Evrimsel Epistemoloji – Michael Bradie & William Harms (Stanford Encyclopedia of Philosophy)

///
925 Okunma
Okunma süresi: 34 Dakika

Evrimsel Epistemoloji, iki temel rolde doğal seçilimin önemini vurgulayan epistemolojiye yönelik natüralist bir yaklaşımdır. İlk role göre “seçilim”, duyularımızın ve bilişsel mekanizmaların güvenilirliğinin yanı sıra bu mekanizmalar ile dünya arasındaki “uyumun” üreteci ve koruyucusudur. İkinci rolde ise “deneme-yanılma” yoluyla öğrenmek ile bilimsel teorilerin evrimi, yani seçilim süreçleri olarak yorumlanır.

  • 1. Tarihçe, Problemler ve Konular
    • 1.1 Teorilerin Evrimsel Epistemolojisine (TEE) Karşı Epistemolojik Mekanizmaların Evrimi (EME)
    • 1.2 Soyoluşa Karşı Bireyoluş
    • 1.3 Normatif Yaklaşımlara Karşı Betimleyici (Yaklaşımlar)
    • 1.4 Gelecekte Başarı Şansı
    • 1.5 Halkayı Genişletmek
  • 2. Formel Modeller
    • 2.1 Statik Optimizasyon Modelleri
    • 2.2 Popülasyon Dinamikleri
    • 2.3 Çok-Seviyeli Evrim
    • 2.4 Anlam
  • Bibliyografya
  • Akademik Araçlar
  • Diğer İnternet Kaynakları
  • Bağlantılı Diğer Girdiler

1. Tarihçe, Problemler ve Konular

Geleneksel epistemolojinin kökeni Platon’a ve Antik Şüphecilere dayanmaktadır. Platon’un “bilgi” ile “doğru inanç”ı birbirinden ayırt etme problemine dair ilgisinden başka bir unsur doğar. Onun bu probleme dair çözümü, bilginin gerekçelendirme bakımından doğru inançtan farklı olduğunu ileri sürmekteydi. Antik şüpheciler ise, böylesi bir “gerekçelendirme” sunmaya yönelik tüm girişimlerin tamamen hatalı olduğundan şikâyetçiydi. İnsan bilgisinin yeniden inşa etmeye yönelik bu girişimden, insan bilgisinin parçalarının karşılıklı olarak nasıl birbiriyle uyumlu olduğunu gösteren bir başka unsur ortaya çıkmaktadır. Bu projeye modern anlamda damgasını Descartes vurmuştur. Bu projenin temelselci (foundationalism) ya da bağdaşımcı (coherentist) eğilimlerle, hem deneyci hem de rasyonalist versiyonları olabilir. Bu iki eğilim de, ortak bir tema da birbirleriyle ilişkilidir. İnsan bilgisinin yeniden inşasını bir arada tutan bağlar, bilgiyi doğru inançtan ayırmamızı sağlayan gerekçelendirmeye dayalı ve kanıtsal ilişkilerdir.

Geleneksel yaklaşım, epistemolojik soruların, herhangi bir spesifik bilgiyi “önceden varsaymayan” şekillerde cevaplanması gerektiği şeklindeki bir varsayıma dayanır. Argüman, böylesi bir söylemin açıkça soru sormak olacağı yönündedir. Bu türden yaklaşımlar makul bir şekilde “aşkın” (transcendental) olarak sınıflandırılabilir.

19. yüzyılın Darvinci devrimi, ilk olarak Dewey ve pragmatistler tarafından keşfedilen alternatif bir yaklaşım öne sürmüştür. Evrimsel gelişimin bir ürünü olan insanlar, doğal varlıklardır. (Ç.N.: İnsan var oluşu, doğal bir var oluştur.) İnsanların inanç ve bilgi kapasiteleri de doğal bir evrimsel gelişimin ürünleridir. Bu nedenle, “biliyor olmanın”: doğal bir aktivite (veya eylem) olarak bilmenin, doğa bilimleri statüsü ile uyumlu bir çizgide, yani doğa bilimleriyle yöntemleriyle incelenebileceği ve incelenmesi gerektiğinden şüphelenmek için bazı sebepler mevcuttur. Bu görüşe göre, bilim ve epistemoloji arasında (birbirleriyle uyumlu olarak çalışacakları) tam (ve net) bir iş bölümü yoktur. Özellikle de evrimsel biyoloji ve psikoloji gibi bilimlerin sonuçları, epistemolojik sorunların çözümüyle a priori olarak tamamen alakasız bir şekilde değerlendirilemez. Bu türden yaklaşımlara, doğrudan evrimsel fikirlerle motive edilsin veya edilmesinler, genel olarak “natüralist epistemoloji” denir. Doğrudan evrimsel fikirlerle motive edilen ve bilginin gelişiminin biyolojideki evrim modelini izlediğini iddia eden yaklaşımlara ise “evrimsel epistemoloji” denir.

Evrimsel epistemoloji, bilgi kuramındaki problemleri evrimsel bir bakış açısıyla ele almaya yönelik girişimidir. Evrimsel epistemoloji, kavramsal değişim ve epistemolojide ortaya çıkan sorunları karakterize etme ve çözme girişiminde, kısmen, evrimsel biyolojiden alınan modelleri ve metaforları kullanmayı içerir. Bu gibi disiplinler beraber büyüdükçe, modeller de karşılıklı olarak alınıp verilir.

Dolayısıyla evrimsel epistemoloji, kavramsal değişim anlayışımızdan ve teorilerin geliştirilmesinden elde edilen modeller aracılığıyla, biyolojik evrimin bilgiyi yorumlayarak onun nasıl geliştiğini anlama girişimlerini de içermektedir. “Evrimsel epistemoloji” terimi ilk kez Donald Campbell (1974) tarafından kullanılmıştır.

1.1 Teorilerin Evrimsel Epistemolojisine (TEE) karşı Epistemolojik Mekanizmaların Evrimi (EME)

“Evrimsel epistemoloji” adıyla anılan birbiriyle bir şekilde bağlantılı ancak farklı olan iki yaklaşım vardır. Bunlardan ilki, hayvanlarda ve insanlardaki bilişsel mekanizmalarının gelişimine odaklanılır. Bu yaklaşım, biyolojik evrim teorisinin, hayvanlardaki bilişsel aktivitenin biyolojik alt tabakaları olan beyinler, duyu sistemleri, motor sistemler vb. yönleri veya özelliklerinin doğrudan bir uzantısını içerir. İkinci yaklaşım ise, evrimsel biyolojiden alınan modeller ve metaforları kullanarak genel anlamda fikirlerin, bilimsel teorilerin, epistemik normların ve kültürün evrimini açıklamaya girişir. Her iki programın da kökenleri, 19. yüzyıl biyoloji anlayışı ile sosyal felsefesine, Darwin, Spencer, James ve diğerlerinin çalışmalarına dayanmaktadır. Aradan geçen onca yılda, bu yaklaşımları daha ayrıntılı bir şekilde geliştirmek için bir dizi girişimde bulunulmuştur (bkz. Campbell 1974, Bradie 1986, Cziko 1995). Evrimsel epistemolojideki çağdaş çalışmaların çoğu, Konrad Lorenz (1977), Donald Campbell (1974a ve diğerleri), Karl Popper (1972, 1984) ve Stephen Toulmin’in (1967, 1972) çalışmalarına dayanmaktadır.

