Büyük Mitler 1: Ortaçağ’da Düz Dünya – Tim O’Neill

2 Okunma
Okunma süresi: 20 Dakika

Yeni ateistler astronom ve bilim popülerleştiricisi Neil deGrasse Tyson’ı severler. Nedenini görmek zor değil. Kendisi cana yakın, karizmatik, net, ağırbaşlı, komik birisi ve bilimi geniş kitlelere getirme konusunda başarılı. Attığı tweet ile Dünya’nın aslında düz olduğunu söyleyen “B.o.B.” isimli rapçiye geçtiğimiz ocak ayında verdiği cevapla da bunu gösterdi. Evet, bu dahi arkadaşımız M.Ö. 6’ncı yüzyıldan beri bilinen ve Macellan’ın çember seyriyle veya birçok uzay uçuşu gibi küçük şeylerle kanıtlanan küresel Dünya fikrinin tamamıyla komplo olduğuna inanıyor. B.o.B. ayrıca genetiği değiştirilmiş gıdalar, Holokost, NASA ve genel olarak bilimin de komplo olduğuna inanıyor. Neden mi? Çünkü o bir geri zekâlı.

Tyson ise iyi bir bilim popülerleştiricisi ne yapması gerekiyorsa onu yaptı ve B.o.B.’a ve hayranlarına Dünya’nın aslında nasıl düz olmadığı konusunda minik bir ders verdi. Yaptığı şey şu tweet’i yazana kadar güzeldi:

“Dostum, bak şimdi. Senin düşüncenle beş yüzyıl geriye gitmek senin müziğini hala beğenemeyeceğimiz anlamına gelmiyor.”

Yani Neil deGrasse Tyson’a göre 500 yıl önceki insanlar Dünya’nın düz olduğuna inanıyordu. Sorun şu ki, eh, bu doğru değil. Neyse ki tarih bilgisi Tyson’dan kabaca daha iyi olan bazı insanlar var ki birkaç gün sonra birisi bu ulvi adamın iddiasını sorgulayabildi:

“Beş yüzyıl mı? Dünya’nın şekline dair bilgimiz bundan biraz daha eskilere dayanıyor sanki.”

Fakat Büyük Sayısalcı Efendisi bunu bir türlü kabullenmiyordu ve kudretli bilimimsi bilimsellik gücünü tarihi beyanlarda bulunmak için kullanmaya devam etti. Anlarsınız ya, bilim işte:

“Evet, Antik Yunanlar Ay tutulmasında Dünya’nın gölgesinden anladılar bunu ama bu bilgi Karanlık Çağ’da yitirildi.”

Ah, evet “Karanlık Çağ”! Densiz amele susturulmuştu ve herkes bilimsel ve akılcı olmaya geri dönmüştü. Konuşan kişi Neil deGrasse Tyson’dı ve bir bilim insanı olarak ne diyorsa doğru olmalıydı. Anlarsınız ya, bilim işte.

Fakat yanılıyordu.

Uydurma Düz Dünya

Tyson belki de belirli bir noktaya kadar mazur görülebilir. Dünya’nın şekline dair bilgimizin “Karanlık Çağ’da yitirildiği” ve nihayet Kolomb’un seferiyle canlandırıldığı görüşü halen yaygın bir şekilde rağbet görüyor ve bu görüş Amerikan kuruluş mitinin de büyük bir parçası. Şüphesiz çoğu akranı gibi Tyson da 1951 yapımı Bugs Bunny çizgi filmi “Hare We Go”yu görmüş olsa gerek. Bu çizgi filmde Bugs, bir Orta Çağ kralının şüpheci yaklaşımı karşısında Kolomb’a Dünya’nın yuvarlak olduğunu kanıtlaması için yardım ediyordu. Tyson’ın üniversitede olduğu 1983 yılında bile Daniel Boorstin şunları yazabiliyordu:

