Kör Nokta – Adam Frank & Marcelo Gleiser

166 Okunma
Okunma süresi: 15 Dakika

Bilimin gerçekliğe tanrısal bir bakış açısından baktığını düşünmek caziptir ama laf aramızda bu noktada insan deneyimini de unutuyoruz.

(Bilimin kör noktası yaşanmış deneyimin göz ardı edilmesidir.)

Zaman problemi modern fiziğin en büyük problemlerinden biridir. Bu muammanın küçük bir kısmı kozmolojiktir. Zamanı anlamak için, bilim insanları bir ‘İlk Neden’ (Arkhe; First Cause) ya da ‘başlangıç koşulu’  bulmaktan söz ederler  – Evren’in en baştaki (ya da zamanın sıfır olduğu yerdeki) durumunun bir açıklaması. Ancak bir sistemin başlangıç durumunu belirlemek için sistemin tamamını bilmemiz gerekir. Parçacıklar, atomlar, alanlar ve bunun gibi bileşenlerin konum ve hızlarını ölçmeliyiz. Evrenin kökeni ile uğraşırken ise sert bir kayaya çarparız, çünkü evrene dışarıdan bakmamızın hiçbir yolu yoktur. İçine bakmak için kutunun dışına çıkamayız, çünkü kutunun tamamı buradadır. İlk Neden sadece bilinmez değil, aynı zamanda bilimsel olarak anlaşılmazdır.

Sorunun ikinci kısmı ise felsefidir. Bilim insanları fiziksel zamanı tek gerçek zaman olarak kabul etmişlerdir -deneyimsel zamansa, yani öznel olarak zaman geçtiği duygusu, ikincil öneme sahip bilişsel bir üretim olarak kabul edilir. Genç Albert Einstein, fizikçinin zamanının tek zaman olduğunu iddia ettiği 1920’lerde filozof Henri Bergson ile yaptığı tartışmada bu durumu netleştirmiştir. Yaş aldıkça daha ihtiyatlı olmaya başlayan Einstein, insanın zaman deneyiminin bilimsel dünya görüşünde nasıl bir yer bulacağı konusunu düşünürken ölene kadar ciddi sıkıntılar yaşamıştır.

Albert Einstein (1879-1955)

Bu ikilemler, mutlak bir başlangıç noktası olan fiziksel zamanın tek gerçek zaman olduğu varsayımına dayanır. Peki ya zamanın başlangıcı sorusu yanlış soruluyorsa? Birçoğumuz, bizden ve bizim onu algılamamızdan ayrı olarak,  kozmik tarihin eksiksiz ve nesnel bir tanımını bilimin verebileceğini düşünmekten yanayız. Ancak böyle bir bilim algısı son derece kusurludur. Bilgi edinme ve doğayı kontrol etme dürtümüz dahilinde; gerçekliğin kendi içinde nasıl olduğuna dair bir dizi keşif yapan bir faaliyet olarak tasavvur ettiğimiz bir bilim görüşü yarattık. Yani doğanın Tanrı’nın bakış açısından incelendiği bir bilim tasavvuruna ulaştık.

Böyle bir yaklaşım sadece gerçeği saptırmakla kalmaz, aynı zamanda yanlış bir şekilde kendimizle dünya arasında bir mesafenin olduğu hissini yaratır. Bu ayrım, bilimin göremediği Kör Nokta dediğimiz şeyden kaynaklanmaktadır. Deneyim Kör Nokta’da yaşanan algının dolaysızlığı ve saf varlık ile buluşur.

Kör Nokta’nın arkasında fiziksel gerçekliğin insan bilgisine göre mutlak bir önceliğe sahip olduğu inancı, bilimsel materyalizm olarak adlandırılabilecek bir görüş yatmaktadır. Felsefi olaraksa bilimsel objektivizm (bilim bize gerçek, zihinden bağımsız dünyayı anlatır) ve fizikselciliği (bilim bize fiziksel gerçekliğin var olduğunu söyler) birleştirir. Temel parçacıklar, zamandaki anlar, genler, beyin – tüm bunların temelde gerçek olduğu varsayılır. Bunların aksine deneyim, farkındalık ve bilinç ikincil kabul edilir. Bilimin amacı bu ikincil kabul edilen şeyleri sinir ağların davranışları, sayısal sistemlerinin mimarisi ya da bazı bilgilere dair ölçümler gibi fiziksel bir şeye nasıl indirgeneceğini anlamaya dönüşür.

