İnsan Doğası Var Mı? İnsan Doğası Felsefesi Üzerine – John Danaher

343 Okunma


Bu ifadenin sürekli tartışıldığını duyuyoruz. Bir adam karısını aldatır. Bunun sadece onun ‘doğasının’ bir parçası olduğu söylenir –bu adam bir çapkın olarak evrimleşmiştir. İki genç adam sokakta birbirleriyle kavga ve alay ederler, birbirlerini kışkırtırlar. Bunun da onların doğasının bir parçası olduğu söylenir –onları şiddete ve statü yarışına uygun hale getirecek modüller geliştirmişlerdir. Bazı insanlar hayatlarını insan doğasının tüm temel unsurlarını incelemeye ve tanımlamaya adadılar, sorularının insan durumu hakkında önemli gerçekleri ortaya çıkardığına ikna oldular.

Haklılar mı? İnsan doğası hakkında sorularının temelini oluşturabilecek, işlenebilir bir kavram veya fikir var mı? Yoksa bir iğnenin başında dans eden meleklerin özelliklerini tartışan ilahiyatçılar gibiler mi? Bu temelde felsefi bir sorudur. İnsan doğasıyla ilgili belirli iddialarla ilgisi yoktur –bu yazıyı açtığım son derece tartışmalı iki iddia gibi– ve her şey insan doğası kavramıyla ilgilidir. Nasıl anlaşılmalı veya tanımlanmalı?

Bazı filozoflara göre, insan doğası diye bir şey yoktur. Onlara göre, insanların (veya diğer hayvanların) istikrarlı bir ‘doğaya’ sahip olduğunu düşünmek, modern evrimsel biyolojinin merkezi ilkelerinden birine aykırıdır. Diğerleri ise insan doğasının savunulabilir bir kavram olduğunu düşünüyor. Bu yazıda, bu tartışmada sunulan bazı argümanlara bir göz atmak istiyorum.

Bunu Edouard Machery’nin ‘İnsan Doğasına Dair Bir Savunma’ makalesinin merceğinden yapıyorum. Başlıktan tahmin edebileceğiniz gibi, Machery, savunulabilir bir insan doğası kavramı olduğunu düşünen filozoflardan biridir. İnsan doğası kavramının önde gelen eleştirmenlerinden biri olan David Hull’un çalışmasından iki argümana bakarak görüşünü savunuyor. Söyleyeceklerine bir bakalım.

1. İnsan Doğasına Dair İki Kavram

Machery’nin insan doğasını savunması, insan doğasının belirli bir anlayışına dayanır. Modern tartışmada, ortada insan doğasının iki kavramı olduğunu savunuyor. Bunlardan biri insan doğasının ‘özcülük görüşü’dür:

İnsan Doğasının Özcülük Görüşü = insan doğasının, insan doğasının ayırt edici olduğu iddia edilen özellikleriyle insan doğasının gerekli ve yeterli özelliklerinin birleşimiyle tanımlandığını iddia eder.


Bu klasik, Platoncu bir görüş. Her nesnenin, olayın veya durumun (her ‘tür’) ontolojik durumunu (bir dizi ‘öz’) belirleyen bir dizi gerekli ve yeterli özelliğe sahip olduğu inancına dayanmaktadır. Örneğin, bir üçgen olmanın özü ‘üç kenara sahip olmak’ olacaktır. Üçten fazla kenarı olan herhangi bir nesne bir üçgen olamaz. Bu durum insanlara gelince, bu özcü görüş genellikle zeka, mizah, ahlak, akıl ve dil gibi şeylerin belirgin ve esasen insani olduğu iddiasına dönüşür. Bunlar bizi tanımlayan ve bizi diğer hayvanlardan farklı kılan şeylerdir. İnsan doğamızı oluşturuyorlar.

Özcü görüş, Machery’nin ‘nomolojik görüş’ olarak adlandırdığı şeyle karşılaştırılır.

İnsan Doğasının Nomolojik Görüşü = insanların evrimi gereği insan doğasının, insanların sahip olmaya eğimli olduğu bir dizi özellik olduğunu iddia eder.


Nomolojik görüş, insanlar hakkında ayırt edici veya özel olanı tanımlamaya çalışmaz. Sadece, insanların evrimsel (kültürel değil) mirasları tarafından en iyi şekilde açıklanan özellikleri tanımlamaya çalışır. Bu görüşün savunucularının insan doğasının bir parçası olduğunu iddia eden özelliklerin örnekleri, iki ayaklıcılık, cinsel dimorfizm ve büyük beyinleri içerecektir.

Machery’nin insan doğasını savunması şöyle çalışır: İnsan doğasını eleştirenlerin çoğunun, nomolojik görüşü değil, özcü görüşü hedef aldığını savunuyor. Nomolojik göürüşün tarafını tutuyor ve genelde özcü görüşe yöneltilen eleştirilere karşı direnebildiğini düşünüyor.

2. Hull’un Özcülük Karşıtı Argümanı

Bunun nasıl olduğunu görmek için öncelikle David Hull’un ünlü özcülük karşıtı argümanını düşünelim. İşte Hull’un makalesinde bu argümanı ortaya koyan ilgili metin:

Nesiller boyunca felsefeciler insanların özünde aynı olduğunu aynı doğayı paylaştığını tartıştılar… Bu yazıda ‘biyoloji’nin profesyonel biyologların, özellikle evrimci biyologların, teknik bildirilerine dayanarak alındığında Homo Sapienlere biyolojik olarak bağlı olan türlerin basitçe özünde aynı olmadığını savunacağım… biyolojik olarak aynı türlerin evrensel olarak aralarında dağılmış ve yalnızca o türdeki organizmalara kısıtlı benzer bir ya da birden fazla özellik periyodik olarak tanımlanabilir, ancak bu gidişat geçici, raslantısal ve nispeten nadirdir. (Hull 1986, 3)

Hull bu bölümde evrimsel biyolojinin temel bulgularından birini vurgulamaktadır. Neo-Darwinci sentez 20. yüzyılın ilk yarısında formüle edildiğinden, evrimsel biyoloji özcülük karşıtı düşünceye bağlanmıştır. Gerçekten de, evrimin en güçlü savunucularından biri olan Richard Dawkins, evrim gerçeğinin kitap uzunluğunda bir savunmasını, özcülük karşıtı olarak özetleyen bir bölümle başlatır.

Modern görüşe göre, türler değişmez Platoncu türeler değildir. Hepsi büyük bir hayat ağacının bir parçasıdır. Bireysel organizmalar genetik materyali takas ederek ve birleştirerek çoğalırlar. Bu, DNA’da ara sıra mutasyonlar ile beraber, yavrularında varyasyona yol açar. Evrimsel biyolojinin temel gerçeği, yaşamın (uzay ve zaman boyunca), hareketli bir değişken kümesi ile bazı kararlı organizma kümelerinin iç içe olmasıdır. Bu kararlı kümeler sadece genetik materyali birbirleriyle değiştirir ve ‘tür’ dediğimiz şeyi oluştururlar. Fakat onların kümelenmesi sadece evrimsel tarihin koşullu bir kazasıdır ve bu üreme popülasyonları içinde bile yavrularda önemli farklılıklar vardır.

Sonuç olarak, herhangi bir türün ‘özü’ yoktur. Belirli bir türün tüm (ve yalnızca o türün) üyeleri tarafından paylaşıldığını düşündüğünüz bir özelliği belirlediğiniz anda, bu özellikten yoksun olan bu türün başka bir üyesini bulacağınızdan emin olabilirsiniz. Bu, insan doğasının özcü görüşünü yüzümüze çarpar. Dahası bu, insanlık olarak bizim günlük deneyimlerimizle tutarlıdır. İnsanlığın her iddia edilen ayırt edici özelliği için –akıl, ahlak, dil– bu özelliklerin bir versiyonunu paylaşan diğer hayvanları veya onlardan yoksun olan insanları bulabiliriz. Özcülüğün bazı savunucuları bu sorunu önlemek için ‘istatistiksel olarak nitelendirilen özler’e yoğunlaşır, yani başka bir deyişle insanların (insan olarak sayabilmek için) sahip olması gereken bir dizi özellikleri olmasından çok, bunun yerine, bir bireyin (insan olarak sayabilmek için) belirli bir oranda paylaşması gereken bir dizi özelliğin olduğunu iddia eder. Hull, bu iddianın çalışmadığını öne sürmüştür, çünkü pratikte bu tür özellik kümelerini kullanarak türlerin üyeliğini tanımlamanın imkansız olduğu kanıtlandı.

Hull’un argümanı daha sonra böyle yeniden inşa edilebilir:

  • (1) İnsan doğası varsa, bunun nedeni, belirgin bir şekilde insani olan (yani Homo Sapiens türlerinin tümü ve yalnızca üyeleri tarafından paylaşılan) bir dizi gerekli ve yeterli özellik olmasıdır.
  • (2) Belirgin bir şekilde insani olan gerekli ve yeterli özellik kümesi (veya herhangi bir istatistiksel küme) yoktur.
  • (3) Bu nedenle, insan doğası diye bir şey yoktur.

Machery, bu argümanın 2. öncülünü kabul eder. Hull’un insanlık özünün olmadığını iddia etmekte kesinlikle haklı olduğunu düşünüyor. Argümanın yanlış gittiğini düşündüğü yer ilk öncül, yani temelci görüşün ortadaki tek olay olduğu varsayımıdır. Nomolojik görüşü benimsersek, Hull’un argümanı tarafından zarar görmeyen bir şeyle sonuçlandığımızı savunuyor. Gerçekten de, nomolojik görüş evrim teorisi ile tutarlı olacak şekilde tasarlanmıştır. Tüm Homo Sapien’lerin ve sadece üyelerinin paylaştığı belirli özellikler olduğunu iddia etmez. Sadece evrimsel tarihimizin bir sonucu olarak paylaşma eğiliminde olduğumuz bazı özellikler olduğunu iddia eder. Bu özellikler diğer türler tarafından paylaşılabilir ve kendi türümüzün bazı üyeleri tarafından paylaşılmayabilir. Bu onların doğamızın bir parçası olmadığı anlamına gelmez.

3. Nomolojik görüş eleştirileri

Nomolojik görüş eleştirinin ötesinde değildir. Hull’un argümanının pençelerinden kaçınmasına rağmen, bazı potansiyel problemler var. Machery yazısında bu problemlerin iki tanesine yer veriyor.

Birincisi, nomolojik yaklaşımın çok reformcu olmasıdır. Yani, insan doğasının geleneksel anlayışından çok uzaklaşıyor, öyle ki insan doğası kavramı artık bilimsel ve gündelik söylemimizde beklediğimiz işlevi yerine getirmiyor. İnsanlar bir şeyin insan doğasının bir parçası olduğunu söylediğinde, ayırt edici bir şekilde insani özellikleri kast ederler. Nomolojik görüş onlara bunu vermez.

Machery, insan doğası kavramının insanlık tarihinde birçok rol oynadığını ve nomolojik konseptin bu rollerden bazılarını yerine getirememesine rağmen bazılarını yerine getirdiğini savunarak buna cevap verir. Özellikle, insanları evrimsel tarihte özel bir grup olarak işaretlemeye ve kültür veya arka plandan bağımsız olarak bu grubun üyeleri tarafından paylaşılması muhtemel özellikleri tanımlamaya yardımcı olduğunu düşünüyor.

Nomolojik görüşle ilgili ikinci sorun, aşırı kapsayıcı olabileceğidir. Yani insan doğası tanımı, içinde çok fazla özellik içeriyor olabilir. İnsanların çoğunluğu tarafından paylaşılan her özelliğin veya mülkün evrimsel tarihimizde kökenleri olması gerektiğini varsaymak için korkunç bir eğilim vardır –başka bir deyişle insan durumunun ‘evrensellerini’ önermek insan doğasının bir yönüdür. Ama bu doğru olamaz. Machery, suyun ıslak olduğu inancını örnek verir. Bu evrensel bir inançtır, ancak şüphesiz insan doğasının bir parçası olamaz. Evrimsel süreçler tarafından değil, suya maruz kalmanın yol açtığı bir inançtır. Sorun şu ki evrim suyun ıslak olduğu inancına önemsiz bir şekilde katkıda bulunmuştur, çünkü bize bu inancı oluşturmamızı sağlayan duyusal aparatı sağlamıştır. Yine de, inancın doğamızın bir parçası olduğunu iddia etmek doğru görünmüyor.

Machery’ye göre bu sorunun çözümü, evrimin insanlık tarafından paylaşılan herhangi bir özelliğin veya eğilimin varlığına önemsiz bir şekilde katkıda bulunmasına rağmen, tüm bu özelliklerin ve eğilimlerin nihayetinde evrimsel süreçlerle açıklanamayacağını iddia etmektir. ‘İnsan doğası ‘ ifadesi, sonuçta bu süreçlerle açıklanabilecek özellikler için ayrılmalıdır.

Ancak bunu söylemek yapmaktan daha zordur. Evrimsel psikologlar ve eleştirmenleri arasındaki en konuşulan tartışmaların çoğu, örneğin, görünüşte evrensel (veya evrene yakın) özelliklerin evrimsel süreçlerle en iyi şekilde açıklanıp açıklanamayacağına odaklanır. Başlangıçtaki şiddet ya da çapkınlığa yatkınlığı olan genç adamların örneğine dönecek olursak, bazı insanlar bu özelliklerin evrimsel tarihimizin ürünleri olduğunu iddia etmek isteyeceklerdir; bazıları ise sürekli olarak mevcut çevresel faktörlerin sonucu olduklarını iddia etmek isteyeceklerdir.

Kısacası, insan doğasının nomolojik görüşünü kabul etsek bile, insan doğasının gerçek içeriği hakkında çok sayıda tartışma kalacaktır. Felsefe tek başına bu tartışmaları çözemez, ancak en azından tartıştığımız şeyleri netleştirebilir.

Kaynak:

John Danaher, “Does Human Nature Exist? On the Philosophy of Human Nature”, Philosophical Disquisitions, 18 Ağustos 2017,
https://philosophicaldisquisitions.blogspot.com/2017/08/does-human-nature-exist-on-philosophy.html?fbclid=IwAR0CuE40pZAQLzRQGR5m3FC1r_nn3WEYuF085949C1i_IU6Xz1ofta8M3H8   (erişim: 16 Aralık 2019), çev. Yahya Köseoğlu

Ankara Başkent üniversitesinde ingilizce mütercim tercümanlık bölümünde okuyor. Çevirinin her alanıyla özellikle edebiyat çevirisi ile ilgileniyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Teizm ve Platonizm Bağdaşabilir mi? - Erdem Akbay

Sonraki Gönderi

Aksiyomatik Sistemlere Giriş – Mehmet Mirioğlu

En Güncel Haberler Analitik Felsefe