Uslamlama Üzerine Yazışma – Harun Rızatepe ve Arda Denkel

37 Okunma
Okunma süresi: 16 Dakika

Arda Dost:

Usavurmam sunuşunun yeni ve daha özlü biçimini (Bkz. Ek, “Bilgi ve Nesne”) eskisine oranla gerçekten daha çok anladım; böylece eleştirilerimi de daha özlü olarak dile getirmem mümkün olacak. Bana kalırsa bilimsel gerçekçilerin büyük bir bölüğünde görülen, felsefi inceliklere yeterince duyarlı olmama zaafından aşırı kolaylıkla yararlanıp, onların bu zaafım öne sürdükleri görüşün yapısal bir zaafıymış gibi göstermeye çalışıyorsun.

Bana göre sorunun kaynağı (C) dediğin öncülde. Belki aşın kıl yarmacılığı olacak am a ben bu öncülü ikiye ayırıp dile getirmeyi istiyorum:

  • C1) Gözlemlenebilirler ile gözlemlenemezler uzay-zamandaki konumlarında örtüşürler: Nerede bir gözlemlenebilir özdek parçası varsa orada bir gözlemlenemez parçacıklar öbeği vardır.
  • C2) Her özdek parçası kendisinin uzay-zaman konumunu paylaşan gözlemlenemez parçacıklar öbeği ile ÖZDEŞTİR.

C1 ile C2 bağımsızdır, yani C1’i kabul edip C2’yi reddetmek mümkündür; nite­ kim öne sürdüğün çözümün güçlüğü buna dayanıyor. Pek rânâ bildiğin gibi “özdeşlik” lafı an­ lamca kendine özdeş değildir; epey çok sayıda epey farklı anlam da kullanılır. Bana göre C2 bağlamında “özdeşlik” sözü “Harun’un en büyük oğlu ile en küçük oğlu özdeştir” de kullanılan, ve Leibniz’ci özdeşliğin yakın akrabası olan anlamında değil, daha çok “ ayrılmazlar” sözünün anlamına yakın bir anlamda. “Ben, bedenim” ve onun yapısındaki moleküller, aynı şeyiz, özdeşiz” önermesinin doğru olmasına imkân verecek kadar yalınkat bir anlamda kullanılmıştır. “Özdeşlik” sözcüğünün bu anlamım “eşuzamlılık” sözcüğüne yüklemeyi öneriyorum. Eşuzamlılık özünde ve niteliklerinin birçoğunda farklı olan nesneler, şeyler arasında tutan bir bağıntıdır: “A ve B eşuzamlıdır” demek “Nerede biraz A varsa orada biraz B vardır, ve nerede biraz B varsa, orada biraz A vardır” demektir o kadar. Bu bağıntının ı tanımının böyle muğlak olması tanımın lehinedir, çünkü tanımlanan bağıntı da muğlak olmaktan yararlanır. Örneğin bir yerde bir özdek parçası olması için o yerde tam ne kadar gözlemlenemez parçacık bulunması gerektiğini bilmeden de bir özdek parçası ile bir gözlemlenemezler öbeğinin eşuzamlı olduklarını öne sürebiliriz. Bu bağıntının tuttuğunu gözleme dayanarak öne sürebilmek için de gereklidir, bu muğlaklık. Çünkü eğer terimlerden biri, diyelim B, öğeleri ilkece teker teker gözlemlenemez şeylerin bir öbeği ise öbek ile öğeleri arasındaki bağıntıların ne olduğunu da gözlemle bilemeyiz: “Orada biraz B vardır” lafı bu yüzden de muğlak olmalıdır.