Bu çerçeve iki tane zorlu problemle karşı karşıyadır. Birincisi bilimsel objektivizmle  ilgilidir. Bizler gözlemlerimiz dışında asla fiziksel gerçeklikle temas kuramayız. Temel parçacıklar, zaman, genler ve beyin; bize yalnızca ölçümlerimiz, modellerimiz ve manipülasyonlarımız aracılığıyla anlamlı görünür. Onların var olduklarına dair iddialarımız her zaman sadece deneyimlerimiz kapsamında gerçekleşen bilimsel araştırmalara dayanmaktadır. Bu, bilimsel bilginin gelişigüzel olduğu ya da sadece kendi aklımızın bir yansıması olduğu anlamına gelmez. Aksine, bazı modeller ve araştırma yöntemleri diğerlerinden çok daha iyi işler ve bunu test edebiliriz. Fakat bu testler bize bizim doğayı görme ve ona göre hareket etme biçimimizin dışında, doğayı deneyimden bağımsız olarak olduğu gibi göstermez. Deneyim bilimsel bilginin ortaya koyduğu fiziksel gerçeklik kadar temeldir.

İkinci sorun fizikalizmle ile ilgilidir. Fizikalizmin en indirgeyici yorumuna göre, bilim bize yaşam, zihin ve bilinç dahil her şeyin en küçük maddi bileşenlerinin davranışlarına indirgenebileceğini söyler. Yani sizler nöronlarınızdan başka bir şey değilsiniz ve nöronlarınız da maddenin en küçük yapıtaşlarından ibaret. Görüldüğü gibi artık burada, yaşam ve zihin yok. Sadece cansız madde var.

Açıkça söylemek gerekirse, fiziksel gerçeklikten başka bir şeyin olmadığı iddiası ya yanlış ya da boştur. Eğer ‘fiziksel gerçeklik’ fizik tarafından tarif edildiği şekliyle gerçeklik anlamına geliyorsa, o zaman sadece fiziksel fenomenlerin var olduğu savı yanlıştır. Neden? Çünkü doğa bilimi – biyoloji ve hesaplamalı sinirbilim dahil- bilince dair açıklamalar içermez. Bu, bilincin doğal olmayan veya doğaüstü bir şey olduğu anlamına gelmez. Mesele şu ki, doğa bilimleri deneyimlerimize dair açıklamalar da içermez; ancak deneyimlerimizin var olduğunu biliyoruz, bu yüzden var olan şeylerin doğa bilimlerinin bize var olduğunu söylediklerinden ibaret olduğu iddiası yanlıştır. Öte yandan, eğer ‘fiziksel gerçeklik’  gelecekte sahip olacağımız veya şimdi sahip olduğumuz fiziğe göre gerçeklik anlamına gelmekteyse, o zaman fiziksel gerçeklikten başka bir şeyin olmadığı iddiası boştur, çünkü gelecekteki fiziğin nasıl olacağına dair, özellikle de bilinç konusunda ne söyleyeceğine ilişkin, şimdilik hiçbir fikrimiz yoktur.

Nesnelcilik ve fizikalizm bilimsel değil, felsefi fikirlerdir.

