Röportaj: Rebecca Buxton

/
423 Okunma
Okunma süresi: 7 Dakika

Kadınlar, genellikle en ünlü filozoflar arasında sayılmaz. Geçenlerde bir arkadaşıma zor bir soru yönelttim: beş kadın filozof söyle. Söyleyemedi. Peki durum neden böyle?


Tecrübelerime göre, insanlardan gözlerini kapatıp bir filozof hayal etmelerini istediğinizde genellikle insanlar antik roma giysisi veya balıkçı yaka giymiş beyaz bir adam düşünecektir. Bu baskın imaj içinde, bırakın bir kadın filozofun ismini vermeyi, onu hayal etmek bile zordur. Kitabımızın tanıtım videosunun bir parçası olarak sokaktaki insanlara kadın filozofların isimlerini sorduğumuzda, bir tane bile isim söyleyebilen olmadı. Hatta sorduğumuz kişilerden biri, bize Londra’da tanınan bir üniversitede Felsefe alanında lisans eğitimi aldığını söyledi.

Tüm bu nedenler, elbette uzun ve karmaşık bir listeyi beraberinde getirmektedir. Kadınlar tarihsel olarak genellikle eğitimin dışında kalmış ve bu nedenle de ‘kabul görmüş’ bilgi yaratma alanlarının çoğuna erişememiştir. Dahası, bugün kadın filozoflar, [ayrımcılık nedeniyle] felsefenin kendi içinde bile erkek meslektaşları kadar iyi eğitim göremiyor. Dolayısıyla, bu başarısızlığın nedeninin en azından bir kısmı akademik çevrenin ta kendisidir. Ancak bu durum, tarih boyunca yaşamış kadın filozofların katkılarını özellikle vurgulayan yeni projelerle değişmeye başlıyor.

Ayrıca, Simone de Beauvoir ve Mary Wollstonecraft gibi tanınması daha muhtemel olan kadınlar ise her zaman ‘gerçek bir filozof’ olarak değil de daha çok ‘feminist bir düşünür’ olarak akla geliyor. Başka ve genellikle ötekileştirilmiş konulara veya disiplinlere indirgenen bu durum, kadınların ‘filozof’ unvanının dışında kalmasının bir başka nedeni.

Neden felsefede hala erkeklerin üstünlüğünden bahsediyoruz?

Bence bu sorunun cevabı, kadınların akademik çevrenin dışında bırakılmasının yanı sıra erkeklerin bu çevredeki, daha genel olarak söyleyecek olursak, toplumdaki gücüyle de ilgilidir. Kadınlar ve diğer ötekileştirilmiş gruplar akademide ilerlemenin önünde çeşitli engellerle karşılaşmakta. Kadın akademisyenler genellikle ailelerindeki diğer kişilere bakmakla, doğum izni veya çocuk bakımının yetersizliğiyle, güvencesiz iş sözleşmeleriyle ve çok daha fazlasıyla uğraşmak zorunda kalıyor.

Felsefe aynı zamanda basmakalıp olarak erkeksi bir disiplin olarak görülüyor. Bu durumda, lisans düzeyinde cinsiyet dağılımının neredeyse eşit olması şaşırtıcı gelebilir. Örneğin Birleşik Krallık’ta üniversitede okuyan felsefe öğrencilerinin yaklaşık %45’i kadındır! Ancak daha yüksek dereceli eğitim için ilerleme kaydedildiğinde büyük bir düşüş yaşanmaktadır. Dolayısıyla, genç kadınlar felsefeye on sekiz ya da on dokuz yaşlarında adım atıyor olsalar da sonraki adımda erkek meslektaşlarından çok daha yüksek bir oranda felsefeyi bırakıyor gibi görünüyor. Bunun nedenini aslında bilmek zor. Bazı kişiler, kadın rol modellerinin eksikliğinin kadınların felsefeye devam etmeyi seçip seçmemeleri üzerinde ciddi bir etkisi olduğunu savunuyor. Aynı şekilde, üniversitelerin okuma listelerindeki kadın filozof eksikliği, felsefenin gerçekten bir ‘erkek dünyası’ olduğu görüşünü pekiştiriyor olabilir.

Felsefe alanında erkeklerin kadınları gölgede bıraktığına dair bir örnek verebilir misiniz?

