… bir eylemle, özgür bir kararla kabul edilir” şeklindedir (Bilimsel Araştırmanın Mantığı, 109). Fakat, Popper’ın aksini iddia etmesine rağmen, bunun kendisi de uzlaşımcılığın rafine bir biçimi gibi görünüyor; bu da olası bir yanlışlayıcının gerçek olduğunun kabul edilip edilmemesinin neredeyse tamamen keyfi bir mesele olduğunu ve sonuç olarak da bir teorinin kendisinin, “özgür” ve keyfi bir eylemin işlevi olduğunu belirtiyor. Bunu, bu tür bir uzlaşımcılığın böyle bir (klasik) hakikat anlayışına aykırı olmasından dolayı Popper’ın, bilimin tekabüliyet teorisi açısından algılanılan şekilde gerçeğe aşamalı olarak yaklaştığı yönündeki görüşüyle bağdaştırmak da çok zor görünüyor

2. Lakatos’un işaret ettiği gibi, Popper’in sınırlandırma teorisi, temelde eleştirel testler gibi bir teoriyi yanlışlayan veya onu güçlü bir şekilde destekleyen şeyler olduğu varsayımına dayanır. Popper’ın kendisi, böylesine eleştirel bir testin bir örneği olarak, Adams ve Leverrier’in yaptığı, Uranüs’ün anormal yörüngesinin on dokuzuncu yüzyıl gökbilimcileri için ortaya çıkardığı sorunun çözümünden alıntı yapmaktan hoşlanıyor. Her ikisi de birbirinden bağımsız olarak, Newton mekaniğinin tam olarak doğru olduğunu varsayarsak, Uranüs’ün eliptik yörüngesinde gözlemlenen sapmanın, henüz gözlemlenmemiş yedinci bir dış gezegenin var olduğu varsayılırsa açıklanabileceği sonucuna vardı. Dahası, yine Newton mekaniği çerçevesinde “yeni” gezegenin kesin konumunu hesaplayabildiler. Böylece, Berlin gözlemevinde Galle tarafından yapılan sonraki araştırma, böyle bir gezegenin (Neptün) gerçekte var olduğunu ve tam da Adams ve Leverrier’in hesapladığı yerde bulunduğunu ortaya çıkardığında, bu herkes tarafından Newton fiziği için muhteşem bir zafer olarak selamlandı: Poppercı terimlerle, Newton’un teorisi kritik bir teste tabi tutulmuş ve çok başarılı şekilde bu testi geçmiştir. Popper’ın kendisi, Newton fiziğinin bu güçlü desteklenmesini “herhangi bir insanın entelektüel başarısının en şaşırtıcı ve ikna edici hâli” olarak adlandırır. Yine de Lakatos, bilimde Poppercı anlamda eleştirel testlerin olduğunu açıkça reddediyor ve yukarıdaki iddia edilen eleştirel test örneğini baş aşağı çevirerek bu noktayı ikna edici bir şekilde savunuyor. Lakatos, “Galle, Neptün’ü bulmasaydı ne olurdu?” diye sorar. Newton fiziği terk edilir miydi yoksa Newton’un teorisi yanlışlanır mıydı? Cevap çok açık bir şekilde hayır, çünkü Galle’nin başarısızlığı Newton fiziğinin yanlışlığından başka birçok nedene atfedilebilirdi (örneğin, dünya atmosferinin teleskopla etkileşimi, yeni bir gezegeni dünyadan gizleyen bir asteroit kuşağının varlığı, vb.). Buradaki nokta, Popper tarafından sunulan “yanlışlama / destekleme” ayrışmasının mantıksal olarak fazlasıyla muntazam olmasıdır; doğrulamama illaki yanlışlamak değildir ve yüksek seviyede bir bilimsel teorinin yanlışlanması asla izole edilmiş bir veya bir dizi gözlem tarafından yapılmaz. Bu tür teoriler, artık genel kabul görmektedir ve yanlışlamaya karşı oldukça dirençlidir. Lakatos bu teorilerin, Poppercı eleştirel testlerle değil, daha ziyade kendileriyle ilişkili artık kilitlenip kalmış araştırma programlarının ayrıntılı bağlamı içinde yanlışlandıklarını ve neticede de açıklanacak gerçekler ile araştırma programları arasında sürekli genişleyen bir uçurum açıldığını savunuyor (Lakatos 1978). Popper’ın, yanlışlanabilirliğin mantığı ve uygulanan metodolojisi arasındaki ayrımı, nihayetinde tüm üst düzey teorilerin, anomalilerin (yani teorilerle uyumsuz olan olayların / fenomenlerin) varlığına rağmen büyüdüğü ve yaşadığı gerçeğini tam anlamıyla haklı çıkarmaz. Bu tür anomalilerin varlığı, genellikle çalışan bilim insanı tarafından söz konusu teorinin yanlış olduğunun bir göstergesi olarak alınmaz; aksine, genellikle ve zorunlu olarak, teori ile ilişkili yardımcı hipotezlerin mevcut anomalileri içerecek ve açıklayacak şekilde değiştirilebileceğini varsayacaktır.

