Augustine ve İdam Cezası Üzerine – Edward Feser

/
755 Okunma
Okunma süresi: 5 Dakika

Alan Ryan, On Augustine: The Two Cities (Augustine Üzerine: İki Şehir) adlı kitabında Augustin’in “idam cezasının amacını kavrayışının idam cezasını tamamıyla yanlış kıldığını” söyler. Bu biraz abartılı bir ifadedir. Augustine, The City of God‘da (Tanrı’nın Şehri) şöyle yazar:

Bununla birlikte, ilahi otorite tarafından kendi yasasına yapılan, insanların ölümle cezalandırılamayabileceği konusunda bazı istisnalar vardır. Bu istisnalar iki türdendir: ya genel bir yasayla ya da bir kişiye bir süreliğine verilen özel bir otorite yetkisi ile gerekçelendirilir. Ve bu ikinci durumda, yetkinin devredildiği kişi ve kılıcı kullananın elindeki kılıçtan başka kimse işlediği ölümden sorumlu değildir. Ve buna göre, kutsal emre itaat ederek veya O’nun kanunlarına uygun olarak savaş sürdürenler, kendi şahsiyetlerinde kamu adaletini veya hükümetin bilgeliğini temsil etmiş ve bu sıfatla kötü adamları öldürmüşlerdir; bu kişiler “Öldürmeyeceksin” emrini hiçbir şekilde ihlal etmemişlerdir (Kitap 1,  Bölüm 21).

On the Sermon on the Mount’ta ise Augustine şöyle yazar:

Ama büyük ve kutsal adamlar… bazı günahları ölümle cezalandırdılar, çünkü hem yaşayanlar hayırlı bir korkuyla vuruldu hem de ölümle cezalandırılanları yaralayan ölümün kendisi değil, yaşamaya devam edecek olsalar artabilecek olan günahlarıydı. Tanrı’nın kime böyle bir yargılama gücü bahşettiğini fevri bir tavırla yargılamadılar. Dolayısıyla, İlyas hem kendi eliyle hem de gökten ateş indirerek birçok kişinin ölümüne sebebiyet verdi; diğer birçok büyük ve tanrısal adam tarafından da fevrilik olmadan, insanlığın iyiliği için aynı kaygı ruhuyla yapıldığı gibi. (Kitap I, Bölüm 20)

Görüldüğü gibi, Augustine idam cezasını “tamamıyla yanlış” olarak görmedi. Bununla birlikte, pratikte kullanımına karşı çıkma eğiliminde olduğu ve belirli durumlarda sık sık merhamet talep ettiği doğrudur. Örneğin, bir mektupta bir prokonsüle “idam cezası gücüne sahip olduğunu unutmasını” ısrarla tavsiye ediyor ve bir başkasında “bizim arzumuz daha çok adaletin canları alınmadan tamamlanmasıdır” diyor. (Augustine’den ya teoride idam cezasının meşruiyetini savunan ya da pratikte kullanılmasına karşı tavsiyede bulunan diğer pasajlara atıflar için bakınız: s. 115 By Man Shall His Blood Be Shed)

Ryan’ın Augustine’nin mantığı hakkindaki tartışması öğreticidir. Azizin idam cezasını uygulamaktaki gönülsüzlüğünün ceza, şiddet veya zorlama hakkındaki aşırı titizlikle bir ilgisi yoktu. Ryan’ın belirttiği gibi, Augustine’in adil savaş teorisi, savaş için haklı bir nedenin sadece meşru müdafaa değil, aynı zamanda suçlu bir devleti cezalandırma amacını da içerebileceğine izin veriyor. Augustine, devletin sapkınlığı bastırmasına da karşı değildi. Ryan’ın belirttiği gibi:

İşkencenin sevgiyle uygulanabileceğine ve suçlunun aklını başına getirme niyetiyle verilebileceğini düşünen bir adamdan beklenebilecek bir görüşe sahip olan biri olarak Augustine, hakikati almaya zorlanmanın bir yük değil, bir fayda olduğuna kesin gözüyle baktı. (s. 95)

Augustine’in idam cezasına muhalefetinin altında yatan ütopik siyaset de değildi. Ryan’ın, Augustine’in gerçek adaletin – aşırı düzensizliğin yokluğunun aksine – orijinal günah göz önüne alındığında, dünyevi şehirde gerçekleştirilebileceğine dair şüphesi hakkında söyleyecek çok şeyi vardır. Augustine, sosyal gelişim için iddialı planları bir yana bırakın, tiranları devirmeyi bile desteklemedi.

Ryan, genel olarak, Augustine’in idam cezasının fiili uygulamasına muhalefetinin “modern insani bir dürtü ifadesi olmadığını” söylüyor (s. 84). Şöyle açıklıyor:

Augustine fiziksel acıdan çekinmedi. Cellat, asker veya polis gerçeğinden de çekinmedi. Diğer insanları öldürerek geçimi sağlanan hayat tuhaf bir mizaç gerektirir, ama celladın tanrının enstrümanı olmadığı sonucunu beraberinde getirmez. Bu hüzün vadisinde o bir enstrümandır. Ayrıca, tutukluların barınma ve beslenme masraflarının katlanılamaz olduğu ve sadece daha iyi durumda olanların para cezalarını ödeyecek kaynaklara sahip olduğu toplumlarda bedensel cezaların ve idam cezalarının neredeyse kaçınılmaz olduğu gerçeğini de göz ardı etmemeliyiz. Şiddet yanlısı yoksullar, zavallı soyguncular ve hırsızlar gibi devletin elinde şiddete maruz kalacaktı. Augustine’in korkusu, acı çekecekleri değil, yapmadıkları şeyler için acı çekecekleriydi. (s. 84-85)