Bu problem meşhur bilim felsefecisi Carl Gustav Hempel’in (1905-1997) ardından adlandırılmış Hempel Paradoksu olarak bilinmektedir. Bu problemle karşı karşıya kalan bazı filozoflar “fiziksel”i, radikal belirimciliği (yaşam ve zihnin fiziksel gerçeklikten ortaya çıkması ama buna indirgenemez olması) ve panpsişizmi (panpsychism; zihnin esas olması ve mikrofiziksel seviye de dahil her yerde zihnin var olması) göz ardı eden türden bir kavram olarak tanımlamamız gerektiğini öne sürer. Bu manevra, “fiziksel”in ne olduğunu fizik biliminin bu konuda ne diyeceğinden önce belirlemek zorunda olmak maliyetini doğurur. Ancak bu sayede fizikselin fizik tarafından çalışılan şeyler olma anlamından vazgeçmek pahasına fizikselin ne anlama geldiğini önceden tarif etmek fizikalizme daha net bir içerik kazandıracaktır.

Biz bu manevrayı reddediyoruz. ‘Fiziksel’in ne anlama geldiği, koltuk filozofluğu yapılarak değil fizik tarafından belirlenmelidir. Ne de olsa, ‘fiziksel’ teriminin anlamı 17. yüzyıldan beri önemli ölçüde değişmiştir. Maddenin bir zamanlar kendi başına hareket edemediği, delinemez ve katı olduğu; yalnızca belirlenimci ve yerel etkileşimlere muhatap olduğu düşünülüyordu. Bugün bu düşüncenin neredeyse her açıdan yanlış olduğunu biliyoruz: birkaç temel kuvvetin, kütlesi olmayan parçacıkların, kuantum belirsizliğinin ve yerel olmayan etkileşimlerin olduğunu kabul ediyoruz. Gelecekte de fiziksel gerçeklik kavrayışımızla ilgili olarak daha çarpıcı değişiklikler beklemeliyiz. Bu nedenlerle, Hempel’in Paradoksu’ndan kurtulmanın bir yolu olarak ‘fiziksel’ teriminin ne anlamana gelmesi gerektiğini basitçe ve fizik biliminin bu konuda diyeceklerinden önce söyleyemeyiz.

Nesnelcilik ve fizikalizm bilimsel değil, felsefi fikirlerdir – bazı bilim insanları onları benimseseler bile. Bu bilim insanları bilimin bize fiziksel dünya hakkında söylediklerinden veya bilimsel yöntemin kendisinden yola çıkan bir şekilde bu görüşlere ulaşmıyorlar. Bu bakış açılarının verilerin bir sonucu değil, felsefi bir yanlılık biçimi de olduğunu unutarak, bilimsel materyalistler doğrudan deneyimin ve dünyanın asla ayrılamayacağını gösteren şeyleri görmezden gelirler.

Bunları düşünürken yalnız değiliz. Kör Nokta hakkında söylediklerimiz Edmund Husserl ve Alfred North Whitehead adlı iki büyük filozof ve matematikçinin çalışmalarına dayanmaktadır. Fenomenolojiyi kuran Alman düşünür Husserl, yaşanmış deneyimin bilimin kaynağı olduğunu ileri sürdü. İlke olarak, bilimin bunun dışına çıkabileceğini düşünmek saçmadır. İnsan deneyiminin “yaşam-dünyası” bilimin “ayaklarını bastığı toprak”tır ve modern bilimsel kültürün – Kör Nokta olarak adlandırdığımız – varoluşsal ve ruhsal krizi yaşanmış deneyimin bilime önceliğini unutmaktan kaynaklanır.

1920’lerden itibaren Harvard Üniversitesi’nde ders veren Whitehead, bilimin doğanın düzenliliğine duyulan ve mantık tarafından haklı çıkarılamayacak türden bir inanca dayandığını savundu. Bu inanç doğrudan bizim anlık deneyimimize dayanır. Whitehead’in süreç felsefesi olarak anılan görüşü, anlık deneyimi beden ile zihin ve algı ile gerçeklik arasındaki bölünmeye ayıran “doğanın çatallanması”nın (bifurcation of nature) reddine dayanır. Bunun yerine Whitehead, ‘gerçeklik’ dediğimiz şeyin eşit derecede fiziksel ve deneyimsel süreçlerden oluştuğunu ileri sürdü.