Bana göre bunun en çarpıcı örneklerinden biri Jae Hetterley tarafından kaleme alınan The Philosopher Queens kitabındaki Edith Stein bölümüdür. Jae onun hakkında bir bölüm yazmaya karar verene kadar Edith Stein’ın kim olduğunu bilmediğimi söylemekten utanıyorum açıkçası.

Stein, Roma Katolikliğine geçen ve rahibe olan bir Yahudi olarak tanınmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında din değiştirdiği ortaya çıkmış ve 1942 yılında Auschwitz’de öldürülmüştür. Ancak Edith Stein aynı zamanda Almanya’da felsefe alanında doktora yapan ikinci kadındır. Ayrıca, tez danışmanı ise modern fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl’dir.

Husserl’in doktora öğrencisi ve araştırmacısı olarak Stein, onun fenomenoloji üzerine araştırma notlarını almak ve bunları, sonunda 1928’de Heidegger tarafından basılan İçsel Zaman Bilinci Üzerine Dersler de dahil olmak üzere yayınlanabilir el yazmaları haline getirmekle görevlendirilir. Husserl ona hazır bir taslak vermez– Stein, Husserl’in dağınık notlarından yola çıkarak tüm eseri kendisi yazar ve ilerledikçe onun fikirlerini daha da geliştirir. Ancak bu çalışması için kendisine atıfta dahi bulunulmaz. Hetterley’in Stein ile ilgili bölümde yazdığı gibi:

Çalışmanın ne kadarının Stein’a ne kadarının Husserl’e ait olduğunu tespit etmek zor ama şüphesiz Stein daha iyisini hak ediyordu. Ve tüm bunların 1991’de İngilizce çevirisi çıkana kadar ortaya çıkmadığını da not etmeliyiz (…) Sonunda Stein’ın akademik kariyeri, Husserl’in cinsiyetçiliği – daha sonra Nazilerin ırkçı yasaları ve – aynı zamanda Husserl ve Heidegger’in yaptığı çalışmalar için ona hakkını vermemesi nedeniyle sekteye uğradı.

Aynı şekilde, neden genellikle kuir ve etnik azınlık filozoflarını ‘büyükler’ arasında saymıyoruz?

Yine, bu durumun da tarihsel dışlama ve disipliner sınırlarla çok ilgisi var. Judith Butler büyük bir filozoftur ancak çalışmaları sürekli olarak ‘feminist teori’ veya ‘kuir teori’ye indirgenmektedir. Aynı şekilde, dışlanma sorunu burada daha da derinleşiyor. Kadınların felsefedeki tasviri zayıftır ancak beyaz olmayan filozofların tasviri gerçekten korkunçtur. Profesör Anita L. Allen, 2018 yılında The New York Times‘a verdiği bir röportajda şunları söylemişti:

Beyaz kadınlar, beyaz olmayan erkeklere veya kadınlara kıyasla felsefede daha iyi temsil edilmekte ve belki de daha kolay kabul görmektedir… Tam zamanlı felsefe profesörlerinin yalnızca yüzde 1’i siyah iken, yaklaşık yüzde 17’si beyaz kadındır. Ve siyahi erkeklerin oranı, siyahi kadın doktora öğrencilerinin oranından daha yüksektir.

Bu inkar edilemez bir gerçek. Felsefeci olarak ciddiye alınan kadınlar çoğunlukla heteroseksüel, beyaz, zengin kadınlardır. Bu nedenle, felsefede ırksal dışlanma meselesi çok daha ciddiye alınması gereken bir konudur.

Felsefi çevrelerde büyük ölçüde bilinçsiz bir önyargı var mı?

Okullarda verdiğimiz bazı konuşmalarda editör yardımcım Lisa ve ben felsefenin neden bu kadar korkunç bir ‘kadın sorunu’ olduğunu araştırmaya çalıştık. Mesela çeşitli anketler okuduk. Bizi gerçekten etkileyen bir çalışmada, farklı disiplinlerdeki insanlara ‘doğuştan gelen dehanın’ kendi konuları için ne kadar önemli olduğunu düşündükleri soruldu. Felsefeciler buna inanılmaz derecede yüksek puan verdiler. Ancak elbette kimin bu doğuştan gelen dehaya sahip olarak algılandığı, cinsiyetlendirilecek ve ırksallaştırılacak bir şeydir.

