Primatlaşan Bireyler: Artılar ve Eksiler – Steve F. Sapontzis

2 Okunma

Bu çalışmada beraber yer alacağım önemli insanların kimler olduğuna bakarken, yeterli bir katkıda bulunabilmek için ne yazmam gerektiğini düşünmek zorunda olduğumu fark ettim. Paola Cavalieri şempanzeler ve ‘insan hakları’ hakkında kısa bir makale yazmam için benimle iletişim kurduğunda, ‘kişilik’ kavramı düşüncelerinde ahlak felsefesindeki konumu gibi önemli bir yer kaplıyordu. Bu kavram Dünya Primat Hakları Bildirgesinde karşımıza çıkmasa da, bununla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Kişilik hakkındaki tartışmalar entelektüel bir peşin hüküm diyebileceğimiz bazı varsayımlara yönlendiriyor bizi. Primatlara yönelik ilginin de temelini oluşturan bu varsayımları ahlaki olarak irdelenebilir buluyorum. Bekleyeceğiniz gibi söyleyeceklerim de bu konu hakkında olacak; çünkü her çalışmada benim gibi sinir bozucu birine ihtiyaç vardır diye düşünüyorum. Ayrıca primatlarla kurduğumuz bağlarda, insan ilişkilerinde dikkate aldığımız aynı temel ahlaki prensipleri gözetip gözetmememiz gerektiği sorusuna ‘evet’ veya ‘hayır’ olarak cevap vermemizi sağlayacak birtakım düşüncelerim de var. Bu teorik noktalardan bahsettiğime göre, tartışmaya, biraz bağlamın dışına çıkarak, ekleyeceğim bazı politik yorumlarla dahil olacağım.

Türcülüğü Tekrar Düşünmek – İnsanların Entelektüel Eğilimleri

Önce ‘kişilik’ hakkında ne düşündüğümüzü soralım. Primatların birey olduğunu söylemek, kulağa garip geliyor olmasına rağmen, mantıklı diyebilir miyiz?

Birey kelimesinin hem betimleyici hem de niteleyici iki anlamı vardır. Bu kelime niteleyici anlamıyla kullanılırsa, hakları ahlaki ve yasal edimler yoluyla korunan bir varlığı ifade etmektedir. Ahlakın ve yasaların gösterdiği üzere biz, yine bu ikisini temsil eden bireyler olarak, yalnızca adil olmalıyız: Kant’ın da ifade ettiği gibi, sadece öznel bir tatmin arayışı doğrultusunda hareket etmememiz gerekir. [1] Başka bir çalışmamda da incelediğim gibi, hakları (veya bir diğer deyişle hisleri) olan her varlığı, bireyin bu niteleyici anlamı içinde ele almamız gerektiğini düşünüyorum. [2] Hayvanların özgürlüklerini kazanmaları, tamamen bununla ilgili.

Vardığım sonuç için söyleyeceklerimiz ahlakın hedef odaklı olduğu, bu hedefin de yaşanan acıları ve hayal kırıklarını azaltıp mutluluğu ve tatminkarlığı arttırarak, adaleti ve saygıyı daha yaygın hale getirerek, iyilik ve tarafsızlık gibi erdemlerin daha görünür olmasını sağlayarak dünyayı iyi bir yer haline getirmek olduğu şeklinde devam edebilir. Ancak hayvanları istismar etmeye devam ettikçe bu ahlaki hedeflerimizden de vazgeçmiş oluyoruz. Düşündüğümüz zaman fabrika hayvancılığı, kürkçülük ve hayvanlara yönelik diğer sömürülerimiz, ahlaki hedeflerimizin aksine acıların yaşanmasına neden oluyor. Bir ihtimalle daha rahat edeceğiz diye sorumluluklar yüklediğimiz ve acı çekmelerine neden olduğumuz hayvanlara yönelik kullandığımız orantısız güç, onların üstündeki hakimiyetimizi genişletip güçlendirmemize, varlıklarını unutmaya başlamamıza neden oluyor – hedeflediğimiz şeyin tam karşıtına. Son olarak da acı çeken hayvanlara duyulan merhameti öteleyip ‘aşırı duyarlılık’, ‘aşırı hassaslık’ gibi küçük düşürücü nitelikler yakıştırarak ve çocuklarımız hayvanlarla uğraşmayı, onları avlamayı ve kesmeyi öğrenirken şefkat gibi duyguları göz ardı etmelerine neden olarak, sahip olduğumuz erdemleri bir yere hapsediyoruz – yine ahlaki hedeflerimizin tam tersi yönünde bir sonuca varacak şekilde. Neticede, dünyayi ahlaki bakımdan daha iyi bir yer yapmanın yolu, acıyı da mutluluğu da hissedebilen varlıkları istismar etmeyip, daha adil ve erdemli davranmaktan geçiyor.

