Para ve Ahlak – Alex Mayyasi

//
538 Okunma
Okunma süresi: 12 Dakika

Borç vermek tarih boyunca bir tabu idi. O halde faizcilik nasıl oldu da bir günah olmaktan çıktı ve saygın bir finansal meslek haline geldi?

Bir bankacı ve bir ilahiyatçı kötü bir fıkranın başlangıcı gibi geliyor. Ama David Miller için bu sadece bir iş tanımı. 16 yıl boyunca finans ve iş alanında çalıştıktan sonra Miller teolojiye döndü ve 2003 yılında Princeton İlahiyat Fakültesinden doktorasını aldı. Şimdi iş etiği profesörü ve Princeton Üniversitesi inanç ve çalışma girişimi Direktörü. Araştırması; Hristiyanlık, Yahudilik ve İslam üzerine odaklanıyor. Öğrencilerinin Miller’ın imza dersi için uydurdukları isim ise ‘Ruhunuzu Satmadan Nasıl Başarılı Olursunuz’

2014 yılında Citigroup bankası onunla iletişime geçti. Banka, mali krizden sonra ardışık skandallar ve bir kamu güvensizliği dalgası tarafından hırpalanmıştı, bu yüzden Miller’ı çağrı üzerine çalışacak bir ahlakbilimci olarak işe almak istedi. Miller bu teklifi kabul etti. Bankacılara yasayı takip etmeyi tavsiye etmek yerine – Miller’ın yetersiz olduğunu düşündüğü bir yaklaşım – onlarla felsefe hakkında konuşuyor. Şaşırtıcı bir şekilde, Miller bankacıları ve iş alanındaki liderleri başa çıkması zor insanlar gibi bulmadı. Birçok kişi iyi şeyler yapmak istediğini itiraf ediyor.

Miller bana, “Sıklıkla bir yönetici ile öğle yemeğine çıkarım ve bana, ‘en şu Tanrı işiyle mi ilgileniyorsun?’ derler. Ve sonraki saati etik, anlam ve amaç hakkında konuşarak geçiririz. Yani ilgi olduğunu biliyorum.” dedi. Finans alanındaki insanların bilgelik hakkında, kaynağı ne olursa olsun, konuşmasını istiyor. Bu gelenekleri ve düşünürleri görmezden gelmenin, endüstrinin çoğunluğunun yapmaya yatkın olduğu gibi, ‘at gözlüğü takmak’ olduğunu söylüyor.

Bugün, bir ilahiyatçıyı dinleyen bir bankacı bir merak, bir kategori hatası gibi görünüyor. Ancak tarihin birçok yerinde bu tür bir diyalog normdu. Yüzlerce yıl önce, Avrupa’da modern finans ortaya çıktığında, tefeciler İncil’in öğretilerini giderek daha karmaşık hale gelen bir ekonomiye nasıl uygulayacakları konusunda din adamları ile tartışmalara yanıt olarak davranışlarını düzeltti. Borç vermek uzun zamandır ahlaki bir mesele olarak kabul ediliyor. O halde bankacılar nasıl ve ne zaman yaptıkları işi ahlaki açılardan görmeyi bıraktı?

1200’lerin başında, Fransız kardinal Jacques De Vitry, rahiplerin vaazlarında kullandıkları ahlak hikayeleri olan bir seçmeler koleksiyonu yazdı. Bir hikayede, ölen bir tefeci karısını ve çocuklarını miraslarının üçte birini boynuna asmaya ve onunla birlikte gömmeye yemin ettirir. Ailesi söylendiği gibi yapar. Ancak, de Vitry’nin yazdığına göre ailesi daha sonra parayı almak için mezarı açtıklarında şeytanların ölü adamın ağzını kırmızı sıcak sikkelerle doldurduğunu görüp dehşet içinde kaçar.

De Vitry’nin dünyasında; tefeci, iblisler tarafından kirletilmeyi hak etti çünkü verdiği borçlardan faiz alarak faizcilik günahını işlemişti. De Vitry, faiz oranının yüksek ya da düşük olup olmadığını umursamadı çünkü kilise bir sentlik faizi bile kötü olarak görüyordu. Bu tiksintinin kökeni oldukça eskiye dayanır ve kültürler arasıdır. Eski Hindistan’da Vedik hukuku tefeciliği kınamıştı ve Antik Mezopotamya’dan Antik Yunan’a kadar yöneticiler faiz oranlarına üst sınır koymuştu. Politika’da, Aristoteles faizciliği ‘paradan paranın doğuşu’ olarak nitelendirdi ve paranın kısır olduğu ve ‘doğurmaması’ gerektiği için faizciliğin doğal olmadığını iddia etti.

