Gerçekliğe Karşı – Donald Hoffman

396 Okunma
Okunma süresi: 12 Dakika

Kırmızı hapı sunuyorum. (Donald  Hoffman)

“Bence bu lezzetler, kokular, renkler ve daha birçok şey bilinçte, bilincin içinde yaşıyor. Eğer canlı ortadan kaldırılırsa, tüm nitelikler silinir ve yok olur gider.” (Galileo Galilei)

Gözleriniz bugün hayatınızı kurtaracak. Gözlerinizin rehberliğinde merdivenlerden yuvarlanmayacak, hızlanan bir Maserati’nin önüne atlamayacak, çıngıraklı bir yılanın kuyruğunu yakalamayacak ve dahası küflü bir elmayı yemeyeceksiniz.

Neden gözlerimiz ve tüm duyularımız güvenilir birer rehberdir? Çoğumuz, duyularımızın güvenilirliğine dair önseziye sahibiz. Biz, gerçek dünyanın arabalardan, merdivenlerden ve uzay-zamandaki diğer nesnelerden oluştuğunu varsayarız. Bu nesneler, hiçbir canlı varlık onları gözlemlemese bile var olur. Duyularımız, yalnızca bu gerçekliğe açılan bir penceredir. Biz, duyularımızın bize nesnel gerçekliğin bütün hakikatini göstermediğini farz ederiz. Bazı nesneler çok küçüktür, bazıları ise çok uzaktır ve dahası bazı nadir durumlarda duyularımız yanlıştır –ki sanatçılar, psikologlar, görüntü yönetmenleri ve daha pek çokları bu yanlışlıkları diğer insanları aldatmak için bir illüzyon olarak kurgularlar. Ancak, genelde, duyularımız hayat boyunca güvenli şekilde yön bulmak için ihtiyacımız olan doğruları bize sunar.

Niçin hakikatin ortaya çıkarılması için duyularımız vardır? Bir önsezimiz var: evrim. Gerçekliği daha doğru gören atalarımız, özellikle beslenme, kavga, kaçma ve çiftleşme gibi kritik faaliyetlerde, daha az doğru görenlere göre bir avantaja sahipti. Sonuç itibariyle, onların diğerlerine kıyasla daha doğru algılarını kodlayan genlerini aktarmaları daha olasıydı. Bizler her bir nesilde nesnel gerçekliği daha doğru görenlerin çocuklarıyız. Bu nedenle, gerçekliği doğru bir şekilde gördüğümüzden emin olabiliriz. Kısacası önsezimiz, daha doğru (truer) algıların daha uygun algılamalar olduğudur. Bu sebeple, algılarımız nesnel gerçekliğe açılan pencerelerdir.

Bu önseziler yanlıştır. Aksine, yılan ve elma, hatta uzay ve zaman hakkındaki algılarımız bile nesnel gerçekliği ortaya çıkarmaz. Buradaki sorun, şu ya da bu detay hakkındaki algılarımızın yanlış olması değildir. Uzay ve zamandaki nesneler dilinin, nesnel gerçekliği tanımlamak için yanlış dil olmasıdır. Bu bir önsezi değildir. Bu, doğal seleksiyon aracılığıyla önsezilerimize sert bir darbe vuran evrim teorisidir.

Nesnel gerçekliğe dair algımızın, bizi kısmen veya tamamen yanlış yönlendirdiği fikri uzun bir tarihi arka plana sahiptir. MÖ 400 civarında Demokritos, sıcak, soğuk, tatlı, acı ve renk algılarımızın gerçek olmadığını ve adet (convention) olduğunu iddia etti. Sadece birkaç on yıl sonrasında, Platon, görünmeyen bir gerçeklik aracılığıyla mağaranın duvarına dökülen gölgeleri algıladıklarımıza ve kavramlarımıza benzetti. Filozoflar o zamandan beri algı ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi tartışırlar. Evrim teorisi bu tartışmaya yeni bir güç katmaktadır.

Nesnel gerçeklik hakkındaki hakikati söylemezlerse, duyularımız bize nasıl faydalı olabilirler? Bizi nasıl hayatta tutabilirler? Bir metafor sezgilerimize yardım edebilir. Bir e-posta yazdığınızı ve dosyanın simgesinin mavi bir dikdörtgen ve masa üstünüzün ortasında olduğunu varsayın. Bu, dosyanın kendisinin mavi, dikdörtgen ve bilgisayarınızın ortasında olduğu anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Simgenin rengi, dosyanın rengi değildir ve üstelik dosyaların rengi yoktur. Simgenin şekli ve konumu, dosyanın doğru şekli ve konumu değildir. Aslında; şeklin, konumun ve rengin dili bilgisayar dosyalarını tanımlayamaz.

Bir masaüstü arayüzünün amacı, bilgisayarın “doğru”sunu göstermek değildir -bu metafordaki “doğru”; devreleri, voltajları ve yazılım katmanlarını ifade eder. Aksine, bir arayüzün amacı “doğruyu” gizlemek ile e-posta hazırlama ve fotoğrafları düzenleme gibi yararlı görevleri gerçekleştirmenize yardımcı olacak basit grafikler göstermektir.

Evrimin yaptığı şey budur; bize doğruyu/hakikati gizleyen ve türümüzü devam ettirecek nesilleri yetiştirmemizde yeterince uzun süre hayatta kalmamız için gereken basit simgeleri gösteren duyular bahşetmek. Uzay, etrafınıza baktığınızda algıladığınız gibi, sadece masaüstüdür, 3D masaüstünüzdür. Elma, yılan ve diğer fiziksel nesneler 3D masaüstünüzdeki ikonlardır. Bu simgeler, nesnel gerçeklik hakkındaki karmaşık doğruyu gizledikleri için faydalıdır. Duyularınız, size ihtiyacınız olanı verecek şekilde evrimleşmiştir. Siz doğruyu isteyebilirsiniz ama doğruya ihtiyacınız yoktur. Hakikati algılamak, türümüzün neslinin tükenmesine neden olur. Hayatta kalmak için nasıl davranacağınızı gösteren basit simgelere ihtiyacınız vardır. Algı nesnel gerçekliğe açılan pencere değildir. Yardımcı simgeler perdesinin ardındaki nesnel gerçekliği gizleyen arayüzdür.

Elbette sorabilirsiniz; “Ama, eğer Maserati’nin hızlanması, senin arayüzünün yalnızca bir ikonu ise, neden önüne atlamıyorsun? Biz de sen öldükten sonra, bunun yalnızca bir ikon olmadığını ispatlarız. Bu gerçek, seni gerçekten öldürebilir.”

Mavi ikonumu dikkatsizce geri dönüşüm kutusuna sürüklemememle aynı nedenden dolayı hızlanan bir arabanın önüne atlamıyorum. Simgeyi, literal olarak anladığım için değil -ki dosya mavi değildir. Ama simgeyi ciddiye alıyorum: Eğer simgeyi çöp kutusuna sürüklersem işimi kaybedebilirim.

Gelmeye çalıştığım nokta burasıdır. Evrim bizi hayatta tutmak için duyularımızı şekillendirdi. Algılarımızı ciddiye almalıyız: Eğer hızlanan bir Maserati görürseniz, önüne atlamayın; küflü bir elma görürseniz, yemeyin. Kaldı ki, eğer duyularımızı ciddiye almasaydık bu mantıksal bir hata olurdu, öyleyse onları literal olarak anlamamız gerekir – ki buna hakkımız da var.

Algılarımı, ciddiye alıyorum ama literal olarak değil. Bu kitap neden aynısını yapmanız gerektiği ve bunun neden önemli olduğuna dairdir.

Evrimin neden nesnel gerçekliği sakladığını ve bunun yerine bize uzay ve zaman içindeki nesnelerin bir arayüzünü bahşettiğini açıklıyorum. Birlikte, bu sezgisel fikrin fizikteki eşit derecede sezgisel keşiflerle nasıl bir araya geldiğini keşfedeceğiz. Arayüzümüzün nasıl çalıştığını ve bu arayüzü makyaj, pazarlama ve tasarımla nasıl manipüle ettiğimizi inceleyeceğiz.

Birinci bölümde, bilimdeki en büyük çözülmemiş gizemle karşı karşıyayız: bitter çikolatanın tadına ilişkin deneyiminiz, ezilmiş sarımsak kokusu, bir trompetin boru sesi, pelüş kadifenin dokunsal hissi, kırmızı bir elmanın görünümü. Nörologlar bu şekildeki bilinçli deneyimler ile beyin aktivitesi arasında birçok ilişki bulmuşlardır. Nörologlar, bilincimizin bir neşterle ikiye bölünebileceğini ve iki yarı farklı beğeniye, hoşlanmamaya ve dini inançlara sahip farklı kişiliklere sahip olabileceğini keşfettiler: Beyninin yarısı Tanrı’ya inanırken bir diğeri ateist olabilir. Ancak tüm bu verilere rağmen, beyin aktivitesinin nasıl bilinçli bir deneyim yaratabileceği konusunda hala makul bir hikayemiz yok. Bu çarpıcı başarısızlık yanlış bir varsayım yaptığımızı gösteriyor. Bir failin izini sürmek, duyularımızın doğal seleksiyonla nasıl şekillendiğine daha yakından bakmamı sağladı.