Bilimdeki materyalist yanlılık hiçbir yerde kuantum fiziğinde, yani atomların ve atom altı parçacıkların biliminde olduğundan daha belirgin değildir. Maddenin yapı taşları olarak düşünülen atomlar, Yunanlardan beri bizimle birliktedir. Son 100 yılın keşifleri, atomcu ve indirgemeci bir doğa anlayışını savunan herkes için bir hakaret gibi görünecektir. Ancak Yunanların, Isaac Newton’ın ve 19. yüzyıl bilim insanlarının “atom” denen şeyle kastettikleri ve bugün bu kavramla kastettiğimiz şey birbirlerinden çok farklıdır. Aslında, kuantum mekaniğinin sorguladığı tam da bir “şey” kavramıdır.

Maddenin yapıtaşlarıyla ilgili klasik model; birlikte kümelenen, çeşitli şekillere ve durumlara sahip küçük bilardo toplarına benzeyen parçacıklar içerir. Bunlar bir araya gelirler, ve çeşitli şekillerde ve durumlarda birbirlerini itip çekerler. Ancak kuantum mekaniğinde madde hem parçacıkların hem de dalgaların özelliklerine sahiptir. Ayrıca, ölçümlerin kesinlik düzeylerinin de sınırları vardır; ölçümler, deney yapanların değer biçmeye çalıştığı gerçeği çarpıtıyor gibi görünmektedir.

Günümüzde kuantum mekaniğinin çeşitli yorumları maddenin ne olduğu ve bu konudaki rolümüzün ne olduğu konusunda aynı fikirde değildir. Bu farklılıklar “ölçüm problemi” denen problemle ilgilidir: elektronun dalga fonksiyonunun çeşitli durumların üst üste gelmesi durumundan (superposition) gözlenmesi halinde nasıl tek bir duruma geldiği sorunu. Birkaç yoruma göre kuantum fiziği, dünyanın temelde kendi içinde nasıl bir şey olduğunun bilgisine erişmemize izin vermez. Aksine, sadece maddenin onunla etkileşimlerimize bağlı olarak nasıl davrandığını kavramamızı sağlar.

Bize mutlak gerçekliğin bilgisini bahşeden sahte bir bilim putu inşa ediyoruz.

Örneğin, Niels Bohr’un savunduğu Kopenhag yorumuna göre, dalga fonksiyonunun elektron ve ölçüm cihazı arasındaki etkileşimin dışında bir gerçekliği yoktur. “Çoklu dünyalar” ve “gizli değişkenler” yorumları gibi diğer yaklaşımlar, dalga fonksiyonunun gözlemciden bağımsız statüsünü korumaya çalışır. Ancak bu durumun, gözlemlenemeyen paralel evrenler gibi unsurlar eklemek şeklinde bir bedeli vardır. Kuantum bilgi teorisi ve Bayes olasılık teorisini birleştiren bilinen nispeten yeni bir yorum olarak Kuantum-Bayesçilik (Quantum Bayesianism; QBism) farklı bir yol izler; bir kuantum durumunun indirgenemez olasılıklarını gerçekliğin bir unsuru olarak değil, bir görevlinin bir ölçümün sonucu hakkında sahip olduğu inanç dereceleri olarak yorumlar. Başka bir deyişle, bir ölçüm yapmak dünyanın nasıl davranacağına dair bahis oynamak gibidir ve bir kere ölçüm yapıldıktan sonra kişinin inanç dereceleri güncellenir. Bu yorumun savunucuları bazen onu ‘katılımcı gerçekçilik’ olarak tanımlar, çünkü insan etkinliği dünya hakkında bilgi edinme yoluyla fizik yapma sürecini yaratır. Bu açıdan, kuantum fiziğinin denklemleri sadece gözlemlenen atoma değil, aynı zamanda gözlemciye ve atom ve gözlemciye de bir arada atıfta bulunarak bir tür “gözlemci-katılımı”nı onaylar.

Katılımcı gerçekçilik tartışmalı bir konudur. Fakat, bu açıkça felsefi çıkarımların ve yorumların çeşitliliği ve miktarından kaynaklanır ki bu da doğa hakkında materyalist ve indirgemeci tutuma dair eminliğimizi zedeler. Kısacası, bilim insanları olarak deneyimlerimizi fiziksel dünyayı nitelerken denklemden çıkarmamızın hala basit bir yolu yok.

