Rasyonellik: Elster, Tilki ve Ekşi Üzümler – Taner Beyter

Kim Antik Yunan döneminde Aristoteles’in rasyonel olmadığını iddia edebilirdi? Veya Aydınlanma döneminde Voltaire’in? Modern dönemde de eskisine nazaran daha farklı içerikte olsa da gerek gündelik dilde gerekse derin analiz biçimlerinde (felsefe, psikoloji vb.) çok sık yer alan kavramlardan biri, rasyonelliktir.

180 Okunma

Bu kavram hala çok sık karşımıza çıkar ve kendimizi çoğunlukla onunla ifade etmek veya ona atıf yapmak zorunda buluruz, bu durum yaşadığımız çağda bir tür ritüel gibidir denilebilir. Ritüel gibidir; çünkü sürekli tekrarlanır, onu kullanmaksızın belli konularda kendimizi ifade etmek oldukça zor hatta imkânsız görünür; o halde yapmanız gerekeni yapmalısınızdır. Ritüel derken bir tür benzetme yapıyoruz şüphesiz, postmodernizmin iddialarına yaslanan açıklamaları, birçok sağduyulu insan gibi bizde tercih etmiyoruz.

Bu yazı Elster’in yaklaşımını kabaca tanıtmayı amaçlamaktadır. Okuyucu, ele alacağımız bazı konu başlıkları ve soracağımız sorular karşısında şu tavrı takınabilir; neden böylesi bir girişim içerisindesiniz? Bu yazıyı yazmaya yönelik iki farklı motivasyona sahibim. İlk motivasyonum dergimiz yazarlarından, arkadaşım Talha Gülmez’in bu konu üzerine dergide gerçekleştirdiği sunumdu; bir hayli heyecanlandığımı itiraf etmeliyim. Diğer motivasyonum ise söz konusu kavramı, çok farklı disiplinlerde ve gündelik hayatta çok sık görüyor olmam; tümünde aynı şey kast edilmese dahi! Bu, “demokrasi” kavramı üzerine düşündüklerim ile bir derece benzerlik taşıyor; milliyetçi, faşist, sosyalist ve liberaller demokrasi kavramını çok sık kullanır; ama çoğu zaman birbirlerine çok zıt şeyleri kast ederler. Ama bu nasıl mümkün? Nasıl olur da aynı kavramı birbirinden çok farklı anlamlarda kullanabilirler?

En temelden başlayalım; rasyonellik ne demektir? Rasyoneliteyi bireysel davranışların toplamında mı aramalıyız yoksa toplumsal örüntünün bireysel çıktısında mı? Yoksa bu iki şey aynı anlama mı geliyor; eğer gelmiyorsa neden gelmiyor? Kimi kötümserler için soru daha karamsarca sorulmalı; rasyonelitenin kolektif zemini özerk ve uygun olanların seçilmesi ve tersinin elenmesinden ibarettir, çok da büyütmemek gerekir! Karamsarlarda dahil olmak üzere verili bir durumu mu kabul ediyoruz: rasyonelite, yalnızca seçimler ile sonuçlar arasındaki bir ilişkide mi bulunur?

Rasyonel kavramının etimolojik kökenine inmeyi tercih etmeyeceğim, oldukça işlevsel bir yöntem olarak çağrışım yöntemini kullanacağım. “Rasyonel” diyince aklımıza gelen diğer kavramlara bakalım: tercihler, inançlar, karar, irade, davranış, hareket, dogma, birey; tutarlılık, etkili olmak, belirleyicilik … Umarız şu tahminimizde yanılmıyoruzdur; çoğu kişinin aklına “arzu-istek” kavramı ilk bakışta gelmeyecektir; ya da başka bir ifadeyle en azından “arzu-istek”i sıraladığımız diğer kavramların ilk birkaçı arasında görmemeyi umduk. Dikkat çekmeye çalıştığımız şey, belki de rasyonelliği anlamamız yönündeki en makul yaklaşımlardan birinin temelinde yatan -Elster’in yaklaşımını kast ediyorum- bu kavramın neden aklımıza hemencecik düşmediği. Ne kast ettiğiminizin yazının sonunda daha iyi anlaşılacağını düşünüyoruz. Eklemekte fayda var ki tüm bunların yanı sıra rasyonellik, normatif bir yapı içeriyor gibi: onun, neyin ne olması gerektiğini buyuran bir yönü varmış gibidir. Rasyonel olan bu, yapmalısın!  Ne de olsa o bir tür ritüel gibi değil miydi?

Sıraladığımız ilk kavramlardan biri olarak inanç ile rasyonelliği beraber ele alalım, elde ettiğimiz şey “rasyonel inanç” şeklinde ifade edilecektir. (İnanç ile zihinsel kabul kast edilmektedir, iman değil.) Elster’in ifadesiyle rasyonel inanç bir tür yargı anlayışına denk düşer, arzu kavramının hemencecik “özerklik” kavramına denk düşme eğilimi gibi. (Elster: 14) Rasyoneliteyi dar bir biçimde tanımlarsanız, “O, failin arzusuna-inancına belli açılardan bağlı davranıştır.” diyebiliriz. Failin arzusu, birini öldürmek için silah taşıması gerektiğini nedensel süreçte takip eder ve uygularsa; bu davranış rasyoneldir diyebiliriz. Ancak burada bir sorun varmış gibi görünüyor, bu eylemin rasyonelitesini ve temellerini sorgulamamız gerekiyor.

İnançlar ve arzuların tutarlı olmasının, onları bir eylemin nedeni olarak görmemizi sağladığı iddia edilebilir. Gerçekten de amacımız bir kediye mama vererek ona iyilik yapmak yönünde bir arzuyken, arzumuz dışında olarak mamayı yiyen bir köpeğin hastalandığını görürsek; burada nedenselliğin nasıl biçimlendiğini daha iyi kavramamız gerektiğini anlayabiliriz. İnanç ve arzularımızın, bu örnekte de olduğu gibi mantıksal, kavramsal ve pragmatik çelişki içermemesi gerektiğini düşünürüz. Bu noktada Elster’in şu atfına dikkat çekmek anlamlı olacaktır; bu örnekte çelişki tam olarak nerededir:

“Eğer 5 sterlin değerinde bir tiyatro bileti almaya giderken yolda 5 sterlinlik bir banknot kaybedersek bu bizi bileti almaktan alıkoymayacaktır, ancak eğer zaten bileti almışsak ve yolda bileti düşürüp kaybettiysek ikinci bir bilet almak istemeyebiliriz. (Tversky ve Kahneman: 146)”

Tutarlılık, rasyonelite kavramının en temel öğelerinden biridir. Bir inanç kümesi ancak tüm inançların doğru olduğu mümkün bir dünya var ise tutarlı olabilir; küme içerisindeki en az 1 inanç bile kendi başında veya diğer inanç ile çelişik olmamalıdır. Sezgilerimize epey yaslanan bu ifadeye ek olarak Hintikka; tüm inançların aynı anda doğru olduğu ve inanıldığı bir dünyanın var olması koşulunda tutarlılığın sağlandığını iddia eder, bunu biraz açalım.

Hasan, çoraplarını ters giydiğinde sınavdan başarılı olunacağına inanılan bir coğrafyada yaşıyor olsun. Bir gün Hasan’ın çoraplarını ters giydiğini görürüz ve ona sorarız, buna inanıyor musun? Hasan bize, “hayır inanmıyorum.” cevabını verdikten sonra şöyle devam eder; “… ama inanmayanlara da şans getirdiğini söylüyor.”

(1) Hasan, “Çorapları ters giymek bana şans getirmez.” ifadesine inanıyor.

(2) Hasan, “Çorapları ters gitmek ona inanmayanlara şans getirir.” sözüne inanıyor.

Bu iki inanç birbiriyle tutarlı mı? Sezgisel olarak hareket edersek tutarsızmış gibi görünüyor ancak (1)’i, (2) ile beraber bir inanç kümesi içinde ele alırsak ve failin kendisini de hesaba katarsak bir çelişki elde edebiliriz.

Elster’in ses getiren metni Türkçe’ye de çevrildi.

İnsanlar bazen sürekliliğin sağlanmasının, rasyonelitenin temel bileşiklerinden biri olduğunu düşünür. Can’ın susuzluktan ölecek durumda olduğumu varsayalım. Önünde iki tercih vardır, (a) durumunu seçerse tam 1 lt su sahibi olacak ve ücretsiz olarak Ceza’nın albümüne sahip olacaktır. (b) durumunu seçerse de 1 lt su sahibi olacak ve ücretsiz olarak Sagopa Kajmer’in albümüne sahip olacaktır. Bu durumlarda Can’ın tercihinin, Ceza’yı daha çok sevmesi ve sonuç olarak elde edilen su miktarında bir değişiklik olmaması sebebiyle (a) durumuna yönelmesi rasyoneldir diyebiliriz. Ancak eğer (a) durumunda biraz değişiklik yaparak 1 lt’den 3 damla su eksik elde edecek olmamıza rağmen Ceza’yı sevdiğim için yine de (a) durumunu seçiyorsam; bu rasyonel bir tercih olmayacaktır. Bu mümkün durumda susuzluk, açıkça müzikal zevkimden daha önemli değildir. Doğal olarak iki farklı (a) durumu karşısında sürekli (a) durumunu seçme sürekliliğim, rasyoneliteyi elde etmem için yeterli değildir.