Eşuzamlılığa bence çok iyi bir örnek bir mum ile yapısındaki parafin arasındaki bağıntıdır. Bir çivi ile o çiviyi oluşturan spesifik maden kütlesi arasındaki bağıntıdır. Bu örneklere bakarak görülebileceği gibi eşuzamlı oldukları doğru olarak öne sürülen terimlerin kaplamlarının bütün niteliklerinin ortak olmasını beklemek için hiçbir gerekçe yoktur: Mumun belli bir şekli vardır. Oysa onunla eşuzamlı olan parafin parçası sıcakta kalırsa tabak şeklini alır. Demek, onun belirgin bir şekli yoktur. Mum bir aydınlatma aracıdır, oysa parafin topağı böyle değildir. Çivi nala çakılır, maden topağı çakılmaz; çivi can yakar, maden topağı yakmaz. Bu gözlemlerin hepsi eşuzamlılık bağıntısının olumsal ve geçici bir bağıntı olmasına dayanır. Tam da o parafin topağından yapılmış olmak o mumun özsel bir niteliği değildir, ve fazlaca sıcak bir ortamda bu bağıntı tutmaz olur: Mum erir gider o parafin topağı kalır. Mumla beraber donup kalan nitelikler mum nitelikleri değildir. Demek eşuzamlı şeylerin farklı nitelikleri olması, söz konusu bağıntının beklenir, yapısal bir özelliğidir.

Bu gözlem özdek parçası ile gözlemlenemezler öbeği için de geçerlidir. O özdek parçası, örneğin bir kimyasal süreç sonunda özdek parçası olarak ortadan kalkabildiği halde gözlemlenemezler öbeği, her ne kadar o öbek olarak kalmayıp dağılsa bile, öğelerinin çokluğu olarak varlığını sürdürür. Zaten gözlemlenemezlerin varolduğunu ilk akla getiren, yanılmıyorsam, kimyasal değişimlerde bile sakınılan bir tür fiziksel varlığın bulunması gerekeceği yolundaki us kaynaklı bir inanış olmuştur. (Bana kalırsa öz­ dek öğretisi baştan sona “Varolan büsbütün yok olmaz, yokluktan da varlık çıkmaz” usal doğruluğunun doğadaki yansımalarını onaya çıkarma çabalanma ürünü olmuştur.)

Özdek parçaları ile gözlemlenemezler öbekleri arasındaki, C2’de söz konusu olan iliş­ kinin Leibniz’ci bir özdeşlik olarak tasarlanmaması gerektiğini düşündüren bir başka husus özdekçi öğretilerin, gözlemlenemezlerin özdek parçalarının nedenleri, substratumları oldukları yolundaki iddialarıdır: Özdeş olan iki şeyden birini ötekinin nedeni, substratumu, olduğunu öne sürmek ilgili sözlerin semantiği ile bağdaşmaz, bir tür analitik yanlış olurdu.

Bu dediklerim kabul edilirse D diye belirlediğin iddia da düşer, çünkü yüklemler ancak aynı konuya uygulanırlarsa çelişik olabilirler. Yoksa mumun silindirik olduğunu öne sürmekle o parafin kütlesinin silindirik olmadığını, onun hiçbir şekli olmadığını öne sürmek nasıl çelişik değilse bunun gibi özdek parçasının dolu, yani her bölümünde özdeksel olduğunu öne sürmekle onunla eşuzamlı olan parçacıklar öbeğinin boşluklu, yani her yeri parçacık olmayan bir yapıda olduğunu öne sürmek arasında da bir çelişki yok­ tur. “Boza bardağı boza doludur” demekle “O bozanın içinde birçok köpük, yani hava boşluğu vardır” demek arasında çelişki görüyor musun? Dolu olan bardak, köpüklü olansa bozadır.

Gördüğün bağdaşmazlığı ortadan kaldırmak için bu kadarcık bir yeniden dile getirme yetiyor. Üstelik bana kalırsa bu düzeltme Bilimsel Gerçekçilik’in lafzına olmasa bile niyetlerine çok uygun bir düzeltme. Buna rağmen B diye belirlediğin iddianın da bir ölçüde yeniden dile getirilmesinin yararlı olabileceğini düşünüyorum.