Bahsettiğimiz iki yaklaşım TEE ve EME olarak isimlendirilmiştir (Bradie, 1986). EME, bilişsel yapıların gelişiminin evrimsel bir açıklamasını sunmaya çalışan yaklaşımın adıdır. TEE ise, insan bilgisinin ve epistemolojik normların gelişimini bağlantılı biyolojik konulara başvurarak analiz etmeye çalışan yaklaşımın adıdır. Bu girişimlerden bazıları, insan bilgisinin genişlemesini seçilimci modeller ve metaforlar açısından incelemeyi içerir. (örnek olarak Popper 1972, Toulmin 1972, Hull 1988; bu girişimlerin eleştirisi için ise bkz. Renzi ve Napolitano 2011). Başka girişimler ise, epistemolojik normların ve metodolojilerin biyolojik bir temeli olduğunu savunur, fakat insan bilgisinin bu şekilde genişlemesine dair seçilimci modellere başvurmaksızın (örneğin, Ruse 1986, Rescher 1990).

TEE ve EME yaklaşımları birbirleriyle ilişkili ama farklı programlardır. Bilişsel beyin yapılarının gelişiminin başarılı bir seçilimci EME açıklaması kendi başına, insan bilgi sistemlerinin gelişimini anlamak için bu tür modellerden anlam çıkarmak için hiçbir garanti sunmaz. Benzer şekilde, insan bilgi sistemlerinin nasıl genişlediğine dair bir TEE seçilimcisinin açıklamasını makul görmek, kendi başına, bilişle ilgili spesifik veya genel beyin yapılarının gelişmiş bilişsel kapasitelerinin, doğal seçilimin ürünü olduğu sonucuna varmayı garantilemez. Bu iki program, aynı model ve metaforlara dair görünüm ve model açısından benzer olsalar dahi, bir arada birbirleriyle tutarlı değildirler.

1.2 Soyoluşa Karşı Bireyoluş

Biyolojik gelişim, hem ontogenetik hem de filogenetik’i içerir. Bu sebeple de insanlardaki ters başparmak gibi belirli türden özelliklerin gelişimi, hem bireysel organizmalarda (ontogeny) hem de insan soyunda bu özelliğin gelişimi (soyoluş) açısından ele alınabilir. Aynı şekilde bilgi ve bilme mekanizmalarının gelişimi de (bu çizdiğimiz resme) paralel bir ayrım sergilemektedir. Bunu; bir bireyin bilgi birikiminin ve epistemolojik normlarının veya beyninin büyümesi ile insan bilgisinin büyümesi ve nesiller boyunca epistemolojik normların oluşumu veya insan soyunda beynin gelişimi olarak düşünebilirsiniz. 

TEE ve EME yaklaşımları söz konusu bu ayrımı kullanmaz çünkü beynin ontogenetik veya filogenetik gelişimi ile veya normların ve bilgi kümesinin ontogenetik veya filogenetik gelişimi ile ilgilenir. Mevcut ana akım yaklaşımın, ontogenezin biyolojik süreçlerinin filogenezin seçilimci süreçlerinden farklı şekilde ilerlediğini iddia etmesi sebebiyle, evrimsel epistemolojide de bu farkın yansımasının görülmesi beklenebilir. Bu yeterince garip görülebilir fakat pek öyle de denemez. Örneğin, Edelman (1987) ve Changeaux (1985) tarafından ileri sürülen “nöral Darwinizm” teorisi, beynin sinir yapılarının ontogenetik gelişiminin seçilimci bir açıklamasını sunmaktadır. Karl Popper’in insan bilgisinin gelişimine dair “tahmin ve yanlışlama modeli”, hem bireylerdeki bilginin ontogenetik büyümesi için hem de bilimsel bilginin nesiller arası (filogenetik) evrimine dair seçilimci bir açıklamanın en iyi örneklerden biridir. Açıkça görüleceği üzere, B. F. Skinner’ın bireysel davranışın ontogeneziyle ilişki olan Edimsel Koşullama Teorisi, Darwinist Seçilimci Model’e dayanmaktadır (Skinner 1981).

1.3 Normatif Yaklaşımlara Karşı Betimleyici (Yaklaşımlar)

Üçüncü bir yaklaşım, epistemoloji ve insan bilgisinin büyümesine yönelik normatif ve betimleyici yaklaşımlarla ilişkilidir. Epistemoloji geleneksel olarak, amacı bilgiye dair kavramları, temel unsurları, haklı kanıt/güvence ile gerekçelendirmeyi açıklığa kavuşturmak ve muhafaza etmek olan normatif bir proje olarak yorumlanagelmiştir. Çoğu, ne TEE’nin ne de EME’nin programlarının epistemolojiyle (tabi ki geleneksel olarak) uygun ve makul düzeyde hiçbir ilgisi olmadığını ileri sürmüştür. Böylesi bir iddianın temeli, epistemolojinin, uygun ve makul bir düzeyde anlaşılmış olan normatif bir disiplin olduğu, fakat EME ve TEE’nin ise bilişsel kapasiteler veya bilgi sistemlerinin evriminin nedensel ve genetik (yani betimleyici) modellerinin oluşturulmasıyla ilgili olduğu iddiasıdır. İddia o ki böylesi bir model, normatif epistemolojiye katkıda bulunacak düzeyde mühim hiçbir şeye sahip olamaz (örneğin, Kim 1988). Bu eleştirinin etkisi ve gücü, evrimsel epistemoloji ile geleneksel epistemoloji arasındaki ilişkinin nasıl yorumlandığına bağlıdır.

Betimleyici ve geleneksel epistemolojiler arasındaki ilişkinin üç olası biçimi vardır. (1) Betimleyici epistemolojiler, geleneksel normatif epistemolojilere rakip olarak yorumlanabilir. Bu yaklaşıma göre, her iki yaklaşımda aynı problem ve endişeleri çözüme kavuşturmak isteyip birbirine rakip reçeteler sunmaktadır. Riedl (1984) tam olarak bu pozisyonu savunmaktadır. Bu türden yaklaşımlara yönelik olağan bir itiraz, betimleyici açıklamaların normatif metodolojilerin buyurucu öğelerinin yerini almak olmadığı yönündedir. Evrimsel bir yaklaşımın, geleneksel felsefi ve epistemolojik problemlerin çözümüne dair ne ölçüde katkı sağladığı, problemle eğilen kişinin hâlihazırda benimsediği yaklaşımla ilgilidir. (ayrıntılı okuma için bkz. Dretske 1971, Bradie 1986, Ruse 1986, Radnitsky ve Bartley 1987, Kim 1988). (2) Betimleyici epistemoloji, geleneksel epistemolojinin ardılı olan bir disiplin olarak da görülebilir. Böylesi bir okumada betimleyici epistemoloji, geleneksel epistemolojide yer alan problemleri yersiz veya çözümsüz olduğu veya ilgi çekici olmadığı gerekçesiyle ele almaz. Doğallaştırılmış epistemolojinin birçok savunucusu tam olarak bu görüşte konumlanır (örneğin, Munz 1993). (3) Betimleyici epistemoloji, geleneksel epistemolojinin bir tür tamamlayıcısı olarak da görülebilir. Campbell’ın görüşü buymuş gibi görünüyor. Bu yoruma göre, evrimsel yaklaşımın görevi epistemolojinin normatif yönlerini daha geleneksel yaklaşımlara bırakarak bilme mekanizmalarının betimleyici bir açıklamasını sunmaktır. En iyi ihtimalle evrimsel yaklaşımlar, “insan kavrayışının” evrimsel kökeni ile makul olmayan veya tutarsız olan normatif yaklaşımları elemeye/dışlamaya hizmet etmektedir.