Yahudi-Hristiyan dinleri tefecilik tabusunu pekiştirdi. Eski Ahit şöyle der:

‘Başka bir İsrailli kardeşinizden faiz almayın’’

ve Luke Kitabı şöyle öğütler:

Düşmanlarınızı sevin: Karşılığında hiçbir şey beklemeden iyilik yapın ve borç verin.’

4. yüzyılda, Hristiyan konseyleri uygulamayı kınadı ve 800 yılında İmparator Charlemagne yasağı yasa haline getirdi. Orta Çağ’da tüccar ve bankacıların hesapları sık sık kârları üzerinde acı ifadeleri içerir. 14. yüzyılın İlahi Komedya’sında, İtalyan şair Dante Alighieri tefecileri Cehennemin yedinci katına koydu; Dante tarafından ayrı tutulan biri olan Padovalı bankacı Reginaldo Scrovegni’nin oğlu, ailenin günahlarını çıkarmak için Giotto tarafından fresklerle boyanmış bir şapeli komisyon olarak aldı. Takip eden yüzyıllar boyunca, Medici’ler gibi diğer İtalyan Rönesans ailelerinin hayırseverlik ve himayesi, kısmen faizcilikten para kazandıkları için duydukları suçluluğa dayanıyordu.

Borç vermeye olan kötü bakış 1500’lü yıllarda da devam etti. Bunu anlamak için bir bankanın verdiği borç için yüzde 5 faiz oranı uyguladığı fikrine olan tepkinizi düşünün. Bir sorun yok, değil mi? Şimdi bunu annenizin size aynı şartlarda borç vermesiyle karşılaştırın. İncil zamanlarında, tipik borç verme durumu ikinci olaya benziyordu – bu bir uzak mesafeli bir işlem değildi, aksine zengin bir adam tarafından talihsizlik yaşayan ve gidecek başka hiçbir yeri olmayan bir komşuya verilen hayırsever bir borçtu. Erken Orta Çağ Avrupa’sı boyunca, yerel kilise ya da zengin bir aile genellikle sermayenin tek kaynağı oldu, özellikle büyük ticaret merkezleri dışında. Birçok köylü bir manastırdan ipotek alarak topraklarını satın aldı. Kredi piyasaları ve sigorta olmayan bir dünyada, faiz işlemek bir arkadaşı veya bir aile üyesini gasp etmek gibi hissettiriyordu.

Borç: İlk 5.000 Yıl (2011) (Debt: The First 5,000 Years) kitabında, antropolog David Graeber, paranın ortaya çıkmasından önce, bir topluluk içindeki ekonomik yaşamın bir karşılıklı borçlar ağı olduğunu savunuyor. İnsanlar çıkarcı bireyler olarak davranmadılar – en azından tek bir işlem açısından değil; daha ziyade, yiyecek, kıyafet ve lüksleri paylaşır ve karşılarındaki insanların bu iyiliği geri ödeyeceklerine güvenirlerdi. Borç ve kredinin bu kökenlerini – birbirlerine güvenen insanlar arasında karşılıklı yardım sistemi olarak – göz önüne aldığımızda, pek çok kültürün faizi ahlaki olarak yanlış olarak görmesi şaşırtıcı değildir.

Dahası, ekonomist José Scheinkman ve Edward Glaeser’in belirttiği gibi, tefecilik yasaları da eşitsizliği azaltan bir tür sosyal sigorta görevi gördü. Faiz bindirmek (özellikle fahiş faiz) kınandığından, fakir insanlar acil durum kredilerini oldukça ucuza alabildiler ve zenginler servetlerini kolayca ve pasif olarak daha fazla servete dönüştüremediler. En azından ana fikir buydu – ancak, insanlar genellikle tefecilere ya da kelimenin tam anlamıyla borç verdikleri için şeytanlaştırılan zengin yahudilere yöneldiler.

Borç, hem hükümdarlar hem de Papa’nın finanse etmesi gereken savaşlar için gerekli hale geldi

Bazı tarihçiler ve ekonomistler tefecilik tabusunun gerçeklikten daha çok bir oyun olduğunu ileri sürdüler. Zengin sınıfın çoğunlukla yasağı göz ardı ettiğini iddia ediyorlar – özellikle üst sınıftan yüksek seviyelerde bağış istendiği için değil. Tüccarlar ve bankacılar, faiz ödemelerini gizlemek için birçok taktiğe sahipti; bunlardan birisi, tarafların gelecekte mal alımı için aşırı pahalı bir döviz kuru kullanmayı kabul etmeleriydi. Ya da borç verenler faizsiz krediler yaptı ancak bunun yerine borçlu işinden elde edilen karın bir kısmını vaat etti. (Bu bir yasal boşluktu ama bankacılar faizlerini verdikleri kredi borç alanların işine yararsa alabiliyordu.)

Bu arada, Katolik kilisesi bir tutum değişikliğinin tohumlarını ekmede kendi rolünü oynadı. 13. yüzyılda kilise Araf konseptini oluşturdu – kutsal kitapta sağlam bir temeli yoktu ancak her gün tefecilik günahını işleyenler için güven vericiydi. Ya Paran Ya Canın: Orta Çağ’da Ekonomi ve Din (1990) (Your Money of Your Life: Economy and Religion in Middle Ages) kitabında tarihçi Jacques Le Goff “Araf Hristiyanlığın tefeciler için çıkardığı cezbedici yalanlardan sadece bir tanesiydi.” diye yazdı. “Cehennemden kaçma umudu, Araf sayesinde tefecilerin 13. yüzyıl ekonomisini ve toplumunu kapitalizme doğru yöneltmesini sağladı.”

Kardinal de Vitry gibi din adamları vaazlarında tefeciliğe ateş kusarken bile, kilisenin kendisi giderek borç para almaya istekliydi. Borç hem hükümdarlar hem de Papa’nın finanse etmesi gereken savaşlar için gerekli hale gelmişti. Avrupa’nın ilk gerçek özel Bankası, 1100’lerde Haçlı seferlerinde savaşan Katolik bir askeri düzen olan Tapınak Şövalyeleri tarafından kuruldu. Şövalyeler Kutsal Topraklara seyahat eden yolcuları korudu ve bu koruma, yolcuların Avrupa’da para yatırmasına ve Kutsal topraklarda geri çekmesine izin vererek fonlarını korumayı da içeriyordu. Zamanla Tapınakçılar daha geniş bir finansal hizmet yelpazesi sundu; kredilerinden biri taç Mücevherlerini teminat olarak görüyordu. Tapınak Şövalyeleri 1312’de dağıldı ancak diğer bankacılar 1500’lü yıllara kadar borç verme uygulamasını genişletti. Bu zamanlarda tüccarlar Avrupa çapındaki fuarlarda iş borçlarını alıp satıyorlardı.

Sonunda krallar, politikacılar ve iş adamları tefeciliği toptan kabullendi ve Kilise bunu görmezden geldi. 1462’de İtalya’daki Fransisken rahipleri, Avrupa’ya yayılmaya devam eden ilk kâr amacı gütmeyen rehinci dükkanını veya monti di pietàyı (‘dindarlık bankaları’) kurdu. Amaçları Rönesans İtalyasındaki bir Grameen Bankası gibi olmaktı – çaresiz borç taleplilerini gasp eden tefecileri yerinden edecek olan son kredi mercii. Papa, faizli kredilere etkin bir şekilde izin verilene kadar, daha fazla finansal araç türünü onaylamaya devam etti.

Birçok yasal boşluğa ve istisnaya rağmen, tefecilik yasaları hala dişli yasalardı. Ekonomi tarihçisi Sydney Homer ve Richard Sylla, Faiz Oranları Tarihi’nde (2005) (A History of Interest Rates) ‘Kilisenin geniş çaplı yasağını, yalnızca partizanlar tarafından saygı duyulan, rahat bir şekilde uygulanan ve umursamazca kabul edilen bir tür Volstead yasası olarak görmek bir hata olur.’’ şeklinde yazdılar.’ Peki neden tefecilik yasağı ortadan kayboldu?