Gözlemlenemezler ile ilgili iddiaların kuram ve deneyin iş birliği ile üretildiği görü­ şü korkarım durumu olduğu gibi yansıtmıyor. Kuramlar birer bütün olarak, bütün mümkün sonuçlarını en baştan mantıkça içeren, dedüktif yapılar olarak dile getirilirler. Gözlemlenemezler ile ilgili iddialar söz konusu kuramın dedüktif sonuçlarından kimisi ola­ rak böylece en baştan, kuram deney verileriyle karşılaştırılmazdan önce, kurama göre doğuştan diyebileceğimiz bir anlamda dile getirilmiş olurlar. Tabii kuramın bir bütün olarak öne sürülebilmesinde eski kuramların yetmezliklerinden, dilin ve aklın yapısın­ dan gelen sınırlamalardan, kültür kaynaklarından gelen düşünce alışkanlıklarından ve bir ölçüde öznel etmenlerden esinlenildiği gibi insanlığın deney birikimlerinden de esinlenilir. Ama bu esinlenmelerin hepsi kurama göre doğum öncesi olaylardır. Bu yüzden bu aşamadaki deneylerin kuramla birlikte birtakım iddialara kaynak olduğu öne sürülemez. Kuram bir bütün olarak dile getirilip öne sürüldükten sonra ise bir bütün olarak deneylere karşı sınanır, bir takım can alıcı deneylerle doğrulanmasına, güvenilirliğinin ortaya konmasına çalışılır. Ama bu süreç kuramın içerdiği iddiaları ne artırabilir ne de eksiltebilir: Kuramı bütünüyle batırır veya çıkarır. Bundan dolayı kuram ile de­ neyin birlikte etkileşerek iddialar üretmeleri deneylerin kuramı etkilediğini söyleyebileceğimiz aşamaların ikisinde de söz konusu olamaz…

Soran olursa selam! Harun.

28 Haziran 1988


Sevgili Harun,

Mektubuna ve uslamlamaya ilişkin değerlendirmelerin için çok teşekkürler. Kimi noktalan daha da açıklaştırabilmem için bana yardımcı oluyorsun. Hemen sadede geliyorum. Önce şu öyküye kulak ver: Buralardan pek çok uzaklardaki bir Güney Amerika ülkesinde bir gün generalin biri darbe yapmış ve oranın diktatörü olmuş. İlk işi, büyükçe bir tunç parçası döktürerek bundan kendi yontusunu yaptırmak olmuş. Sonra da yontuyu başkentin ana caddesine diktirmiş. Gel zaman git zaman, diktatör “Batılı” ülkelerin ekonomik baskısına dayanamamaya başlamış. On yıl sonra demokrasiyi geri getirmek zorunda kalmış. Bunun üzerine toplanan parlamento eski” diktatöre tepki olarak bir yasa çıkarmış: Yontuyu erittirip o tuncu yeni parlamento binasında kullanılmak üzere görkemli bir pisuar haline getirtmiş… Şimdi yontu bir pisuar olmadığına göre (Bu tabii yontuya pisuar muamelesi yapılamayacağı anlamına gelmez, ama bu durumda o tunç “bir pisuar olarak” pisuar işlevinde kullanılmış da olmaz.) ve her ikisi de aynı tunç parçasından yapılmış olduklarına göre, bu tunç parçası ne yontuyla ne de pisuarla özdeş olamaz. Çünkü özdeşlik ilişkisi geçişlidir. Evet, belirli bir zaman ke­ sitinde yontu ile tunç parçası aynı yeri paylaşmakta ve algılanabilir nitelikleri bütünüyle ortak bulunmaktadır. Ancak aralarındaki ilişki özdeşlik değil “oluşturma” (constitution) ilişkisidir. Tunç parçası yontuyu oluşturmakta, onun yapımına giden malzeme, ona içerik olmaktadır. D. Wiggins, Lesnievvski’nin yapıtından da yararlanarak, bunu “ …dır”ın özeşlikten farklı bir anlamı olarak saptıyor. (Bkz. Wiggins, Sameness and Substance. Blackwell, 1982, s. 18-44; “On Being at the SamePlaceat theSameTime” , Phiiosophical Review 77, 1968; (bendenizin) Nesne ve Doğası, Metis. 1986, bölüm 11.) Yanılmıyorsam bu ilişki senin mum ile parafin arasında saptadığın ve “eşuzamlılık” dediğin şeyle örtüşüyor. İngilizce literatürde buna “cohabitation” deniliyor. Ben literatürü izleyerek (ve senden farklı olarak) burada “özdeşlik” sözcüğünün birden çok anlamıyla karşı karşıya olduğumuzu söylemek yerine “ …dır”ın çok anlamlılığından söz edecek, bu anlamlardan birinin özdeşlikken, bir başkasının da “oluşturma” veya “eşuzamlılık” olduğunu öne süreceğim. Ancak bu terminoloji farkı bir yana, seninle hep aynı düşünceleri paylaşıyoruz. Aslında burada ikimiz de Aristoteles’i izliyoruz. Çünkü Aristoteles aynı ilişkiyi bir nesne ile onun dayanağı (hypekeimenon/substratum,l olan “yakın özdeği” arasında saptamıştı. Ne var ki, tunç ile yontu, ya da parafin ile mum arasındaki ilişkinin bir özdeşlik olmadığı konusunda herkes bize katılmıyor. Özcülük’e karşıt olan felsefeciler bunun bir özdeşlik ilişkisi olduğunda ısrarlıyken, özcüler bizim gibi düşünüyorlar. Nesne ve Doğası’nda bu konuyu daha ayrıntılarıyla tartışmıştım (böl. 11), şimdi bu kadarla kesiyorum.