Avrupa çapındaki bilimsel bir hafıza kaybı M.S. 300’den en az 1300’e kadar tüm kıtaya bela oldu. Antik coğrafyacılar tarafından oldukça yavaş, acı verici bir şekilde ve titizlikle çizilen dünyanın kullanışlı biçimini bu yüzyıllarda Hristiyanlık inancı ve dogmaları bastırdı. (The Discoverers, 1983, s. 100)

Boorstin “Hristiyan coğrafyacılar lejyonunu” aşağılamaya devam ediyordu. Onlar 6’ncı yüzyılın aptal düz dünyacısı Cosmas Indicoplesutes’in yolunu takip ediyordu ve Avrupa da bin yıllık bir cehalete bu şekilde dalmıştı. Yani, en azından bazıları için, Orta Çağ’da düz dünyaya inanıldığı fikri, tiksinç “Karanlık Çağ’ı” ve Hristiyanlığın ilerleme karşısındaki duruşunu pataklamak için kullanışlı bir sopa işlevi görüyor.

2012 yılında da Yeni Ateist blog yazarlarından Donald Prothero bu düz dünya sopasını aldı ve Hristiyanlığı okkalı bir şekilde dövdü. Prothero, Los Angeles’taki Occidental Üniversitesinde Jeoloji profesörü ve geçenlerde Alejandro Amenabar’ın Agora isimli kederli palavrasını görmüş. Doğal olarak da bu izledikleri onu, Skepticblog okuyucularına tarih dersi vermesi konusunda kalifiye hissettirmiş. “Hypatia, Agora and Religion vs. Science” başlıklı yazısında Hypatia’nın epey bir çarpıtılmış biyografik filmi için Amenabar’ı övmüş ve bunu yeni ateist sanrılarıyla soslandırılmış dinin bilimi bastırdığı iddiası üzerine vaaz vermek için bir başlangıç noktası olarak kullanmış. Başka bir yerde ayrıntılarıyla açıkladığım üzere sonuç gerçeklerin tam bir kıyıma uğratılmasıydı ama Prothero “Hristiyanların Dünya’nın yuvarlak olduğu fikrini sapkın ilan etmesi ve bastırmasına” atıf yaparak yazısını gösterişli bir şekilde bitiriyordu ve böylece Orta Çağ’da Düz Dünya Mitinin Yeni Ateist çocuk havuzununun daha bihaber ucunda capcanlı olduğunu gösteriyordu.

Bu mitin yeni ateistler için neden karşı konulması güç olduğunu görmek de zor değil. Bu mit onların tarihe dair uydurma meta anlatılarının her bir parçasına uyuyor. Elimizde bilge ve akılcı Yunanların Dünya’nın küre olduğunu bilim vasıtasıyla keşfetmesi var.  Ardından da rezil Hristiyanların bu bilgi birikimini yok etmesi geliyor (Zannedersem İskenderiye Kütüphanesini yakmalarıyla ve Hypatia’yı öldürmeleriyle). Bunu takiben Avrupa, Kilise’nin tahakküm kurduğu ve katı bir İncil lafızcılığının telkin edildiği 1000 yıllık Karanlık Çağ’a dalıyor. En sonunda ise Modernite’nin şafağında cesur bir rasyonalist geliyor, Kilise’ye yiğitçe karşı çıkıyor ve Amerika’ya yelken açarak Yunanları haklı çıkarıyor.

Sorun şu ki doğruları teyit etmek isteyen bazılarımız bunların tamamen saçmalık olduğunu biliyor. İlginçtir, bilgiyi teyit etme konusunda vaaz veren Yeni Ateistler tarihsel konularda bunu çok az yapıyor. Orta Çağ Kilisesi’nin küresel dünya görüşünü bastırıp Dünya’nın düz olduğu görüşünü dikte ettiği anlatısının 19’uncu yüzyılda ortaya çıkmış baştan aşağı bir kurgudan ibaret olduğunu Jeffrey Burton Russell’ınInventing the Flat Earth: Columbus and Modern Historians (1991) kitabını okuyanlar, bir Vikipedi maddesine bakanlar veya Cracked.com’u okuyanlar bile elle tutulur bir seviyede bilebilir.  1828’de yazdığı A History of the Life and Voyages of Christopher Columbus adlı kurgusal biyografisinde Amerikan romancı Washington Irving’in normalde sıkıcı olan bu öyküyü sırf hararetlendirmek için tüm o Kilise-Kolomb çatışmasını nasıl da uydurduğunu araştırabilirler. Ne yazık ki bu kitap sonraki yüzyılda Kolomb’un en çok satan biyografisi haline geldi ve bu mit, İngilizce konuşulan ülkelerde “herkesin bildiği” bir şey olarak topluma yerleşti. Tabii, bu mitin tamamen uydurma olduğu gerçeğini hesaba katmazsak.