Ne var ki, birey kelimesinin niteleyici ve insanı tanımlamak için kullanılan betimleyici kullanımları arasındaki anlam farklılıklarını dikkate almama gibi bir eğilim söz konusu; hayvan hakları savunucuları arasında bile. Tom Regan gibi bazı yazarlar, yalnız zihinsel olarak daha gelişmiş olan hayvanların sömürülmeye karşı haklarını savunabileceklerini öne sürüyor. [3] Peter Singer gibi yazarlar da Regan’ın görüşünü devam ettirerek, bu hayvanların hayatlarının, daha az gelişkin olan diğer hayvanlara göre daha değerli olduğunu söylüyor. [4] Bu aydınlar kendileri için genel eğilimleri gözetseler de bu yargıları, J. Baird Callicott gibi hayvan haklarının da insan-merkezli değerlendirmeye tabi olması gerektiğini [5] söyleyen yazarların eleştirilerine yol açıyor. Ancak bu eleştiriler de, hayvan hakları savunucuları ve insan merkezci şövanistlerin bakış açılarının aynı düzlemde olduğu gerçeğini barındırıyor.

Bakıldığında hayvan hakları, primatların davranışları ve yüz ifadeleri hakkındaki çalışmalar yukarıda bahsettiğimiz genel eğilimi devam ettiriyor. Primatlar üstünde yapılan deneylerin yanlış olduğuna yönelik çağrılar yapılıyor çünkü genetik olarak bize çok yakınlar ya da bizimkine çok benzeyen bir zekaları var. Ancak açıkça görüldüğü gibi bu ifade insan merkezci görüşü koruyup, sadece eşsiz bir yaşam formu olmadığımız bilgisini eklemekle yetiniyor.

Türümüzün genel yaklaşımını reddetmek – türcülüğü geride bırakmak – aydınlarımızın görüşlerini de reddetmemizi gerektiriyor (en azından yaşamın değeriyle ilgili ölçütlerini ve kişilik kavramının niteleyici anlamını). Bu da ancak ahlaki anlayışımızı, primatların yanında balinalar gibi zeki hayvanları da kapsayacak şekilde genişleterek başarabileceğimiz bir şey. Değer kıstaslarının temelini yalnız insanı ilgilendiren şeylerin oluşturmadığını idrak etmenin yanında, dünyadaki en zeki varlıklar olduğumuzdan dolayı en önemli varlıklar olduğumuzu da düşünmeye meyilli olmamıza rağmen, bu kıstasların insandan ayrı bir şekilde var olduğunu fark etmemiz gerekiyor.