3. Bilimsel yasalar evrensel ifadelerle belirtilirler (yani, “Bütün A’lar X’tir” vb. gibi mantıksal bir biçimi alırlar) ve bu nedenle bunlar gizli koşullardır; bu gizli koşullar, belirli ideal koşullar altında durumun ne olacağını iddia eden varsayımsal ifadeler olarak anlaşılmalıdır. Kendi içlerinde doğaları gereği varoluşsal değildirler. Bu nedenle, “Bütün A’lar X’tir” ifadesi, “Eğer bir şey A ise, o zaman o şey X’tir” anlamına gelir. Bilimsel yasalar doğada varoluşsal olmadığından, mantıksal olarak herhangi bir temel önermeyi ifade edemezler çünkü temel önermeler açıkça varoluşsaldır. Öyleyse şu soru ortaya çıkar: temel ifadelerin kendi başlarına bilimsel kanunlardan anlaşılamayacakları düşünüldüğünde, herhangi bir temel ifade, bilimsel bir kanunu nasıl yanlışlayabilir? Popper şöyle yanıtlıyor; bilimsel yasalar her zaman, araştırılan sistemin “başlangıç koşullarını” özetleyen ifadeler ile birlikte alınır. Tekil varoluşsal ifadeler olan bu başlangıç koşulları, bilimsel yasa ile birleştirildiğinde, sert ve hızlı sonuçlar doğurur. Bu nedenle, “Bütün A’lar X’tir” yasası, “Y’de bir A vardır” başlangıç koşuluyla birlikte, “Y’deki A, X’tir” sonucunu verir ve eğer yanlışsa, orijinal yasayı yanlışlar.

Bu yanıt, ancak Popper’ın varsaydığı gibi, tekil varoluşsal önermeler, bir teori ile bir öngörü arasında her zaman evrensel köprü kurarsa yeterlidir. Özellikle Hilary Putnam, bu varsayımın yanlış olduğunu, bazı durumlarda en azından bu boşluğu doldurmak için (“yardımcı hipotezler” olarak adlandırdığı) gerekli olan ifadelerin özel olmaktan çok genel olduğunu ve sonuç olarak tahmin yanlış olursa, bunun bilimsel yasanın yanlışlığından mı yoksa yardımcı hipotezlerin yanlışlığından mı kaynaklandığını bilmemizin hiçbir yolu yoktur. Putnam’a göre, çalışan bir bilim insanı başlangıçta her zaman yardımcı hipotezlerin yanlış olduğunu varsayar, bu da sadece (Popper’ın aksine) bilimsel yasaların yanlışlamaya karşı oldukça dirençli olduğunu değil, aynı zamanda yanlışlamaya karşı neden bu kadar dirençli olduklarını da gösteriyor.