Bu şekillendirmenin açık bir örneği güzellik anlayışımızdır. İkinci bölümde, güzelliği ve cazibeyi evrim merceğiyle keşfediyoruz. Bir diğer kişiye bir bakış attığınızda, hemen (ve bilinçsizce) düzinelerce ipucu alırsınız ve evrim tarafından işlenmiş sofistike bir algoritma aracılığıyla onları tek bir şeye karar vermek için kullanırsınız: üreme potansiyeli ve bu kişinin yavrularını başarılı bir şekilde yetiştirme olasılığı. Algoritmanız, bir saniyenin küçük kısmında, karmaşık analizini, heyecandan değil, basit bir duygu ile özetler. Bölüm boyunca, insan gözündeki belirli güzellik ipuçlarını inceliyoruz. Erkekler daha büyük irisleri ve göz bebeği olan, hafif mavimsi olan skleralara (gözlerin beyazları) ve ayırt edici limbal halkalara (iris ve sklera arasındaki koyu sınır) sahip kadınları beğenir. Kadınların istediği ise daha karmaşıktır ve daha yakından inceleyeceğimiz büyüleyici bir hikayedir. Güzellik anlayışımızı araştırırken, evrimin temel kavramlarını özümsüyor, tasvirleri canlandırmak için faydalı hileler öğreniyor ve doğal seleksiyon mantığını keşfediyoruz -bizi büyüleyerek başkalarını aldatmaya teşvik eden mantık da dahil.

Evrim ve sinirbilimdeki birçok uzman, duyularımızın nesnel gerçeklik hakkındaki gerçekleri bildirmek için evrimleştiğini iddia ediyor. Gerçeğin tam olarak göz kamaştıran hali değil, sadece çocuklarımızı yetiştirmemiz için ihtiyacımız olan şey. Bu uzmanları üçüncü bölümde dinliyoruz. DNA’nın yapısını James Watson ile birlikte keşfeden Francis Crick’i dinliyoruz. Crick ve ben ölümünden on yıl önce birbirimize gönderdiğimiz bir dizi mektupta yazıştığımızda, o, algılarımızın gerçeklikle eşleştiğini ve güneşin biz onu görmezken de var olduğunu savunuyordu. İnsan vizyonu çalışmasını dönüştürmek için sinirbilim ve yapay zekâ anlayışlarını birleştiren MIT profesörü David Marr’ı dinlediğimizde ise o, klasik kitabı Vision’da, nesnel gerçekliğin doğru bir tanımını görmek için evrildiğimizi iddia eder. Otuz beş yaşında kadar ölene kadar Marr, doktora danışmanımdı ve bu konudaki erken dönem fikirlerim ile konunun tümündeki fikirlerimi etkiledi. Filozoflar uzun zamandır merak ediyorlar: “Bize gerçeklik hakkındaki doğruları anlatmasında duyularımıza güvenebilir miyiz?” Birçok parlak bilim adamı “evet” diye cevap veriyor.

Dördüncü bölümde “hayır” cevabına bakıyoruz. Doğal seleksiyon ile evrimin doğru algıları desteklemediğini belirten şaşırtıcı bir “Uyumluluk-Doğruluğu-Yener” teoremiyle karşılaşırız – dahası  evrim, rutin olarak algıları yok olmaya sürükler. Onun yerine, doğal seleksiyon doğruyu gizleyen ve faydalı eyleme rehberlik eden algıları destekler. Denklemler veya Yunan sembolleri olmadan, Darwin’in fikirlerinin bu şok edici teoremi doğuran kesin matematiğe dönüştürülmesini sağlayan yeni evrimsel oyun teorisi alanını keşfediyoruz. U-D-Y teoreminin tahminlerini doğrulayan evrimsel oyunların, bilgisayar simülasyonlarına bakıyoruz. Evrimle birlikte eylemlerin ve algoritmaların genetik algoritmalarının simülasyonları için çok daha fazla doğrulama bulabiliriz.

U-D-Y teoremi bize algılarımızın (boşluk, zaman, şekil, renk tonu, doygunluk, parlaklık, doku, tat, ses, koku ve hareket dahil) dilinin gerçeği hiç kimse görmediğinde algılarımızla elde ettiklerimizin tanımlanamayacağını söyler. Sadece, algılananın ya da bu algının yanlış olması değildir. Bu dilde gizlenmiş olan algılarımızın hiçbiri doğru olmayabilir.

