Sağduyuya Değil Ama Bilime Güvenebiliriz – Peter Ellerton

//
17 Okunma
Okunma süresi: 4 Dakika

CSIRO tarafından geçen yıl yayınlanan bir rapora göre, bir grup Avustralyalıya niçin iklim değişikliğine inanmadıkları sorusu yöneltildiğince, grubun yaklaşık üçte biri (%36,5) inanmamalarının bir “sağduyu” olduğunu söyledi. Sağduyu cevabı, mevcut yaklaşımlarının en yaygın gerekçesiydi ve grubun yalnızca %11,3’ü iklim değişikliği diye bir şeyin var olmadığına dair inançlarının bilimsel araştırmalara dayandığını ifade ediyordu.

İlginç bir şekilde, aynı çalışma, iklim değişikliğinin gerçek olduğu fakat bunun doğal bir şey olduğunu söyleyenlerin dörtte birinin de (%25.5) “sağduyu” gerekçesine dayandığını gösterdi. Ve aynı grubun yaklaşık dörtte biri (%18,9), iklim değişikliğinin gerçek ve insan kaynaklı olduğunun bir “sağduyu” olduğunu söylüyordu.

Görünen o ki iklim biliminin reddi büyüdükçe, yol gösterici bir ilke olarak sağduyuya olan güven de aynı oranda büyük oluyor. Eski başbakan Tony Abbott da yakın bir zamanda eşcinsel evliliğe karşı çıkarken “sağduyuya” başvurmuştu.

Peki ama sağduyuya başvurmak tam olarak ne anlama gelir? Bu muhtemelen bir tür rasyonalite çağrısıdır, belki de epey kompleks bir akıl yürütmenin temelini oluşturan bir rasyonalite. Bu her ne ise, onu psikolojimize dair birkaç şeyi dikkate alarak daha iyi kavrayabiliriz.

Konu Yalnızca Rasyonellik

Hiç kimsenin rasyonellik noksanlığından şikayetçi olmaması enteresan bir fenomendir. Zayıf bir hafızaya sahip olmaktan veya matematikte iyi olmamaktan yakınabiliriz fakat kimse bunların irrasyonel olduğunu düşünmez. İşin daha da kötüsü, hepimiz rasyonel insan timsali olduğumuzu düşünürüz (hadi ama kabul edin böyle düşünürüz) ve eğer herkes dünyayı bizim gördüğümüz kadar açık görebilseydi o zaman her şey yoluna girmiş olurdu.

Bunların yanı sıra sağduyu, herkesin üzerine derin bir şekilde düşündükten sonra ulaşacağı bir akıl yürütme biçimi olmaktan ziyade, çoğu zaman, yalnızca bireysel olarak sahip olduğumuz türden bir duygu durumudur. Ve bizimle hemfikir olan herkes de mantıksal olarak sahip olmalıdır (diye düşünürüz).

Ama sağduyu büyük olasılıkla, Albert Einstein’ın söylediği gibi bir şeydir;

Aslına bakarsanız sağduyu, 18 yaşından önce zihinlere yerleşmiş önyargıların birikiminden başka bir şey değildir.

Diğer bir deyişle sağduyu gerçekten de epey yaygındır, yalnızca onun ne olduğuna dair hepimizin farklı bir fikri vardır.

Haklı Hissettiren Düşünme

Bu nedenle sağduyuya başvurmak, genellikle, doğru hissettiren bir fikre başvurmaktan daha fazlası değildir. Ama bir kişiye doğru gelen şey bir diğer kişiye doğru gelmeyebilir. Birbirimize “Bu kulağa epey güzel geliyor.” veya “Bu fikri beğendim.” dediğimizde, genellikle, yalnızca birinin vardığı sonucu beğenip beğenmediğimizde olduğu gibi kişinin argümanının geçerliliğini ve sağlamlılığını test etmeyiz.

Haklı hissettirip hissetmediği, genellikle içselleştirdiğimiz dünya görüşünün ve ideolojilerin bir yansımasıdır; bu, yeni fikirlerle nasıl etkileşime girdiğimizi çerçeveler. Yeni fikirler zaten halihazırda inandığımız şeylerle uyumlu ise daha kolay kabul edilirler. Eğer uyumlu olmazlarsa da, onlar ve onlara yol açan argümanlar daha kolay bir biçimde reddedilir.

Yeni fikirlerin mevcut inançlar ile bu otomatik bağdaşım sınavını, sağduyunun uygulaması ile sıklıkla karıştırıyoruz. Fakat gerçekte bu düşünmekten ziyade yargılamak ile alakalıdır. Psikolog ve Nobel ödüllü Daniel Kahneman’ın Thinking Fast and Slow adlı kitabında da belirttiği üzere, buna benzer sonuçlara vardığımızda, sonuçlar her ne olursa olsun bize doğru gibi gelir. Kendi düşüncelerimizi yargılamak için psikolojik olarak pek de donanımlı değiliz.

Diğer yandan, bir karara varırken veya kanıtları tartarken akla gelen ilk şeylere yönelen kullanılabilirlik buluşsallığı gibi bir dizi bilişsel önyargıya oldukça eğilimliyizdir. (Ç.N.: Availability heuristic: Kullanılabilirlik önyargısı olarak da bilinen kullanılabilirlik buluşsal yöntemi, belirli bir konuyu, kavramı, yöntemi veya kararı değerlendirirken belirli bir kişinin aklına gelen anlık örneklere dayanan zihinsel bir kısayoldur.)

İçsel önyargılarımızı ve tutarsızlıklarımızı kontrol altına almanın yolarından biri; fikirlerimizin yalnızca bize değil başka insanlara da anlamlı gelip gelmediğini görmek adına titiz ve sistematik bir şekilde test ettiğimiz, bilginin sosyal doğrulanışıdır. Bahsettiğimiz bu sosyal bilişin açık bir örneği bizzat bilimin kendisidir.

Bilim, Sağduyu Değildir

Bilimin sağduyuya dair bir şey olmadığını anlamak mühimdir. Sağduyuya dayalı sezgilerimiz, kuantum belirsizliği ve uzay-zaman çarpıklıkları ile başa çıkmak adına umutsuzca yetersiz kaldığı hiçbir yerde görelilik ve kuantum mekaniği dünyalarından daha açık değildir. Ama sağduyumuz, daha yakından ve tanıdık bir alanda bile bizi başarısızlığa uğratır. Yüzyıllar boyunca Dünya’nın hareket etmesi insanlara imkansız gibi gelmişti; bu nedenle de insanlar için Dünya, Evren’in merkezinde olmalıydı. Bugün hala birçok öğrenci uzayda hareket eden bir cismin üzerinde sabit bir kuvvetin olması gerektiğini varsayar, ki bu Netwon’un Birinci Yasası’yla çelişen bir düşüncedir. Kimi insanlar, Dünya’nın döndüğü için yerçekimine sahip olduğunu düşünür.

Evet; bu yazının girişindeki ifademe geri dönersek; bazı insanlar hava durumu gözlemlerine uyguladıkları sağduyularının, iklim değişikliğiyle ilişkili ilgili tüm bilimsel kanıtlardan daha fazla ağırlığı olduğunu düşünür. Bilim, şahsi sağduyuların somutlaşmış bir hali değil, rasyonel işbirliğinin örneğidir. Bu ikisi birbirinden çok farklı şeylerdir.

Hepimizin tabi olduğu bilişsel önyargılardan ve kendini kandırma eğilimlerinden bilim insanları da bireysel olarak muaf değil. Tam tersine bilimsel yöntem, insan faaliyetlerinin bazı diğer alanlarında olduğu gibi, bahsettiğimiz türden bireysel kusurların gelişmesini engelleyen filtreler ve dengeler üretir. Bilimde, bilişin en üst öğesi birey değil, bilimsel araştırma topluluğunun kendisidir.

Sağlıklı Ve Sağlam Düşünebilme, Sosyal Bir Beceridir

Bu başlık, bireylerin muhteşem düşünebilme yeteneğine sahip olmadığı veya hiçbir bireyin rasyonel olmadığı anlamına gelmiyor. Fakat bireylerin bunu; yani rasyonel ve seçkin düşünebilmeyi ne ölçüde kendi başlarına yapabildikleri, ilk olarak sistematik araştırma topluluklarıyla ne kadar iyi bütünleştikleriyle ilgili bir fonksiyondur. Tek başınıza iyi düşünebilmeyi öğrenemezsiniz.

En azından bilimle ilgili konularda; metodolojik, işbirlikçi soruşturmalardan ziyade sağduyularına değer verenler, kendilerini düşüncelerinde daha özgür ve gruba dahil olmaktansa bağımsız biri olarak hayal eder. Fakat gerçekte olan şey yetenekleri ve bakış açıları tarafından sıkı sıkıya bağlandıklarıdır.

Birlikteyken bireysel olmamıza nazaran daha akıllıyızdır; ama belki de bu yalnızca sağduyudur.


Peter Ellerton– “We can’t trust common sense but we can trust science“, (Erişim Tarihi: 25.08.2021)

Çevirmen: Taner Beyter

Ankara Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nü bitirdi, şu an Hacettepe Antropoloji öğrencisidir. Felsefe master eğitimine ise ara verdi. Etik, epistemoloji, din felsefesi, metafelsefe ve siyaset felsefesi ile ilgilenir. Öğretmen olup, STK’larda görevlidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Bilimsel Fikirleri Günümüzdeki İklim Değişikliğiyle Mücadelede Yardımcı Olabilecek 17. Yüzyıl Filozofu: Francis Bacon - Michael Wilby

En Güncel Haberler Analitik Felsefe (Tümü)