Kanımca, hisler tarafından belirlenen değer ölçütleri, pek de popüler olmayan bu dünya görüşüne ihtiyacı olan temeli sağlayabilirler. Böyle bir görüş haz, acı, tatmin, üzüntü, mutluluk, heyecan ve bunalım gibi duyguları, değerin belirleyicisi olarak ele alacaktır. Bahsettiğimiz duygular olmaksızın ancak doğrular ve tanımlardan bahsedilebilir; ya da başka bir deyişle maddesel ve kavramsal oluşlar ve değişimler. Buruşturup çöpe attığınız bir kağıt parçasını düşünün. Çöpün içinde biraz açılacak ve konumu değişecektir. Dikkat ederseniz bu esnada poşetin hışırtısını da duyabilirsiniz ancak dikkat etmediğinizde çöpün içinde olup bitenin hiçbir önemi olmayacaktır. Bu değişimler, oluşlar ancak duygularla beraber bir önem arz edebilir; acı, tatmin, haz, üzüntü, heyecan, bunalım dolu bir dünyanın bize kattığı ya da bizden aldığı şeyler haline gelerek. Kağıt çöp kutusundan dışarı da düşebilir ve onu tekrar atmanız gerekir. Bu sizin için uğraştırıcı olsa da, böylece bir değer kazanmış olacaktır.

Hisler, insana özgü olmadıkları gibi, insansı hayvanlara da özgü değillerdir. Davranışsal ve psikolojik çalışmalar balıklar, sürüngenler, hatta kuşlar ve diğer memelilerin bile hislerinin bulunduğuna işaret etmekte. Ayrıca daha gelişkin bir zekaya sahip olan varlıkların, daha az gelişkin olanlara göre nicelik bakımından daha fazla duyguya sahip olduklarına inanmak için geçerli bir nedenimiz de yok. Ahlaki değerlerin, mutluluğun nitel ve nicel özelliklerinden çıkarsanabileceğini düşünen Jeremy Bentham, hisleri değerlendirmek için yedi kriter belirlemiştir: yoğunluğu, sürekliliği, kesinliği, kapsayıcılığı, saflığı, diğer hislerle benzerlikleri ve sonuçları. [6] Daha gelişkin varlıklar daha farklı hislere sahip olsalar dahi, daha az gelişkin canlılar daha az sayıda duyguyu, daha yoğun ya da daha sürekli bir şekilde hissedebilirler. Bir dahaki sefere sahile ya da parka gittiğiniz zaman etrafınıza bakın ve kimin daha mutlu göründüğüne veya geçirdiği zamandan daha fazla keyif aldığına dikkat etmeye çalışın: Yetişkin biri mi, bir çocuk mu, ya da bir köpek mi?

Sonuç olarak, hisleri olan hiçbir varlığın istismar edilmemesi gerektiğini idrak edebilirsek, türcülüğü aşmış ve ahlakımızı da insan merkezli peşin hükümlerimizden kurtarmış olacağız. Bunun için de yalnız insana benzeyen hayvanları istismar etmenin yanlış olduğu çağrısının yanında, insana benzesin benzemesin ya da gelişkin bir zekası olsun olmasın, balık, kertenkele ve hisleri olan diğer bütün canlılara yönelik sömürünün yanlış olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Hakları Tekrar Düşünmek – Farklılıkları Ele Almak

Peki, hisleri olan bütün varlıklara niteleyici anlamıyla birey olarak yaklaşacaksak, bu onlara insanlara davrandığımız gibi davranmamız ya da ‘insan hakları’ ifadesini hayvanları da kapsayacak şekilde genişletmemiz gerektiği anlamına mı geliyor? Ayrıca bunu söyleyerek primatları eşitlikçi bir topluma dahil edeceğimizi mi ifade etmiş oluyoruz?

Hayvan haklarını korumak için izlenecek doğru yol, insanların sahip olduğu düşünülen hakları onları da kapsayacak şekilde genişletmek mi ya da zaten bu haklara sahip olduklarını varsaymak mi? Karar vermek için bu iki olguyu inceleyeceğiz.

Hayvanların da bizimkiler gibi haklara sahip olup olmadığı yalnızca onların ve bizim haklarımızın ne olduğuna değil, bir yandan da bunların nasıl tanımlandığına bağlıdır. Hakları yüzeysel olarak ele alırsak, hayvanların da bizimle aynı haklara sahip olduğu sonucuna varırız. Örnek vermek gerekirse, yaşam, özgürlük ve mutlu olmak için eylemlerimizi belirlemek gibi haklarımızı ve bunların sonucunda da haklarımızın korunmasına duyduğumuz ihtiyacı düşünelim. Dünya Primat Hakları Bildirgesinde de primatların üç hakkından bahsedilir: yaşama hakkı, özgürlüklerinin korunması ve onlara yönelik işkencelerin yasaklanması ki bu haklar da görüldüğü gibi çok genel sınıflandırmalardır.