Bir yorum bunun sadece bir dogma olduğu üzerine. Tıpkı güneşin Dünya etrafında döndüğü inancı gibi Katolik kilisesinin parçalanıp otoriter gücünü kaybetmesi ile ortadan kayboldu. Ekonomist Robert B. Ekelund ve Robert F. Hébert Kilise’nin temel ürünü Kurtuluş olan bir iş gibi düşünülmesini ileri sürdü. Katolik Kilisesi Avrupa’da bir tekel olduğunda, din adamları yüksek fiyatlarla kurtuluşu ‘satabilirdi’ – katı yasaklar ve satın alınan ‘zevkler’ de dahil olmak üzere, faizci günahkârlar affı satın alabilirlerdi. Ancak 1500’lerde, Reform sırasında, Martin Luther gibi ilahiyatçılar bu uygulamaları kınadı. Rahiplere aracı olarak güvenmeyen Tanrı ile daha doğrudan bir ilişkiyi savundular ve Protestanlık gibi yeni Hristiyan hareketleri kurdular. Ortaya çıkan etki bir tekeli alt eden yeni bir şirket etkisiydi. Hristiyan mezhepler destekçiler için rekabet ettiler. Bu durum inanç tabanlı olarak birbirlerini “dibe sürüklemelerine” yol açtı. Ve itibarlarını artırmak için mezhepler destekçilerinden daha az talepte bulunmaya başladılar – bu da tefecilik konusundaki tutumlarını zayıflatmak anlamına geliyordu.

Tefeciliğin neden daha az günahkâr hale geldiğine dair başka bir görüş daha var: Ekonomik gelişme sonucunda böyle bir takasa değmeyeceği kanısına vardılar. 16. yüzyıl Avrupa’sında, ekonomi yerel tarımdan Floransa gibi ticaret merkezlerine kayıyordu. Küresel genişleme, Güney Amerika’dan gelen altın enflasyona neden olsa bile, kredileri ve yatırımları daha karlı hale getirdi. Bu koşullarda, Scheinkman ve Glaeser’in iddia ettiği gibi, borç vermemek için fırsat maliyeti daha da arttı.

Buna ek olarak bankacılığın yayılması, komşular arasındaki kişisel bir işlemden krediyi rekabetçi, kişisel olmayan bir pazara dönüştürdü. Tefecilik Fikri’nde (1949) (The Idea of Usury), sosyolog Benjamin Nelson, bu kurumsal değişimin Avrupalıların Reformasyon sırasında borç vermeyi daha olumlu şekilde görmeye yönlendirdiğini savundu. Luther tefecilik hakkında özellikle yoksullara faiz uygulayanları kınayan kısımları başta olmak üzere İncil pasajları çevirdi, İncil’in eli açık olmayı söylediğini gösterdi. Luther, faizcilerin ‘kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma’ prensibini ihlal ettikleri zaman – yani, dönüşünde başkaları tarafından aynı muameleyi görmek istemediklerinde – günah işlediklerini yazdı. Bu tüccarların ve varlıklı ailelerin birbirlerine faiz uygulamasına olanak sağladı. Luther, Hristiyanlardan borç vermektense ihtiyacı olanlara sadaka vermelerini istedi – ama yine de yüzde 5’in altında olan faizleri kabul etti.

Biz de finans için bu ahlaki yaklaşımdan kurtulmalı mıyız? Faiz ödemeleri olmayan bir dünya, az miktarda insanın üniversiteye gitmek, bir ev satın almak veya bir iş kurmak için ihtiyaç duydukları paraya erişebileceği bir dünya olacaktır. Fransız Reformasyon lideri John Calvin, vatandaşlarının selden dolayı Cenevre’ye gelen Protestan mültecilerden yararlanmak için fiyatları yükseltmesinin ahlaksız olduğunu düşündü; ancak, dalgalı fiyatlandırmanın Yeni Yıl arifesinde daha fazla uber sürücüsünü çalışmaya itmesi gibi, yüksek fiyatların da ürünlerin ihtiyaç olduğu konuma gitmesi için bir sinyal olarak çalıştığını biliyoruz.

Ama bu hikayenin tamamı değil. Borcun yükselişi, kısaca kilisenin kaçınılmaza boyun eğmesi değildi. Ruhban sınıfının üyeleri tefeciliğin saygın olmasına yönelik bir zihniyet yaratmak için aktif bir rol oynadı.

Skolastikler, arz ve talebin gücünü anladı ve adil fiyatın piyasa fiyatı olduğunu savundu

1100’lerden 1500’lere kadar, Skolastik olarak bilinen din adamları, kredilerin gerçekten günahkâr olup olmadığını tartıştılar. Skolastikler günlerinin aydınlarıydı. Paris, Köln, Viyana ve Avrupa’daki diğer üniversitelerde Roma hukuku, Yunan felsefesi ve Arap bilimi okuyorlardı ve aralarında Thomas Aquinas gibi bilgeler vardı. Avukatlar gibi kılı kırk yararak yazıyorlar ve düşünüyorlardı. Ancak kuru tona rağmen, Skolastiklerin söyledikleri, şaşırtıcı bir şekilde modern ekonomistler gibi gelebilir. Fiyatların üretim maliyetini yansıtması gerektiğine inanan önceki nesil düşünürlerin aksine, birçok Skolastik arz ve talebin gücünü anladı ve adil fiyatın piyasa fiyatı olduğunu savundu. Bir tezde, önde gelen İtalyan Skolastik kardinal Thomas Cajetan, bankacıların faiz ödemelerini şişirilmiş döviz kurlarında nasıl sakladıklarının etiğini analiz etti. 2006 yılında bir kardinalin kredi temerrüt takası hakkında detaylı bir şekilde yazmasına eşdeğerdi.

Skolastikler ayrıca iş riskleri almanın değerini de kabul etti. Birçoğu ticari borçların elde edilen karın bir kısmıyla ödenmesini kabul etti. Girişim başarısız olabileceğinden ve güvence olmadığından paranın geri dönüşü garanti olmadığı sürece tefecinin faiz almayı hak ettiğini söylediler. Bazı din adamları da para ödünç veren insanların diğer karlı girişimlere yatırım yapamadığını fark etti. Bu, faize izin vermek için çok modern bir gerekçedir: fırsat maliyeti. Borç para vermenin fiyatı, kaçan başka bir karlı yatırım fırsatını yansıtır.

Skolastikler finansmanı ciddiye aldı ancak her zaman adalet ve doğal hukuk alanlarına bağlı olarak gördüler. Aquinas, modern bir ekonomist gibi olanakları en üst düzeye çıkarmak ya da kişisel çıkarları kanalize etmek gibi sınırlı sorularla ilgilenmiyordu. Aquinas ve meslektaşları, serveti dağıtmanın adil yolunu ve ekonomik değişimlerin adil olmasını nasıl sağlayabileceklerini bilmek istiyordu. Örneğin Summa Theologica‘da (1265-74), Aquinas, paranın ‘ doğal sonu’ veya amacının değişim olduğunu savundu. Mal ve hizmet alışverişini kolaylaştırmak yerine para kazanmak için para kullanmanın doğal yasayı ihlal ettiğini savundu. Bir içkiyi veya buğdayı bu gıdaları tüketme hakkından ayrı olarak satmak gibiydi tıpkı – aynı şeyi iki kere satmak gibi. “Verilen borçtan faiz almak kendi içinde adil değildir çünkü var olmayan bir şeyi satmak demek ve bu adaletin aksine açıkca bir eşitsizliktir.” diye yazdı Aquinas.

Skolastiklerin ve diğer dini liderlerin düşüncesi pek takdire şayan değildi. Bazı din adamları İncil’in gerçek sözlerinden vazgeçmeyi reddetti ve diğerleri tefeciliği kınamak için anti-Semitizme başvurdu. Ancak konuşmaları, etik, borç, enflasyon, yüksek finans ve tekellerin dolanması hakkında en üst düzeyde akademik ve din düzeyinde bilinçli ve etkili bir tartışmayı temsil ediyordu. Bu tür şeyler bugün nerede?

Skolastikler anlaşmazlıklarını asla çözmedi. Bunun yerine, etik ve finans konusunda yeni otoriteler yerlerini aldı. 20. yüzyılda neo-klasik ekonomi yükseldiğinde; ekonomi, bireysel çıkarın ve teşviklerin sözde bilimsel çalışması haline geldi – tıpkı biyologların arıların “ahlakını” ya da mühendislerin su kemerinin “ahlakını” yargılamadığı gibi, ekonomistlerin piyasadaki aktörler üzerinde yargıda bulunmadığı bir alan.

Tabii ki, insanlar bugün finans etiğini tartışıyorlar. Bankacıların kazançlı bonusları hak edip etmediğini tartışıyoruz, banka kurtarmalarının ahlaki tehlikesinden endişe ediyoruz, başarısız olacağını bildikleri finansal araçları satan bankacıları kınıyoruz. Fakat ekonomi dilinin çok fazla ahlaksız olduğu ve herkesin kendi dar çıkarları doğrultusunda hareket ettiği varsayımına dayandığı için, finanstan adil sonuçların talep edilmesi savaştan adil sonuçlar beklemek gibi geliyor. Finans ve borcun ahlaki işler olduğu içgüdüsünü kaybettik, ki bu da Skolastiklerin anladığı bir şeydi.

Halk, bankacıları etik başarısızlıkları nedeniyle eleştiriyor ancak bankacılar da etik otoritelerimiz tarafından ihmal edildi.

Peki Skolastikler modern finanstan ne çıkarırdı? Bir ailenin birikimlerini ne kadar verimli bir şekilde üretken bir kullanım bulmasını överler miydi? Yoksa gelişmekte olan ülkelerin zenginlerden daha fazla borç almak için nasıl ödeme yaptığını kınarlar mıydı? Bankalarımızın uluslararası ulaşımına hayret ederler miydi? Ya da yoksul insanların, zenginlerin ücretsiz olarak aldıkları hesabı kontrol etmek gibi bankacılık hizmetleri için nasıl ödeme yaptıklarını kınarlar mıydı?

Büyük bir bankanın Miller gibi bir ilahiyatçıyı işe alması çok garip olmamalı; garip olması gereken şey bizim bunu garip bulmamız. Asıl garip olan bizim serbest piyasa ve hissedar değeri konusundaki modern konuşmamız. Miller bankacılar ve yöneticilerle konuştuğunda, ona genellikle kilisede veya sinagogda öğrendikleri şeyin iş yerinde yeri yokmuş gibi hissettiklerini söylüyorlar. Eski iş arkadaşlarına seminer için ayrıldığını söylediğinde bile “iş” kelimesini kullanmaktan utanıyordu.

Ancak ne laik ne de dini otoriteler, yaptıklarını bir tür etik geleneğe bağlamaya çalışan bankacılara çok fazla rehberlik sunmuyor. Miller, seminerler ve İlahiyat okullarında ekonomiye ve pazara yönelik tam bir dikkat eksikliği olduğunu söylüyor. ‘Din adamları ön sayfalardaki en son kurumsal aşırıya taş atmak için hızlı olabilir’ ‘dedi, ‘ama çok yapıcı bir iş yok.’ Halk bankacıları etik başarısızlıkları nedeniyle eleştiriyor, ancak bankacıların kendileri de etik otoritelerimiz tarafından ihmal edildi.

Finans dünyasında etiğin yerini geri almak isteyenler birkaç bin yıllık bir temelin üzerine inşa edebilirler. ‘Aristoteles, Kant, Bentham sunacak ilgi çekici bir şeyleri olmayan ölü insanlar mı? Yoksa bir şeyler biliyorlar mıydı?’ diyerek düşünceye dalıyor Miller. ‘Ekonomimiz onlar için tanınmaz olabilir. Ancak sorular hala alakalı.’


Alex Mayyasi- “Of money and morals”, (Erişim Tarihi:04.11.2020), Erişim Kaynağı: https://aeon.co/essays/how-did-usury-stop-being-a-sin-and-become-respectable-finance

Çevirmen: Yahya Köseoğlu

Çeviri Editörü: Can Kalender

Ankara Başkent üniversitesinde ingilizce mütercim tercümanlık bölümünde okuyor. Çevirinin her alanıyla özellikle edebiyat çevirisi ile ilgileniyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

'Ehvenişere' Oy Vermek Ne Zaman Etik Olur?- Robert Simpson

Sonraki Gönderi

Ulusal IQ ve Çeşitli Göstergelerin Korelasyonları (Lynn & Vanhahen, 2012) - Talha Gülmez

En Güncel Haberler Analitik Felsefe