Popper’in son görüşü, yalnızca bilimsel ifadelerin yanlışlanabilirliğini baz alarak, bilimi bilim olmayandan ayırmanın imkânsız olduğunu kabul etmesidir; Popper, bilimsel teorilerin yalnızca yardımcı hipotezlerle birlikte ele alındığında öngörücü ve dolayısıyla engelleyici olduğunu kabul eder ve ayrıca engelleyiciliğin yeniden düzenlenmesinin veya değiştirilmesinin bilimsel pratiğin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul eder. Bu nedenle, son kaygısı, bu tür bir değişikliğin ne zaman gerçekten bilimsel olduğunu ve ne zaman sadece geçici olduğunu gösteren koşulların ana hatlarını çizmektir. Bu, kendi pozisyonunda açıkça büyük bir değişikliktir ve tartışmalı bir şekilde, kendi adına önemli bir geri adım atmayı temsil eder: Marksizm, savunucuları teoriyi değiştirerek yanlışlanmaktan koruduğu için artık “bilim dışı’’ olarak reddedilemez (genel anlamda, şimdi ortaya çıkan böyle bir prosedür, mükemmel şekilde saygın bir bilimsel uygulamadır). Şu an Marksizm, Popper tarafından, orijinal teoriye yapılan değişikliklerin tek mantığının onun yanlışlanmaktan kaçınmasını sağlamak olmasından ve bu tür değişikliklerin bilimsel olmaktan ziyade anlık olmasından dolayı bilim dışı olduğu için kınanmaktadır. Bu tartışma (hiç de mantıksız olmasa da) düşman gözlere göre, bu konuda biraz yapmacık bir havaya sahiptir ve ikna olmuş Marksisti endişelendirmesi olası değildir. Öte yandan, Popper’in kendi temel pozisyonundaki değişiklik, bazı eleştirmenler tarafından, tüm görünen değerlerine rağmen, yanlışlamacılığın nihai tahlilde doğrulamacılıktan daha iyi olmadığını gösteren bir gösterge olarak ele alınmaktadır.


Bibliyografya

Birincil Kaynaklar: Popper Üzerine Çalışmalar

  • Zur Methodenfrage der Denkpsychologie, Ph.D. Dissertation, University of Vienna, unpublished, 1928.
  • Logik der Forschung, Vienna: Julius Springer Verlag, 1935.
  • The Open Society and Its Enemies (2 Volumes), London: Routledge, 1945.
  • The Logic of Scientific Discovery, translation of Logik der Forschung, London: Hutchinson, 1959.
  • Conjectures and Refutations: The Growth of Scientific Knowledge, London: Routledge, 1963.
  • The Poverty of Historicism 2nd edition, London: Routledge, 1961.
  • Objective Knowledge: An Evolutionary Approach, Oxford: Clarendon Press, 1972.
  • Unended Quest; An Intellectual Autobiography, London: Fontana, 1976.
  • ‘A Note on Verisimilitude’, The British Journal for the Philosophy of Science, 27 (1976): 147–159.
  • The Self and Its Brain: An Argument for Interactionism, with J.C. Eccles, London: Springer International, 1977.
  • The Open Universe: An Argument for Indeterminism, W.W. Bartley III (ed.), London: Hutchinson, 1982.
  • Realism and the Aim of Science, W.W. Bartley III (ed.), London: Hutchinson, 1983.
  • The Myth of the Framework: In Defence of Science and Rationality, London: Routledge, 1994.
  • Knowledge and the Mind-Body Problem: In Defence of Interactionism, M.A. Notturno (ed.), London: Routledge, 1994.
  • The Two Fundamental Problems of the Theory of Knowledge, T.E. Hansen (ed.), A. Pickel (trans.), London: Routledge, 2007.