Bu da bizi Kör Nokta’ya geri getiriyor. Bilimsel bilginin amaçlarına baktığımızda, onlara temel oluşturan deneyimleri görme eğiliminde değiliz. Deneyimin bize onların kendilerini sunma biçimini nasıl mümkün kıldığını görmüyoruz. Deneyimin gerekliliğini gözden kaçırdığımız için,  nasıl ortaya çıktığı ve onunla nasıl etkileştiğimizden bağımsız olarak bize mutlak gerçekliğin bilgisini bahşeden sahte bir bilim putu inşa ediyoruz.

Kör Nokta bilinç çalışmalarında da kendini gösterir. Bilinç üzerine yapılan çoğu bilimsel ve felsefi tartışma ‘qualia’ya (niteliksel algılar), yani gün batımının algıladığımız kızıllığı, limonun ekşi tadı gibi deneyimlerimizin niteliksel yönlerine odaklanır. Sinirbilimciler bu nitelikler ve beynin bazı durumları arasındaki korelasyonları tespit etmişlerdir ve direkt beyne müdahalede bulunarak bu nitelikleri tecrübe ediş biçimimizi manipüle edebilmişlerdir. Bununla birlikte, beynin işleyişi veya diğer herhangi bir fiziksel süreç açısından qualia’nın hala bilimsel bir açıklamasının olmamasının yanı sıra böyle bir açıklamanın da neye benzeyeceğine dair gerçek bir fikrimiz de yoktur.

Bilincin gizemi sadece niteliksel algıdan ibaret değildir. Bir de öznellik sorunu vardır. Deneyimlerin öznel bir karakteri vardır; birinci şahısta yaşanırlar. Belli türden fiziksel bir yapı, neden özne olma hissine sahip olmalıdır? Bilimin bu soruya bir yanıtı yoktur.

Daha derine inecek olursak, deneyimin öncelikle bir özne-nesne yapısına sahip olma noktasına nasıl geldiğini de sorabiliriz. Bilim insanları ve filozoflar genellikle ‘içeride bulunan’ bir zihin kavramsallaştırmasıyla, bir öznenin kavradığı bir dış dünya ya da nesne özne kavramını kullanarak çalışırlar. Ancak farklı kültürel geleneklerden filozoflar bu kavrayışa meydan okumuştur. Örneğin, ‘saf deneyim’ kavramıyla Husserl ve Whitehead gibi isimleri etkiyelen filozof William James 1905’te ‘hakkında bir dakika bile durup düşündüğümüz zaman parçalanıp giden içgüdüsel dünya kavrayışımız, hepimizin keyif aldığı aktif bir yaşama hissiyatı’nın  hakkında yazdı. Bu aktif yaşam duygusunun iç-dış/özne-nesne türünden bir yapısı yoktur; bu yapıyı deneyime zorla dayatan sonradan gelen akli düşünme/tefekkürdür (reflection).

Bin yılı aşan bir süre önce, M.S. 4. ve 5. yüzyıllarda yaşamış Hint Budist filozofu, Vasubandhu, fenomenlerin bağımsız nesnelere karşı bağımsız özneler şeklinde ‘şeyleştirilmesini’ (reification) eleştirdi. Vasubandhu’ya göre, özne-nesne yapısı, sadece deneyimsel/fenomenal anları içeren ancak içerideki bir öznenin dışarıdaki nesneleri kavramasına benzer bir şeyi içermeyen bir nedensel ağın bilişsel olarak çarpıtılmasından oluşan, derinlerde yatan bir ön yargı olarak düşünülmelidir.

