Yayımlamışları Öncesinde Aristoteles’in Yapıtları – Arda Denkel

//
440 Okunma
Okunma süresi: 16 Dakika

Bugünün olaylarının nedenlerinin geçmişte olduğunu hemen herkes onaylayacaktır. Bu anlamda, dünyanın geçmiş aşamaları tabii ki bugünün nedenidir. Oysa belirlenime ilişkin savları bundan ayırt etmek gerek. Kanımca, bir aşamadaki durum ve olaylar kendilerinden oldukça ileriki dönemlerdeki aşamaları oluşturan durum ve olayları, onların nedenleri arasında bulunmalarına karşın, belirlemiyorlar: O nedenler uzaklardaki etkilerinin neler olacağına ilişkin yeterli koşullar oluşturmuyor. Yine kanımca, doğru olan şey bunun tam tersi: ilkeyi insanlık tarihine uygulayacak olursak, ilkçağ uygarlığının gerçekleştirdiği belli başlı başarıların hemen tümü insanlığın bugün içinde bulunduğu düzey için tarihsel anlamda zorunlu koşuldur. Deneysel olarak bildiğimiz yasalar gereği, bugünün verileri böyleyken, geçmiş uygarlık birikimi pek başka türlü olamazdı.

Örneğin Eski Yunan uygarlığı yaratılmamış olsa ve İlkçağ’da Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarını doğrudan Roma’nın egemenlik dönemi izleseydi, bugün bugüne benzemez, bundan pek gerilerde olurdu.

Şimdi öne sürdüğüm şey, geçmişin gelecekteki durumu belirlediği, ona yeterli koşul oluşturduğu, veya kimi zaman “tarihsel materyalizm” diye anılan sav değil. Benim öne sürdüğüm, böyle bir şeyin tam tersi yönündeki bir içerme ilişkisine dayanıyor. Zorunluktan kastettiğim, geçmişteki koşullar öyleyken günümüzün veya geleceğin başka türlü olamayacağı değil. Ben bugünün verilerinin farklı bir kaynakla temellenmiş olamayacağını öne sürüyorum. Günümüzün Batı odaklı uygarlığının örneğin Eski Yunan kültürü olmadan var olmuş olamayacağını söylüyorum. “Geçmiş her nasıl gerçekleşmişse öyledir” gibi bir şey ötesinde, bugün böyleyken geçmişteki etkileyici aşamalar olmuş olduklarından pek farklı olamazlardı diyorum. Bugün böyleyken, aynı yere bundan çok farklı yollardan gelinemezdi. Tabii buna karşılık geçmiş yine aynı geçmiş olarak bugün günümüzdekinden farklı olabilirdi. Unutmamalı, farklı bir geçmişin farklı bir bugün içeriyor oluşundan, geçmişin durum unun bugünün durum unu içerdiği, yani ona yeterli olduğu sonucu çıkarsanamaz.

Yukarıki ilkeler açısından, bugünün bilim ve felsefesi böyleyken, onun gelişimine ve akışına geçmişte yön vermiş bir büyük filozofun katkısı da tarihsel anlamda zorunlu bir koşul değeri taşıyor. Öyle bir filozofun yapıtı olmadan bugünün düşüncesi olamazdı. Ben, Aristoteles’in gelmiş geçmiş en büyük düşünür olduğuna inanırım. Tabii, yukarıda da vurguladığım gibi, Aristoteles öncesindeki aşamalar aynen gerçekleşmiş olsa da, onunki gibi bir düşünce dizgesi üretilememiş olabilirdi. Ancak kanımca onun yapıtının yokluğunda dünya bugün içinde bulunduğu gelişim düzeyinin yüzlerce yıl gerilerinde olurdu. Bu yazının amacı da böyle bir durumun hiç de uzak bir yapıntı olmadığını ortaya koymak. İnsanlığın kimi ince rastlantılarla bu sonuçtan nasıl kurtulmuş olduğunun öyküsünü anlatacağım. Felsefi olarak değil de tarihsel anlamda, Aristoteles’in yapıtı hangi koşullarda yaratıldı ve bugünlere nasıl ulaştı? Bu gelişimi izlerken, onun geride bıraktığı hemen tüm düşünsel ve bilimsel katkının bir aşamada dünya üzerinden silinmesine ramak kalmış olduğunu ve bu olaylarda üzerinde yaşadığımız Anadolu toprağının önemli bir rolü bulunduğunu göreceğiz.