Bu noktada, sezgilerimiz azalır: Gerçekleri bildirmezlerse duyularımız nasıl faydalı olabilir? Beşinci bölümde, bir arayüz metaforu keşfederek sezgilerimize yardımcı oluyoruz. Uzay, zaman ve fiziksel nesneler nesnel gerçeklik değildir. Onlar sadece yaşam oyununu oynamamıza yardımcı olmak için duyularımızın sunduğu sanal dünyadır.

“Yani,” diyebilirsiniz, “Eğer mekânın, zamanın ve nesnelerin nesnel gerçeklik olmadığını iddia ederseniz, o zaman fizik çemberine giriyorsunuz ve fizikçiler sizi düzeltmekten mutluluk duyacaklardır.” Altıncı bölümde, seçkin fizikçilerin mekân, zaman ve nesnelerin temel olmadığını itiraf ettiğini keşfediyoruz. Bazıları uzay-zamanın mahkûm olduğunu (Einstein’ın görelilik kuramları aracılığıyla yer ve zaman birliği gerektirdiğini) söyler. Bunun, bilgi parçalarından yapılmış bir hologram olduğunu söylüyorlar. Diğerleri, gerçekliğin bir gözlemciden diğerine farklılık gösterdiğini veya evrenin tarihinin sabit olmadığını ancak şimdi gözlemlenen şeye bağlı olduğunu söylüyor. Fizik ve evrim aynı sonuca işaret eder: uzay-zaman ve nesneler temel değildir. Başka bir şey çok daha temeldir ve uzay-zaman ondan ortaya çıkar.

Eğer uzay-zaman, evren dramasının ortaya çıktığı temel, önceden var olan bir sahne değilse, o zaman nedir? Yedinci bölümde ilginçten daha ilginç olana doğru ilerliyoruz: Uzay-zaman, bizi hayatta tutmaya yarayan, sadece mobil cihazınızdaki veri yapılarına benzeyen bir veri biçimidir. Duyularımız uyumluluğu bildirir ve bu bildirimdeki bir hata hayatınızı mahvedebilir. Böylece duyularımız hataları tespit etmek ve düzeltmek için “hata düzeltme kodları” kullanır. Uzay- zaman, duyularımızın uyumluluk getirilerini raporlamak ve bu raporlardaki hataları düzeltmek için kullanılan bir formattır. Bunun nasıl çalıştığını görmek için bazı görsel yanılsamalarla oynarız ve hataları düzeltme eyleminde kendimizi kavrarız. Bu anlayışları kıyafetlerle eğlenmek için kullanırız: Görsel kodları, dikişlerde, ceplerde, yüzeylerde ve nakışlarda dikkatli değişiklikler yaparak erkeklerin ve kadınların giymiş oldukları kotlarıyla daha iyi görünmelerine yardımcı olmak için değiştirebiliriz.

Öyleyse renklere bakalım. Berrak gökyüzünün ferahlatıcı mavisinden bahar çimenlerinin canlı yeşillerine kadar, zengin ışık ve renk dünyamız hoş bir armağandır, gözdeki dört çeşit fotoreseptörü tamamlar. Ancak vahşi hardal gibi görünen küçük bir ot olan Arabidopsis thaliana’da on bir çeşit fotoreseptör vardır. Dünyayı en az iki milyar yıldır kolonileştiren düşük siyanobakteriler ise yirmi yedisine sahiptir. Sekizinci bölümde rengin birçok tür tarafından kullanılan uyumlulukla ilgili mesajlar için bir kod olduğunu, fotoğrafı arkadaşınıza mesaj olarak atmadan önce sıkıştırabileceğiniz gibi verileri sıkıştırmada da mükemmel olan bir kod olduğunu keşfediyoruz. Renkler, eylemlerimize rehberlik ederek uyumluluğumuzu geliştiren duygularımızı ve anıları tetikleyebilir. Şirketler, rengin gücünü markalaşma aracı olarak kullanır ve bir rengi fikri mülkiyet olarak savunmak için büyük çaba harcayabilirler. Ancak, renk güçlü ve etkileyici olsa da dokulu renkler olan “kramatürler”, evrimsel sebeplerle tek başına renklerden çok daha fazla güçlü ve çok yönlüdür. Kramatürler, belirli duyguları ve ilişkilendirmeleri tetiklemek için tasarlanabilirler. Eğer uyumluluk kodlarımızı anlarsanız, yararınız için bunları bilgece hackleyebilirsiniz.