Orta Çağ’da Küresel Dünya

Gerçek şu ki Dünya’nın küre olduğu fikri Orta Çağ’da hiçbir zaman tartışma konusu olmadı. Boorstin’in yanılarak sözde bin yıllık “bilimsel hafıza kaybı” ile suçladığı altıncı yüzyılda yaşamış Bizanslı yazar Cosmas Indicopleustes’in tuhaf düz dünya kozmolojisi Doğu Roma İmparatorluğunda neredeyse hiç bilinmezken, Orta Çağ batı Avrupa’sında da hiç bilinmiyordu. Silik kitabının Latince nüshası Avrupa’da 1706’ya kadar gözükmemişti.

Orta Çağ Batı düşüncesini bu konuda etkileyen asıl yazar Platon’du. Erken dönem Avrupa Orta Çağ’ında bilinen tek Platon diyaloğu olan ve bu süreçteki en etkili eserlerinden Timaios’ta Yaratıcı’nın “Dünya’yı küre şeklinde yarattığını, bir çömlek tezgahından çıkmış gibi yuvarlak olduğunu, her bir noktanın merkeze eşit uzaklıkta olduğunu ve en mükemmel ve şekiller arasında en kendine has bir şekil olduğunu” yazıyordu. Çoğu Orta Çağ bilim insanınca Platon gibi saygıdeğer bir otorite böyle diyorsa doğruydu.

Yitik Yunan ilminin 12’nci yüzyılda Arapça’dan çevirilerle canlanmasıyla beraber olsa da antik dönem astronomları ve fizikçilerinin gösterdiği rasyonel kanıtlar da dönemin bilim insanları tarafından pekala biliniyordu. John Sacrobosco’nun (d. 1195 – ö. 1256) Tractatus de Sphaera (“Küre Üzerine Bir Tez” – başlık tek başına yetiyor) adlı astronomiye giriş kitabında Dünya’nın şekli konusunda birkaç kanıt öne sürülüyordu:

Dünya’nın yuvarlak olduğu şöyle gösterilebilir. Burçlar ve yıldızlar her bir insan için aynı anda doğup batmıyorlar. Aksine doğudaki insanlar için batıdakilere kıyasla daha erken doğup daha erken batıyorlar ve bunun tek sebebi Dünya’nın sahip olduğu şişkinlik. Dahası, gök olayları da onların doğuda batıdakinden daha erken doğduklarını kanıtlıyor. Gecenin ilk saatinde bize görünen ay tutulmasının aynısı doğudakiler için hemen hemen gecenin üçüncü saatinde görünüyor. Dünya’nın şişkinliğinden dolayı da bu onların bizden daha önce gün doğumu ve batımına şahit olduklarını kanıtlıyor. (Sacrobosco, Tractatus, Ch. I.9)

Kendisi ayrıca deniz yüzeyinin de bu vasıtayla nasıl küresel olduğunu gösteriyor:

Sulardaki şişkinlik ve takriben yuvarlaklığı şöyle gösterilebilir: Deniz kıyısına bir işaret koyalım, gemi de limanı terk etsin ve o kadar uzaklara açılsın ki gönderin dibinde duran kişi artık işareti göremesin. Fakat gemi durursa aynı kişinin gözleri, gönderin zirvesine çıkması durumunda işareti net bir şekilde görebilecektir. Oysaki iki noktadan işaretin olduğu yere doğru çizilen düz çizgilerden de görülebildiği üzere gönderin dibindeki kişi, işareti göndere çıkmış halinden daha iyi görmeliydi. Buna getirilebilecek tek açıklama ise suların şişkinliği. (Sacrobosco, Tractatus, Ch. I.11)