I

Aristoteles’in, düşünce dünyasının çehresini değiştiren ve günümüzü de kapsayacak biçimde binyıllar boyu süren büyük ve dinmek bilmez bir etki kaynağı olmuş yapıtları, IÖ. 322’deki ölümünden üç yüzyıl sonra, İÖ. 40 ile 20 arasında, Andronicus tarafından Roma’da derlenip yayımlanmıştır. Aristoteles’in şimdi bildiğimiz çaptaki büyük düşünsel etkiyi yapışı bundan sonra başlar. Doğrudur, o, yapıtları yayımlanmadan önce de ün yapmış bir filozoftu, ancak bu oldukça büyük bir derece farkıyla böyleydi: O dönemde Aristoteles’in etkisi sınırlı olduğu gibi, görüşlerine ilişkin bilgiler de yayımlanışı ertesine göre çok daha azdı. Her şeyden önce, gençlik döneminde yazmış olduğu popüler (yani eksoterik) yapıtlarıyla tanınmaktaydı. Andronicus’un yayımladıkları bunlar değil, Peripatetik okulun içinde, uzmanlar arasında eğitim için kullanılıp tartışılmaları amaçlanan (esoterik) yapıtlardır. Sözünü ettiğim popüler yapıtlar Ortaçağları aşıp günümüze ulaşamamıştır. Bunlardan geride yalnızca birkaç fragman kalmış bulunuyor.

Aristoteles, ölümü ertesinde yaşanan İsa’dan önceki üç yüzyıl boyunca, kendi okulu dışında, parlak, fakat sıradan bir düşünür olarak bilinmiştir. Hele Peripatetik okulun kapandığı İÖ. 225’ten sonra, bu felsefe giderek arka planda kalmış, İÖ. birinci yüzyılın başlarına gelindiğindeyse bütünüyle yok olmak tehlikesiyle karşılaşmıştı. Aristoteles’in o dönemlerde nasıl tanındığına iyi bir örnek, Cicero’nun onu, yeniden keşfedilip yayımlanışı öncesindeki betimleyiş biçimidir. Bu betimleme bizim bildiğimizden çok farklı, çapı çok daha küçük olan, bir Aristoteles çiziyor. Cicero, onu Isocrates’in rakibi bir retorik ustası, güçlü bir yazar, Akademinin büyüklerinden Xenocrates ve Speusippus ile birlikte anılan bir Platoncu olarak tanıtıyor. Platonun Akademisi ve Aristoteles’in Peripatos’u için iki başlı tek okul diyor. Oysa aynı Cicero, Andronicus’un yayımlayacağı uzmanca (esoterik) yapıtları okuduktan sonra büyük bir şaşkınlık ve hayranlık duymuş, Aristoteles felsefesinin Platon’unkinden ne denli farklı olduğunu görmüştür. Bu olaylar Aristotelesçiliğin odağını Roma’ya taşımış, orada Andronicus’un önderliğinde yeni bir Peripatetik okul kurulmuştur. Gerçekten de o aşamada Atina’da ne Akademi ne de Lyceum, güç ve etkilerini yitirmiş kurumlar olarak bile, artık yaşamıyorlardı. 1Ö. 87 yılında Sulla önderliğindeki Romalılar Atina’yı yağmalamışlardı ve Cicero kenti bu olaydan on yıl sonra gezdiğinde eski zamanın bu büyük okullarının yerinde tam anlamıyla “yeller esiyordu”. O günlerin başlıca etki kaynağı Stoa felsefesiydi; devlet adamları, edebiyatçı ve düşünürlerin önemli bir bölümü bu felsefe bağlamında eğitim görmüş insanlardı.