Ancak evrim uygunluk için algısal kodlarımız ile yapılmaz. Hala girişken türlerimiz için yeni arayüzler üzerinde deneyler yapıyor. Yüzde dördümüz standarttan farklı bir dünyayı algılayan “sinestetikler”dir. Ağzıyla tadına baktıklarını elleriyle hisseden Michael Watson ile tanışıyoruz: Nane tadına baktığında uzun, soğuk cam sütunları; acı kokteyl sosunu, “sarmaşıklara asılı düzensiz bir sepet” gibi hisseder. Her lezzetin, kendi zevk anında yarattığı ve tatmayı bıraktığında yok ettiği kendi üç boyutlu nesnesi vardır. Bazı sinestetikler her sayı, harf, haftanın günü veya yılın her ayı için benzersiz bir renk görür ve bu algılananlar ayırt edici renklerde olağanüstüleşir.

Algı zahmetsiz görünebilir ancak aslında önemli miktarda enerji gerektirir. Topladığınız her değerli kalori, kalorinin sahibini bulmanız ve ondan almanız gereken bir kaloridir – belki bir patates veya kızgın bir antilop. Kalorileri temin etmek zor ve tehlikeli olabilir, bu nedenle evrim duyularımızı cimrice şekillendirmiştir. Dokuzuncu bölümde keşfettiğimiz bir sonuç, görüş kabiliyetinin kolaya kaçmasıdır. Keskin ayrıntıları, küçük, başparmağınızın genişliğinde yarı çapa sahip küçük bir daire pencereden görürsünüz. Bir gözü kapatır ve başparmağınızı tutarsanız ne kadar küçük olduğunu görebilirsiniz. Görme alanının tamamını ayrıntılı olarak gördüğümüzü düşünüyoruz ancak kandırıldık: baktığımız her yer o küçük keskin ayrıntı penceresine düşüyor, bu yüzden yanlışlıkla her şeyi ayrıntılı olarak gördüğümüzü varsayıyoruz. Sadece bu küçük pencerenin içinde duyusal arayüzünüz, uyumluluk getirileri hakkında ayrıntılı bir rapor oluşturur. Bu hayati rapor fiziksel nesnenin şekli, rengi, dokusu, hareketi ve kimliği olarak formatlanır. Tek bir bakışta, uygun bir nesne (neticedeki tanımınızı) oluşturursunuz. Bir sonraki bakışta ise oluşturduğunuzu yok edip bir tane daha yaratıyorsunuz. Geniş görüş alanınız, raporlanacak hayati getirilerin olduğu yerlere ve dolayısıyla yaratılacak bir nesneye katılmaları için gözlerinizi yönlendirir. Dikkatini yöneten kuralları, pazarlama ve tasarım için nasıl uygulandıklarını ve bir reklamın yanlışlıkla kuralları ihlal etmesi durumunda kendisinden ziyade rakibini nasıl teşvik edebileceğini araştırıyoruz.

Eğer duyularımız bir arayüzün arkasındaki gerçekliği gizlerse, o zaman bu gerçeklik nedir? Ancak onuncu bölümde bilinçli deneyimlerin fundamental olduğu fikrini araştırıyoruz. Aynaya baktığınızda cilt, saç, göz, dudak ve yüzünüzün ifadesini görürsünüz. Fakat yüzünüzün arkasına gizlenen çok daha zengin bir dünya olduğunu biliyorsunuz; hayalleriniz, korkularınız, siyasetiniz, müzik sevginiz, edebiyat lezzetiniz, aile sevgisi, renk, koku, ses, tat ve dokunuş deneyimleri. Gördüğünüz yüz, sadece bir arayüz. Bunun arkasında deneyimlerinizin, seçimlerinizin ve eylemlerinizin canlı dünyası var.

Belki de evrenin kendisi, deneyimleyen, karar veren ve hareket eden bilinçli faillerin muazzam bir sosyal ağıdır. Eğer öyleyse, bilinç maddeden doğmaz; bu detaylı olarak araştıracağımız büyük bir iddiadır. Bunun yerine madde ve uzay-zaman, algısal bir arayüz olarak bilinçten kaynaklanır.

Çevirmen notu: Donald Hoffman’a kitabının ön sözünü çevirmeme izin verdiği ve nazik temennileri için teşekkürü borç bilirim.

“The Case Against Reality” kitabının önsözüdür. (Erişim tarihi: 05.03.2020) Çeviren: Gülsüm Esen

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Mantığın Yükselişi, Düşüşü ve Yeniden Yükselişi: Mantık Nedir? - Catarina Dutilh Novaes

Sonraki Gönderi

Epistemik Gerekçelendirmeye Yönelik İki Çözüm ve Mehdiyev’in Önerisi – Taner Beyter

En Güncel Haberler Analitik Felsefe