Paranın Satın Almaması Gereken Şeyler Var Mı? Ticarileşme Karşıtı İki Argüman – John Danaher

451 Okunma
Okunma süresi: 8 Dakika

Bir itirafım var: Öğrencilerin ödevlerine not vermeyi sevmiyorum. Geçen sene, binden fazla ödeve puan verdim. Bunların arasında biçimlendirici değerlendirmeler, ders esnasında yapılan testler, vaka analizleri, makaleler, problem ödevleri, sınavlar var. Bazıları nispeten kısa (80 tanesi sadece tek sayfaydı), bazıları daha uzundu (90’dan fazlası 5000 ya da daha fazla kelime içeriyordu). Yine de bu çok fazla not verme işi demek ve bazen (özellikle argümanı iyi oluşturulmuş bir makale okurken) bu işlem çok eğlenceli olsa da çoğu zaman sıkıcı. Öğrenciler, hep aynı konular hakkında aynı şeyleri söylüyor ve aynı hataları yapıyorlar.

Bütün bu puanlama işlerinden kurtulabilsem harika olurdu. Sanırım bu yıl bir çözüm buldum. Bir öğrenci 67’yi mi 68’i mi hak ediyor ya da başka bir öğrencinin hakkı 48 mi 50 mi diye bütün bu zaman ve çabayı harcamak yerine puanları en yüksek teklifçilere açık artırmayla sunmaya başlayacağım. En yüksek notlar için belli bir kota, daha düşük notlar için daha büyük kotalar olacak ve bu uzayıp gidecek. Daha sonra öğrencilere, bana ödemek istedikleri para miktarına göre not vereceğim. Bu, iş yükümü azaltacak ve öğrencilere önemli bir ders verecek: Bu dünyada para, gerçekten de başarının dövizidir.

Dehşete düştüğünüzden şüphem yok (açık olayım sadece şaka yapıyorum), fakat neden afalladınız? Haydi en azından tam olarak ne önerdiğime bakalım: Derslerimde not vermeyi ticarileştirmeyi teklif ediyorum. Ticarileşme şöyle ifade edilebilir:

Ticarileştirme: Bir şey elde edip (eşya, hizmet, statü gibi) onu, belli bir fiyata alınabilir ve satılabilir bir şeye çevirmek.

Tanımlandığı üzere ticarileşme, genellikle iyi bir şey olarak öğretilir. Pazar fiyatları, insanların belli davranışlarda bulunması için özendirici şeyler sağlarlar; ve pazarların kendisi de genellikle hizmet ve mal satımları için etkili yollardır. Yine de üniversite notlarının ticarileştirilmesinin yanlış olduğunu düşünüyoruz. Peki neden?

Michael Sandel, popüler kitabı What Money Can’t Buy (Para Neyi Alamaz)’da; az önce tanımladığımız ticarileştirme tarzına karşı iki ana görüş olduğunu öne sürüyor. Bu gönderimde bu iki ana görüşü özetlemek ve çözümlemek istiyorum. Eleştirel yorumdan kaçınmayacak olmama rağmen, daha elle tutulur eleştirilerimi daha sonraki yazıma saklıyorum. Yani (kendi içerisinde umarım bir kullanışlılığı olsa da) bu yazıma bir tür alıştırma çalışması gibi bakabilirsiniz. Üstelik bu yazıyı aklımdaki belli bir konuyla (taşıyıcı anneliğin ticarileşmesi) yazacağım fakat şimdilik bu kişisel ilgiyi bastıracağım.

1. Paranın Alamayacağı İki Şey

Sandel, hikayeler ve örneklemeler kullanarak tartışmayı seviyor. Bazı temel ahlak ilkeleriyle başlayıp bu ilkelerden ticarileştirmeye karşı iddialar üretmek yerine vaka çalışmaları ve örneklerle başlayıp bunlardan iddialar ve ilkeler oluşturmayı seviyor. Bu ahlak felsefesinde oldukça yaygın, fakat Sandel; -en azından bu kitapta- özellikle bunun güçlü bir taraftarı. Ticarileştiremediğimiz oldukça net görünen iki senaryoyu düşünerek başlıyor.

Biz bu senaryoların biri hakkında zaten bir örnek düşündük: üniversite notlarının ticarileştirilmesi. Bu benim örneğim. Sandel, muhtemelen daha çarpıcı başka bir örnek veriyor: Nobel Ödülü’nün ticarileştirilmesi. Nobel Fizik Ödülü’nü kolayca satın aldığınızı düşünün, diyor. Ticarileştirme işlemi tarafından tamamen baltalanan söz konusu metalarla ilgili (not, ödül) bir şey var. Bu uçuk fikir oldukça saçma. Fakat tam anlamıyla ne? Sandel, cevabın; onur kavramında yattığını söylüyor. Üniversite notları ve Nobel Ödülleri onursal metalar.

Onursal Metalar: Bazı başarı ve yeteneklerin şerefine verilen ya da bağışlanan metalardır. Alternatif temeller üzerinden vermek (parayla ödemek gibi) değerlerini yok eder.

Tanımın ne söylediğine dikkat: Sadece onursal metalar olayında, ticarileşme, basitçe materyali azaltıp küçültmüyor; onu tamamen değiştiriyor. Üniversite puanları en yüksek teklife açık artırma ile satılırsa onlar artık onursal meta olmuyor. Anlamları ve değerleri değişmiş oluyor.

Bu kadar yeterli. Şimdi başka örnek düşünelim: dostluk. Dostluğun alınıp satılabilen bir şey olmadığı çoğu kişi tarafından kabul edilir. Çok paranız varsa birçok insanın dikkatini çekersiniz, ama paranız biter bitmez sizi terk ediyorlarsa onlar sizin gerçek dostunuz değildir. Dostluğun doğasında, anlaşıldığı üzere onu ticarileşmeden koruyan bir şey vardır. Dostluk; ortak ilgiler, paylaşılan tutkular ve karşılıklı etkileşimle alakalıdır. Gerçek duygusal bağlılık ve sorumluluk gerektirir. Bunun alınabilir veya satılabilir bir şey olduğunu düşünmeyiz veya düşünmek istemeyiz. Bu açıdan, dostluk sadece cinsel yakınlık ve romantik ilişkilerin belli formları gibi farklı şeyler içeren dostlukla ilgili metaların bir türüdür.

Dostlukla İlgili Metalar: Bunlar; insan ilişkileri bağlamında ortaya çıkan, gerçek duygusal bağlılık ve sorumluluktan doğan karşılıklı metalardır. Bu, gerçek duygusal bağlılık ve sorumluluk ticarileşme tarafından erozyona uğratılır veya baltalanır.

Burada ticarileşme-karşıtı sezgisinin güçlü olduğuna, fakat onursal metalar konusundaki kadar da güçlü olmadığına dikkat edin. Bahsi geçen onurun, çok fazla paraya sahip olmayla alakası yoksa tamamen onursal bir metanın ticarileştirilmesinin sadece istenmeyen değil aynı zamanda kavramsal olarak imkansız olduğundan da eminim. Bunun dostlukla ilgili metalarda söz konusu olduğundan o kadar emin değilim. Bence, sistem ticarileşmişse gerçek duygusal bağlılık ve sorumluluk çok zor olabilir. Fakat imkansız mı emin değilim. İnsanların duygusal sistemleri çok garip. Duygunun gerçekliği, her zaman ticarileşmenin yokluğuyla alakalı değildir ve dostluk aracılığıyla mümkün kılınmış duygusal bağlılık ve sorumluluğun derecesi daha az olabilir.

Bu iki örnekle, bizim yolumuzun aydınlanma yönünde olduğunu görüyoruz. Ticarileştirilirse mahvedilebilir veya azaltılabilir belli meta türleri olduğunu görmeye başlıyoruz. Birkaç daha örnekle sezgilerimizi geliştirebiliriz.

2. Paranın Muhtemelen Almaması Gereken İki Şey

Şimdi daha az belirgin durumları inceleyelim. Dostluk yerine, hediyeler gibi dostluk belirteçlerine ne dersiniz? Hediyeleşme, açık bir şekilde aşırı derecede ticarileşmiş bir işlem. Hediyeler, kendi yaptığımız veya sadece alay amaçlı alınan hediyeler dışında sadece dostluğu belli etmek için aldığımız şeylerdir. Ve başkalarına verdiğimiz hediyeleri kendimiz yapmaya başlamazsak bunun değişeceği yok. Bu açıdan, hediyeleri “paranın muhtemelen almaması gereken şeyler” olarak düşünmek saçma olacaktır.

Böyle gittiği sürece bu doğru, ama hediyeleşmenin doğası hakkında önemli bir şeyi atlıyor. Hediye, tamamen ekonomik bir meta değil. Yani bir hediyenin değeri ekonomik değerine indirilmez ve indirilmemeli. Hediye, alıcıya belli bir düzeyde umursama ve düşüncelilik yansıtmalı. Bu kapsamda, Sandel hediye kartları ve nakit hediyelerin yükselmesinden yakınıyor. Hediyelerin, sosyal hayatın ürpertici metalaşmasını yansıttığını düşünüyor.

Hediye örneğinden etkilenmemiş olabilirsiniz (Ben etkilenmedim çünkü alıcı için nakit hediyelerin, umursamayı ve düşünceliliği yansıttığı bağlamlar da olduğunu düşünüyorum). Şimdi şu yakından alakalı iki örneği düşünelim: özür dilemeler ve düğün yemekleri. Bu iki şey de bazı gerçek duygusal bağlılığı işaret etmeli. İlk örnekte pişmanlık, ikinci örnekte sevgi ve dostluk. Fakat şimdilerde sizlere özel ısmarlama tasarım özürler ve düğün yemekleri satın almaya imkan veren şirketler var (Sandel kitapta değiniyor). Gerçekten bunda yanlış olan bir şey var mı? Gerçek duygusal bağlılık işaretleri şüphesiz bu şekilde ticarileştirilmemeli mi?

Bu paranın alabileceği fakat muhtemelen almaması gereken bir örnekti. Şimdi de başka bir örneğe bakalım. Önceden üniversite notları örneğini paranın alamayacağı bir örnek olarak verirdim. Bunun nedeni üniversite notlarının saf onursal meta olması. Ama üniversitedeki sözde “onursal” dereceler ve yerler hakkında ne demeli? Özellikle Amerika’daki seçkin özel üniversitelerde bunlar biraz daha belirsiz durumlar. Bu üniversitelerin çoğu akademik olarak yüksek başarılı öğrenciler, yüksek akademik ve bilimsel kalitenin işaretçileri olmak istiyor. Fakat ayakta kalmak için paraya da ihtiyaçları var (yönetici, personel, bina bakımının parası vermek için). Bu paranın büyük bir bölümü zengin bağışçılardan geliyor (genellikle eski mezunlar). Üniversiteler genelde böyle bağışçılara hürmetlerini iki şekilde gösteriyor: onlara yüksek dereceler vererek ya da giriş işlemindeki “miras tercihleri” aracılığıyla (mezunların çocuklarına öncelik vererek). Bu açıdan, bu üniversitelerin iki işlemi de ticarileştirdiği söylenebilir.

Tabii ki bu üniversiteler yaptıklarının bu olduğunu hiçbir zaman söylemez. Falanca kişileri onursal derecelerle ödüllendirdiklerini hiçbir zaman söylemezler çünkü o falanca kişi, sadece büyük bir bağışta bulunmuştur. Bunu söylemelerinin nedeni, onların iş; toplum hayatı veya o tarz bir şeye katkıda bulunması. Aynı şekilde üniversiteler; zengin bağışçıların çocuklarının çıkarları için giriş standartlarını düzeltmek, rahatlatmak ya da esnekçe oynatmak için isteklilikleri hakkında övünmeye yönelmiyorlar. Fakat bu sessizlik anlatıyor. Sandel için bu, ticarileştirmenin söz konusu metaların değerine hasar verdiği gerçeğinin farkındalığını gösteriyor.

Değerine bakarsak bu bana doğru gözüküyor. Ben seçkin bir Amerika üniversitesinde öğretmenlik yapmıyorum. Fakat İngiltere’deki ve İrlanda’daki üniversitelerdeki çalışma deneyimim, paranın; iş üniversite dereceleri ve mevkilerine gelince bir şeyleri değiştirdiğini söylüyor. Bu, iki ülkede de öğrenci harçlarına direnişin var olduğunun ve bu iki ülkedeki;  daha fazla harç ödeyen denizaşırı öğrencilerin kaydı alınıp para kazanılması takıntısıyla ilgili akademisyenler arasında endişenin var olduğunun nedenidir. Burada olan şey, biz gerçekten onursal olmayı hak eden metalara sahibiz fakat herhangi bir nedenle hangisi kısmen ticarileşti? Sonuç, paranın değerinin azalması.

Ticarileştirme Karşıtı İki İddia: Adalet ve Yozlaşma

Şimdi yeterli örneğe sahibiz. Peki argümanlar? Böyle durumlarda, ticarileşmeye karşı direncimizi harekete geçirmiş gibi görünen örnek oluşturucu ilkeler nelerdir? Sandel, böyle iki tane ilke olduğunu ve sonuç olarak ticarileşmeye karşı iki ana argüman olduğunu düşünüyor. İlki yozlaşma argümanı:

Yozlaşma Argümanı: “X”i ticarileştirme “X”in sosyal ve ahlaksal değerini bozar (“X”in hizmet, mal, değer ve benzeri bir şey olduğunu varsayıyoruz).

Bu, önceki tartışmaya dair en geçerli argüman. Bunu iş üzerinde, onursal ve dostlukla ilgili metaların incelenmesinde görüyoruz. Nobel Ödüllerini satışa çıkarırsanız değerini tamamen yok edeceğinizi söylediğimi hatırlayın. Bunun nedeni, ticarileşmenin; ödülün her şeyini bozmasıdır. Aynısı yalnızca yozlaşmanın tam olmadığı olaylarda, dostluk ve dostluğun işaretlerinin ticarileşmesi için de geçerli.

Yozlaşma argümanı egemen olsa da devam eden tartışmanın bir kısmı tarafından ima edilen başka bir iddia daha var.

Adalet Argümanı: “X”i ticarileştirme, uygun bir kitle arasında adil olmayan paylaştırma ve dağıtıma neden olur.

Sandel, onursal metalar konusunda adalet tartışmalarının yaygın olduğunu öne sürüyor. Aslında birisi, bazı metaların arkasındaki mantığın bir kısmının; toplumun zenginlik temeline göre değil de meziyet ve yetenek temeline göre paylaştırılıp dağıtılmasını düşündüğü şeyler olduğunu iddia edebilir. Bir kısmını bile olsa bir malı ticarileştirirseniz paylaştırma işlemini zenginlerin lehine saptırırsınız. Bu adaletsizdir. Aynısı onursal olmayan bağlamlar için de geçerlidir. Örneğin çoğu kişi, sağlık hizmetinin ticarileşmesine adaletsizlik yüzünden karşıdır. Sağlık hizmeti zenginlik temeline göre değil, ihtiyaç temeline göre verilmelidir.

Bu iki argüman güçleri bakımından farklılık gösterir. Adalet argümanı, doğada koşullu/deneyseldir. Bu, ticarileşmenin; paylaştırmayı yanlış yöne saptırdığını öne sürüyor çünkü paylaştırma için doğru temel (erdem, yetenek, meziyet) zenginlikle mükemmel bir bağıntı kurmuyor. Bu doğru gibi fakat bazen yanlış olabilir. Örneğin, nedeni fark etmeksizin zenginler en yetenekliler olabilir. Aynı şekilde, eğer biri adalet hakkında endişeliyse orada haksız paylaştırmaya karşı korumak için bir yere koyulan düzenleyici ve yargılayıcı korumalar olabilir. Dolayısıyla, mesela üniversite başvuruları konusunda durumu daha kötü olanlara verilen burs olanaklarını arttırarak zengin adayların sebep olduğu adaletsizlik etkisini düzeltebilirsiniz. Bu sayede giriş işlemi küçük-ölçekli bir kaynak dağıtımı programı haline gelebilir. Zengin öğrenciler, daha fakir olanların eğitimi için onları mali açıdan destekleyebilir. Bu, zenginliği yok sayan diğer bütün sistemlerden daha adaletli olabilir.

Yozlaşma argümanı bundan farklı. Bu argüman, kavramsal/metafiziksel niteliktedir. Herhangi bir mal veya hizmetin değeri hakkında, ticarileşmeyle bozulacak bir şey olduğunu iddia ediyor. Bu yüzden, bu değeri umursayabildiğimiz kadarıyla; ticarileşme tarafından hiçbir şekilde cezbedilmemeliyiz. Hiçbir düzenleyici müdahale veya usulün korunumu, bu korkuları yok edemez. Ticarileşme işlemi, bahsedilen değeri doğuştan bozar. Bu, ticarileşmeye “prensipte” itiraza daha yakın.

Bu güçlülük derecesi göz önünde bulundurulduğunda, Sandel’in yozlaşma iddiasını detaylıca anlatması ve savunmasına bu kadar zaman ayırmış olması şaşırtıcı değil. Gelecek yazıda buna bir göz atacağım.

Kaynak: John Danaher, “Are there some things money shouldn’t buy? Two Anti-Commercialisation Arguments”, Philosophical Disquisitions, 11 Ekim 2015, https://philosophicaldisquisitions.blogspot.com/2015/10/are-there-some-things-money-shouldnt.html?fbclid=IwAR2xmj__7z75wNFJQVZuNXobZSx1QvGtNyyz8aSTHFV_QeJNsujk36sOVAc (erişim: 3 Ekim 2019) çev. Yusuf Ateş.

Gazi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümü lisans öğrencisi. Başlıca ilgi alanları ağırlık kaldırmak, amerikan futbolu, psikoloji, sosyoloji ve yabancı dillerdir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Bilgi İlkeldir. - David Papineau

Sonraki Gönderi

Kuş Gribi, İtlaf ve Hayvan Hakları - Prof. Dr. Hasan Yücel Başdemir

En Güncel Haberler Analitik Felsefe