Kısaca değinmekte yarar olabilir, Stoa, Epikuros okulu (ya da “bahçesi”), ve sonraki dönemlerde kuşkucu felsefeye kucak açmış olan Akademi, Aristoteles’in ölümünü izleyen yüzyıl içinde Atina’da Lyceum’la bir arada yaşamışlar ve aralarında derin ve etkili bir tartışma ortamını canlı tutmuşlardır. Örneğin Stoacıların Aristoteles felsefesinin çeşitli yönlerine ve bu filozofun Platona karşıt düşen kimi bağımsız kuramlarına ilişkin bilgileri bu dönemdendir. Chrysippus’un (1Ö. 280-206) yapıtlarında Aristoteles’e yöneltilen oldukça ayrıntılı eleştiriler Stoacılar’ın 1Ö. 3. yy’da Lyceum’daki uzmanca kitapları ya doğrudan, ya da Peripatos öğrencilerinin notları aracılığıyla tanıyor olduklarını kanıtlıyor. Diogcries Laertius’un (İS 3. yy) yazdıklarına bakılırsa, Aristoteles’in ölümünü izleyen 15 yıl içinde Theophrastus önderliğindeki Lyceum 2000 öğrencisiyle rakip okullardan çok daha parlaktı ve onun bu üstünlüğü, başta Stoacılar olmak üzere tüm çağdaşlarınca onaylanıyordu. Ne var ki az sonra anlatacağım gibi, bu entelektüel etki 3.yy içinde giderek sönmüş, sonunda okul da ortadan kalkmıştır.

Aristoteles’in kendisi de, okulunun sonraki yöneticileri de, Atina yurttaşı olmayan kişilerdiler. Hep yabancı muamelesi ve ayrımcılığıyla karşı karşıya yaşadılar; örneğin Aristoteles Lyceum’u hiçbir zaman özel mülkü durumuna getiremedi. Daha önemlisi, Makedonya ile Atina arasında o dönemlerde yaşanan siyasal ve askeri fırtına Peripatos’un bir casusluk yuvası ve işgalci düşmanların işbirlikçisi olarak görülmesine yol açtı.

Okul, entelektüellerin değilse de, sıradan yurttaşların derin nefretini kazandı. Bilindiği gibi Aristoteles kuzey Ege’de bulunan (Kalkidikya’daki) Stagira’lıdır ve Makedon krallarına hekimlik yapan bir aileden gelir. Parlak bir zekaya sahip bu çocuğun 17 yaşına geldiğinde Atina’nın en büyük düşünürünün, yani Platonun yanına, eğitim için yollanışını Makedonya adına bir yatırım, bir kültürel misyonun başlangıcı olarak görenler vardır.

Üstelik, Aristoteles’in yaşamı ve mirasının bunu doğrulayan yanlarını bulmak pek de zor değildir. Güçlenmiş ve büyük bir dinamizm kazanmış olan Makedonya, kültürde de söz sahibi olmayı amaçladığından, bu alana yatırım yapmak gereğindeydi, ve uygarlığın o günkü en önemli merkezine genç Aristoteles ile bir anlamda demir atmış oldu. Bütün bunlar bir yana, Aristoteles’in Atina entelektüelleri ve Akademi tarafından kabul edilip benimsenmesi de, Makedonya krallığının koşulsuz güvenini kazanması da, kolayca gerçekleşmiş şeyler değildir. Platonun ölüm yılı olan IÖ. 348’de Aristoteles 20 yıldır Akademi’de bulunuyordu ve okulun, biraz dik başlı ve züppe olarak tanınsa da, en güçlü ve büyük yeteneğe sahip üyesiydi. Kendisini kıskanıp hakkında çıkardıkları dedikodularla onu karalamaya çalışan düşmanları vardı ama herkes onun sıradan bir Akademi öğrencisi olmadığının farkındaydı. Uzun süredir ders veriyor, kitaplar yazıyordu ve Cicero’nun da değindiği gibi, 1Ö. 4. yy’ın büyük söylev ustası Isocrates’le aşık atan, artık yetke sahibi bir düşün adamıydı. Denildiğine göre, homoseksüel olmayışı ve özellikle de yabancı kökeni nedeniyle Platon ölürken okulun önderliğini ona bırakamadı. Tam o sırada Kalkidikya Makedon ordularınca işgal edilmiş, Aristoteles ise Stagira’nın kuşatılması sırasında, gidip, bir Yunan kolonisi olan kendi kentini savunmak bir yana, kılını bile kıpırdatmamıştı. Atina’da o günlerde Makedonya sempatizanlarına büyük bir öfke oluşunca Aristoteles artık orada barınamaz oldu. Önce kuzey batı Anadolu’daki Assos’a, iki yıl sonra da Midilli’ye göç eden düşünür, buralarda geçirdiği yıllar içinde bir yandan bilim ve felsefesini geliştirip çevresinde bir filozoflar gurubu oluşturuyor, bir yandan da Makedonya’nın kendisine olan güveninin pekişmesini ve belki de yüksek görevlere atanmayı bekliyordu. Assos tiranı Hermias hem Makedonya’nın dostuydu, hem de felsefeye meraklı biç kişiydi.