Rasyonellik, çoğu zaman belli türden planların kendisinde bulunur kimileri için ya da en azından planlama, rasyonelite ile beraber anılan kavramlardan biridir. Peki bir planlama için ne gereklidir;

(a) Plan içerisinde mantıksal tutarlılık aranmalıdır (yine tutarlılığa geldik!).

(b) Planın gerçekleşebileceği mümkün bir dünya olmalıdır.

(c) Plan bilerek ve isteyerek gerçekleştirilmiş olmalı.

(d) Plan en iyi ve optimal şekilde yapılmalıdır.

Özellikle (d)’de yer alan optimallik ilgi çekicidir. Çoğu zaman eylemlerimin rasyonelliğini, tercihler arasında en iyi olanı tercih etmeye indirgeriz; yani bir şekilde optimal olana yöneliriz. Öyle bir mümkün durum düşünün ki tüm seçeneklerin hepsi nihai olarak birbirinden daha iyi değildir. Bu durumda ortada gerçekten rasyonel bir nedene bağlı seçim yapmak mümkün müdür? Kimileri oyun kuramına yaslanarak böyle bir durumun mümkün olmadığını ve “daha iyisi olmayan bir eylem seçeneğinin” olmadığını iddia eder. (Elster:28) Ancak bu elbette tüm rasyonellik tartışmaların bu türden bir zemine yaslandığı anlamına gelmiyor. O halde daha ileriye gidelim.

İnançlarımız doğru olsa da olmasa da rasyonel olarak görülebilir. İnançlarımız kendisiyle dünya arasındaki tekabüliyet ilişkisine bakmak rasyonellik değildir. Bu epistemolojide doğruluk ile ilkesi olarak tanımlanır ve bilgiyi bilgi yapan unsurlardan biri olarak görüşür. O halde inanç-olgu uyuşmasına bakmayacaksak elimizde ne kalır? Rasyonelliği tutarlılık ile ilişkilendirdiğimize göre elimizde olan şeylerden biri nedensel ilişkileri takip etmek olsa gerek. Örneğin rekabetçi kapitalist piyasa koşullarında yatırım yapmaya hevesli olan birini düşünelim. Bu kişi elindeki tüm para ile karlı bir yatırım yapmak istiyor ancak piyasanın dinamikleri, diğer girişimciler vb etkenleri hesaba katmazsa eylemi irrasyonel bir biçim alabilir ve zarar edebilir. Bu örnek bir eylemin diğer eylemler ile girdiği en kuvvetli ilişki bağlarından biri olan nedenselliğin kendisine işaret etmek içindir. Eylemin sonucunu irrasyonel olarak görme eğilimin nedensel kökenini takip etmek, o eyleme irrasyonel dememizin sebebini bize bir derece açıklayabilir. Bir derece diyoruz; çünkü rasyonellik sezgilerimizden bağımsız değilmiş gibi duruyor.

“Bir noktada sezgilere dayanarak bir karar vermek gerekecektir. Adeta büyük bir ormana mantar toplamaya gitmek gibi. Sınırlı bir bölgedeki imkanları keşfetmek mümkündür ama bir noktada incelemeyi bırakıp toplamaya başlamak gerekecektir, çünkü daha çok ya da daha iyi mantar bulma olasılığını arttıracak arayışlar için ormanın daha derinlerine yürümek işin asıl amacına ters olacaktır. Bir noktada sezgilere dayanarak, yani daha fazla aramanın daha iyi sonuçlar verip vermeyeceğini gerçekten hesaplamadan durma kararı vermek gerekecektir.” (Johansen 1977, s. 144)