Bu bizi Augustine’in iki yönlü olan ve büyük ölçüde Roma ceza adalet sisteminde kullanılan yöntemlerin vahşiliğiyle ilgili olan asıl endişelerine getiriyor. Sanık, sorgucu dürüst bir yanıt aldığı konusunda ikna olana kadar sık sık işkence görürdü. Augustine’in endişelerinden biri, diye yazıyor Ryan, masum bir kişinin ya işkenceden ölebileceğiydi ya da daha fazla işkenceden kaçmak için yanlış bir şekilde bir suçu itiraf edip sonra haksız yere infaz edilebileceğiydi. Diğer ana endişe ise şuydu: “… suçlunun tövbe durumuna getirilmesi gerekiyordu” ancak “Roma infazlarının barbarlığı, sanığın iyi bir zihin çerçevesinde ölmesini neredeyse imkansız” hale getiriyordu (s. 83).

Yani Augustine’ in ilk endişesi masum birinin öldürülebileceği idi, ikincisi ise suçlu kişinin ölmeden önce günahına tövbe etme şansı olmayabileceğiydi. Ancak Augustine’in (Ryan’ın yorumuna göre) ölüm cezasının bu tehlikeleri beraberinde getirdiğini düşünmesinin özgül nedenlerinin tarihi olarak olumsal olduğuna dikkat edin. İşkence ve barbarca infaz yöntemleri sorunun ana kaynaklarıydı. Çünkü bir kişi, işkence altında bir masumun idam edilebileceğine dair sahte bir itirafta bulunabilir ve aşırı infaz yöntemlerinin dehşeti ve fiziksel acısı nedeniyle suçlu, kendisini Tanrıyla arasını düzeltmeye odaklamaktan yoksun kalabilir.

Aquinas, infazın tövbe olasılığını ortadan kaldırdığı önerisini değerlendirirken, itirazın “saçma” olduğunu ve bir kötülük eyleyenin yaklaşmakta olan ölüm karşısında bile tövbe etmemesi halinde muhtemelen asla tövbe etmeyeceğini söyler (Summa Contra Gentiles III. 146). Bu, Augustine ile bir anlaşmazlığı yansıtıyor gibi görünebilir, ancak Ryan tarafından öne sürülen düşünceler, bunun şart olmadığını gösteriyor. Augustine, Avrupa’nın hâlâ büyük ölçüde pagan olduğu zamanlarda yazıyordu, oysa Aquinas, Hristiyanlık derin kökler saldıktan çok sonra yazıyordu. Belki de Aquinas, ölüm cezasının Augustine’in zamanında olduğu gibi özgül bir yöntemle verilmiş olması durumunda bir sorun olacağını kabul ederdi. Bu, daha medeni bir şekilde yönetilirse tövbeye müdahale etmeyeceği ve hatta onu teşvik edebileceği görüşüyle uyumludur.

Her hâlükârda, (Ryan’ın yorumuna göre) Augustine’ in idam cezasının kullanımına karşı çıkmasının özgül nedenleri, modern zamanlarda Batı bağlamında uygulanamayacaktır çünkü DNA kanıtları, en azından birçok vakada suçluluğa emin olmamıza yakın olmayı mümkün kıldığından, modern infaz yöntemleri artık mümkün olduğunca antiseptik ve acısız olmaya yakındır ve modern Batı ceza adaleti, işkenceyi kanıtlara ulaşmada bir yöntem olarak uygun görmez. (11 Eylül sonrası terörle mücadele uygulamalarından bahsetmiyorum – bu, burada işaret ettiğim farklı bir konudur – daha ziyade günlük ceza soruşturmalarından bahsediyorum.)

İdam cezasının çağdaş Hristiyan muhalifleri, bazen konumlarının Kilise Babalarının durumuna geri dönüş olduğunu vurguluyorlar. Ancak muhalefetlerini dayandırdıkları ahlaki, politik ve teolojik öncüller, Augustine gibi bir Baba’nınkilerden genellikle çok farklıdır. Eleştirmenler ayrıca, ölüm cezasına dair geçmiş Hristiyan desteğinin artık geçerli olmayan tarihi ve kültürel koşulları yansıttığını da öne sürüyorlar. Ancak Augustine örneğinin gösterdiği gibi, ölüm cezasına karşı geçmişteki Hristiyan muhalefeti de artık geçerli olmayan tarihsel ve kültürel koşulları yansıtabilir.


Edward Feser- “Augustine on capital punishment”, (Erişim Tarihi: 26.10.2020), Erişim Kaynağı: http://edwardfeser.blogspot.com/2019/06/augustine-on-capital-punishment.html

Çevirmen: Emre Can Esgiyusufo

Çeviri Editörü: Can Kalender

İstanbul Teknik Üniversitesi'nde inşaat mühendisliği lisans öğrencisi. Siyaset, din ve dil felsefeleri ile alakadar olur. Bunların yanında iyi bir basketbol ve edebiyat sever olduğunu düşünür.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Ulusal IQ ve Çeşitli Göstergelerin Korelasyonları (Lynn & Vanhahen, 2012) - Talha Gülmez

Sonraki Gönderi

Muğlaklık - Darren Hibbs

En Güncel Haberler Analitik Felsefe