Hakları daha belirli bir şekilde tanımlayabiliriz de. Ancak bu da bizi hayvanların haklarının olmadığı veya korunmaya ihtiyaç duymadıkları gibi sonuçlara ulaştırabilir. Örnek verirsek, bazı insanlar için inançlarının gerektirdiği gibi yaşamak mutlu olmalarını sağlar ve bunu yapabilmek için din özgürlüğü gibi (ya da başka ahlaki veya yasal) haklarının korunmasına ihtiyaç duyarlar. Ancak hayvanlar böyle bir yetiye sahip olmadıkları için böyle bir hakka da gereksinimleri yoktur. Diğer yandan bazı hayvanlar için de kanatlarını açabilmek bir mutluluk kaynağı olduğundan dolayı bu (ve başka ahlaki veya yasal) haklarının korunması gerekmektedir. Fakat kanatlarımız olmadığı için de bizim böyle bir hakka gereksinimimiz yok.

Bundan dolayı, insan haklarının primatları kapsayacak şekilde genişletilmesi veya genişletilmemesi gerektiğine verilecek cevap, hakların yüzeysel olarak mı, ayrıntılı olarak mı tanımlandığına göre değişecektir. İnsanların takip etmesi beklenen ve sorumlu tutulacakları ahlaki ve yasal kuralları belirlerken, ayrıntılı bir tanım yapılmalıdır. Sonuç olarak tartışmanın bu kısmında vereceğimiz cevap ‘hayır’ olacaktır: türcü olmayan ve hayvanlara saygı duyan ahlaki ve yasal belirlenimler çerçevesinde dahi primatların insanlarla aynı ahlaki ve yasal haklara sahip olması beklenemez.

Bunun tersi bir durumu da unutmamak gerek. Hayvanların insanlara yönelik her haktan faydalanamamasının, bu haklardan yalnız birkaçına sahip olma kapasitelerinden kaynaklandığına yönelik bir algı söz konusu. Yine de ahlaki ve yasal önlemlerin belirli bir imtiyaza uyarlanması, bizi hayvanların, insanların ihtiyaç duymadığı haklara gereksinimleri olabileceği sonucuna ulaştırabilir. Hayvan hakları, insan haklarına içkinmiş gibi ele alınmadığı takdirde, hayvanların ahlaki ya da yasal olarak daha az değerli oldukları düşüncesine değinmeden, farklı hak tanımları yapılabilir.

Yine de hayvanlara saygı çerçevesinde belirlenen kuralların geliştirilmesi, primatların da insanların faydalandığı yaşama, özgürlük ve kendi mutluluğu doğrultusunda hareket etme gibi daha genel tanımlamaların kapsamına alınması yoluyla gerçekleştirilecektir. Geldiğimiz bu noktada sorumuzun cevabına ‘evet’ diyebiliriz. Ancak Dünya Primat Hakları Bildirgesi’ndeki eşitlikçi bir toplum tanımının yüzeyselliği, insan olan ve olmayan varlıklar arasındaki sözde eşitlik hakkında bir yanılgıya neden olmaktadır.

Temel insan haklarını hayvanları da kapsayacak şekilde genişletmek hakkındaki sorumuza ‘evet’ yanıtını verebilecek olsak da, sonul cevabımızı belirlemek için irdelememiz gereken halen birkaç şey var. Mesela hayvan hakları hakkında fikirlerimizi belirtirken, doğal olarak hayvanları ilgilendiren yemek ve hareket alanı gibi şeylere odaklandık. Ancak eklemek gerekir ki, hayvanları doğrudan etkilemeyen ancak duygulanımları üzerinde etki yarattığı için dolaylı yoldan etkileyen şeyler de var. Yani hayvanlara yönelik ahlaki ya da yasal düzenlemeler geliştirirken, onları doğrudan olmasa da dolaylı yoldan etkileyen şeyleri dikkate almamız gerekir.

Buna örnek olarak oy vermeyi gösterebiliriz. Hayvanlar oy vermenin ne olduğunu ya da bunun onları nasıl etkileyeceğini anlayamazlar. Neticede de insanların aksine, oy veremedikleri için incindiklerini ya da küçük düşürüldüklerini düşünmezler. Ne var ki, hangi politikacının seçimi kazandığı ya da hangisinin kazanmadığı onları hayli etkileyebilir. Mesela hayvan deneylerine karşı çıkan bir politikacının seçilmesi primatların faydasına olacaktır. Yani primatlar, oy veremeseler de, oy veriliyor olması onları ilgilendiren bir şeydir. Dolayısıyla insanların faydalandıkları temel hakları primatları kapsayacak şekilde genişleteceksek oy verme olgusu da irdelenmesi gereken bir şey olarak karşımıza çıkar.

Primatların kendi temel haklarını ilgilendirdiği için bakıcısı yoluyla oy kullanması gerektiği sonucuna varabiliriz. Ancak ciddi yükümlülükler altına girilmesi gerektiğinden dolayı bu uygulanabilir bir fikir olmayacaktır. Hayvanlar nasıl sayılıp kayda alınacak? Vekalet almak için kim nasıl seçilecek? Bu kişilere kim eşlik edecek? Ayrıca çocukları da göz önünde bulundurursak, seçim süreçlerinden etkileniyor olmalarına rağmen bunun oy vermelerini gerektirdiğini hesaba katmadık. Bu karşılaştırmaya göre, primatların haklarını korumaktan bahsediyor olsak da, bu onlara oy kullanma hakkı vermeyecektir.

Bu fikir yürütmelerden varacağımız basit sonuç, herhangi bir sınıfın mensuplarının korunması gereken temel haklarını ilgilendiren şeyler hakkında, bu kişilerden bahsetmeksizin konuşamayacağımız olur. Kişisel haklara yönelik bir ihlal gerçekleştiğinde, özellikle ABD’de, bir anda herkesin bağırarak haklarından bahsetmeye başlaması gibi bir yatkınlık söz konusu. Ancak bu her zaman karşılaşılan bir durum değil, özellikle söz konusu ihlal normal, gelişkin bir zekaya sahip ve birey olabilmiş yetişkin birine yönelik değilse. Sonuç olarak, hayvanların ahlaki ve yasal haklarını korumak için, onları olumlu ya da olumsuz bir şekilde etkileyen/etkileyecek olan şeylere yönelik doğrudan taleplerde bulunmak yerine, ahlaki hususlara ve maddi düzenlemelere daha geniş bir açıdan bakarak ciddi bir çalışma yapılması gerekiyor. Yine Dünya Primat Hakları Bildirgesinden bir örnek verirsek, eşitlikçi bir toplum ‘ahlaki prensipler ve haklar’ bağlamında tanımlanırken, bu tanım için kullanılan üç prensipten yalnız birisi ‘hak’ olarak ifade ediliyor; ikincisi koruma ve üçüncüsüyse yasaklama çerçevesinde ele alınıyor.

Bu kategorileştirme sürecinde, ahlaki ve yasal düzenlemelere tabi olan ve bunlardan faydalanan, gelişkin bir zekası olmayan varlıklara da aynı düzeyde haklar tanınmasının gerekliliği açıktır. Bu kategorilerin kapsadığı bir varlığın haklarıyla bir insanın hakları arasında çatışma yaşanması durumunda, insanın hakları ağır basmamalıdır. Hayvanlara saygı duyan modern insani değer ve yasalarımızın sözde korumasından – güzel bir dana eti yeme isteği ya da yumurtanın ucuz olması sayesinde cebimizde fazladan birkaç bozukluk kalması gibi nedenlerle kolaylıkla görmezden gelinen bir koruma – kaçınmak için, hayvanları istismardan korumaya yönelik düzenlenen bu ahlaki ve yasal kategoriler de günümüz yasalarının tanıdığı hakların yüceliğini paylaşmalıdır. Bu bize türcülük hakkındaki genel görüşlerimizi aşmak için başka bir bakış açısı sunmaktadır: şu an en güçlü ahlaki ve yasal olgumuz olan ‘hak’ kavramı, gelişkin bir zekası olan bireylerin durumlarına ya da yapabilecekleri şeylere uyarlanıyor. Ancak özgürleştirilmiş bir etik anlayışında, gelişkin bir zekası olmasa da hisleri olan her varlık bu haklardan eşit bir şekilde faydalanabilmeli.

Özetlemek gerekirse, primatların kelimenin niteliyici anlamıyla birey olarak ele alınmaları gerekse de – bu insanların yararlandıkları ya da yararlanabilecekleri ahlaki ve yasal haklardan faydalanabileceklerini söylemek oluyor – sahip oldukları hakları her durumda farklı bir bağlam içinde ele almak gerekir. Primatları insan istismarından korumak, insan haklarını onları kapsayacak şekilde genişletmek anlamına gelmemektedir. İnsanların sahip olduğu bazı haklara kendilerini ilgilendirmediği için sahip olamayacakları gibi, insanlar da onların sahip olduğu birtakım haklara aynı nedenden dolayı sahip olamaz. Ayrıca primatların durumları ve yapabilecekleri şeyler göz önünde bulundurulunca, hak kavramı yerine onları korumaya yönelik geliştirilen ahlaki ve yasal kategorilerden bahsetmek de daha yerinde olacaktır. Son olarak, özgürlükçü bir ahlak teorisi açısından baktığımızda, primatların beklendiği üzere bir ‘kişilik’ üzerinde iddia sahibi olamayacakları ve dolayısıyla diğer hayvanların sahip olduğundan daha fazla hakkı talep edemeyeceklerini görmüş oluyoruz.

Özgürlüğü Tekrar Düşünmek – İdeallerin Peşinde

Her şeye rağmen, özgürlükçü bir ahlak pratiği bağlamında değerlendirince, primatların insanlarınkine benzeyen özellikleriyle empati kurarak, hisleri olan tüm diğer hayvanlardan önce primatların ahlaki ve yasal olarak korunması için çabalamak uygun, hatta iyi düşünülmüş bir eylem olarak görülebilir.

Bizim, insanların, sosyal içgüdülerimiz vardır: dünyayı ‘onlar’ ve ‘biz’ olarak bölmeye ve akraba olarak gördüğümüz kişilere bağlılık duymak zorundaymışız gibi hissetmeye meyilliyizdir. Bu bireysel hislerimizi genişletmek için insanların primatlarla biyolojik olarak ‘aile’ olduklarını fark etmelerini ve böylece ortak duygulanımları sayesinde uzaktaki aile fertlerini benimsemelerini sağlayabiliriz. Bu sayede primatları istismarımızdan koruyup, onlara hak ettikleri ve aynı zamanda ihtiyaç da duydukları haklarını teslim etmiş oluruz. Neticede primatları önemli bir konuma yerleştirmiş olsak da – sosyal düzlemde genişlemiş olan ailemizden saydığımız evcil hayvanlarımıza benzer şekilde – insani herhangi bir şeye gönderme yapmadığımızda, teorik olarak primatlar ya da hisleri olan başka hiçbir varlık için önemli bir konumdan bahsedemeyeceğimizin ayırdına varacağızdır.