Sacrobosco’nun kitabı Orta Çağ üniversitelerinde astronomi çalışan herhangi birisi için standart bir metindi. Bu da lisans eğitimi alan herkes anlamına geliyor zaten. Yani Dünya’nın yuvarlak olduğu bilgisi o kadar iyi biliniyordu ve kesindi ki Thomas Aquinas benimsenmiş, objektif ve bilimsel bir gerçeği örneklendirmek için bu bilgiyi kullanıyordu:

Bir astronom da bir doğa bilimci de aynı sonuçlara ulaşabilirler. Örneğin Dünya’nın küresel olması; fakat bir astronom maddenin niteliklerinden matematiksel yöntemlerle soyutlama yaparken bir doğa bilimci maddeyi gözlemlemek için yöntem olarak duyuları kullanır. (Summa Theologica, q.1, a.1).

Kısacası Orta Çağ bilim insanlarınca tüm bunlar standart, üzerinde uzlaşılmış ve kesindi. Tarih bilgisini teyit etmeye zahmet eden bilim insanlarından Stephen Jay Gould’un özetlediği gibi:

…Bilim insanları arasında “düz dünya karanlığı” diye bir dönem hiçbir zaman olmadı (halkın genelinin gezegenimizi o zaman ve bugün nasıl algıladıkları konusuna girmeksizin). Yunanların küresel Dünya bilgisi hiçbir zaman kaybolmadı ve Orta Çağ’daki büyük bilim insanlarının hepsi yuvarlak Dünya’yı kozmolojinin oturmuş bir gerçeği olarak kabul etti. (Gould, “The late birth of a flat earth”, Dinosaur in a Haystack: Reflections in Natural History, s. 38-50).

“Peki Ya Şey?”

Bu kadarı yeterli sanıyorsunuz ama mitler kolay kolay yıkılmaz ve birisine bunun salt zırvadan ibaret olduğunu bol kanıtla gösterseniz bile o yine de tutunacak başka bir dal bulur. Bunlardan birisi de her ne kadar Orta Çağ bilim insanlarının bazıları, hatta çoğu, Dünya’nın yuvarlak olduğunu kabul etse de bunu kabul etmeyen birkaç kişinin olduğu iddiası. Buradan da hareketle meselenin bir nevi tartışmalı olduğu kanısına varılıyor. Bu konu üzerinden argüman sunmaya çalışanların bazıları Orta Çağ’da antipotların varlığını tartışanların iddialarını gösteriyor. Örneğin:

Antipot masalına gelince; Dünya’nın zıt olan tarafında, yani güneşin bizde batarken doğduğu yerde, bize karşıt olan noktada insanların yaşadığı söyleniyor. Buna inanmanın hiçbir sebebi yok. (Augustine, De Civitate Dei, XVI,9).

M.S. 748’de de Papa Zachary, “yeryüzünün altında başka bir dünya, başka insanlar, başka bir Güneş ve Ay’ın olduğu” inancını sapıklık ilan etmişti. Antipotlu Dünya görüşünün reddiyesi diğer erken dönem Orta Çağ metinlerinde de görülebilir.

Ancak bunlar Dünya’nın şekliyle ilgili bir tartışmaya dair kaynak olamazlar. Zira bu yazarlar, Antik filozofların yuvarlak Dünya’nın öbür tarafında da karaların ve yerlilerin olup olmadığı tartışmasını tekrarlıyorlar. Bu konu ekvatoral kuşağın aşılamayacak kadar sıcak olduğu düşüncesinden dolayı ihtilaflıydı. Hristiyan yazarlara göre daha bir imkansızdı; çünkü insanoğlunun kuzey yarım kürede yaratıldığına inanıyorlardı (Aden Bahçesi’nin Kudüs bölgesinde olmasına binaen) ve insanlar Büyük Tufan’dan sonra Ağrı Dağı’ndan yayılmışlardı. Yani Nuh’un torunları güney yarım küreye yerleşmek için ekvatoru geçmiş olamazlardı ve orada bir kara olsa bile yaşayan olmazdı.

Gelin görün ki on üçüncü yüzyıla gelindiğinde Sri Lanka, Java, Sumatra kadar uzaklara atılanlar da Orta Çağ gezginleriydi ve nihayet aşılamaz ekvatoral kuşak fikrini çürüterek antipotlar hakkındaki tartışmayı rafa kaldırmışlardı. Fakat buradaki esas nokta, bu tartışmanın Dünya’nın şekli üzerine olmamasıydı, aksine bu tartışma Dünya’nın küre şeklinde olduğunu varsayıyordu.

“Tamam Ama…?”

Bu mitin daha inatçı savunucuları konuya iyice asılıp Sevillalı İsidor’dan düğüm noktası olarak gördükleri bir pasajla çıkageliyorlar. İsidor’un Eymologiae adlı eseri Sevilla’nın altıncı yüzyıl piskoposu (~560 – 636) tarafından derlenmiş bir ansiklopediydi (hesapta) ve madde başı sözcükleri için atadığı oldukça hayali etimolojilere göre tasnif edilmişti. Erken Orta Çağ’da böylesi genel kaynak eserleri çok az olduğu için sıklıkla kopyalanan ve okunan bir metindi. Yani İsidor eğer “Dünya yuvarlaktır”dan başka bir şey söylediyse bu apaçık bir şekilde konu hakkında bir tartışma ya da şüphe olduğunu gösterecektir. En azından Orta Çağ’un erken dönemleri için bu söylenebilecektir ve bazıları aşağıdaki paragrafın tam da buna işaret ettiğini düşünüyor:

Tekerlek gibi olmasından dolayı orbis terrae (Dünya’nın tekerleği) derken dairesel şekline binaen konuşuruz; bundan dolayı da küçük bir tekerleğe orbiculus denir. Karanın etrafında akıp duran deniz, karanın kenarlarını her bir taraftan kuşatır. Kara da üçe ayrılır. İlkine Asya, ikincisine Avrupa, üçüncüsüne de Afrika denir. (İsidor, “De orbe” in Etymologiae, XIV.2).

Erken Orta Çağ’ın en etkili bilim insanlarından biri, Dünya’nın “tekerlek gibi” bir şekle sahip olduğunu söylüyorsa bu bize Dünya’nın yuvarlak değil, en kötü ihtimalle başka bir şekilde olduğuna dair bir kanı olduğu konusunda açık bir kanıt sunar, değil mi? Şey, yanılıyorsunuz. Üzgünüm.

İsidor, Etymologiae’ın diğer kısımlarında Dünya’yı küresel olarak aldığını açıkça belirtmektedir. Bakın kendisi gökleri nasıl tanımlayıp tasvir ediyor:

Gökyüzü küresi (sphaera) böyle adlandırılmıştır; çünkü görünüşte yuvarlak bir şekle sahiptir. Fakat Yunanlar böylesi bir şekle sahip herhangi bir şeye yuvarlaklığına atfen küre (sphaera) der. Mesela çocukların oynadığı toplar gibi. Nitekim filozoflar gökyüzünün dışa bombeli, küre şeklinde, her yere eşit uzaklıkta yeryüzünü çevrelediğini söylemektedir. (İsidor, “De partibus caeli”, Etymologiae, XIII.5).

Belli ki küre halindeki gökler, yeryüzünü çevreliyor ve her noktadan eşit uzaklıktaysa yeryüzü de küresel olmalı. Kendisi başka bir eseri De natura rerum’da aynı sonuca varmaktadır:

Hyginus’un belirttiği gibi yeryüzü, evrenin ortasındadır. Her şeyden [evrenin bileşenlerinden] eşit uzaklıkta merkezde bulunur. Kürenin çevresinin sınırlarına kadar yayılan okyanuslar neredeyse tüm yerküreyi suyla kaplar. (İsidor, De natura rerum, XLVIII).