Aristoteles’in ve mirasının kuzeybatı Anadolu ile derin tarihsel bağlantıları olmuştur. Bunlardan ilki filozofumuzun Hermias’ın kızıyla evlenmesidir. İkincisi, yine orada, sonradan sağ kolu olacak Midillili Theophrastus’u yanına alışıdır. Aristoteles’in bundan sonraki yıllarda, 1Ö. 342’den başlayarak, artık dünyanın en büyük askeri gücüne dönüşme yolunu tutan Makedonya’da yedi yıl süreyle kaldığını biliyoruz. Bu dönemde İskender’e de ders veren Aristoteles, öğrencisi tahta geçip Atina’yı ele geçirdikten sonra, içeriden fethedilemeyeceği artık anlaşılan Akademi’ye rakip olacak yeni bir okul kurmak üzere bu kente gönderildi. Büyük parasal olanaklar desteğinde ve son on yılda topladığı kitaplar, bilim araçları ve çok sayıda yardımcıyla birlikte, 1Ö. 335 yılında Atina’da okulunu kurdu. Akropolün kuzey batısında, llissus çayı ile Lycabettus tepesi arasına düşen bölgedeki Apollon Lyceus’a ithaf edilmiş koruluk alanda kurulduğu söylenen okul, adını da buradan almıştır. Lyceum’da sanat ve bilgi dallarına (yani bunları simgeleyen muse’lere) adanan bir tapınak (museum) yaptırılarak bunun içinde büyük bir kütüphaneyle, bilinen ilk müze oluşturuldu. Bu müzeyi Apollon tapınağına bağlayan üstü kapalı direkli yolda yürüyerek ders verme geleneğini benimseyişi nedeniyle okula gezimciler, yani “peripatos” da denmiştir. Burası, Akademi’yi, modern çağlardaki üniversitelere benzerlik açısından çok gerilerde bırakan, tarihin ilk büyük bilim yuvası olmuştur. 1Ö. 323 yılında İskender ölünce bir süre iç karışıklıklar yaşayan Makedonya’nın siyasal ve askeri gücü belirsizleşti. Atmalılar kendilerini özgürlüklerine yeniden kavuşmuş saydılar ve Makedonya sempatizanlarına şiddetli bir tepki başlattılar. Okulun başına Theophrastus’u bırakarak hala Makedonya elinde bulunan Eğriboz adasına kaçan Aristoteles bir yıl sonra orada öldü. Aynı yıl, Atina yine Makedonya’nın eline düştü ve Peripatos’un bu ülkeninkine bağlanmış olan grafiği de yine yükselmeye koyuldu. Okulun “skolarkı”, yani başı, konumuna gelen Theophrastus’un yönetiminde 1Ö. 287’ye değin süren dönem, Lyceum’un büyüme ve güç açısından zirveye ulaştığı yıllardır. Bu aşamada da güçlük ve tehlikeler olmamış değildir: Daha hemen 1Ö. 319’da başlayan iki yıllık bir iktidar boşluğu az kalsın Theophrastus’u da Aristoteles’in akıbetine mahkum ediyordu. İÖ. 307’deyse yine bir yıl sürecek bir bağımsızlık kazanan Atina, tüm yabana filozofların kentten ayrılmasını gerektiren bir yasa çıkarttı. Yasağın neye ve kimlere karşı olduğu belliydi ve kısa bir süre için olsa bile, tüm peripatetikler tası tarağı toplamak zorunda kaldılar. Benzer olaylar 1Ö. 294 ve 288 yıllarında da yaşandı. Sonuncusunda okul önemli yıkım gördü. İçinde bulunan Aristoteles heykeli parçalandı, duvarlardaki kabartma haritalar ve dersaneler tahrip oldu.