Daha aşina olabileceğimiz bir şekilde buradaki düşünceyi ortaya koymak gerekirse, zihnin bir şeye kendini kaybedecek derecede dikkatini verdiği durumlarda (absorption) – meditasyon, dans ya da yüksek derecede nitelikli performanslar sırasında- özne-nesne yapısının çökecebileceğini ve bizim varolan bir şeye dair saf bir his ile kalakaldığımızı düşünün. Fiziksel bir dünyada böyle fenomenal bir varlık nasıl mümkün olabilir? Bilim bu soru karşısında sessizdir. Fakat yine de, böyle fenomenal bir varlık olmadan, bilim mümkün değildir, çünkü varolan ve hissedebilen bir varlık, herhangi bir gözlem veya ölçümün mümkün olması için bir ön koşuldur.

Bilimsel materyalistler, bilimsel yöntemin deneyimin dışına çıkmamızı ve dünyayı olduğu gibi kavramamızı sağladığını iddia edeceklerdir. Şimdiye kadar açıkça söylediğimiz gibi, aynı fikirde değiliz; hatta, bu düşünme biçiminin bilimin yöntemi ve bu yöndemin uygulanışını yanlış bir şekilde yansıttığını inanıyoruz.

Genel olarak, bilimsel yöntemin işleyişi şöyledir. İlk olarak, insan deneyiminin üzerinde her zaman  anlaşmaya varamadığımız yönlerini; yani şeylerin nasıl göründüğü, nasıl bir tada sahip olduğu veya hissettirdiği gibi yönlerini bir tarafa bırakıyoruz. Sonrasındaysa matematik ve mantık kullanarak, insan toplulukları tarafından değişmez ve objektif nesneler olarak ele aldığımız soyut, biçimsel modeller inşa ediyoruz. Bundan sonra algılayabildiğimiz ve manipüle edebildiğimiz şeyleri yalıtarak ve kontrol ederek olayların seyrine müdahale ediyoruz. Ardından gelecekteki olaylara dair hesaplamalar yapmak için bu soyut modelleri ve somut müdahaleleri kullanıyoruz. Son olaraksa, bu öngörülen olayları algılarımızla gözden geçiriyoruz. Tüm bu sürecin önemli bir bileşeni teknolojidir: bu prosedürleri standartlaştıran, algılama gücümüzü artıran ve olayları kendi çıkarlarımıza göre kontrol etmemize izin veren makineler ve teçhizatlarımız yani.

Kör Nokta, bu yöntemin bizim yalın gerçekliğe erişmemizi sağladığına inanmaya başladığımızda ortaya çıkar. Ancak deneyim bilimsel yöntemin her adımında mevcuttur. Bilimsel modeller, genellikle karmaşık bilimsel araçlarımızın uygun ortamı sağladığı gözlemlerden çıkarılmaktadır. Bunlar dünyadaki gerçek şeyler değillerdir, idealleştirmelerdir. Örneğin, Galileo’nun sürtünmesiz uçak modeli; bir güneş etrafındaki gezegenler gibi ölçülü yörüngelerde etrafında elektronları olan küçük, yoğun bir çekirdeğe sahip  Bohr atom  modeli; izole edilmiş nüfusların evrim modelleri – bunların hiçbiri doğada var olan fenomenler değildir, bilim insanlarının zihninde bulunurlar. Bunlar zihinden bağımsız varlıklar değil, soyut zihinsel temsillerdir. Gücünü test edilebilir tahminler yapmaya yardımcı olmak için kullanışlı olmalarından alırlar. Ancak bunlar da bizi asla deneyimlerimizin dışına götürmezler, çünkü iyi eğitimli gözlemciler tarafından gerçekleştirilen belirli türden algılama prosedürlerini gerektirirler.

Bu nedenlerle, bilimsel ‘nesnellik’ deneyimin dışına çıkamaz; bu bağlamda nesnel, belirli araçları kullanan bir araştırmacılar topluluğu tarafından üzerinde uzlaşılan gözlemler için geçerli olan bir kavram anlamına gelir. Bilim temelde; gözlemleme, hareket etme ve iletişim yeterliklerimize dayalı olarak, son derece rafine edilmiş bir insan deneyimi biçimidir.

Bilimin kusursuz derecede nesnel bir  “gerçeklik” ortaya koyduğu iddiası, bilimsel olmaktan ziyade teolojiktir.

Dolayısıyla, bilimsel modellerin olayların gerçekte nasıl olduklarıyla örtüştüğü inancı bilimsel yöntemin sonucunda ortaya koyulmuş olmaz. Bunun yerine, çoğu zaman tektanrılı dinlerde de görüldüğü üzere Tanrı’nın yaptığı gibi dünyayı kendi içinde nasılsa o şekilde bilmeyi istememiz yönündeki kadim bir dürtüden kaynaklanır, Bilimin kusursuz derecede nesnel bir  ‘gerçeklik’ ortaya koyduğu iddiası, bilimsel olmaktan ziyade teolojiktir.

Bu tür ‘saf gerçekçiliği’ hedef alan günümüzün bilim filozofları, bilimin teoriden bağımsız tek bir dünya resmine ulaşmadığını savunurlar. Aksine; kimyasal etkileşimlerden, organizmaların büyümesi ve gelişmesine, beynin dinamiği ve sosyal etkileşimlere kadar dünyadaki çeşitli fenomenler yaklaşık olarak başarılı bir şekilde kısmi modeller ile açıklanabilir. Bu modeller, her zaman gözlemlerimize ve eylemlerimize bağlıdır ve bunlar tarafından sınırlandırılmıştır.

Karmaşık sistem teorisi ve ağ bilimi alanları, bütünün parçalara indirgenmesinden ziyade bütüne odaklanarak bu iddiaları matematiksel açıdan daha hassas kılmaktadır. Karmaşık sistem teorisi, davranışı modellenmesi zor olan beyin, canlı organizmalar ve Dünya’nın küresel iklimi gibi sistemlerin incelenmesidir: Sistemin nasıl tepki verdiği duruma ve bağlama bağlıdır. Bu tür sistemler öz-örgütlenme, kendiliğinden örüntü oluşumu  (pattern-formation) ve başlangıç koşullarına hassas bağımlılık özelliklerini gösterir (başlangıç koşullarındaki çok küçük değişiklikler bile çok farklı sonuçlara yol açabilir).

Ağ bilimi; karmaşık sistemlerin öğelerini düğüm noktası olarak, aralarındaki ilişkiyi de bağlantı olarak modelleyerek karmaşık sistemleri analiz eder. Davranışı mikro düzeyde yerel etkileşimler yerine, ağ topolojileri  (düğüm noktası ve ilişki düzeni) ve küresel dinamikler açısından açıklar.

Bu perspektiflerden esinlenerek, Kör Nokta’nın ötesine geçme arayışında olan başka bir görüş öneriyoruz. Deneyimlerimiz ve ‘gerçeklik’ dediğimiz şey arasında girift bir ilişki vardır. Bilimsel bilgi, dünyanın, dünyadan ve deneyimlerimizden yola çıkarak oluşturduğumuz, sürekli olarak düzelterek daha iyi bir hale getirdiğimiz bir anlatısıdır. Deneyim ve gerçeklik arasındaki bu iç içe geçmişliği bir kere kavradığımızda bilim ve onun en zorlu sorunları yeniden, daha doğru bir şekilde, ortaya koyulabilir.

Şimdi başlarken bahsettiğimiz soruna, zaman sorununa ve İlk Neden’in varlığına dönelim. Birçok din, mitik yaratılış anlatılarında İlk Neden kavramından bahsetmiştir. Her şeyin nereden geldiğini ve nasıl ortaya çıktığını açıklamak için, mekan ve zamanın sınırlarını aşan mutlak bir güç veya tanrının varlığını varsayarlar. Birkaç istisna dışında, Tanrı ya da tanrılar evrendeki şeyleri kendi dışlarında var olan başka şeylerden yaratıp evrendeki şeyleri ortaya çıkarmaktadırlar.