Senin ortaya attığın sorun şu: Yontuyla tunç arasındaki ilişki, tunç ile onu oluştu­ran parçacıkların toplamı arasında varolan ilişkiden farklı mı değil mi? Tabii, nasıl yontu tunç parçasından oluşuyorsa, tunç parçası da o parçacıkların (alaşımı bir arada oluştu­ ran moleküllerin) toplamından oluşur. Şimdi denebilir, durum buysa, önceki ilişki özdeşlik kadar sıkı olmayan bir oluşturma (eşuzamlılık) ilişkisi olduğuna göre, sonraki de böyle olmalı, ergo tunç parçası ile onu oluşturan parçacıkların toplamı özdeş olma­ malı. Bu senin argümanın. Tabii dediğin geçerliyse, benim argümanımdaki (C) önermesi yanlış olacak ve bilimsel gerçekçiye karşı çıkarsadığım sonuç mantıksal olarak gerektirilemeyecek. Ancak, senin dediğinin geçerli olması, yontu-tunç parçası (mum-parafin parçası) ilişkisinin, tunç parçası parçacıklar toplamı (parafin parçası parafin molekülleri toplamı) ilişkisiyle koşut, yani analog olması koşuluna bağlı. Senin argümanının geçerli olup bana karşı döngüsel olmaması, böyle bir analojinin varsayılmak yerine kanıtlanmış olmasına bağlı. Bana kalırsa sen mektubunda analojiyi genelde varsayıyor­ sun. Ancak bir kanıt oluşturmak yönünde yol alan şöyle bir düşünce de öne sürüyor­sun: Özdek parçasının ortadan kalkması, onu oluşturan parçacıklar öbeğinin ortadan kalkmasını içermez:

  • a) Parçacıklar molekül düzeyinin altında da dağımsalar, farklı kimyasal özelliklerle varlıklarım sürdürebilirler, (ör. parafin molekülünden ayrışmış karbon ve hidrojen atomları olarak)
  • b) Bu parçacıklar (moleküller) öbeği, artık bir parafin parçası oluşturmaksızın, öğeleri dünyanın çeşitli yerlerine dağıtılmış olsalar da, bir öbek olarak kendisiyle özdeşliğini sürdürür.