Stoa ve Epikuros okullarının açılışı 1Ö. 304 ve 307 yıllarına rastlıyor. Bunlar 40 yıldır etkin olan Lyceum’un yanında henüz oldukça sönüktüler. Dolayısıyla o dönemde yeni inşa edilmekte olan İskenderiye kentinde kurulacak büyük bir kütüphane için Lyceum örnek alınmak istenmiş ve ilk aşamada hem Aristoteles’in kendisinden, hem de sonraları Theophrastus’dan, yardım ve kitap kopyalan istenmiştir. Lyceum’da bulunan yapıtların en az bir bölümünün böylece kopyalanarak oraya gittiği söyleniliyor. Ancak bunların popüler mi yoksa uzmanca yapıtlar mı olduklarını bugün tam bir kesinlikle bilemiyoruz. Bu dönemde kütüphane kuran kentler arasında Rodos, Antakya ve Bergama da vardı; özellikle bu sonuncusu başlangıçta İskenderiye’den daha hızlı büyüdü. Bergamalılar da Lyceum’dan yardım istediler ve okuldan kendilerine büyük bir yakınlık gösterildi.

Bergama hem duygusal bir bağlılığın sürdüğü Assos’un o günkü sahibiydi, hem de okul içinde kuzeybatı Anadolu’da doğmuş olan etkili kişiler vardı. Örneğin üçüncü skolark (1Ö. 287-267 arası) Strato Lapseki’li, dördüncü ve son skolark (İÖ. 266 – 225 arası) Lyco Scepsis’liydi (bugünkü Çan). Bu son dönemlerde artık bilimsel bir özgünlük yaratamayan Peripatos yalnızca bir dersane işlevi görmüştür. Son skolark zaten bir bilim adamı bile değildi. Lyco daha çok hatip ve yazar olarak tanınırmış. Bu kişinin ölümü zamanında gerçekleşen iki olay Peripatos’un fiziksel varlığını ortadan kaldırıyor. Lyco arkasından okula kimin önderlik edeceğini belirlemeyip, bu kişiyi okul üyelerinin kendi aralarında seçimle saptamalarını istemiş; ne var ki tam o günlerde de Atina Makedonya’dan bağımsızlığını kazanınca okuldakiler seçim falan yapamadan dağılmak zorunda kalmışlar. Bu da yüzyıllar sonra Roma’da yeniden kurulana değin Peripatos’a son vermiş.

Az önce de belirttiğim gibi, Aristoteles’in popüler yapıtları okul dışında zaten dolaşımdaydı. Peki Andronicus’un ileride yayımlayacağı yapıtlara bu boşluk döneminde ne oldu, ve bunlar varlıklarını nasıl koruyabildiler?

II

Birkaç ikincil yapıt dışında Aristoteles’in ürettiği felsefe ve bilim dizgesinden yoksun kalıp, bundan haberi bile olmayan bir Avrupa düşüncesini akıl almıyor bile. Aristoteles olmasaydı deneysel bilim geleneği diye bir şey bile var olmayabilir, bütün düşünce yapımız matematik ile gizemciliğin karışımından oluşan ve uzakdoğu felsefelerini andırır bir dünya görüşünden ibaret kalabilirdi. Aristoteles Skolastik öncesinde yeniden ortaya çıkarılmasaydı, birkaç yüzyıl içinde bir Yeniçağ bilim ve felsefesi gerçekleşebilir miydi? Ortaçağ bilimi Aristoteles’in öğretileri ışığında dizgeleşmiş olmasaydı buna almaşık aramış olan Kopernik, Galileo, Gassendi ve Descartes neyi temel alacaklardı? Modern dinamiğin kimi temellerini ilkçağ sonlarında hazırlayan “impetus”çu Philoponus (İS 490 – 570) Aristoteles’in devinime ilişkin açıklamaları elinde olmadan nasıl bir varlık gösterebilecekti?