Ulaştığımız bu sonuç ideallerimizden ödün vermek olarak algılanmamalı. Ahlak felsefesinden bahsederken sıklıkla bunun pratik bir karşılığı olması gerektiğini unutuyoruz, diğer bir deyişle sonuçlarının teoriler değil, eylemler olduğunu. İdeallerin ahlaki eylemlere yol göstermesi gerekse de, yapılması gereken şeyi yalnızca idealin kendisine bakarak çıkarsayamayız. Ayrıca eylemlerimiz de, muhatabı olan ve yine ideallerimizi belirlememizi sağlayan nesneler tarafından belirlenir. Hayvanların özgürlüğü konusundaki nesnemiz de – tüm ahlaki aktarımlarda olduğu gibi – insanlık; yapabilecekleri/yapamayacakları, duyarlılıkları/duyarsızlıkları, bulundukları kültür, çağdaş ahlaki inanç ve pratikleri, ekonomik bağımlılıkları ve dünya görüşleriyle beraber. İnsanları, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için harekete geçirecek olgular ve argümanlar üretmenin ahlak felsefesinin nihai amacı olması gibi, dünyayı hayvanlar için daha iyi bir yer yapmaya yöneltmek de hayvan özgürlüğü düşüncesinin amacı. Bu yazıda yapıldığı gibi, bir ideal ve ahlaki bir görüş geliştirmek bizi bahsettiğimiz sonuca ulaştıracaktır.  Hayvanlar için harcanan çabanın görmezden gelinmesi ve yalnızca sözde kalması durumunda – laboratuvar çalışanlarının hayvanların hakları olduğunu kabul edip, ardından çalışmalara kurban giden hayvanların bulunduğu iş yerlerinde bu haklara önem verildiğini söylemesinde gördüğümüz gibi – ideallerimizi göz önünde bulundurmalıyız. Diğer yandan, hayvanların özgürlüğü konusundaki tartışmaların yalnızca idealist söylemlerde bulunduğunu iddia eden, ancak kibirli bir şekilde idealist söylemlerin pratikteki uygulamalarını görmeyi reddeden kişiler de yalnız ellerinin temiz ve vicdanlarının rahat olduğunu söyleyebileceklerdir. Gerçekliği mahsus göz ardı eden bu kişiler hayvanlara yardım etme konusunda hiçbir şey başaramayacakları gibi, sevgi dolu idealleri de, hayvanlar durmadan acı çekmeye ve ölmeye devam ederken, yalnız fikir olarak kalacaktır.

Bu yüzden çalışmalara katılmak – primatları korumaya yönelik ahlaki ve yasal prensipleri ve hakları yaygınlaştırmaya çalışan bu proje gibi – insan merkezci ya da diğer insani kusurlardan yararlanan bir çalışma olsa dahi, ideallerden ödün vermek değil, yalnızca bu ideallerin gerisinde kalınıyor anlamına gelir. Bu idealler ne olursa olsun gerçek kılınmaya çalışılıyordur. Teorik bir kesinlik ya da temiz bir vicdandansa, asıl bu yaklaşım ahlak felsefesinin ve hayvan aktivizminin sonul olarak ilgilendiği şeydir.

[1] : ‘Tutumun kendine ya da başkasına yönelik de olsa, tüm insanlık amacınmış gibi davran, aracınmış gibi değil.’ Immanuel Kant, Foundations of the Metaphysics of Morals, trans. Lewis White Beck (The Library of Liberal Arts, Indianapolis, 1959), p. 47.

(ç.n. – Çalışma çevirisi olarak İngilizce kaynaktan çevrilmiştir.)

[2] : S.F. Sapontzis, Morals, Reason, and Animals (Temple University Press, Philadelphia, 1987).

[3] : T. Regan, The Case for Animal Rights (University of California Press, Berkeley, 1983).

[4] : P. Singer, Animal Liberation: A New Ethics for Our Treatment of Animals (New York Review of Books, New York, 1975/1990).

[5] : J. Baird Callicott, In Defence of the Land Ethic (State University of New York Press, Buffalo, 1989).

[6] : J. Bentham, An Introduction to the Principles of Morals and Legislation (1789), bölüm IV.

Steve F. Sapontzis – “Aping Persons — Pro and Con”, http://www.animal-rights-library.com/texts-m/sapontzis01.htm (Erişim Tarihi: 10.03.2020), Çeviren: Semih Gözen

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Analitik Felsefeye Karşı Kıta Felsefesi – Michael Huemer

En Güncel Haberler Analitik Felsefe