Dolayısıyla, ortada bir parafın (ya da tunç) parçası bulunmadığı zamanlarda da, parafin (tunç) parçacıklarının toplamından (dağıtılmış, fakat kendisiyle özdeş kalan bir öbek olarak) söz edilebildiğine göre bu ikisi özdeş olamamalıdırlar. Bu umarım senin usavurma biçimini doğru olarak dile getiriyordur. Senin vardığın sonuç Henry Laycock’unkiyle ilginç yakınlıklar gösteriyor. (Bkz. “Some Questions of Ontology” , Philosophical Review, 1971.) Ben Demokritos/Aristoteles’te (Kalamış Yayıncılık, 1988, s. 259- 266) Laycöck’un görüşünü daha dar bir açıdan eleştirdim. Öte yandan bu yıl içinde Dialogue’da yayımlanacak olan “Matter and Objecthood” başlıklı yazımda bu görüşü çok daha kapsamlı olarak çürütebildiğim inancındayım. Bu mektuptaysa genel bir eleştiriyi değil, senin ortaya koyduğun noktaları tek tek karşılamayı amaçlıyorum.

Benim görüşüm şu: (C)’nin dile getirdiği gibi, bir özdek parçası, onu oluşturan parçacıkların yapısal bir aradalık anlamındaki toplamıyla özdeştir. Uslamlamam içinde top­ lamı bir “bir aradalık” olarak anladığımı sık sık belirtiyorum, bu nedenle. Bu bir yana parçacıkların dağılmış haldeki toplamının, senin yukarıdaki (b)’de dile getirilen önerin­ deki gibi, özdek (tunç/parafin) parçasını (ona özdeş olmadan) oluşturduğunu, onunla eşuzamlı olduğunu öne sürmek olanağı var mı? Bana göründüğü kadarıyla: açıkça ha­ yır. Çünkü böyle bir durumda ortada kendisiyle özdeş olunacak bir şey bulunmadığı ölçüde, kendisiyle eşuzamlı olunacak, oluşturulacak bir şey de yok. Öyleyse diyorum, böyle bir dağıtma işlemiyle özdek parçası ortadan kalktığı gibi eşuzamlılık ve oluşturma da ortadan kalktı. Tabii bu dağılmış haldeki parçacıklar öbeği geçmişte o özdek parçasını oluşturmuştu. Ama işlem ertesinde özdeş olmayıp de eşuzamlı olan şeyler değiller, bunlar. İşlem öncesindeyse eşuzamlı olanların aynı zamanda özdeş de olmadıklarını saptayacak hiçbir şey yok. Dolayısıyla (b)’nin özdek parçalan ve onları oluşturan gözlemlenemezler arasındaki ilişkinin bir özdeşlik değil de eşuzamlılık (oluşturma) ilişkisi olduğunu ortaya koyan bir yanı yok. Hepsinden önemlisi, dağıtma işleminden sonraki parçacıklar öbeğinin dağıtma öncesindeki aynı parçacıkların yapısal bir aradalığıyla özdeş olduğunu öne sürebilmenin hiçbir ussal dayanağı yok. İki noktayı yeniden vurgulayayım:

  • (i) Parçacıkların dağılması özdek parçasının varlığına son verirken, bunlar arasındaki (özdeşlik olsun eşuzamlılık olsun) ilişkilere de son veriyor,
  • (ii) Sen bu eleştiriyi yaparken benim parçacıkların bir aradalık anlamındaki toplamlarından söz edişimi göz ardı ediyorsun.

(a)’ya gelince, durum yine senin istediğinin tersine, açıkça özdeşlik lehineymiş gibi duruyor. Tunç parçasını moleküllerine ayırırsak, kimyasal olarak onu tunç olmaktan çıkarmış oluruz. Bu, parafın moleküllerini C ve H atomlarına dağıtmayla (bu bağlam içinde) bir benzerlik taşıyor. Çünkü bu kimyasal değişim ertesinde, elde kalan parçacıkların toplamı, daha önce özdek parçasını oluşturan parçacıkların toplamıyla özdeş: değil. Tabii eldeki toplam aynı proton, nötron ve elektronların toplamı; ama özdek parçasını oluşturan parçacıklar ile kimyasal değişim ertesindekiler (yapısal nitelikleri dolayısıyla) farklı özdek türleri. Öncekiler parafin (veya tunç) sonrakiler böyle değil. Dolayısıyla özdek parçasını ortadan kaldırış biçimimiz (a)’daki gibi olduğunda, onu oluşturan kendi türündeki parçacıkların toplamını da ortadan kaldırmış oluyoruz. Kanımca bu olgu da özdeşlik savını destekliyor. Evet, parafinden geriye onu oluşturan atomlar kaldığı anlamda temeldeki kuarklar, ya da bunların dönüşebileceği karşılıktaki enerji korunmuş oluyor. Ama bu korunum ya da sakım, özdek parçasının, onu oluşturan, aynı özdek türündeki parçacıkların bir aradalığına (toplamına) özdeş oluşunu etkileyen bir olgu değil. Bu gerekçelere dayanarak (C)’yi çürütebilmiş olmadığın kanısını taşıyorum.

Ayrıca, senin buradaki uslamlama biçimine karşı şu soruların sorulması da gerekiyor; Bu amaçla bir an için durumun senin istediğin gibi olduğunu varsayalım. Parafin parçası ve parafin moleküllerinin toplamı yalnızca “eşuzamlı” olsunlar. Tabii bu durumda (C)’den vazgeçmek gerekecektir. Oysa uslamlamanın genel akışı bundan ne ölçüde örseleniyor? Yukarıdaki ikisinin belirli bir zaman kesitinde özdeş değil de yalnızca eşuzamlı olmaları (yani birinin öbürünü oluşturması) durumunda, birinde bulunup öbüründe bulunmayan nitelikler bir yana, bunların çelişen nitelikler taşımaları olanak­ lı mıdır? Analojiyi varsaydığımıza göre, kendi favori örneğine bakarak düşün: Mumun dış yüzeyinin örneğin mavi olduğu zaman kesitinde, onu oluşturan parafin parçasının dış yüzeyinin beyaz olması kavranabilir bir şey mi, sence? Bütünüyle tahta olan bir masanın uzunluğunun 2 m olduğu zaman diliminde, onu oluşturan tahtanın uzunluğunun 2.5 m olması olanaklı mı? Leibniz ilkesi ve özdeşlik olgusuna başvurmasak bile uslamlamayı aynı güçle kurabiliyormuşuz gibi geliyor bana. Bu durumda yaslanacağımız ilke, iki farklı, fakat eştürsel niteliğin aynı yer ve zamanda bulunmayacakları ilkesi olacak, hepsi bu. Tıpkı yukarıdaki örneklerdeki gibi, eşuzamlı olan özdek parçası ve parçacıklar bir arabalığının bulundukları o uzay-zaman yerinde hem dolu hem de boşluklu olmalarının açıkça çelişik olup olmadığını soracağız. Bu tabii ki açıkça çelişik olan bir şey! Ama diyebilirsin ki burada durum bozanınkini andırıyor. Bardağın içi uzaktan doluymuş gibi görünürken oradaki bozaya büyüteçle bakıldığında onun aslında köpük gibi bir şey olduğu ve içinde pek çok hava boşluğu bulundurduğu görülür. Boza gibi, ancak daha derinlerde olmak üzere, parafin topağı da aslında boşluktur. Hatta küçük ölçekte ele alındığında parafin topağının içinde doluluktan daha çok boşluk olduğu da söylenebilir. Kimi ışınlar böylesi aralıklardan geçip gidiyorlar. Bu açıdan nesneler aslında girilmez de değiller. Bu noktaların hiçbirine karşı çıkmıyorum. Zaten uslamlamamın izlediği yol da aynen bu. Şimdi: (1) Orta boy nesneler ölçeğinde girilmez olan şeyler küçükler ölçeği açısından tabii ki girilir şeylerdir. Ama sayın Eşel’in de dediği gibi, parafin topağındaki bir elektronu ele aldığımızda, bunun o topağın bir parçası olması, hemen hiçbir bilgi değeri taşımıyor. Girilmezlik ölçeğe göreceli olmak zorun­ da. Bir mum başka gözlemlenebilir nesnelere göre girilmezdir. Buna koşut olarak da bir nötron, kendi ölçeğindeki başka parçacıklara göre girilmezdir. Girilmezlik ilkesini savunmak ölçekler arası girilmezlik gibi bir şeyi savunmayı da gerektirmez. Yine sayın Eşel’in dediği gibi, ayrı ölçekleri pek de karşılaştırılabilir olmayan kuramlar betimli­ yor, zaten. Her şey iyi ve güzel de, böyle bir göreceli açıklama, aynı anda hem büyükler hem de küçükler ölçeğinde gerçekçi olamamayı zorunlu kılıyor. Gerçekçiliğiniz hem gözlemlenebilirleri hem de gözlemlenemezleri aynı zamanda kapsıyorsa, onları aynı dün­ yanın varlıkları saydığınız sürece, ölçekler arası boşluk/doluluk, girilmezlik, devinirlik/durağanlık sorunları yakanıza yapışmış demektir. İşte bilimsel gerçekçi böyle bir konumda. En azından benim uslamlamam öncesinde böyle. Bu nedenle alanları kendi hallerinde bırakıp onları ayrı ayrı kavrayamıyor. Onları birleştirmek, birbiri içine yaymak zorunda. (2) Ancak hem boşluk hem de doluluk bulunması gibi, birbirleriyle çelişen niteliklerin varolduğu vargısı oluyor.

Şimdi, bozadaki doluluğun (ayrıntıyla algılandığında) yalnızca bir görünüş olduğunu gözlemliyoruz. Burada artık bir çelişki kalmıyor. Parafin veya başka bir özdek parçası için de benzer bir seçim yapmak zorundayız. Çünkü Bilimsel Gerçekçilik doğrultusunda boşluk ya da doluluğu ölçekler arası düşünmek gereğindeyiz. O zamansa mantık zorluyor. İşte bu zorlama sonucunda bilim adamı gelip, “Aslında” diyor “şu gördüğün masa, aralarında boşluklar olan ve devinim halinde bulunan parçacıklardan oluşuyor.” Bozada olduğu gibi, aslında boşluk var orada. Oysa iki durum arasında şöyle bir fark var: Bozanın boşluklarını gözlemleyebilirken, tuncun, parafinin, ya da masanınkileri gözlemleyemiyoruz. Laf aramızda, ayaklarımı felsefeci çarıklarından çıkardığımda, ben de herkes gibi bilimin dediklerine inanıyor, orta boy nesnelerin, görünüşün tersine, boşluk dolu olduklarını onaylama eğilimini (bilimin başarıları karşısında) kuvvetle duyuyorum. Ancak felsefi açıdan gözlemlenebilirlerin görünüşün tersine boşluk dolu olduklarının nasıl söylenebildiği büyük bir önem taşıyor. “Doluluk aslında yalnızca bir görünüştür” dendiğinde, bilimsel gerçekçinin başına olmadık işler açılmış oluyor. Durum ister bir özdeşlik isterse de bir eşuzamlılık olsun, çelişkisizlik ilkesini koruma gereği bilimsel gerçekçiyi (F) önermesini onaylamaya ittiğinde, bu kez o, kaçınılmaz olarak (G)’ye tosluyor. Bunu yaptığı anda da kendi çıkış noktasını yadsımış oluyor. Bu durumda benim naçizane önerim, gözlemlenebilirler dünyasını bildiğimizi söyleyebildiğimiz ölçüde, küçükler dünyasına ilişkin betimleme ve tahminlerimizi bilgi olarak değil de “başarılı bir kuram” olarak düşünmek, hepsi bu.

Şimdi mektubundaki birkaç başka noktaya değineceğim. İlk noktayı bütünüyle “parantez içinde” algılamanı dilerim, çünkü burada konunun özünde anlaşıyoruz: Eşuzamlı olarak saptadığın şeylerin özdeş olmadıklarına kanıt olarak birinde bulunup öbüründe bulunmayan nitelikleri sayarken kanımca yargılarının birçoğu tartışmalı kalıyor. Örneğin çivi batıp da can yaktığında tabii ki o metal parçası da can yakmıştır. O mum bizi aydınlattığında, aydınlatma için kullanmış olduğumuz şey tabii ki o parafin parçası da olmuştur, aynı zamanda. (Parafini-üstat Ari’nin deyimiyle “qua mum”, yani mum olarak, kullanmışızdır ama, parafini kullanmışızdır.) Yineliyorum: burada tartışmalı olan, yapmak istediğin ayrım değil, örneklerini kullanış biçimin.

İkinci nokta: Moleküllerin o özdek parçası için temel doğayı, ya da özü oluşturdukları konusunda anlaşıyoruz. Ancak özlerin, neden-etki ilişkisi anlamında, o özdek parçası için birer neden oldukları öğretisini benimsemek bir yana, anlaşılmaz buluyorum, ben. Bu öğretinin, Locke’un Aristoteles’i çarpıtarak yorumlamasından kaynaklandığı kanısındayım. Ayrıca bildiğin gibi ben Platonculuk’a da karşıyım. Bence özdek parçası ve onun özü büyük ölçüde özdeştirler. Ancak, taşıdığı ilinekler anlamında, nesne özünden daha zengindir.

Üçüncü nokta, (B)’ye ilişkin olarak söylediklerini ilgilendiriyor. Bütünselcilik’in çeşitli versiyonları var, tabii. Bir uçta Kuhn ve Feyerabend gibi epistemist köktenciler, öbür uçtaysa Richard Boyd ve (bir zamanki) Putnam gibi gerçekçiler var. Epistemistler Bilimsel Gerçekçilik’e kuşkuyla bakan bütünselciler, bilimsel gerçekçiliklerinde de, köktencilere oranla çok daha a posteriorist, yani deneye çok daha kuvvetle öncelik veren bir tutum içindeler. Bütünselciler için dediklerine katılmıyor değilim. Ancak epistemist bütünselcilerin deneye tanıdıkları (daha az) dozu, gerçekçi bütünselcilere yediriyormuşsun gibi geldi bana. Bu bir yana, eğer senin dediğin gibi olursa, gözlemlenemezlerin epistemist, yani gerçeksizci bir yorumuna kayılmış olacak. Böyle bir yorumun benim işime geleceği açık olmalı. Aynı yorum bu arada belki (B)’ye de kuşku düşürecektir ama, bu­ nu yaptığı ölçüde de Bilimsel Gerçekçilik’in savını onun elinden alacaktır. Bu sonuncuysa benim amaçlarıma yine uygun düşüyor…

Herkese selam. Arda.


Not: Bu içerik ilk kez “Denkel, Arda & Rızatepe, Harun. “Uslamlama Üzerine Yazışma”, Felsefe Tartışmaları, 1988, 4 (49-55)”de yer almış olmuş gerekli izinler doğrultusunda yayınlanmaktadır. Bu içerik geçmişteki mecmu/basılı halinden Taner Beyter ve Can Kalender tarafından el yordamıyla sitemizde yayınlanabilecek hale getirilmiştir.

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Felsefede Karıştırma - Arda Denkel

Sonraki Gönderi

G.E. Moore’un Elleri Karşısında Radikal Şüphecilik - Jonathan Birch

En Güncel Haberler Arda Denkel Kitaplığı

Alanlı Nesne – Arda Denkel

Önce bir iki küçük noktaya değinmek istiyorum. Alanların seyreklik ve yoğunluğundan söz ederken, Sayın Kuntman’ın kendisi