1.4 Gelecekte Başarı Şansı

EME programları, filogenetik yeniden yapılandırmaların olağan belirsizlikleriyle ilgilenir. Bu veya şu işlev ya da yapı bir adaptasyon mudur ve eğer öyleyse, niçin böyledir? Bunun yanı sıra, beyin ve duyu organlarının gelişiminin belirli aralıklı fosil kayıtlarından (gerekli olan nadir fosil kayıtlarından) doğan belirsizlikleri de mevcuttur. TEE programları çok daha problemlidir. Düşünme yapılarımız üzerindeki evrimsel etkinin neyi ve nasıl düşündüğümüzü biçimlendirdiğini tasavvur etmek akla yatkın olsa da; söz konusu bu etkinin dolaysız, anlaşılabilir, kayda değer ve belirlenebilir olup olmadığı pek net değildir. Bilimsel değişimi anlamak adına makul bir model olarak “deneme yanılma” metodolojisini benimseyen eleyici epistemoloji, beynin ve diğer yardımcı organların, doğal seçilimin etkisi altında evrimleşmiş adaptasyonlar olduğunu kabul etmenin başlıca rasyonel sonuçları değildir. Bu türden eleyici modellerin uygulanabilirliği, yeterli modellerin geliştirilmesine dayalı ampirik bir sorudur. Kendisinin de kabul ettiği gibi Hull’un (1988) çalışması, bu doğrultudaki ilk adımdır. Cziko (1995), bu tür modellerin geliştirilmesini teşvik eden bir kanıttır (Harms 1997’nin evrimsel oyun teorisi modelleme yaklaşımı da teşvik edici bir fikir yönergesi sunar). Bu araştırma çizgisini sürdürmek için çok özenli deneysel çalışma yapılması gerekir. Herhangi bir biyolojik düşüncenin, potansiyel yöntemlerinin kapsamını herhangi bir anlamlı şekilde daraltmak için yeterince kısıtlayıcı olduğunun gösterilmesi gerekir. Bu amaç doğrultusunda, Barham (1990) tarafından Poincaré’cı dinamiklere dayanan, evrimsel epistemolojiye bir yaklaşım önerilmiştir ve bu görüş, seçilime dayanmayan bir tasvir sunar. Organizmaların ve çevrelerinin, aralarındaki diyalektik etkileşimlerin bir sonucu olarak birlikte evrimleştiği gerçeğinden yararlanan bu alternatif yaklaşım, “adaptasyona dayanmayan” evrimsel epistemolojinin geliştirilmesine yol açmıştır (Gontier ve diğerleri 2006). Evrimsel epistemolojide natüralist yaklaşımın gelişiminin karşı karşıya olduğu problemlerin eleştirel bir incelemesi Callebaut ve Stotz’da (1998) bulunabilir.

Bununla birlikte, yirminci yüzyılın ortalarında, insan anlayışının evrimsel bir açıklamasını sağlamaya yönelik ciddi çabaların ve eforun ortaya çıkarılması, konuyla ilgili ses getirecek düzeyde radikal bazı bulguların bulunmasına ve teorilerin geliştirilmesine sebep oldu. Örneğin, insan bilgisinin gelişimine dair seçilim temelli modellerin geliştirilmesi, sahada yüksek gerilimin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bilimsel bilginin ortaya çıkışına ve büyümesine ilişkin standart geleneksel açıklamalar, bilimi, uygun rasyonel ve özgür araştırma koşulları altında, giderek gerçeğe yakınlaşan bir bilgi bütünü oluşturan ilerleyici bir girişim olarak görür. Diğer taraftan, biyolojik evrimin seçilimci modelleri genellikle, ilerici olmadığı (gelişime açık olmadığı) veya doğruluğu varsa bile bunun evrensel değil de belli alanlarda kısıtlı olduğu şeklinde yorumlanır. Biyolojik evrim, bir noktada birleşme (aynılaşma) yaratmak yerine çeşitlilik üretir. Popper’ın evrimsel epistemolojisi her ikisini de kucaklamaya çalışır, ancak kullandığı yöntem biraz zorlamadır. Kuhn’un “bilimsel devrimler” açıklaması, bir süreliğine Darwinci bir modele dayanıyordu, fakat eleştirildiği zaman bu modeli terk etti (Kuhn 1972, s. 172f, Lakatos ve Musgrave 1970, s. 264). Toulmin (1972) dikkate değer bir istisnadır. . Onun açıklamasına göre, rasyonalite ile ilgili kavramlar zaten evrensel değil, sınırlıdır ve hepsi, evrime tabidir. Bu da, bilimsel araştırmada herhangi bir “amaca yönelik olma” duygusundan vazgeçme ihtiyacını beraberinde getiriyor gibi görünüyor. Bu sonuç, çok az kişinin benimseyebileceği kadar radikaldır. Epistemolojiye evrimsel bir yaklaşım izlemek, bilgi, hakikat, gerçekçilik, gerekçelendirme ve rasyonalite kavramları hakkında temel soruları gündeme getirir.

1.5 Halkayı Genişletmek

Campbell ve Popper her ikisi de insan bilgisinin evrimi ile insan olmayan organizmalardaki bilginin evrimi arasındaki sürekliliğe işaret etseler de, evrimsel epistemolojideki ilk çalışmaların çoğu insan durumuna odaklanmıştı. Bununla birlikte, psikologlar, bilişsel etologlar, bilişsel sinirbilimciler ve hayvan davranışçıları tarafından yapılan son ampirik araştırmalar, hem primatlar hem de primat olmayan hayvanların, önceden şüphelenilenden çok daha karmaşık bilişsel kapasitelere sahip olduğunu ortaya çıkardı (Panksepp 1998, Heyes ve Huber 2000, Rogers ve Kaplan 2004, Lurz 2011, van Schaik 2010). Evrimsel bir bakış açısından, tüm hayvanların paylaştığı ortak evrimsel miras düşünüldüğünde bu bulgular şaşırtıcı değildir. Darwin’i ciddiye almak, diğer türlerin üyelerinin bilişsel yeteneklerine ilişkin artan farkındalığımız ışığında insan bilgisinin doğasını yeniden düşünmek ve yeniden değerlendirmek anlamına gelir. Ek olarak, hayvanların bilişsel kapasitelerinin kapsamının ve sınırlarının sağlam bir ampirik temeli oluşturulduğunda, hayvanların zihinsel yaşamlarına ve onların epistemik ve ahlaki durumlarına ilişkin felsefi değerlendirmelerimizi yeniden göz önünde bulundurabileceğimiz bir konumda olacağız. Bu alanda yapılacak daha fazla ve kapsamlı araştırmalar, insanın da bir hayvan olduğu anlayışımızda devrim yaratmayı vaat ediyor.

Konrad Lorenz Enstitüsü’nün KLI Teori Laboratuvarı, biyolojik teorinin diğer uygulamalarına ek olarak evrimsel epistemoloji konularına ayrılmış bir dergi yayınlamaktadır: Biyolojik Teori: Gelişim, Evrim ve Bilişi Birleştirmek [Biological Theory: Integrating Development, Evolution and Cognition].

2. Formel Modeller

Her bilimsel girişim, çalışma nesnelerinin nicel karakterizasyonuna izin veren resmi ve yarı resmi modeller gerektirir. Bilginin felsefi incelenmesini, bilgiyi biyolojik bir fenomen olarak ele alan bilimsel bir disipline dönüştürme girişimi de farklı değildir. Evrimsel epistemoloji literatürünün çoğu, bilgiyi doğal bir fenomen olarak nasıl kavrayacağımızla, bunun dünyadaki yerimizi anlamamızda ne gibi bir fark yaratacağıyla ve alana yapılan itirazları yanıtlamakla işgal edildi. Bunun yanısıra, natüralist bir epistemoloji için gerekli teorik araçları sağlamaya çalışan daha teknik çalışmalar de vardır.