Bilindiği gibi, Aristoteles’in bilimi değilse bile felsefesi Batı Ortaçağında yüzyıllarca unutulmuş ve sonradan yeniden keşfedilmiştir. İlkçağın bitiminde uygarlığı kurutan kavimler göçü olayı ve Hıristiyanlık adına her türlü din dışı kütüphane ve okulu yasaklayan Justinianus gibi imparatorlar, insanlığın daha önce ürettiği yüksek kültür değer birikimini ortadan kaldırmayı başarmış olabilirlerdi. Böyle bir şey kimi mantık risaleleri ve fizik kuramları dışında, Aristoteles’in de Yeniçağlara ulaşmasını engellerdi. Çünkü Avrupa asıl Aristoteles’i 12. yy’da, önce Arapça’dan sonra da özgün dilinden çevirerek tanımaya başlamıştır. Bu da Ortaçağ karanlığında onun Yunanca metinlerinin kimi kütüphanelerde korunmuş oluşu ve İslam felsefesi içinde bir düşünce olarak canlılığını yitirmeyişi sayesinde olanak bulmuştur. Ne var ki bu filozofun yapıtı açısından çok daha büyük bir badire Peripatos’un kapandığı aşamadan Aristoteles eserlerinin Roma’da yeniden bulunmalarına değin geçen, yaklaşık bir buçuk yüzyıllık dönem içinde atlatılmıştır İlkçağ’da kitapların saklandığı yerler, yukarıda adlarını saydığımız birkaç kütüphane ve okulla sınırlıydı. Eldeki verilere bakılırsa Aristoteles’in kitapları Lyceum’dan başka, İskenderiye ve Bergama’daki kopyalardan oluşmaktaydı. Yine değindiğim gibi, bir olasılıkla bu kütüphanelerdeki bütün Aristoteles yapıtları zaten eksoterik, yani popüler olanlardı. İskenderiye kütüphanesinin kaderi şöyle gelişmiştir: İÖ. 1. yy’da Sezar bu kentte kuşatılınca oradaki ilk büyük yangın yaşanmış. Sonra kütüphane 390 yılında. Hıristiyanlık adına Romalılar’ca yakılmış, eğer geriye bir şeyler kaldıysa, bunlar da Halife Ömer’in komutanları tarafından 641’de bu kez Müslümanlık adına bütünüyle yok edilmiş. Roma’da Andronicus’un yayımladığı Aristoteles yapıtları İskenderiye’de saklananlar değildi. Bir an için İskenderiye’de Aristoteles’in esoterik yapıtlarının da bulunduğunu varsayalım. Eğer Aristoteles Andronicus yayımıyla ün ve önem kazanmış olmasaydı İskenderiye kopyaları çoğaltılmış olmayacak, sonuçta oradaki diğer kitaplarla birlikte bunlar da yitirilmiş olacaklardı. Görülüyor ki, bugün felsefe ve bilimimizin bulundukları düzeyde olmaları, Aristoteles’in yazılarını oluşturan rulo halindeki papirüslerin bir biçimde Roma’ya ulaşmış olmalarına bağlıdır. Peki oraya nasıl ulaştılar?

Bunun iki ayrı ve birbirini tam olarak tutmayan öyküsü var. Her iki öykü de papirüslerin varlıklarını kıl payı koruyabilmiş olduklarını gösteriyor. Makedonya’nın çöküşüyle kapanan Lyceum’un kütüphanesi birden ortadan kalkmış. Bu, Atinalılar’ın tepkisiyle yakılmış olması anlamına gelebileceği gibi, kitapların başka bir yere götürülmüş olabileceği olanağını da açık bırakıyor. Başka bir önemli bilgiyi, yapıtların yeniden bulundukları dönemde yaşayan Strabo’nun (İÖ. 63 – İS 16) anlattıklarında buluyoruz. Strabo’ya göre Theophrastus, ölümü ertesinde kütüphanesinin Peripatetiklerden Neleus’a verilmesini vasiyet etmiş. Neleus da Aristoteles’in tüm esoterik yapıtlarını içeren bu kütüphaneyi doğum yeri olan kuzey batı Anadolu’ya taşımış. Bu taşınanlar belki de Lyceum’un tüm kitaplarıydı. Bu durumda okulun kapanışından sonra bulunamayan kitapların akıbeti açıklanabiliyor. Oysa bizi asıl ilgilendiren daha sonra neler olduğu. Sözünü ettiğim öykülerin birbirlerinden ayrıldığı nokta Neleus’un kendisine kalan kitaplara ne yaptığına ilişkin.

Öykülerden birisine göre, Neleus papirüsleri Bergama kütüphanesine vermiş. (Belki Lyceum kapandığında -var idiyse- geri kalan kitapları da Bergama’ya kaçırmışlardı.) Bergama’nın Peripatetik kitapları alışı kütüphaneyi açan I. Attalus zamanında (ÎÖ. 241 – 197) gerçekleşmiş olmalı. III. Attalus a gelindiğindeyse kentin artık Romanın baskısına dayanamayacağı anlaşılmış, bu kral da, ülkesinin, ölümü ertesinde Roma’nm malı olmasını vasiyet etmişti. IÖ. 133’te bu olay gerçekleşti ve Bergama’nın dillere destan olan tüm serveti ve başka değerli nesi varsa gemilerle İtalya’ya taşınıp orada pazarlarda satıldı.

Olup bitenlere karşı Bergama’da çıkan isyan iki yıl sonra bastırılınca, Roma bu iş için yaptığı masrafları karşılayabilmek amacıyla kenti baştan aşağı yağmalattı. Bu yağma, önceki servet aktarımında olduğu gibi resmi yollarla yapılmak yerine “özel teşebbüs” ile yardımlaşarak gerçekleştirilmişti. Kimi girişimciler bu işten büyük kişisel kazançlar elde ettiler. Teoslu Apellico (IÖ. 150 – 86) bunlardan biriydi. Bu zat Atina’daki evinde Bergama kütüphanesinden kaldırdığı kitaplarla geniş bir koleksiyon oluşturdu. Oysa Romalılar başka ne buldularsa götürmüş olmalarına karşın, Bergama kütüphanesini ne yıkmışlar ne de kapatmışlardı. (Bu kurum onların denetiminde varlığını bir yüzyıl daha sürdürmüştür.) Üstüne üstlük, Bergama’daki kitaplar artık Roma devleti ve halkının malıydılar. IÖ. 86 yılında Sulla Atina’yı kuşattı. Uzun süren bu kuşatmada Apellico öldü. Sonunda kent düşünce, yapılan yağmada kitaplar ortaya çıkarıldı ve Roma’daki bir kütüphaneciye yollandı. Bir süre geçtikten sonra Tyrannio adındaki bir felsefecinin kitapları incelemesine izin verildiği biliniyor. Tyrannio bunları bir yandan düzenlerken bir yandan da okuyordu. Okuduğu kimi kitaplardan oldukça etkilenince onları arkadaşı olan Cicero’nun da okumasına aracı olduğunu öğreniyoruz. İşte bu son olay Aristoteles’in ardında bıraktığı yapıtın kaderini değiştirmiştir. Cicero ile başlayan hayranlık hızla yayılmış, sonunda da kitaplar düzenlenip kopya edilmiş ve yayımlanmıştır.

İkinci öykü, Neleus’un kitapları Atina’dan götürüşüyle bunların yine Atina’da, Apellico’nun evinde ortaya çıkışı arasındaki olayları başka türlü betimliyor. Bu doğrudan belgeye dayandığı için, inanılması daha güç olsa da, daha büyük bir ağırlık taşıyor.