Ayrıca, kadınların kötü filozoflar olduğuna açıkça inanan pek çok kişi olduğunu da duyduk. Felsefede cinsel taciz üzerine bir araştırma yaparken konuştuğum bir adam, kadınların rasyonel düşünürler olmak için ‘fazla hormonlu’ olduğunu düşündüğünü söylemişti. İşte tam olarak bu tür şeylerle karşı karşıyayız.

Konunun ‘abartıldığını’ gördüm – ki bu da aslında kadınların felsefede ve daha geniş anlamda akademik çevrede adil bir şekilde temsil edildiğini gösteriyor. Siz buna ne diyorsunuz?

Felsefede ve daha genel olarak akademik çevrede kadınlar için işler kesinlikle daha iyiye gidiyor. Yine de son yirmi yılda ilerleme inanılmaz derecede yavaşladı. Felsefe, kadın tasviri açısından beşeri bilimler içinde en kötü disiplin olmaya devam ediyor. Zamanımı kadınların felsefeden nasıl ve neden dışlandığını düşünerek geçirmek zorunda kalmamayı gerçekten çok isterdim; uğraşmak istediğim başka şeyler var çünkü! En iyi ihtimalle herhangi birinin bu konuyu ‘abartacağı’ düşüncesi yanlış yönlendirilmiş bir düşüncedir.

Üniversiteler bu sorunlarla tatmin edici bir şekilde başa çıkabiliyor mu ve üniversite bölümleri nasıl daha kapsayıcı hale gelebilir?

Üniversiteler bu konuyla ilgilenmeye başladı. Lisa ve ben bu konuda düşünmeye ve yazmaya başladığımızdan beri bile bazı olumlu gelişmeler oldu. Ancak bunların çoğu, öğrencilerden ve kariyerinin başındaki personelden gelen baskılardan kaynaklanıyor. Felsefe bölümlerinin daha fazla kadını ve diğer ötekileştirilmiş grupları işe aldığını ve daha ayrıcalıklı heteroseksüel beyaz erkek meslektaşları kadar başarılı olabilmeleri için onları desteklediğini görmek mükemmel olurdu. Bu, danışma programlarını ya da çocuk bakımı gibi daha temel destekleri içerebilir.

“Felsefenin Kraliçeleri”ni neden yazdınız?

Lisa ve ben Felsefenin Kraliçeleri’ni, bugün hala gördüğümüz baskın felsefe algısına karşı çıkmanın bir yolu olarak birlikte düzenlemeye karar verdik. Kitap, birçok kadın filozofun hikayesini anlatmayı ve yaşamlarının çalışmalarını ve düşüncelerini nasıl etkilediğini göstermeyi amaçlıyor. Daha da önemlisi, kitap bu sorunların hiçbirini çözmüyor ancak küçük bir adım atmayı sağlıyor. Ayrıca, bazı genç kadınlar ve kızlar kitabımızı okuduktan sonra felsefe okuyacaklarını söylüyor. Bu, kitabı yazmak için yeterli bir sebep.

Bitirmek için biraz basit bir soru olacak ama merak ediyorum: En sevdiğiniz filozof kim ve neden?

Korkarım sizi hayal kırıklığına uğratacağım. Bence putperestlik felsefede bir sorun, insanlar genellikle tüm hayatlarını en sevdikleri filozofu inceleyerek ve savunarak geçiriyor. Bu yüzden ben de bir tane edinmemeye çalışıyorum. Eğer zorlarsanız, Iris Marion Young şu anda benim favorim. Kendisi çevresindeki dünyayı inanılmaz derecede ciddiye alan sosyal ve politik bir teorisyendi. Çok erken bir yaşta, 2006 yılında, 57 yaşında öldü. Ancak çalışmalarına sık sık geri dönüyorum.


Kaynak: Philosophy Now dergisi Şubat-Mart 2023, (Erişim Tarihi: 12.07.2023)

Röportaj: Reece Stafferton

Çevirmen: Beyza Şen

Çeviri Editörü: Beyza Nur Doğan

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Gottlob Frege’nin Dil Felsefesindeki Etkisi – Luke Dunne

Sonraki Gönderi

Pruss’un Eleştirisi: Teizm ve Qualia – Mehmet Mirioğlu

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü