/

“Uygun Temel”de Tanrı İnancı: Argüman Olmaksızın Tanrı’ya İnanmak – Jamie B. Turner

Diyelim ki bir akşam yan komşunuzun evde olup olmadığını merak ettiniz: arabalarının garajda olmadığı ve ışıkların da kapalı olduğunu gördünüz; doğal olarak evde değil dışarda oldukları sonucuna ulaştınız. Böylesi bir akıl yürütmeye veya argümana dayalı olduğu için “komşularınızın evde olmadıklarına yönelik inancınız” akla yatkındır. [1]

Pek çok şeye argümanlara başvurarak inanırken diğer pek çok şeye ise argüman veya akıl yürütmeye başvurmadan inanırız: masamızda bir fincan bardağı durduğuna, kahvaltıda mısır gevreği yediğimize, acı çektiğimize ve bir kuş cıvıltısı duyduğumuza inanmak gibi. Tüm bunlar; herhangi bir belirgin akıl yürütme olmaksızın onları gördüğümüzde, hatırladığımızda, hissettiğimizde veya duyduğumuzda oluşturduğumuz inançlardır. Ve bu türden inançlara hip olmak da bizim için oldukça olağan ve makuldür.

Kimileri, Tanrı inancı gibi dini inançların akla yatkın ve makul olabilmesi için onları destekleyen argümanlar olması gerektiğini düşünür. [2] Ama diğer yandan bazı filozoflar da Tanrı inancının akla yatkın ve makul olması için argümanlara gereksinim olmadığını savunmuştur. [3] Bu yazımızda da işte bu filozofların görüşlerini inceleyeceğiz.

1. Kanıt ve Rasyonellik

Genellikle makul veya rasyonel (mantıklı) olmanın bir kanıt meselesi olduğu düşünülür: yani buna göre bir inanç, ancak ve ancak kendisini destekleyen yeterli kanıta sahipse bir kişi için mantıklı olur. Ama farklı kanıtlar farklı türlerde var olabilir. Bu türlerden ilki argümanlardır, diğeri ise deneyimler ve duyusal algılarımız gibi şeylerin bir kişiye nasıl göründüğü veya geldiğidir.

Kanıtlar zorunlu olarak argümanlara dayanmak zorunda değildir: şayet inandığımız her bir şey için bir argüman ileri sürmek zorunda olsaydık, şimdi ileri sürdüğümüz bu argümanın öncülleri ve (inandığımız şey için) ileri sürdüğümüz her bir argümanın dayandığı öncüller de dahil olmak üzere (nedensel olarak) sonsuza dek zinciri takip etmek gerekirdi; ki bu durumda da hiçbir şekilde herhangi bir inanca sahip olmak konusunda rasyonel sayılamazdık; çünkü rasyonel olmak için zinciri takip etmemiz gerekirdi ama bunu yapmıyoruz, zaten yapamayız da. [4] Fakat biz yine de inançlarımızın çoğunu benimserken rasyonelizdir; o halde inandığımız her şeye inanmak için bir argümana ihtiyacımız yok diyebiliriz. [5]

2. Rasyonellik ve Tanrı İnancı

Birçok teist, yani bir Tanrı’nın var olduğuna inananlar, bir argümana dayanarak Tanrı’ya inanırlar: evrenin sebep ve kökenini üzerine düşünürler, dünyadaki amaç ve düzene kafa yorarlar ve bunların en iyi açıklamasının Tanrı’nın var olduğu sonucuna ulaşırlar. [6] Olgusal dünyanın bu özelliklerinden yola çıkıp Tanrı’nın varlığını savunmak Tanrı inancını rasyonel hale getirebilir.

Tüm bunların yanı sıra, farklı türden inanç sebebi de olabilir; mesela yakamozlu bir mehtabın güzelliğiyle karşılaşmak veya yeni doğmuş bir çocuğu kucaklamanın mutluluğu gibi: kişi, Tanrı’nın varlığına işaret ettiğini düşündüğü şeylerden etkilenir. Söz konusu bu inançlı kişi, Tanrı’nın varlığına inanmak için argüman veya akıl yürütmeye gerek duymaz, mesele apaçıktır: o yalnızca bu ve benzeri deneyimlerden dolayı kendini inanır halde bulur.

Kimi çağdaş felsefeciler, Tanrı inancının, argümanlar yerine anlık deneyimleri nedeniyle inanan teistler için rasyonel olabileceği görüşünü savunmuştur. [7] Bu yaklaşımın en meşhur savunucusu filozof Alvin Plantinga’dır (1932- … ). [8] O, Tanrı inancının “uygun temel”de (properly basic) olabileceğini savunur, yani ona göre Tanrı inancı başka bir inançtan çıkarsanmadığı için “temel”dir ve edinilmesi “uygun” olduğu için de rasyoneldir. [9]

Plantinga’ya göre Tanrı inancı, algıladığımız veya anımsadığımız şeyler gibi dünyaya dair olan diğer gündelik inançlarımızla aynı türden bir entelektüel statüye sahip olabilir. [10] Kanıtlar yalnızca argüman olmayıp deneyimleri de içerdiğine göre, o halde masadaki fincanlara veya şakıyan kuşlara dair olan inançlar da (deneyime dayalı) bu türden kanıtlar yoluyla rasyonel olabilir; o halde aynı şey Tanrı’ya yönelik olan inanç için de geçerli olabilir. [11] Dolayısıyla, şayet bir kişi Tanrı’ya işaret ettiğini düşündüğü bir deneyim yaşarsa, bu deneyim (daha gündelik inançlarımız için olduğu gibi) kişinin, Tanrı inancının rasyonel olduğuna dair bir kanıt veya lehte işaret sayılabilir. O halde, muhtemelen, Tanrı inancı “uygun bir temel” olabilir.

3. Eleştiriler

Tanrı inancının uygun temelde olabileceği iddiasına karşı birçok eleştiri ileri sürülmüştür. [12] En yaygın eleştirilerden biri, böyle bir yaklaşımın neredeyse her inancın uygun bir temelde olabileceğini ima ediyor gibi görünmesidir.

Cadılar Bayramı’nda Büyük Balkabağı, diş perileri ve cinlerle ilgili deneyimler yaşadığını hisseden birini düşünelim. Şayet deneyimlerimiz Tanrı’ya yönelik inancı uygun temel kılabiliyorsa, sözünü ettiğimiz bu tuhaf varlıklarla ilgili deneyimler de onların var olduğuna dair inancı uygun temel kılabilir gibi görünmektedir. Fakat eleştirmen bu tuhaf varlıklarına dair inancın irrasyonel olduğunu ve bundan ötürü de uygun temel olamayacağını iddia eder ve Tanrı inancı da dahil olmak üzere, deneyimlerin tek başına bir inancı uygun temel kılamayacağı sonucuna varır.

Bu eleştiriye verilecek yanıtlardan biri, argümanlara dayanmayan Büyük Balkabağı’na yönelik inancın potansiyel olarak rasyonel olabileceğinin kabul edileceği fakat çoğu insanın böylesi bir varlığın gerçek olduğuna dair şüphe etmek için elinde güçlü gerekçeler olabileceği şeklindedir. Mesela şöyle denebilir; gerçekten de Büyük Balkabağı var olsaydı, birçok kişinin bunu fark etmesi veya bilimin bize bu yönde bir bulgu sunmasını umardık ama böyle bir şey yok, o halde dolayısıyla da muhtemelen Büyük Balkabağı diye bir şey yok.

O halde, Tanrı inancının uygun temel olabileceğini düşünenler Büyük Balkabağı gibi tuhaf varlıkların gerçek olduğundan şüphe etmek için ellerinde güçlü gerekçeleri olduğunu, fakat bu şüphelerin Tanrı inancı için var olmadığını iddia edebilirler. Bu yanıt, inançları uygun temel kılan şeyin tek başına deneyimler değil, aynı zamanda deneyimlerle birlikte, bu deneyimler temelinde oluşan inançlardan şüphe etmek için elimizde yeterli ve güçlü gerekçeler olmamasını da iddia etmeyi içermektedir.

Eleştirmenler, Tanrı’nın varlığından şüphe etmek için elimizde bazı gerekçeler olduğunu söylerler: örneğin; “dünyada bu kadar çok kötülüğün var olması Tanrı’nın varlığını ihtimal dışı yapar” veya “Tanrı gerçekten de var olsaydı O’nun varlığına işaret eden kanıtların daha açık olmasını umardık” – hatta belki de, “daha çok sayıda insanın Tanrısal deneyim olarak kabul edilen şeyi deneyimlemesini beklerdik!” gibi itirazlar öne sürmüşlerdir. [13]

Belki de bazı teistler sözünü ettiğimiz bu gerekçeleri ciddi ciddi göz önüne alıp değerlendirmemiştir ve bundan ötürü de bu söylenenler bu teistlere şüphe içinde olmaları için güçlü bir gerekçe sunmayacaktır. Söylediğimiz bu şeyleri iyice düşünmüş teistler için ise, şayet bu söylediklerimize verecek güçlü yanıtları varsa, o zaman (söylediklerimiz) bu teistlerin de şüphe içinde olmaları için güçlü gerekçeler olmayacaktırlar. Ancak ellerinde güçlü yanıtlar yoksa, bu şüpheler Tanrı’ya olan inançlarının rasyonel olmasını engelleyebilir. [14]

4. Sonuç

Kısacası, Tanrı inancı belki “uygun temel” olabilir. Fakat öyle görülüyor ki Tanrı inancının bir kişi için gerçekten uygun temel olup olmadığı, şüphe içinde olmak için güçlü gerekçelere sahip olunup olunmadığı ve bu gerekçelere ne kadar iyi karşı yanıtlar verildiğine bağlıdır.


Notlar

  • [1] Bir argüman, başka bir önermeyi (yani, sonucu) kabul etmek için gerekçe ya da destek sunan bir gerekçeler ya da önermeler (yani, öncüller) kümesidir. “Argüman”ın ne olduğu ve gündelik vakalar üzerinden daha fazla bilgi için almak bkz: Argümanlar: İnandığın Şeye Neden İnanıyorsun? – Thomas Metcalf.
  • [2] Her ne kadar bizim yazımız spesifik olarak Tanrı inancının akla yatkın ve makul olması için argümanlara sahip olup olmamayı odaklansa da, böylesi bir meseleyi ele almak için uygun olabilecek tek dini inanç türü bu değildir. Örneğin, kimileri Tanrı’nın doğasına dair şeylere argüman olmaksızın inanılıp inanılamayacağını (mesela Tanrı’nın üçlü birlik mi yoksa tümüyle tek mi olduğu) veya Tanrı’dan emrettiği iddia edilen özel bir vahye (mesela İncil, Kuran veya Bhagavad Gita) argüman olmaksızın makul bir şekilde inanılıp inanılamayacağını da ele almıştır. Sözünü ettiğimiz bu şartlarda sözünü ettiğimiz bu dini inançlara makul bir şekilde inanmak için argümanların zorunlu olarak gerekli olup olmadığı meselesine dair Plantinga (2000), Baldwin ve McNabb (2018), Turner (2021) ve Gupta’ya (2022) bakınız. Dini inançların argümanlar olmaksızın da akla yatkın ve makul olabileceği görüşünü savunanlar temel olarak üç tür dini inanca odaklanmıştır: Tanrı’nın varlığına yönelik inanç, Tanrı’nın hususi doğasına yönelik inanç ve Tanrı’nın hususi vahyine yönelik inanç.
  • [3] Tanrı inancına karşı şu argümanı göz önüne alalım:
    – Şayet Tanrı inancı akla yatkın ve makul ise, o halde böylesi bir inanç için güçlü argümanlar olmalıdır.
    – Tanrı inancı için güçlü argümanlar yoktur.
    – Öyleyse, Tanrı inancı akla yaktın ve makul değildir.
    Tanrı inancının akla yakın ve makul olduğunu düşünenler, bu argümana genellikle 2. öncülü reddederek yanıt verirler. Tanrı inancının akla yatkın ve makul olması için (güçlü) argümanların gerekli olduğunu kabul etmekle birlikte, Tanrı inancını destekleyecek argümanlar sunarak böylesi bir inancın akla yatkın ve makul olduğunu göstermeye çalışırlar. Fakat bu yazımızda incelediğimiz türden bir yaklaşımı savunanlar 1. öncülü reddederler ve bundan ötürü de onlar için 2. öncülün doğru olup olmadığının önemi daha azdır. Çünkü, şayet 1. öncül yanlış ise, bu, Tanrı inancının argümanlar olmadan da makul olabileceği anlamına gelir.
  • [4] İşin doğrusu, çağdaş filozofların çok azı çıkarımların (zincirde) sonsuza dek geriye gidebileceği fikrini savunur. Zaten PhilPeople’ın akademik felsefecilerle yaptığı bir anket çalışmasına göre, çağdaş felsefecilerin yalnızca %1’i bu görüşü kabul ediyor; bkz. PhilPapers. Diğer yandan bu görüşün, argümanların sonsuza dek geriye gitmesi gerektiği fikriyle tam olarak aynı olmadığı notunu da düşmeliyiz.
  • [5] İnandığımız her şey için bir argümana sahip olmamız gerektiği fikri (aslında bu, mevcut inancımızı desteklemek için argüman sunmanın sonsuz bir gerilemeye düştüğü anlamına geldiği için), “temelselcilik” yaklaşımının ana iddiasını teşkil ediyor olabilir. Kabaca ifade edersek temelselcilik, argüman olmaksızın bir takım makul inançlara sahip olduğumuz görüşüdür: Bunlar aynı zamanda diğer makul inançlarımız için de “temel” olan veya temel sağlayan inançlardır.  “I think, therefore I am”: Descartes on the Foundations of Knowledge – Charles Miceli ve Poston’un (2014) bu yaklaşıma dair giriş niteliğindeki metnine bakın. Bununla birlikte, bazı filozofların “temelsellik”i veya bu yazıdaki daha sonra “temel inanç” olarak tanımlanacak inançların var olduğunu reddettiklerini belirtmek önemli: Sözünü ettiğimiz filozoflar inançlarımızın bir inanç ağının veya inanç kümesinin parçası olduğunu ve ne ölçüde makul olduklarının birbirleriyle ne kadar bağdaşır ve uyumlu olduklarına ve karşılıklı olarak birbirlerine ne kadar destek sağladıklarına bağlı olduğunu öne sürerler. Bu görüş Bağdaşımcılık (coherentism) olarak bilinir. Daha fazla bilgi için Thomas Metcalf’ın giriş niteliğindeki Epistemoloji, ya da Bilgi Kuramı yazısına bakınız.
  • [6] Örneğin, kimi inançlı insanlar dini inançlarını kozmolojik veya tasarım argümanlarının bir türüne dayandırır. Thomas Metcalf’ın Tanrı’nın Varlığına Dair Kozmolojik Argümanlar ve Tanrı’nın Varlığına Dair Tasarım Argümanları yazılarına bakınız. Teizm lehine birçok başka argüman daha vardır ve bunların bir çoğu da Din Felsefesi kategorisindeki makalelerde ele alınmaktadır.
  • [7] Demin not [2]’de de belirtildiği üzere, bazı filozoflar Tanrı inancının akla yatkın ve makul olması için argümanlara ihtiyaç olduğunu düşünürken bazıları ise Tanrı inancının akla yatkın ve makul olması için bu türden argümanlara ihtiyaç olmadığını düşünür. Felsefi literatürde ilk görüşü savunanlara genellikle “teistik delilciliği” (theistic evidentialism) savunanlar denir. İkinci görüşü savunanlar ise genellikle “reformcu epistemoloji”yi savunanlar olarak bilinir. Sözünü etiğimiz bu ikinci görüş Alvin Plantinga tarafından -özellikle de John Calvin (1509-1564)- gibi reformcu teologların, bu yaklaşımla bağları üzerinden dini epistemolojiye etkilerinden doğarak ortaya çıkmıştır. Bu görüşler arasındaki farklar ve paralelliklere dair bkz. Dougherty ve Tweedt’e (2015). Reformcu epistemolojinin paradigmatik örnekleri için Alston (1991) ve Plantinga’ya (2000) bkz; teistik delilcilik için ise Swinburne (2004)’e bkz. Dini inançlar lehine farklı türden bir potansiyel gerekçelendirme türü de, dini inançların “uygun temelliğini” savunanların genel olarak başvurduğu deneyimlerden farklı bir deneyim türü olan, mistik deneyimlere dayanır; Philosophy of Mysticism: Do Mystical Experiences Justify Religious Beliefs? – Matthew Sanderson‘a bkz.
  • [8] Alvin Plantinga bu fikri ilk olarak meşhur kitabı Tanrı ve Diğer Zihinler‘de (1967) dile getirmeye başlamıştır. Plantinga akabinde ise bu görüşü “Is Belief in God Properly Basic?” (1981) adlı makalesinde ve daha sonra ise “Reason and Belief in God” (1983) adlı başlıkta daha da geliştirmiştir. Bu çalışmalar genellikle reformcu epistemolojide “erken dönem Plantinga” olarak bilinir. “Geç dönem Plantinga”nın reformcu epistemoloji üzerine çalışmaları Warranted Christian Belief (2000) adlı eserinde mevcuttur. Bu kitap, Plantinga’nın “warrant trilogy” (Warrant Üçlemesi)’nin son parçasıdır; üçlemenin daha evvel ki iki eseri olan The Current Debate (1993) and Warrant and Proper Function (1993) ise doğrudan epistemoloji veya bilgi kuramı üzerine olup dini inançları ele almamaktadır. Plantinga, epistemoloji üzerine yazdığı bu iki kitapta yer alan içgörülerini Warranted Christian Belief (2000) adlı kitabında dini epistemolojiye uygulamıştır.
  • [9] Biraz daha ayrıntıya inersek Plantinga Tanrı inancının, kişinin Tanrı’nın var olduğunu bilmesine yetecek ölçüde “güvencelenmiş/garantilenmiş” (warranted) olabileceğini savunmaktadır. Argümanı, “garanti/güvence” fikrine dayanmaktadır (bu, doğru bir inancı bilgiye dönüştürecek yeterlilikteki özelliktir: Buna göre “garanti/güvence”, bilgiyi elde etmek için “epistemik gerekçelendirmenin” zorunlu olarak gerekli olduğu fikri üzerine öne sürülen bir düzenlemedir. Andrew Chapman’ın Gettier Problemi ve Bilginin Tanımı yazısı ve Todd R. Long’un Epistemik Gerekçelendirme: Rasyonel İnanç Nedir? yazısına bkz.) Bu “garanti/güvence” fikrine göre kişinin inancı, o inancı sunan yetilerin uygun ortamlarda doğruyu amaçlayan düzgün yetilerin sonucu elde edildiği müddetçe güvencelenmiş/garantilenmiş sayılır. Plantinga, şayet bir Tanrı varsa o halde bu Tanrı’nın (bir yandan da John Calvin’in yolundan giderek) sensus divinitatis (yani “ilahi duyusallık” veya “ilahi his”) aracılığıyla O’nu bulmamızı sağlayacak bir yetiyi bize bahşettiğini ve böylece zatı hakkındaki bilgiyi bize sunmuş olabileceğini iddia eder. Eğer bu yeti uygun koşullarda doğru bir şekilde işlerse, Tanrı’ya yönelik inancın bilgi olabilmesi için argüman olmaksızın yeterli ölçüye ulaşıp garanti/güvence altına alınmış olabileceğini savunur. Plantinga bu argümanını, Tanrı’nın üçlübirlik olduğuna ve İncil’in Tanrı’nın vahyi olduğuna inanmayı da kapsayacak şekilde genişleterek özel olarak Hristiyan teistik inancını savunur: bkz. Plantinga (2000). Daha yakın bir zamanda Turner (2021) da aynı şeyi İslami teizm için de iddia etmiştir; özellikle de Ortaçağ müslüman alimi İbn Teymiyye (1263-1328) tarafından geliştirilen ve bir ölçüde sensus divinitatis fikrine benzeyen fıtrat kavramına başvurmuştur. Ayrıca Baldwin ve McNabb (2018) gibi isimler bunun diğer dini geleneklerde ne ölçüde mümkün olabileceğini ele almıştır.
  • [10] Buradaki yer alan mesele Plantinga’nın orijinal yaklaşımından epey farklıdır. Plantinga Tanrı inancının “kanıt olmaksızın” rasyonel olabileceğini iddia etmiştir ama “kanıt olmadan” derken söylemek istediği “argüman olmadan”dır. Şeylerin bir kişiye nasıl göründüğü ile deneyimler, kanıt olabileceğinden dolayı yaklaşımını böyle ifade etmesi aslında yanıltıcı; mesela, bir kişi mehtaplı gece ye bakma deneyimine dayanarak bir Tanrı olduğuna inandığında, bu deneyim onun kanıtı olur. Ama ilerleyen çalışmalarında Plantinga, deneyimlerin ve görünüşlerin kanıt olduğunu kabul eder: bilhassa 10. bölüm olmak üzere, Plantinga’ya (1993) bkz.
  • [11] Bu yazıda ele alınan rasyonalite teorisi, Plantinga’da (2000) geliştirilen geleneksel Plantingacı yaklaşımdan farklı olarak daha reformcu bir epistemoloji olan ve “fenomenal muhafazakârlık” (phenomenal conservative) olarak adlandırılan görüşe daha yakındır. Fenomenal muhafazakârlığa göre, bir kişi p’ye inanmakta; eğer p ona öyleymiş gibi görünüyorsa (seeming) ve p’ye olan inancından şüphe etmek için ortada güçlü bir çürütücü (defeater, yani; x’den şüphe etmek için bir nedeni) yoksa, haklıdır; bkz. Huemer (2007). Buradaki “öyle görünme” ile neyin kastedildiğini ve “çürütücü” ile neyin ima edildiğini ayırt etmek çok mühimdir. “Öyle görünme”, belirli bir önermenin bir özneye doğru olarak “geldiği” veya “göründüğü”nü imleyen bir zihin durumu veya deneyimidir; örneğin “bana önümde bir ağaç var gibi görünüyor”dur (gibi gelir veya öyleymiş gibi görünür). Belirli bir inanç için “çürütücü” (defeater) derken ise burada kastedilen bir tür “karşı kanıt”dır. Bu ya “aksini gösteren” (rebutting) olabilir yani bir inancın yanlış olduğunu düşünmemiz için bize gerekçe sunan şey olabilir ya da “sarsacı” (undercutting) olabilir, yani inancı doğru kabul etme gerekçemizi zayıflatan veya ortadan kaldıran bir şey. Buradaki geliştirilmeye çalışılan ana temel, kabaca söylersek, fenomenal muhafazakârlığın gerekçelendirme teorisi zemininde herhangi bir güçlü çürütücü olmazsa Tanrı inancının gerekçelendirilebileceği veya rasyonel olabileceği fikridir. “Çürütücü” kavramı için Sudduth’a (2008) bakınız. Reformcu epistemolojiye fenomenal muhafazakâr yaklaşım hakkında daha fazla bilgi için bkz. Tucker (2011) ve Gage Paul ve McAllister (2020).
  • [12] Tanrı inancının “uygun temel” olabileceği fikrine yönelik en ciddi itirazlardan bazıları; (1) Büyük Balkabağı itirazı, (2) dini çeşitlilik itirazı ve (3) disanalogi itirazı (disanalogy objection)’dır. Bu makalede incelenen itiraz türü, (1) Büyük Balkabağı itirazıdır. Bu itiraza dair daha ayrıntılı bilgi için Scott’a (2014) bakınız.
    (2) Dini çeşitlilik itirazı, bu yazıda ele aldığımız teistlerin her birinin deneyimledikleri Tanrı’ya dair inançlarında epey farklılık olmasına rağmen yine de Tanrı’yı deneyimlediklerini iddia etmelerini ele alır. Örneğin, Hristiyan teistler Mesih’i Tanrı olarak deneyimlediklerini, Hindu teistler Brahman’ı deneyimlediklerini ve Müslüman teistler de Allah’ı deneyimlediklerini iddia ederler. İtiraz, hem Tanrı’yı Mesih, Brahman ya da Allah olarak deneyimlediklerini iddia edip hem de aralarında bu türden bir anlaşmazlığın olduğunu bilen teistlerin,herhangi bir argümana başvurmadan kendi geleneklerine özgü Tanrı deneyimlerine akla yatkın ve makul bir şekilde güvenemeyecekleri yönündedir. Bu da onların Tanrı inançlarının “uygun temel” olamayacağı demektir; çünkü bu (farklı) inançlar, sözünü ettiğimiz teiste kendi deneyimlerini daha güvenilir saymaları için güçlü bir gerekçe sunan bir argümana dayanmalıdır.
    (3) disanalogi itirazı ise, gündelik ve olağan algısal inançlar ile Tanrı inancı arasında epey büyük farklılıklar olduğunu, hatta öyle ki gündelik ve olağan inançların “uygun temel” olabileceğini ama Tanrı inancının olamayacağını söyler.
    Bu üç itiraz hakkındaki tartışmalar için Bolos ve Scott’a (2015) bakınız. Ayrıca bu ve diğer itirazlara ilişkin güncel çalışmalara genel bir bakış için Moon’a (2016) bakınız.
  • [13] Bir Tanrı’nın var olmadığına veya muhtemelen var olmadığına inanmak için sunulan bu argümanlara bakmak için: Thomas Metcalf’ın Kötülük Problemi ve David Bayless’in İlahi Gizlilik yazılarına bakınız. Dini deneyimlere dayanarak elde edilip oluşturulan ve benimsenen dini inançlara güvenmemek gerektiğine dair bir iddia, dini deneyimlerin çeşitliliğine ilişkin gözlemlerdenyola çıkarak geliştirilebilir: Bu itiraza göre dini deneyimi olmayan pek çok insan var ve insanların dini deneyimleri söz konusu olduğunda da bu deneyimler birbirinden epey farklıdır; dolayısıyla dini deneyimlerden dayanarak oluşturulan inançlardan şüphe etmek için ellimizde güçlü nedenler vardır. Böylesi bir argümanın temelinin nasıl olacağına bakmak için Jonathan Matheson’un Anlaşmazlığın Epistemolojisi adlı metnine bakın.
  • [14] İşte tam da bundan dolayı, Tanrı’ya inanan bazı kişilerin, var olan Tanrı inançlarına karşı ileri sürülen itirazları bertaraf etmek için argümanlara ihtiyaç duymaları oldukça muhtemeldir. Fakat bu her inançlı kişi geçerli değil. Örneğin, sıradan kalabalıklar içindeki Tanrı’ya inanan ortalama bir kişi, Tanrı inancına yönelik itirazların o kadar da farkında olmayabilir veya bu itirazlara uygun düşen yanıtları sunmak için gerekli olan araçlara sahip olmayabilir. Sözünü ettiğimiz bu (ortalama) inançlı insanların, içinde bulundukları toplumlardaki bu itirazlara yanıt verebilecek ve belki de yanıt vermiş olan diğer insanlara güvenme konusu akla yatkın ve makul bir tutum içinde olduklarını düşünmek mantıklıdır. Ortalama dediğimiz sıradan inançlı kişiler ve tefekkür sahibi inançlı kişiler arasındaki bu ayrım hakkında ve bu iki grubun birinden beklenebilir olup diğerinden beklenemez olan epistemik ödevlere yakından bakmaz için: bkz. Sennett (1993) ve Ruloff (2003).

Referanslar


İlgili Diğer Yazılar


Jamie B. Turner – ““Properly Basic” Belief in God: Believing in God without an Argument“, (Erişim Tarihi: 08.04.2024)

Çevirmen: Taner Beyter

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, epistemoloji, din felsefesi ve metafelsefe ile ilgilenir. Evli olup özel bir eğitim kurumunda yöneticilik yapmaktadır.  

1 Yorum

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Türkiye’de Analitik Felsefe – Taner Beyter

Sonraki Gönderi

Evrim Ağacı ANKARA: Uygulamalı Etik Atölyesi – Acı, Ölüm ve Var Olma Etiği

En Güncel Haberler Analitik Felsefe:Tümü