2.1 Statik Optimizasyon Modelleri

En basit model türünde, bir organizma, S(1) ve S2 olmak üzere iki durumu olan ve R(1) ve R(2) olası iki tepkisi (organizmanın/mekanizmanın dışarıdaki uyarana verdiği tepki) olan bir ortamla uğraşmak zorundadır. Organizmanın bu durumlarda yaşadığı en ufak şeyin, organizmanın çevreyle uyumunda bir fark yarattığını varsayıyoruz. Canlının çevreyle uyumu genelde W matrisi ile karakterize edilir. W(ij) matrisinin bireysel elemanları, (j) durumundaki (i) tepkisinin uygunluk sonuçlarıdır. Örneğin, W(21), R(2)’nin R(1)’deki uygunluk sonuçlarını gösterir. W(11) ve W(12)’nin bire ve W(12) ile W(21)’in sıfıra eşit olmasına izin verirsek, o zaman R(1)’i S(1)’de ve R(2)’yi S(2)’de gerçekleştirmenin açık bir evrimsel avantajı vardır.

Fakat organizma önce çevrenin durumunu tespit etmelidir ve çevreyi algılamasını sağlayan duyuları genel olarak tamamen güvenilir değildir. Organizma algılayıcılara otomatik olarak yanıt veriyorsa, algılayıcıların güvenilirliğini karakterize etmek için durumlara verilen tepkilerin olasılıklarını kullanabiliriz. Organizmanın S(1) çevresindeki uyaranlara verdiği tepki olan R(1)’in olasılığını Pr(R1∣S1) şeklinde gösteririz. Bu, aşağıdaki eşitsizliğin geçerli olması durumunda, her zaman R(1) veya R(2)’yi seçmek yerine algılayıcıya yanıt vermenin avantajlı olacağını hesaplamamızı sağlar (bkz. Godfrey-Smith 1996):

Bu basit model, uyaranlara verilen esnek tepkilerin uyarlanabilir olup olmadığının, tepkilerin sebep olduğu uygunluk farklılıklarının belirli özelliklerine, ortamın çeşitli durumlarının olasılığına ve algılayıcıların güvenilirliğine bağlı olduğunu gösterir. Denklemin verdiği sonuç, çevresel durumun ve esnek tepki sisteminin tespit edilmesinin evrimsel anlamda bağımsız olduğu varsayılarak hesaplanır.

Yukarıda özetlenen gibi statik optimizasyon modelleri çeşitli şekillerde genişletilebilir. En açık şekilde, çevresel durumların ve organizma tepkilerinin sayısı arttırılabilir, ancak daha ilginç olan başka modifikasyonlar da vardır. Örneğin, sinyal algılama teorisi, algılayıcıları ve ipuçlarını daha ayrıntılı olarak modeller. Bir örnekte, bir “deniz yosunu” türü, kimyasal bir işaret yoluyla yırtıcı deniz salyangozlarının varlığını tespit eder. Evrimsel maliyeti büyük olan dikenleri geliştirerek bu salyangozlara tepki verirler. Bu durumu algılamak için gerekli olan ipucu olan su kaynaklı kimyasal, çeşitli tehlike seviyelerini gösteren çeşitli yoğunlaşmalardan gelir. Sinyal algılama teorisi, dikenlerin büyümesi için algılayıcının en iyi eşik değerini hesaplamamızı sağlar.

Statik modeller ise, evrimsel süreçleri uygunluk maliyetleri ve faydaları açısından tasvir eder. Gerçek bir süreci modellemedikleri için statiktirler, yani sadece farklı durumlar için değişimin yönünü hesaplarlar. Canlının çevreyle olan uygunluk değeri yüksekse, türün popülasyon sayısı artarken, düşükse azalır. Uygunluk değerleri eşit olduğunda, popülasyon oranları sabit dengede kalır. Dinamik modeller, popülasyon oranlarında zaman içindeki gerçek değişimi göstermek için tipik olarak statik modellerde yer alan hesaplama türlerini kullanır. Değişimin olup olmayacağını ve hangi yönde olacağını hesaplamak yerine dinamik modeller değişimi takip eder.

2.2 Popülasyon Dinamikleri

Bazen “çoğaltıcı dinamikler” olarak adlandırılan popülasyon dinamikleri, statik optimizasyon modelleri ile karakterize edilebilen seçilime sebep olabilecek baskı türleri altında popülasyonların zaman içindeki evrimini modellemek için izlenebilir bir yol sunar. Bu tür popülasyon dinamiklerini, yalnızca sonuçtaki maliyet farklılıklarının statik değerlendirmeleri temelinde tahmin etmek genellikle zor olduğundan dolayı, böyle bir yol sunmak genellikle gereklidir. Diğer adıyla “çoğaltıcı dinamikler” Taylor ve Jonker (1978) tarafından ilk defa bu adıyla kullanılmış ve Schuster ve Sigmund (1983) ve Hofbauer ve Sigmund (1988) tarafından literatüre tamamen yerleştirilmiştir. Kaynaklarını R.A. Fisher’in 1920’lerde ve 30’lardaki ufuk açıcı çalışmasına kadar takip ederler. Teorinin bu zamanlardaki iyice genelleşmiş versiyonu, popülasyon genetiğinde, evrimsel oyun teorisinde, ekolojide ve prebiyotik evrim çalışmasında kullanılan evrimsel modelleri kapsar. Modeller matematiksel veya sayısal olarak uygulanabilir ve aşamalı (her aşama birbirinden ayrık ve özgünmüş gibi) veya sürekli evrimsel değişimi modelleyebilir.

Popülasyon dinamikleri, popülasyonların evrimini modeller. Popülasyon ise, türlerine göre sınıflandırılmış bireyler topluluğudur. Genetikteki türler genlerdir, evrimsel oyun teorisindeyse stratejilerdir. Epistemolojik modellere ilgi türleri, bilişsel aygıt türleri veya bilişsel stratejiler olabilir (çevreden gelen ipuçlarına yanıt verme yolları, temsilleri manipüle etme yolları vb.). Kabaca, EEM modelleri kalıtsal olana, EET modelleri ise öğrenilene odaklanır. Popülasyonun evrimi, popülasyon içindeki farklı türlerin görülme sıklığındaki değişiklikleri içerir (ve bu türlerdeki genlerin değişimini). Diferansiyel üreme başarısı ile karakterize edilen doğal seçim, aşağıdaki gibi temsil edilir. Her türün, (w) ile gösterilen bir büyüme hızı veya “uyumluluğu” ve p ile gösterilen bir frekansı vardır. Yeni nesil P(i)’deki (i) türünün frekansı, basitçe eski frekansın uyumluluğu ile çarpımı ve (w’) popülasyonunun ortalama uygunluğuna bölünmesidir. 

(w’)ye bölme, frekansları “normalleştirme” etkisine sahiptir, böylece her biri uyumluluk ile çarpıldıktan sonra bir tane olur. Ayrıca, bir türün frekansının, çevreye uyumluluğumun mevcut popülasyon ortalamasından daha yüksek olması durumunda artacağını da açıkça ortaya koymaktadır.