Sezgi aynı zamanda matematikçilerin sıkça bahsettiği bir eğilimdir. Çoğu kez matematikçilerin bir problemin çözümünü sezgisel olarak kavramaya ve tahmin etmeye başladıklarını, bunun zamanla gelişen bir yeti olduğunu söylerler. Sezgi, rasyonelliğin yanı başında duran ancak kendini çok göstermeyen ve görünür olmayı sevmeyen bir unsur gibi duruyor. Ancak bu noktada bir ek yapmak faydalı olacaktır hata yapmak da rasyonel olarak ele alınabilir. Matematik gibi disiplinlerden söz ettiğimizde hata yapmak önemli bir pozisyonda görünür; matematik ve sezgi ilişkisinin rasyonellik ile tutarlılığına dikkat çektiğimizde hata yapmayı dışarıda bırakmak zorunda değilizdir. Matematikçiler hata yapacaklarını da sezgisel olarak tahmin edebildiklerini söylerken gayet ciddiler.

Bir vaka analizi ele alalım; kimileri Walter Mischel’in ünlü Marshmallow Deneyi’ni hatırlayacaktır. Bir grup çocuğa birer marshmallow verildikten sonra ister şimdi yiyebilecekleri isterlerse yemeden önce biraz daha bekleyerek 15 dakika sonra ikinci bir marshmallow daha alabilecekleri söylenmiş. Bu deneyin devamı niteliğindeki araştırmada, kendilerini tutarak marshmallowu hemen tüketmeyen çocukların ileride daha “başarılı” (maddi durum ve statü) oldukları saptanmış. Bu deneyin oldukça tartışmalı olduğunu ben de kabul ediyorum ancak şimdilik deneyi başarısını kenara bırakıp birkaç soru soralım; marshmallowu hemen tüketmeyip (yani ödülü erteleyip) ikinci marshmallowu bekleyen çocukların bu davranışını sezgisel olarak rasyonel kabul etme sebebimiz nedir? Neden bu tercihe rahatlıkla “Evet bu rasyonel bir tercihtir!” diyebiliyoruz?

Topladıklarımızı şöyle bir bakalım:

  • arzu,
  • tutarlılık,
  • alternatifler arası seçim,
  • nedensel ilişkileri takip etmek,
  • sezgi.

Elster, rasyonellik tartışmalarında sürekli “tercihlerimizin mümkün görünene uyum sağlaması”ndan söz eder. Rasyonel olmak, mümkün olana uyum sağlamak ve kendi tercihlerimizi kendimizce gerekçelendirmek ile ilişkili olabilir. Bu nedenle o ekşi üzümlerden söz eder; tilki üzümlere ulaşamaz bu mümkün değildir. Tilki çevresindekilere şöyle söyler: “Zaten ekşiydi!”. Bu noktada sosyal olmamızın önemi gün yüzüne çıkar; insanlar birbirlerinin düşünce, eylem ve davranışlarına önem verir. O halde insanlar aynı ekşi üzümleri birçok yerde görmemiz mümkün değil mi? Çoğu insanların tatmin edemeyecekleri belli türden arzu ve istekleri vardır. Bu arzu ve istekleri gerçekleştirememek belli türden bir olumsuzluk, gerginlik ve hayal kırıklığı yaratır, ancak bu hisleri azaltmamız mümkün; uyumsal tercihler: “Üzüm dün ekşiydi ancak bugün çok şekerli!”

Diğer yandan tercihlerimizi diğer insanların tercihlerine uydurmamız Amerikalı psikolog Solomon Asch’in klasik uyum deneylerinde de sık sık gözlemlenmiştir. Deneklerin çoğu yanlış olduğunu bildikleri seçimleri, grubun çoğunluğuna uyumlu davranmak adına tercih etmekten çekinmemiştir. Şimdi daha farklı bir soruyu sormamız mümkün görünüyor; ahlaki olan (ahlaki doğruların var olduğunu kabul edersek) ile rasyonel olan çatışır mı? Eğer çatışırsa ne yapmalıyız?

Kaynakça:

-Elster, John, Ekşi Üzümler, çev. Barış Cezar, Metis Yayınları, İstanbul, 2017.

-Johansen, L., 1977, Lectures on Macroeconomic Planning. Part i: General Aspects, Amsterdam: North Holland.

– Tversky ve Kahneman, 1981, “The Framing of Decisions and the Rationality of Choise”, Science 211, s.543-558.

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, din, epistemoloji ve siyasetle ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Felsefe Tarihine Karşı – Michael Huemer

Sonraki Gönderi

Ne Kadar Dürüstüz? – Peter Singer

En Güncel Haberler Sosyal Bilimler