Strabo’nun anlattığına göre, Neleus kitapları Bergama’ya değil, doğum yeri olan Scepsis’teki (Çanakkale’nin güneyindeki Çan) aile evine götürmüş. Neleus’un ölümünden sonra Bergama kralı yeni kurulmakta olan kitaplık için bunları onun ailesinden isteyince, bu insanlar da papirüsleri bir yeraltı mahzenine saklamışlar. Ailenin sonraki nesilleri felsefeyle pek ilgili kişiler olmadıklarından kitapları uygun bir süre geçtikten sonra dışarı çıkarıp gereğince korumayı ihmal etmişler; papirüsler de orada tam iki yüzyıl yatarak oldukça zarar görmüş. Günün birinde aile bunları pazarda satışa çıkarınca Apellico kitaplan satın alıp koleksiyonuna katmış. Felsefe tarihçisi Grayeff, Strabo’nun aktardığı öykünün, büyük olasılıkla, Roma yasalarına göre suçlu durumda kalmaktan korkan Apellico tarafından uydurulduğunu, gerçeğinse önceki öyküye uyduğunu öne sürüyor.

Buna karşılık başka bir felsefe tarihçisi Guthrie de eldeki tek belgenin son anlatılanları desteklediğini vurguluyor.

Bugün sahip olduğumuz gibi bir bilim Aristoteles’siz var olamazdı. Bilim ve düşüncemizin bu filozoftan alarak kendi parçaları konumuna getirdiği şeyler, 17. yy. mekanist ve atomcu yaklaşımıyla birlikte onun yadsınılan yönlerinden kat kat fazladır. Kaldı ki, Aristoteles’in yadsınılan savlan daha geçerli olan karşıtlarının ortaya atılabilmesi yolunda en büyük hizmeti yapan düşüncelerdir. Her şeyden önce, tikelin incelenip genellenmesine dayanan deneysel bilim, Aristoteles’in icat ettiği bir yöntemdir. Eğer onun kendisinden sonraki kuşaklara armağan ettiği verimlilik ve kavrayış biçimi olmasaydı, ne mekanizm ne de atomculuk, 17. yy.’dan itibaren gerçekleşen dev atılımı yalnız başlarına yapamazlar, kuru ve kısır birer spekülasyon olarak köşelerinde beklemeyi sürdürürlerdi.

Bütün bunlar, felsefenin bir düşünce jimnastiği ya da fantezi olmak ötesinde insanlığa “yararlı” olabileceğini kuşkuyla karşılayan dar kafalılara, felsefeye “uygulamadan çok uzak, kendini dünyadan soyutlayan bir şey” gözüyle bakanlara da yanıt. Çünkü aynı gerekçelerle, kendinden önceki düşünürlerin yokluğunda bir Aristoteles de var olamazdı. Kuşkusuz her özgün düşünür ve bilim adamının bugünün oluşumuna burada sözü edilen anlamda zorunlu bir katkısı olmuştur. Aristoteles’i farklı kılan, onun katkısının çapıdır. Çünkü çap büyüdükçe, günümüzün koşulları zorunlu kıldıkları o katkıya daha bağımlı, daha duyarlı olmaktadır.

Dipnot:

Bu yazıya temel olan tarihsel bilgiyi büyük ölçüde Felix Grayeff in Aristotle and his School (London: Duckworth, 1974) ve VV.K.C. Guthrie’nin Aristotle: An Encounter (Cambridge U.P., 1981) başlıklı kitaplarından aldım. Ayrıca, VVemer Jaeger’ın Aristotle : Fundamentals of the History of his Deoelopment’ından (Trans. R. Robinson, Oxford : Clarendon Press, 1950), G.E.M. Anscombe ile P.T. Geach’in Three Philosophers ’ından (Oxford U.P., 1961) ve Richard Sorabji’nin Matter Space and Motion ‘undan da (London : Duckworth, 1988) yararlandım.


Not: Bu içerik ilk kez Felsefe Tartışmaları Dergisi tarafından yayınlanmış olup alınan izinler doğrultusunda Taner Beyter tarafından sitemize uyarlanmıştır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Bilgi Ve Nesne-II: Gerçekçilik İçin Sınırlar - Arda Denkel

Sonraki Gönderi

Deneycilik, Gerçekçilik, İdealizm Ve Görüngücülük - Arda Denkel

En Güncel Haberler Analitik Felsefe