Öte yandan; mitin aksine bilim, nedensel olarak bağlı bir olaylar zincirine başvuırmak zorunda olan kavramsal çerçevesiyle sınırlıdır. İlk Neden, Budist filozofların argümanlarıyla tanrısal bir ilk neden olması gerektiğini söyleyen Hinduların teistik görüşlerine karşı çıkarken işaret ettikleri gibi böyle bir nedensellikten açık bir şekilde sapmayı gerektirmektedir. Başka bir nedenin sonucu olmayan bir neden nasıl olabilir? Bir ‘İlk Neden’ fikri, tam anlamıyla bir nesnel gerçeklik fikri gibi, temelde teolojiktir.

Fizikçinin zamanı, anlamını bizlerin yaşadığı zaman deneyiminden alır.

Bu örnekler, ‘zaman’ın her zaman insani bir boyuta sahip olacağını göstermektedir. Hedefleyebileceğimizin en iyisi, Evren hakkında içeriden ölçebildiğimiz ve bildiklerimizle tutarlı olan bilimsel bir kozmolojik açıklama ortaya koymaktır. Bu açıklama hiçbir zaman kozmik tarihin nihai ve eksiksiz bir tasviri olamaz. Aksine bu açıklama sürekli olarak kendi kendini düzelten bir anlatı olmalıdır. ‘Zaman’ bu anlatının bel kemiğidir; hikayeyi anlamlı kılmak için zaman deneyimimiz gereklidir. Bu anlayışla, fizikçinin ikincil olan zamanı, yalnızca doğal dünyada gözlemleyebildiğimiz ve ölçebildiğimiz değişiklikleri tasvir etmek için kullandığımız bir araçmış gibi görünmektedir. O halde fizikçinin zamanı, anlamını bizlerin yaşadığı zaman deneyiminden alır.

Artık üç bilimsel muammamızın – maddenin doğası, bilinç ve zaman – taşıdığı derin önemi daha iyi anlayabiliriz. Hepsi Kör Nokta’nın ve bilim hakkındaki düşüncelerimizi yeniden şekillendirme ihtiyacımızın göstergesidir. Sadece dışımızdaki fiziksel şeylere odaklanarak gerçekliği anlamaya çalıştığımızda,  bunların işaret ettiği deneyimlerimizin izini kaybederiz. Gerçekliğe dair en derin bilmeceler tamamen fiziksel terimlerle çözülemez, çünkü hepsinde denklemde deneyimin kaçınılmaz varlığı söz konusudur. Deneyim dışında ‘gerçekliği’ yorumlamamızın bir yolu yoktur çünkü ikisi her zaman iç içe geçmiştir.

En nihayetinde Kör Noktayı ‘görmek’, mutlak bilgi yanılsamasından uyanmaktır. Aynı zamanda, kendimizi hem doğanın bir yansıması, hem de doğanın kendisini anlama yolu olarak gördüğümüz yeni bir bilimsel kültür yaratabileceğimiz umudunu benimsemektir. İnsanlığın gelecek bin yılda serpilip gelişmesi için bu duyarlılıktan beslenen bir bilime ihtiyacımız var.

Adam Frank & Marcelo Gleiser- “The blind spot”, (Erişim Tarihi: 12.08.2020), Erişim Kaynağı: https://aeon.co/essays/the-blind-spot-of-science-is-the-neglect-of-lived-experience

Çevirmen: Gökçe Yetkin

Çeviri Editörü: Berat Mutluhan Seferoğlu

Akdeniz Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisi. Distopya, bilim-kurgu, dil ve varoluşçuluk felsefesi, cinsiyet kuramları, gerçeklik-sonrası dönem üzerine okuyor ve araştırıyor. Ayrıca, fotoğrafçılıkla ilgileniyor. Işığa duyarlı. Platon'a rağmen şiirde ısrarcı.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Hafıza Araştırması Yeni Bir Dil Öğrenmenize Nasıl Yardımcı Olabilir? - Angela Grant

Sonraki Gönderi

Toprağın Sözü - Mark Vernon

En Güncel Haberler Analitik Felsefe

Etik Egoizm – Nathan Nobis

Bencillik sıklıkla ahlaki bir bozukluk olarak değerlendirilir ve bencil eylemlere genellikle yanlış hükmü verilir. Ancak bazen