İkincil Literatür

  • Ackermann, R., 1976, The Philosophy of Karl Popper, Amherst: University of Massachusetts Press.
  • Bambrough, R. (ed.), 1967, Plato, Popper, and Politics: Some Contributions to a Modern Controversy, New York: Barnes and Noble.
  • Baudoin, J., 1989, Karl Popper, Paris: Presses Universitaires de France.
  • Brink, C. & Heidema, J., 1987, ‘A Verisimilar Ordering of Theories Phrased in a Propositional Language’, British Journal for the Philosophy of Science, 38: 533–549.
  • Brink, C., 1989, ‘Verisimilitude: Views and Reviews’, History and Philosophy of Logic, 10: 181–201.
  • Brink, C. & Britz, K., 1995, ‘Computing Verisimilitude’, Notre Dame Journal of Formal Logic, 36(1): 31–43.
  • Bunge, M. (ed.), 1964, The Critical Approach to Science and Philosophy, London & New York: The Free Press.
  • Burke, T.E., 1983, The Philosophy of Popper, Manchester: Manchester University Press.
  • Carr, E.H., 1962, What is History?, London: Macmillan.
  • Cornforth, M., 1968, The Open Philosophy and the Open Society: A Reply to Dr. Popper’s Refutations of Marxism, London: Lawrence & Wishart.
  • Corvi, R., 1997, An Introduction to the Thought of Karl Popper, (trans. P. Camiller). London & New York: Routledge.
  • Currie, G. & Musgrave, A. (eds.), 1985, Popper and the Human Sciences, Dordrecht: Nijhoff.
  • Edmonds, D. and Eidinow, J.W., 2001, Wittgenstein’s Poker: The Story of a Ten-Minute Argument Between Two Great Philosophers, New York: Harper & Collins.
  • Feyerabend, P., 1975, Against Method, London: New Left Books.
  • Grünbaum, A., 1976, ‘Is the Method of Bold Conjectures and Attempted Refutations Justifiably the Method of Science?’, British Journal for the Philosophy of Science, 27: 105–136.
  • Hacohen. M.H., 2000, Karl Popper—The Formative Years, 1902–1945: Politics and Philosophy in Interwar Vienna, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Hume, D., 1739–1740, A Treatise of Human Nature, in The Philosophical Works (ed. T.H. Green & T.H. Grose), 4 vols., reprint of 1886 edition, Darmstadt: Scientia Verlag Aalen, 1964.
  • Jacobs, S. 1991, Science and British Liberalism: Locke, Bentham, Mill and Popper, Aldershot: Avebury.
  • James, R., 1980, Return to Reason: Popper’s Thought in Public Life, Shepton Mallet: Open Books.
  • Johansson, I., 1975, A Critique of Karl Popper’s Methodology, Stockholm: Scandinavian University Books.
  • Kekes, J., 1977, ‘Popper in Perspective’, Metaphilosophy, 8: 36–61.
  • Keuth, H., 1976, ‘Verisimilitude or the Approach to the Whole Truth’, Philosophy of Science, 43(3): 311–336.
  • Kuipers, T. A. F., 1982, ‘Approaching Descriptive and Theoretical Truth’, Erkenntnis, 18: 343–378.
  • Kuipers, T. A. F. (ed.), 1987, What is Closer-to-the-Truth?, Amsterdam: Rodopi.
  • Kuhn, T.S., 1962, The Structure of Scientific Revolutions, Chicago and London: University of Chicago Press.
  • Lakatos, I., 1970, ‘Falsification and the Methodology of Scientific Research Programmes’, in Lakatos & Musgrave (eds.) 1970.
  • Lakatos, I., 1978, The Methodology of Scientific Research Programmes, J. Worrall & G. Currie (eds.), Cambridge: Cambridge University Press.
  • Lakatos, I & Musgrave, A. (eds.), 1970, Criticism and the Growth of Knowledge, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Laudan, L., 1977, Progress and Its Problems: Towards a Theory of Scientific Growth, London: Routledge.
  • Levinson, P. (ed.), 1982, In Pursuit of Truth. Essays in Honour of Karl Popper on the Occasion of his 80th Birthday, Atlantic Highlands: Humanities Press.
  • Levinson, R.B., 1957, In Defense of Plato, Cambridge: Cambridge University Press.
  • MacDonald, G. & Catton, P., 2004. Karl Popper: Critical Appraisals, London: Routledge.
  • Magee, B., 1977, Popper, London: Fontana.
  • Maxwell, N., 2017, Karl Popper, Science and Enlightenment, London: University College London Press.
  • Mellor, D.H., 1977, ‘The Popper Phenomenon’, Philosophy, 52: 195–202.
  • Milkov. N., 2012, ‘Karl Popper’s Debt To Leonard Nelson’, Grazer Philosophische Studien, 86: 137–156.
  • Miller, D., 1974, ‘On the Comparison of False Theories by their Bases’, The British Journal for the Philosophy of Science, 25: 178–188.
  • Miller, D., 1974, ‘Popper’s Qualitative Theory of Verisimilitude’, The British Journal for the Philosophy of Science, 25: 166–177.
  • Miller, D., 1994, Critical Rationalism: A Restatement and Defence, Chicago: Open Court.
  • Mulkay, M. & Gilbert, G.N., 1981, ‘Putting Philosophy to Work: Karl Popper’s Influence on Scientific Practice’, Philosophy of Social Science, 11: 389–407.
  • Munz, P., 1985, Our Knowledge of the Growth of Knowledge: Popper or Wittgenstein?, London: Routledge.
  • Naydler, J., 1982, ‘The Poverty of Popperism’, Thomist, 46: 92–107.
  • Niiniluoto, I., 1987, Truthlikeness, Dordrecht: D. Reidel.
  • Oddie, G., 1986, Likeness to Truth, Dordrecht: D. Reidel.
  • O’Hear, A., 1980, Karl Popper, London: Routledge.
  • Putnam, H., 1974, ‘The Corroboration of Theories’, in Schilpp (ed.) 1974.
  • Quinton, A., 1967, ‘Popper, Karl Raimund’, in Encyclopedia of Philosophy (Volume 6), P. Edwards (ed.), New York: Collier Macmillan.
  • Radnitzky, G. & Andersson, G. (eds.), 1978, Progress and Rationality in Science, Dordrecht: D. Reidel.
  • Radnitzky, G. & Bartley, W.W. (eds.), 1987, Evolutionary Epistemology, Rationality, and the Sociology of Knowledge, La Salle: Open Court.
  • Sassower, R., Laor, N. (eds.) 2019, The Impact of Critical Rationalism. Expanding the Popperian Legacy through the Works of Ian C. Jarvie. Cham: Springer International.
  • Schilpp, P.A. (ed.), 1974, The Philosophy of Karl Popper, 2 Volumes, La Salle: Open Court Press.
  • Shearmur, J., 1996, Political Thought of Karl Popper, London & New York: Routledge.
  • Simkin, C., 1993, Popper’s Views on Natural and Social Science, Leiden: Brill.
  • Stokes, G., 1998, Popper: Philosophy, Politics and Scientific Method, New York: Wiley & Sons.
  • Stove, D., 1982, Popper and After: Four Modern Irrationalists, Oxford: Pergamon Press.
  • Sturm, T. 2012. ‘Bühler and Popper: Kantian Therapies for the Crisis in Psychology’, Studies in History and Philosophy of Science Part C Studies in History and Philosophy of Biological and Biomedical Sciences, 43(2): 462–72.
  • Tichý, P., 1974, ‘On Popper’s Definitions of Verisimilitude’, The British Journal for the Philosophy of Science, 25: 155–160
  • Tichý, P., 1978, ‘ Verisimilitude Revisited’, Synthèse, 38: 175–196.
  • Vetter, H., 1977, ‘A New Concept of Verisimilitude’, Theory and Decision, 8: 369–375.
  • Watkins, J., 1984, Science and Scepticism, Princeton: Princeton University Press, and London: Hutchinson.
  • Watkins, J., 1997, ‘Popperian Ideas on Progress and Rationality in Science’, The Critical Rationalist, 2(2), [available online].
  • Wilkins, B.T., 1978, Has History Any Meaning? A Critique of Popper’s Philosophy of History, Ithaca: Cornell University Press.
  • Williams, D.E., 1989, Truth, Hope and Power: The Thought of Karl Popper, Toronto: University of Toronto Press.
  • Wuketits, F.M., 1984, Concepts and Approaches in Evolutionary Epistemology: Towards an Evolutionary Theory of Knowledge, Dordrecht : D. Reidel.

Akademik Kaynaklar ve Araçlar

sep man icon How to cite this entry.
sep man icon Preview the PDF version of this entry at the Friends of the SEP Society.
inpho icon Look up this entry topic at the Internet Philosophy Ontology Project (InPhO).
phil papers icon Enhanced bibliography for this entry at PhilPapers, with links to its database.

Diğer İnternet Kaynakları

Bağlantılı Girdiler

confirmation | Feyerabend, Paul | Hume, David | induction: problem of | Kuhn, Thomas | Lakatos, Imre | science: and pseudo-science | scientific method | truthlikeness | Vienna Circle


Thornton Stephen“Karl Popper” (Erişim Tarihi: 25 Şubat 2021)

Çevirmen: İzzet Can Kalender

Çeviri Editörü: Çağan Fırtına

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Bilim ve Din Diyaloğu: John Polkinghorne’a Saygıyla

En Güncel Haberler Analitik Felsefe