Uyumluluk

Basitçe, büyük popülasyonların dinamiklerini yönlendiren olası büyüme faktörlerinin toplamı olarak anlaşılması gereken uyumluluk, çeşitli faktörlere bağlı olabilir. Uyumluluk bileşenleri, popülasyon frekanslarını bu frekanslarla orantılı olarak, yani çarpımsal olarak etkilemeleri bakımından varyasyon bileşenlerinden farklıdır. Biyolojik evrimdeki uyumluluk bileşenleri, ölüm ve üreme oranını içerirken kültürel evrimde, aktarım olasılığını ve reddedilme olasılığını içerir. Her iki model türünde de önemli olan, model içindeki diğer değişen faktörlerin bir sonucu olarak uyumluluğun nasıl değiştiğidir. En basit durumlarda, uyumluluk sabittir ve en yüksek uyumluluğa sahip tür kaçınılmaz olarak popülasyona hâkim olur. Daha karmaşık durumlarda, uyumluluk, türün çevresindeki rakipler veya değişken bir ortamın durumu gibi değişken faktörlere bağlı olabilir. En yaygın olarak, değişken uyumluluklar, yukarıdaki gibi bir maliyet matrisi kullanılarak hesaplanır. Genel olarak, bir türün olası uyumluluğunu hesaplamak için, bu türün her durumda sahip olacağı uyumluluğu, popülasyondaki bireylerin bu durumla karşılaşma olasılığı ile çarpılır ve elde edilen sonuçlar toplanır.

Buradaki W(ia), (i)’nin belirli durumdaki çevresiyle olan uyumluluğunu simgeler. Bu tür bir hesaplama, çeşitli durumların etkilerinin toplamsal olduğunu varsayar. Elbette daha karmaşık durumlar modellenebilir, ancak standart matrisler toplamsal ilerlerler. Bununla birlikte, matris güdümlü evrimin oldukça karmaşık davranışlar sergileyebileceği belirtilmelidir. Örneğin, kaotik davranışın mümkün olabileceği bile en az dört strateji vardır (Skyrms 1992).

Canlının çevreyle girdiği bazı etkileşimler matris yöntemi kullanılmadan da modellenebilir. Örneğin Boyd ve Richerson (1985), ortak bir şekilde yaşamanın, taklitçilerin “Romalılar gibi yaşaması” gibi bir avantaj sağladığı kültürdeki frekansa bağlı iletim yanlılığının özel bir türüyle ilgileniyorlardı. Böyle bir durumda, türün hesaplanan uyumluluğu, olağan faktörlere göre hesaplanan ve daha sonra türün frekansının bir fonksiyonu olarak değiştirilen uyumluluğudur.

Süreklilik ve Sürekliliğin Hesaplanması

Çoğaltıcı dinamiğinin kavramsal temelleri oldukça basittir. İstenilen sonucu almak için, iki yaklaşımdan birini kullanmak genellikle yeterlidir. Fakat ilkel matematiksel sonuçlardan fazlasını kanıtlamak için kişinin, dinamiklerin sürekli bir versiyonunu türetmesi gerekir. Uyumluluğu şu şekilde formülasyon edilebiliriz:

Teorik sonuçların büyük kısmı daha çok popülasyon genetiği için geçerli olsa da, matematiksel yaklaşımlar oldukça üretken olmuştur. Bu tür sonuçların bir özeti ve evrimsel süreçlerin matematiksel çalışmasına makul bir lisansüstü düzeyde giriş için Hofbauer ve Sigmund’a (1988) bakabilirsiniz.

İkinci yaklaşım ise hesaplamadır. Özel bilgisayarların gücünün artmasıyla, evrimsel modellerin hesaplamalı uygulaması giderek daha çekici hale geliyor. Yalnızca temel programlama becerileri gerektirirler ve ihtiyaç duydukları varsayımlarda çok daha esnektirler. Genel strateji, popülasyon frekanslarını ve uyumluluklarını tutmak için bir düzen oluşturmak ve ardından bir dizi prosedür (veya yöntem veya işlev) oluşturmaktır; bu prosedür şunları içerir:

  1. uyumlulukların hesaplanması,
  2. frekansların yeni uyumluluk seviyesiyle güncellenmesi ve
  3. popülasyonun yeni durumunun bir dosyaya veya ekrana çıkarmak gibi arayüz ayrıntılarının yönetilmesi.

Bu, rutinlerin sırayla tekrar tekrar çalıştığı bir döngüdür. Çoğu modelci, kaynak kodlarını muhtemelen seçenekleri arasındaki en iyi yer olan internete koymaktan mutluluk duyar.

Kültürel Evrimi Modellemek

Bilişsel davranışı evrimin ürünü olarak anlamanın zorluğunun bir kısmı, ilgili en az üç farklı evrimsel sürecin olmasıdır. Birincisi, genetik kalıtım yoluyla bilişsel ve algısal mekanizmaların biyolojik evrimidir. İkincisi, dillerin ve kavramların kültürel evrimidir. Üçüncü ve sonuncusu ise, bireyin yaşamı boyunca meydana gelen deneme yanılma yoluyla öğrenme sürecidir. Ayrıca, insan bilgisini tam olarak anlamanın bu süreçler arasındaki etkileşimi anlamayı gerektireceği konusunda Donald T. Campbell ile aynı fikirde olmak için de bazı nedenlerimiz vardır. Bu, hem biyolojik hem de kültürel evrim sürecini modelleyebilmemizi gerektirir. Biyolojik evrimin şimdiye kadar çok sayıda yerleşik modeli vardır. Kültürel evrim ise daha fazla yenilik suna

Kültürel evrimi anlamak için belki de en popüler girişim, Richard Dawkins’in (1976) sunduğu “kültürel davranışlardır (ing: meme).” Dawkins, biyolojik evrimin kalbinde yatan şeyin kademeli üreme olduğunu gözlemlemişti. Öyleyse evrim, kendini kopyalayan varlıkların soylarının rekabetçi dinamikleriydi. Bu görüşe göre eğer kültür evrimleşecekse, kültürel “çoğaltıcılar” veya kültürde farklı kopyaları kültürel evrim sürecini oluşturan varlıklar olmalıdır. Dawkins bu varlıkları “meme” olarak adlandırdı ve normalde taklit dediğimiz şeyle beynimize bulaşan, “karşılıklı olarak sıçrayan” bilgi varlıkları olarak nitelendirildiler. Bu kültürel davranışların yaygın örnekleri olarak bulaşıcı melodiler ve dini ideolojiler verilebilir. Bu yaklaşımdaki ana zorluk, temel varlıklar için spesifikasyonların nasıl sağlanacağı sorunu olmuştur. Genlerin kimlik koşulları, teorik olarak, kromozomlardaki baz çiftlerinin dizilimleri cinsinden verilebilir. Kültürel aktarım öğeleri içinse böyle bir temel “alfabe” yok gibi görünüyor. Sonuç olarak, evrimsel epistemoloji için çekişmeli bir temel olarak “meme” projesi, temel ontolojisinin yeterli bir şekilde anlaşılmasına kadar beklemededir. İnternet dergisi olan Memetics Dergisi, kültürel davranışlar üzerine bazı eski makaleleri içerir. Dergi yayın hayatına son vermiş olsa da, mevcut makalelere hala çevrimiçi olarak erişilebilir. Kültürel evrimin kültürel davranış (memetic) modellerinin uygulanabilirliği hakkındaki çekinceler için Atran (2001) ve Sperber (2001)’e, bu yaklaşımın yakın tarihli bir savunması içinse Dennett (2017) bakabilirsiniz.

Popülasyon modelleri de, kültürel aktarım süreçlerinin modellenmesine katkıda bulunması için kullanılmıştır. Örneğin, evrimsel oyun teorisi modellerinin sıklıkla hem stratejilerin kalıtsal olduğu hem de taklit edildiği süreçleri kapsadığı iddia edilir. Bu model, stratejilerin altında yatan doğasına ilişkin herhangi bir belirtim olmadığında, örneğin, bunların kopyalanan “şeyler” olarak mı düşünüleceği, yoksa stratejileri olan bireylerin özellikleri mi yoksa durumları mı oldukları gibi, mümkündür. Bu bazen “epidemiyolojik yaklaşım” olarak adlandırılır, ancak yine de örneğin enfeksiyona kıyasla, kültürel aktarımın altında yatan ontolojiye ilişkin herhangi bir ön varsayımdan ziyade analizde kullanılan nicel araçlardan kaynaklanmaktadır (Sperber 1996, Sperber ve Hirschfield 2004).

Bazı yeni çalışmalar, organizmaların, karşılaştıkları seçilim baskılarını etkileyecek düzeyde çevrelerini değiştirme kapasitelerine odaklanmaktadır. Organizma-çevre etkileşimlerinin klasik modellerinde, organizmalar çevrede önceden var olan şeylere “uyum sağlayarak” çevrelerine uyum sağlarlar. Richard Lewontin’in organizma-çevre etkileşimlerinin diyalektik modeli ise bu görüşün tam tersine, organizmaların çevrede halihazırda mevcut olanlara uyum sağlamak yerine kendilerine ne ölçüde yeni bir çevre “inşa ettiğine” odaklandı (Lewontin 1982). Canlının içinde bulunduğu çevresini yeniden inşa etmesi hakkında geniş bir literatür var (diğerlerinin yanı sıra bkz. Laland ve diğerleri 2000 ve Odling-Smee ve diğerleri 2003). Bu fikrin evrimsel epistemolojideki konulara uygulanması için, kültürel ve bilişsel yaşam şekillerine başvurmak gerekir. Kültürel yaşam şekilleri, genel olarak organizmaların, kültüre sahip olma ve özellikle de insanların birbirlerinden ve çevrelerinin inşa edilmiş kültürel değişikliklerinden öğrenmelerine atfedilebilecekleri ölçüde kapasiteleri tarafından yaratılır. Diğer hayvanların yanı sıra insanlar için bu tür yapılar, dil, eğitim kurumları, iletişim sistemleri ve bilgi manipülasyonunun ve aktarımın olduğu çeşitli diğer biçimleri alır. Bilişsel yaşam şekilleri, organizmaların, özellikle de insanların yaşamları boyunca çevrelerinin kaynaklarından sistematik ve verimli bir şekilde yararlanmalarını sağlayan çevrenin zihinsel modellerini oluşturma kapasiteleri tarafından yaratılır (Pinter 2003, 2010; Whiten ve Erdal 2012, Whiten ve van Schaik 2007, Laland ve O’Brien 2011).

2.3 Çok-Seviyeli Evrim

Evrimsel epistemolojide yer alan seviye türleri, evrimsel biyolojideki “seçim seviyeleri” tartışmasında çok daha sık tartışılan seçilim seviyelerinden oldukça farklıdır. Evrimsel biyolojide tartışılan seçilimin “seviyeleri” ölçek seviyeleridir. Tartışma, genlerin her zaman seçilimin “birimleri” veya “hedefleri” olup olmadığı veya seçilimin organizmalar, gruplar ve türler gibi daha yüksek seviyelerde gerçekleşip gerçekleşemeyeceği ile ilgilidir. Öte yandan evrimsel epistemolojide yer alan seviyeler, davranışın kontrolünde yer alan düzenleyici hiyerarşinin seviyeleridir. Bunlar, bilişsel ve algısal donanımın, kavramların, dillerin, tekniklerin, inançların, tercihlerin vb. genetik temellerini içerir. Evrimsel epistemoloji söz konusu olduğunda, “düzeyler” ve “hiyerarşi” terimlerinin izlenimci olabileceğini unutmayın. Yani, net bir seviye düzenlemesi genellikle yoktur.

 Çok seviyeli evrimi modellemek için kullanılabilecek en az iki farklı yaklaşım vardır.

  1. Karşılıklı İletişim Modelleri: Boyd ve Richerson (1985), bir özelliğin hem genetik hem de kültürel evrimden etkilendiği bir durumu modellemek için genetikten modelleri uyarladılar. Bu modelde ilk olarak, göçmen bir popülasyonda kültürel aktarım üzerinde genetik olarak belirlenmiş bir önyargının seçilebileceği gösterildi. Canlıların sahip olduğu önyargı, davranışın sıklığı ve algılanan değeri tarafından belirlenenin ötesinde taklit olasılığını artırarak yerel gelenekleri yakalamayı kolaylaştırdı. Bu önyargı bir kez yerleştikten sonra etkisi, işbirlikçi davranışla ilgili algılanan maliyetlerin üstesinden gelmeye yetecek kadar güçlüydü. Sonuç olarak bu model, dikkate alınması gereken iki önemli sonuca işaret eder. Bu sonuçlardan ilki, göçmen popülasyonlarda işbirlikçi davranışın stabilize olabileceği yeni bir mekanizma sağlanmıştır; diğeri ve daha önemli olanı ise, kültürel evrimin salt genetik uyumluluklar temelinde tahmin edilemeyeceği gösterilmiştir.
  • Çoklu Popülasyon Modelleri: Harms (1997), yaban arısı öğreniminin çok seviyeli dinamik bir popülasyon modeli oluşturmuştur. Bu modelde sensör türlerinin dağılımları, açık yiyecek arama davranışları ve dahili yiyecek arama tercihleri ile çevresel durumlar arasındaki karşılıklı bilgi değerlendirildi ve elde edilen sonuç, popülasyon durumlarının ortalama uyumluluğu ile karşılaştırıldı. Bu modellerde sonuç olarak, açıkça yapılan davranışlarda elde edilen bilgilerin yeterince kullanılamayacağı ve tercih oluşumu için algılayıcı mekanizmaların uyarlanmasının bu bilgilerin kullanımını beraberinde getirebileceği gösterildi.

2.4. Anlam

Hem doğruluğun hem gerekçelendirmenin eksiksiz bir betimleyici açıklaması, bir anlam teorisi gerektirir. Bir işaretin anlamı olana kadar doğru veya yanlış olamaz. Ayrıca, gerekçelendirici iddiaların anlamını belirlemek, betimleyici bir gerekçelendirme teorisi sağlayabilir. Muhtemelen, bir gerekçelendirme iddiasını doğru kılan şey, bu gerekçenin temelidir. Eğer anlam uzlaşımsal ise, anlamın evrimi uzlaşımların evriminin bir örneği olur.

Uzlaşımların evrimi modelleri bir durumda anlam uzlaşımlarına uygulanacak şekilde genişletilmiştir. Skyrms (1996, bölüm 5), David Lewis’in (1969) anlam uzlaşımlarının rasyonel seçimi modelinin evrimsel bir yorumunu verdi. Skyrms, üç parçalı olacak şekilde (tam koordineli, karşı-koordinasyonlu ve koordinesiz stratejiler seti) ile karışık popülasyonlarda “işaretleme sistemlerinin” oluşumu üzerinde güçlü bir seçim olduğunu gösterdi. Modelin yapısının ve anlam uzlaşımlarının ortaya çıktığı ve sabitlendiği seçici sürecin, Ruth Millikan (1984) tarafından verilen anlamın evrimi açıklamasıyla büyük ölçüde paralel olması önemlidir.

Bu modelin en basit versiyonunu şu şekilde ifade edebiliriz: İki T durumu, iki A eylemi ve iki M işareti olduğunu hayal edelim. Oyuncular, gönderici veya alıcı konumunda olmak için eşit şansa sahiptir. Alıcılar, yalnızca gönderenin onlara söylediklerine dayanarak ne yapacaklarına karar vermelidir. Bu tamamen işbirlikçi versiyonda, eğer alıcı A1 eyleminde T1 durumundaysa veya A2 eyleminde T2 durumundaysa, her oyuncu 1 puan alır.

Oyuncular hem gönderici hem de alıcı olacağından, her durum için bir stratejileri olmalıdır. Bu tür on altı strateji vardır ve bunların biyolojik ebeveynlerden miras alındığını (veya öğrenildiğini) veya kazanılan puanlar açısından algılanan başarı temelinde taklit edildiğini varsayıyoruz. I1 ve I2 stratejileri sinyal verme sistemleridir çünkü her iki oyuncu da bu iki stratejiden aynısını kullanırsa, getirilerini her zaman alırlar. I3 ve I4, birbirlerine karşı iyi performans gösterseler de tutarlı yanlış koordinasyonla sonuçlanan sinyal önleyici stratejilerdir. Diğer tüm stratejiler, dışarıdaki durum ne olursa olsun aynı eylemin gerçekleştirilmesiyle sonuçlanan S3,S4, R3 veya R4’ü içerir.  Yani;

Göndericinin Stratejileri     
S1M1 işaretiGönderirEğer T1;M2 veyaT2 ise 
S2M2 işaretiGönderirEğer T1;M1 veyaT2 ise 
S3M1 işaretiGönderirEğer T1;T2 ise  
S4M2 işaretiGönderirEğer T1;T2 ise  
Alıcının Stratejileri     
R1A1 eyleminiYaparEğer M1 iseVeya A2M2 ise 
R2A2 eyleminiYaparEğer M1 iseVeya A1M2 ise 
R3A1 eyleminiYaparM1 veyaM2 için  
R4A2 eyleminiYaparM1 veyaM2 için  
Sonuç   
I1:S1, R1I9:S3, R1
I2:S2, R2I10:S3, R2
I3:S1, R2I11:S3, R3
I4:S2, R1I12:S3, R4
I5:S1, R3I13:S4, R1
I6:S2, R3I14:S4, R2
I7:S1, R4I15:S4, R3
I8:S2, R4I16:S4, R4

Simülasyon sonuçları, hemen hemen tüm başlangıç popülasyon dağılımlarının, iki sinyal verme sistemi stratejisinden biri veya diğeri tarafından domine edildiğini göstermiştir. Örneğin, alıcının çevre için doğru davranıştan elde ettiği faydayı otomatik olarak paylaşmak yerine göndericinin bir maliyete maruz kalması gibi daha gerçekçi getiriler söz konusu olduğunda durum daha karmaşık hale gelir. Bununla birlikte, bu gibi durumlarda bile, evrimin en olası yolu, bir sinyalizasyon sisteminin hâkimiyetidir.

Michael Bradie & William Harms – “Evolutionary Epistemology” (Erişim Tarihi: 04.11.2021)

Çevirmenler: Hasan Alparslan Bayrak & Taner Beyter


Bibliyografya

  • Atran, S., 2001, “The trouble with memes: inference versus imitation in cultural creation,” Human Nature, 12(4):351–381.
  • Barham, James, 1990, “A poincaréan approach to evolutionary epistemology,” Journal of Social and Biological Structures, 13(3): 193–258.
  • Bradie, Michael, 1986, “Assessing Evolutionary Epistemology,” Biology & Philosophy, 1: 401–459.
  • –––, 1989, “Evolutionary Epistemology as Naturalized Epistemology,” in Issues in Evolutionary Epistemology, K. Hahlweg and C. A. Hooker (eds.), Albany, NY: SUNY Press, pp. 393–412.
  • –––, 1994, “Epistemology from an Evolutionary Point of View,” in Conceptual Issues in Evolutionary Biology, second edition, Elliott Sober (ed.), Cambridge, MA: The MIT Press, pp. 453–475.
  • Boyd, Robert, and Peter J. Richerson, 1985, Culture and the Evolutionary Process, Chicago: The University of Chicago Press.
  • Callebaut, Werner, and Rik Pinxten (eds.), 1987, Evolutionary Epistemology: A Multiparadigm Program With a Complete Evolutionary Epistemology Bibliography (Synthese Library: Volume 190), Dordrecht: D. Reidel.
  • Callebaut, Werner, and Karola Stotz, 1998, “Lean Evolutionary Epistemology,” Evolution and Cognition, 4(1): 11–36.
  • Campbell, Donald T., 1956a, “Adaptive behavior from random response,” Behavioral Science, 1(2): 105–110.
  • –––, 1956b, “Perception as substitute trial and error,” Psychological Review, 63(5): 331–342.
  • –––, 1959, “Methodological suggestions from a comparative psychology of knowledge processes,” Inquiry, 2: 152–182.
  • –––, 1960, “Blind variation and selective retentions in creative thought as in other knowledge processes,” Psychological Review, 67(6): 380–400.
  • –––, 1974a, “Evolutionary Epistemology,” in The Philosophy of Karl R. Popper, P. A. Schilpp (ed.), LaSalle, IL: Open Court, pp. 412–463.
  • –––, 1974b, “Unjustified Variation and Selective Retention in Scientific Discovery,” in Studies in the Philosophy of Biology: Reduction and Related Problems, edited by F J. Ayala and T. Dobzhansky, London: Macmillan, pp. 139–161.
  • –––, 1982, “The ”blind-variation-and-selective-retention“ Theme,” in The Cognitive Developmental Psychology of James Mark Baldwin: Current Theory and Research in Genetic Epistemology, edited by J. M. Broughton and D. J. Freeman-Moir, Norwood, NJ: Ablex, pp. 87–97.
  • –––, 1985, “Pattern Matching as an Essential in Distal Knowing,” in Naturalizing Epistemology, edited by H. Kornblith, Cambridge, MA: MIT Press, 49–70.
  • –––, 1988, “Popper and selection theory,” Social Epistemology, 2(4): 371–377.
  • Campbell, Donald T., and Paller, Bonnie T., 1989, “Extending Evolutionary Epistemology to ‘Justifying’ Scientific Beliefs (A sociological rapprochement with a fallibilist perceptual foundationalism?),” in Issues in Evolutionary Epistemology, K. Hahlweg and C. A. Hooker (eds.), Albany: State University of New York Press, pp. 231–257.
  • Changeux, Jean-Pierre, 1985, Neuronal Man, New York: Pantheon.
  • Coleman, Martin, 2002, “Taking Simmel seriously in evolutionary epistemology,” Studies in History and Philosophy of Science, 33A(1): 59–78.
  • Cziko, G., 1995, Without Miracles: Universal Selection Theory and the Second Darwinian Revolution, Cambridge, MA: MIT Press.
  • Dawkins, Richard, 1976, The Selfish Gene, New York: Oxford University Press.
  • Derksen, A. A., 2001, “Evolutionary epistemology in defense of the reliability of our everyday perceptual knowledge: A promise of Evolutionary epistemology,” Philosophia-Naturalis, 38(2): 245–270.
  • Dretske, Fred, 1971, “Perception From an Epistemological Point of View,” Journal of Philosophy, 68(19): 584–591
  • Edelman, G. M., 1987, Neural Darwinism: The Theory of Neuronal Group Selection, New York: Basic Books.
  • Godfrey-Smith, Peter, 1996, Complexity and the Function of Mind in Nature, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Gontier, Nathalie, J. P. Bendegem, and D. Aerts (eds.), 2006, Evolutionary epistemology, language and culture: a non-adaptationist, systems theoretical approach, Dordrecht: Springer.
  • Harms, William F., 1997, “Reliability and Novelty: Information Gain in Multi-Level Selection Systems,” Erkenntnis, 46: 335–363.
  • –––, 2004, Information and meaning in evolutionary processes, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Heyes, Cecilia and Ludwig Huber (eds.), 2000, The Evolution of Cognition, Cambridge, MA: MIT Press.
  • Hofbauer, Josef, and Karl Sigmund, 1988, The Theory of Evolution and Dynamical Systems, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Hull, David, 1988, Science as a Process: An Evolutionary Account of the Social and Conceptual Development of Science, Chicago: The University of Chicago Press.
  • –––, 2001, “In search of epistemological warrant” in Selection Theory and Social Construction: The Evolutionary Naturalistic Epistemology of Donald T. Campbell, Cecilia Heyes and David Hull (eds.), Albany, NY: SUNY Press, pp. 155–167.
  • Kim, Jagwon., 1988 “What is ‘Naturalized Epistemology’?,” Philosophical Perspectives 2. Epistemology, Atascadero: Ridgeview, pp. 381–405.
  • Kuhn, Thomas, 1962, The Structure of Scientific Revolutions, Chicago: The University of Chicago Press.
  • Lakatos, I. and Musgrave, A. (eds.), 1970, Criticism and the Growth of Knowledge, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Laland, K. N., Odling-Smee F. J. and Feldman, M. W., 2000, “Niche construction and gene–culture co–evolution: An evolutionary basis for the human sciences” in Perspectives in Ethology Vol. 13, P. Klopfer & N. S. Thompson (eds.), New York: Plenum, pp. 89–111.
  • Lewis, David, 1969, Convention, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Lewontin, Richard, 1982, “Organism and Environment” in Learning, Development and Culture, H. C. Plotkin (ed.), New York: John Wiley & Sons, pp. 151–170.
  • Lorenz, Konrad, 1977, Behind the Mirror, London: Methuen.
  • Lurz, Robert, 2011, Mindreading Animals: The Debate over What Animals Know about Other Minds, Cambridge, MA: MIT Press.
  • Millikan, Ruth, 1984, Language, Thought, and other Biological Categories, Cambridge, MA: MIT Press.
  • Munz, Peter, 1993, Philosophical Darwinism: On the Origin of Knowledge by Means of Natural Selection, London: Routledge.
  • Panksepp, Jaak, 1998, Affective Neuroscience: The Foundation of Human and Animal Emotions, New York: Oxford University Press.
  • Plotkin, H. C. (ed.), 1982, Learning, Development, and Culture: Essays in Evolutionary Epistemology, New York: John Wiley & Sons.
  • Popper, Karl R., 1968, The Logic of Scientific Discovery, New York: Harper.
  • Popper, Karl R., 1972, Objective Knowledge: An Evolutionary Approach, Oxford: Clarendon Press.
  • –––, 1984, “Evolutionary Epistemology,” in Evolutionary Theory: Paths into the Future, J. W. Pollard (ed.), London: John Wiley & Sons Ltd. pp. 239–255.
  • Radnitzky, G. and Bartley, W. W., 1987, Evolutionary Epistemology, Theory of Rationality and the Sociology of Knowledge, LaSalle, Ill: Open Court.
  • Renzi, Barbara G. and Napolitano Giulio, 2011, Evolutionary Analogies: Is the Process of Scientific Change Analogous to the Organic Change?, Newcastle: Cambridge Scholars Publishing.
  • Rescher, Nicholas, 1978, Scientific Progress: A Philosophical Essay on the Economics of Research in Natural Science, Oxford: Basil Blackwell.
  • –––, 1989, Cognitive Economy: The Economic Dimension of the Theory of Knowledge, Pittsburgh: University of Pittsburgh Press.
  • –––, 1990, A Useful Inheritance: Evolutionary Aspects of the Theory of Knowledge, Lanham, MD: Rowman.
  • Riedl, Rupert, 1984, Biology of Knowledge: The Evolutionary Basis of Reason, Chichester: John Wiley & Sons.
  • Rogers, Lesley and Gisela Kaplan (eds.), 2004, Are Primates Superior to Non-Primates?, New York: Kluwer Academic.
  • Ruse, Michael, 1986, Taking Darwin Seriously: A Naturalistic Approach to Philosophy, Oxford: Blackwell.
  • Schuster, Peter, and Karl Sigmund, 1983, “Replicator Dynamics,” Journal of Theoretical Biology, 100: 533–538.
  • Shimony, Abner, 1971, “Perception From an Evolutionary View,” Journal of Philosophy, 68(19): 571–583.
  • Skinner, B. F., 1981, “Selection by Consequences,” Science, 213: 501–504.
  • Skyrms, Brian, 1992, “Chaos and the Explanatory Significance of Equilibrium: Strange Attractors in Evolutionary Game Dynamics,” PSA 1992 (2), Philosophy of Science Association, pp. 374–394.
  • –––, 1996, Evolution of the Social Contract, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Sperber, D., 1996, Explaining Culture: a Naturalistic Approach, Oxford: Blackwell.
  • –––, 2001, “An objection to the memetic approach to culture,” in Darwinizing Culture R. Aunger (ed.), Oxford: Oxford University Press, pp. 163–172.
  • Sperber, D. and N. Claidière, 2006, “Why Modeling Cultural evolution is Still Such a Challenge,” Biological Theory, 1(1): pp. 20–22.
  • Taylor, P., and L. Jonker, 1978, “Evolutionary Stable Strategies and Game Dynamics,” Mathematical Biosciences, 40: 145–56.
  • Ter Hark, Michel, 2004, Popper, Otto Selz and the Rise Of Evolutionary Epistemology, Cambridge: Cambridge University Press.
  • Toulmin, Stephen, 1967, “The Evolutionary Development of Natural Science,” American Scientist, 55: 4.
  • –––, 1972, Human Understanding: The Collective Use and Evolution of Concepts, Princeton: Princeton University Press.
  • van Schaik, C. P., 2010, “ Social learning and culture in animals,” in Animal Behavior: evolution and Mechanisms, P. Kappeler (ed.), New York: Springer–Verlag, pp. 623–653.
  • Vollmer, Gerhard, 2005, “How is it that we can know this world? New arguments in evolutionary epistemology”, in Darwinism & Philosophy, V. Hösle and Christian Illies (eds.), Notre Dame, IN: University of Notre Dame Press, pp. 259–274.
  • Whiten, A. and Erdal, D., 2012, “The human socio–cognitive niche and its evolutionary origins”, Philosophical Transactions of the Royal Society (B), 367: 2119–2129.
  • Whiten, A. and van Schaik, C. P., 2007, “The evolution of animal ‘cultures’ and social intelligence”, Philosophical Transactions of the Royal Society (B), 362: 603–620.
  • Wuketits, Franz, 1990, Evolutionary Epistemology and Its Implications for Humankind, Albany: State University of New York Press.

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, epistemoloji, din felsefesi ve meta-felsefe ile ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Tarski’nin Doğruluk Yaklaşımı: “Kar Beyazdır” Ancak Kar Beyazsa Doğrudur – Jonny Thomson

Sonraki Gönderi

Tüm Fodor’lar Nerede? Veya Felsefi Natüralizmin Altın Çağı – Eric Schwitzgebel

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü