Ahlak Felsefesi Henüz Ölmedi – Patrick Stokes

/
212 Okunma
Okunma süresi: 6 Dakika

Ahlaki gerçekdışıcılık (ahlaki anti-realizm) doğru olabilir, fakat doğruluğu kesin olan bir şey değildir.

Ahlak felsefecisi Walter-Sinnott Armstrong, filozofların sıradan insanlarla ve günlük yaşamla teması kopuk, hatta bunları küçümseyen kişiler olup olmadığını sordu geçen yıl. Sunduğu resim, gurur verici değildi:

Filozoflar, insanların kötü bir şekilde akıl yürütme yapmasından şikâyetçidirler. Bazı insanlar nasıl bu kadar aptalca safsatalara düşebilirler? Savundukları şeylerin ne kadar keyfi ve tutarsız olduğunu görmüyorlar mı? Açık bir şekilde ortada olan karşıt argümanların farkında değiller mi? Bu tarz şikâyetlerden sonra, konuyu eğlenceye vururlar. “Ne söylediklerine inanabiliyor musunuz! Ha, ha ha. Hadi, şu aptal insanlarla eğlenelim biraz […]” Bizim hayatlarımıza dokunmayı başaramadıkları için, bizle iletişimi oyun dışı ederler. Diğer insanları özel ilgiye ve cömert yorumlara değmeyen şeyler olarak görürsek, onlardan hiçbir şey öğrenemeyiz. Bu eğilim aynı zamanda bizi, toplumla temas içerisinde kalmaktan mahrum eder çünkü toplum içerisindeki insanların hayatlarına dokunamayız: Onları açıkça hor görürsek, bizi dinlemeyeceklerdir.               

Bu sözler beni rahatsız edecek bir şekilde, yakamdan çekiştirdi. Bir gün önce, New York Times’in The Stone bloğunda yazılan yorumlarda dolaşırken, Justin McBrayer’in şu soruyu yanıtlamaya çalıştığına denk geldim: Çocuklarımız neden ahlaki gerçeklerin olmadığını düşünüyor?

McBrayer’in, okullarda etiğin tartışılma şeklinin evrensel ahlaki gerçekdışıcılık görüşüne (kabaca, evrenin hiçbir ahlaki gerçek içermediği görüşü) katkıda bulunduğuna dair nedensel iddiasının ayrıntılarına katılmayabilirsiniz, fakat insanların seçimleri ve eylemleri aksini gösterse bile, ahlaki gerçekdışıcılığın pek çok insanın varsayılan görüşü olduğu konusunda haklıdır.

Daha önce de söylediğim gibi bu, benim için yersiz bir korkudur. Ahlaki gerçekdışıcılık doğru olabilir, fakat doğruluğu kesin olan bir şey değildir. İnsanların, etiğin sizin bir parçanız olmaya başlamadan önce öznel olmaktan çok daha fazlası olabileceği önerisini bile anlamadıkları çok sayıda makale ve internet sitelerinde yorumlar var.

Bu yüzden, McBrayer’in ahlaki gerçeklerin elbette olmadığı ve diğer yönde düşünen bir filozofun sadece sözde bir filozof olabileceği konusunda yazdıklarıyla ilgili sayfada yapılan yorumların beni rahatsız edebileceğini düşünüyorum. Güzel şeylere, tam da bu yüzden sahip olamayız (alay ediyorum elbette). İşte, bir konuyu uzmanlığı dâhilinde açıklamaya çalışan ve ne dediğini açıkça anlamayan insanlar tarafından reddedilen, hatta küçümsenen uzman bir ahlak filozofu. İnsanlar neden onun bu söylediklerini kolayca görmezden geliyor? Bunu bir bilim insanına, bir cerraha veya bir avukata da yaparlar mıydı?

Evet, tabii ki yaparlardı. Kendi fikirlerinin her zaman ve her yerde doğru olduğunun yanılsamasıyla birlikte herkesin, uzmanlara uzmanlık alanları hakkında tamamen yanıldıklarını söyleme konusunda tam donanımlı hissettiği bir çağda yaşıyoruz. Dolayısıyla bu, sadece bir yönden değil birçok yönden problemli bir durumdur.

Fakat çeşitli yerlerden bilim inkarcıları (aşı karşıtları, iklim değişikliği inkarcıları, 11 Eylül ile ilgili spekülasyon yapanlar, rüzgar türbini sendromu (rüzgar türbinlerinin insan sağlığına yönelik olumsuz etkileriyle ilgili iddiaları barındırıyor – çev. notu) savunucuları), konu içerisinde kalıp oyunu oynamaya en azından sadık kalırlar. (Kötü) argümanlar verirler, (şüpheli) kaynaklara atıfta bulunurlar ve genellikle, gerçek bilim insanlarından daha çok bilim bildikleri izlenimini vermeye çalışırlar.

Felsefeyi inkâr etmek ise, bence biraz daha farklı bir vahşiliktir. Felsefe inkârcıları (buna, iyi bir şekilde tanınan fizikçiler de dâhil) belirli felsefi iddialarla ilgili meseleleri basitçe ele almak yerine, felsefenin değerini inkâr ederler.

Sinnott-Armstrong’un söylediği gibi, böyle bir izlenimin oluşmasının büyük bir kısmı, filozofların kendi hatasıdır. Bilim insanları sık sık ne yaptıklarını halka açıklamak için çaba sarf etmelerine karşın, filozoflar bunu bu kadar sıklıkta yapmazlar:

Sonuç olarak, insanlar, felsefeyi genellikle oynaması eğlenceli olmayan belirsiz bir oyun olarak görür. Filozoflar felsefenin önemini iletmenin bir yolunu bulamazlarsa, felsefenin neden önemli olduğunu kimse anlamadığında şaşırmamalıyız.

Neyse ki, bu meydan okumayı üstlenen filozofların sayısı giderek artıyor. Şu anda okuduğunuz bu yazı da bu yönde bir katkı olmayı umuyor. Felsefenin yalnızca tamamen soyut bir arayış olamayacağı, aynı zamanda nasıl yaşadığımız ve neyi önemsediğimizle bağlantı kurması gerektiği fikrine bağlı Avustralyalı filozoflardan oluşan bir ekibin yazılarını içerecek.

Felsefenin “kesinlikle” önemli olduğunu savunuyorum. Basitçe söylemek gerekirse, felsefe akademide kilitli kalamayacak kadar güzel ve çok önemlidir. Felsefe, “belirsiz bir oyun” gibi görünebilir, fakat aynı zamanda, yerleşmiş ve net olduğunu düşündüğümüz apaçık şeyleri aydınlatma, karmaşıklaştırma ve kırma becerisinde benzersiz bir şekilde güçlüdür.

En önemlisi, felsefenin fiziksel, kavramsal, mantıksal, estetik ve ahlaki evrenleri araştırması, en iyi durumda, sorgulayanın kendisine geri döner. Şimdi üstbiliş olarak adlandırabileceğimiz zihinsel aktiviteyi ve buna karşılık gelen üst bilişsellik erdemini teşvik eder. Daha eski bir dili kullanmak, bize kendimizi tanımayı ve kendi sınırlarımızı bilmeyi, nasıl akıl yürüteceğimizi ve bunu yapma yeteneğimizin sınırlarını nasıl belirleyeceğimizi öğretir. Felsefenin özünde, Platon’un pek çok diyalogunu motive eden Delphic’in sözü yatar: “Kendini bil“.

Burada, potansiyel bir tehdit vardır.

Yirmi beş tanınmış diyalog (ve diğer on şüpheli kaynak) boyunca Plato, akıl hocası Sokrates’i, çarşıda dolaşan insanlara sorular soran birisi olarak tasvir eder. Sokrates, sözde cahil biriymiş gibi bir pozisyondan konuşur. Hiçbir şey bilmiyor, fakat en azından hiçbir şey bilmediğini biliyor. Bu ise onu, çok şey bildiklerini düşünen, fakat aslında hiçbir şey bilmeyen komşularının önüne koyar. Böylece Sokrates, Atinalı dostlarına en temel ve görünüşte apaçık olan konuları sorar. Dikkatli, zeki ve genellikle uzun süren sorgulamalar yoluyla, onların önyargılı anlayışlarını ortaya çıkartır ve bu kişileri şaşkına dönmüş veya küçük dürülmüş hissettirir.

Bu hikâye, hemen hemen beklediğiniz gibi sonlandı. Sokrates kendisini, “gerçeği sunma hizmetinde, insanları sokan ve onları öfkeye düşüren bir at sineği” olarak gördü. At sinekleri nadiren memnuniyetle karşılanır. Platon’un yazdığı Apology metninde, dinsizlik ve gençleri yozlaştırdığı nedeniyle ölüm cezasına çarpıtıldığı MÖ 399’daki davada Sokrates, yöntemine verilen genel tepkiyi şöyle anlatır. Zengin sınıflardan yapacak pek bir şeyi olmayan genç erkekler kendi rızalarıyla bana gelirler; hak iddia eden kimselerin incelendiğini duymaktan hoşlanırlar ve sık sık beni taklit ederler ve başkalarının öznelliklerini incelerler. Sorgulanan kişiler, bir şeyler bildiğini düşünen ama gerçekten çok az şey bilen ya da hiçbir şey bilmeyen insanlar olduklarını çok zaman geçmeden fark ederler. Sonrasındaysa, bu kişiler, kendilerine böyle oldukları için kızmak yerine onları incelediğim için bana kızarlar (Apology, 23c-d).

Sokrates’in, Apology metninde, kendini üstün gören birisi olmadığını belirtmek de önemli. Hayatı için yalvarma şansı verildiğinde, Atinalıların onu ilk etapta öldürmek istemesine neden olan şeyleri ikiye katlıyor ve sonra bunu yaptığı için kelimenin tam anlamıyla bir ödül talep ediyor. Bir keresinde, felsefe dersinde Apology kısmını anlattığım kısımda, Atinalıların Sokrates’i infaz etmekte haklı olup olmadığından bahsediyordum. Ölüm cezasına çarpıtılıp çarpıtılmaması kararı için ikinci oylamada Sokrates hakkında, ölüm lehine ilk oylamaya göre daha fazla oy kullanılmıştı. Öyleyse, şu sonuca varmamız makul görünüyor: Sokrates gerçekten sinir bozucu birisiydi.

Ancak buradaki daha derin nokta, felsefeyi bu kadar güçlü kılan şeyin aynı zamanda tam olarak da onu bu kadar sinir bozucu kılan şey olmasıdır: Aşikârlığı gözler önüne serer. Öyle düşündüğümüzü fark etmeyecek kadar apaçık görünen şeyleri ortaya çıkarır ve onlardan şüphe duymamıza sebep olur. Sarsılmaz olanı sallar ve düzeltilmez olanı düzeltir.

Bu, heyecan verici, özgürleştirici, hatta sarhoş edicidir; ama aynı zamanda tedirgin edici ve hatta çileden çıkarıcıdır. Açık görünen şeyler hakkında yanılmış olabileceğinizi öğrenmek (örneğin, ahlaki gerçeklerin olmaması gibi) oldukça zordur. McBrayer’ın makalesi hakkındaki alaycı yorumlar, Neil Degrasse Tyson’ın ve Lawrence Krauss’un felsefi sorulara olan sabırsızlığının bir parçasıdır. Felsefe, çarkını döndürür, yolumuza çıkar ve bizi yavaşlatır.

Felsefi ilk aşkım Søren Kierkegaard, otuz yaşındaki bir aylak ve Sokratik bir at sineği olan Johannes Climacus’un kişiliğinden gelen beceriksiz başyapıtı Concluding Unscientific Postscript to Philosophical Fragments’in [ Felsefi Problemlere Bilimsel Olmayan Notlarla Sonuca Varma] yazarıdır. Paul Muench’in belirttiğin şekliyle Climacus, düşünmenin, karmaşıklığın ve telaşın sürekli arttığı bir çağda okuyucusunu yavaşlatmak için bir görev üstleniyor. Ah, öyleyse temelleri anladığını, neyin ne olduğunu bildiğini ve daha zorlu olan sorulara geçmek için sabırsızlandığını mı düşünüyorsun? Gerçekten mi? Bir süre aylaklık etmelisin dostum. İyi olanın ne olduğunu, nasıl yaşaman gerektiğini ya da ölmenin ne anlama geldiğini anladın mı? Gerçekten anladın mı? Anladığına emin misin?

Umarım bu yazı, önünüze çıkıp hızınızı biraz olsun yavaşlatır.


Patrick Stokes– “Moral philosophy is not dead yet“, (Erişim Tarihi:26.05.2021)

Çeviren: Alparslan Bayrak

1 Yorum

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Google Bize Ne Yapıyor? - J. Adam Carter & Emma C. Gordon

Sonraki Gönderi

Komplo Teorileri Nedir? Tuhaf Bir Fenomeni Açıklamak - Quassim Cassam

En Güncel Haberler Analitik Felsefe