“Küre” ve “yerküre” kelimelerine yapılan bariz atıflar oldukça net. Son olarak yukarıda alıntıladığımız “tekerlek gibi” paragrafından hemen önce, XIV. Ciltte, aynı noktayı belirtmektedir:

Yeryüzü [evrenin] merkez bölgesinde bulunmaktadır. Göğün diğer bileşenlerinden eşit uzaklıkta, ortada sabit bir şekilde durmaktadır. (İsidor, “De terra”, Etymologiae, XIV.1).

İsidor, XIV. ciltte “orbis terrae” tekerlek gibidir derken ne demeye çalışıyordu o zaman? Bu açık çelişkiyi anlamanın yolu yukarıda De natura rerum’dan yaptığımız alıntıdan geçiyor. O paragrafta okyanuslardan “neredeyse tüm yerküreyi suyla kaplar” diye bahsediliyor. Yukarıda ele alındığı üzere bu düşünce, güney yarımküredeki herhangi bir karanın varlığını sadece bir zan olarak ele almasından hareketle yeryüzünün çoğunun okyanusla kaplandığını, üç kıtanınsa kuzey yarımkürenin sadece bir kısmını işgal ettiğini düşünen Yunanlara dayanmaktadır. Daha açık olursak Aristoteles’i takiben kıtaların dondurucu arktik kuşakla yakıcı ve aşılamaz ekvatoral kuşak arasındaki kuzey ılıman kuşağında yer aldıkları savunulmuştur:

halı, tabak içeren bir resim

Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

O halde “orbis terrae” tekerlek gibiyken “globus” nasıl küre olabilir? Çünkü İsidor “orbis terrae” derken insanların yaşadığı ve üç kıtanın bulunduğu kuzey ılıman kuşağından bahsediyor ve bu kuşağı “tekerleğin” dış kenarında kara parçaları olan üç boyutlu bir dilim olarak hayal ediyordu. İsidor’un Macrobius aracılığıyla Aristoteles’ten aldığı bu kozmolojiyi anladığımızda ortada bir çelişki kalmıyor.

“İyi De Şu Da Var…”

Bazılarının düz dünyacı diye lanse ettiği tek bir Orta Çağ bilim insanı kaldı geriye. Bu kez Orta Çağ’ın sonlarından. Alonso Tostado, Fransisken bir teolog ve İncil tefsircisiydi. Kendisi ayrıca çoğu modern okuyucu için bir bilim insanının olabileceği en müphem kişilerden. Tostado’yu okumak isteyen birisinin Latinceye neredeyse tamamen hâkim olması gerektiğinden eserlerinin İngilizce çevirisi de yok. O halde kendisi ezik büzük Düz Dünya Mitinden kalanları savunması için son cepheye nasıl sokuluyor? Çünkü kendisi Jeffrey Burton Russell’ın “Inventing the Flat Earth: Columbus and Modern Historians” adlı eserinde bir dipnotla geçiştirilmiş bir şekilde kabaca yer alıyor.  Russell, Edward Grant’in “On beşinci yüzyılda Dünya’nın yuvarlaklığını inkâr eden okumuş hiçbir insan yoktu” çıkarımına not düşerken bu çıkarıma istisna olabilecek iki kişiyi ele alır. Bunlardan birisini eler ama Tostado’nun bu konuda bir “anomali” olabileceğini kabul eder ve daha ayrıntılı bir atıf vermeden Tostado’nun Commentaria in Genesim adlı eserini işaret eder.

Russell, Tostado’nun Yaratılış 1:9’uncu pasajdaki “Tanrı, ‘Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün’ diye buyurdu” ifadesine yaptığı yorumu kastediyor gibi gözüküyor. Zira burada Tostado, “bazı cahil insanların tüm Dünya’nın küre olduğu görüşünü” tartışıyor fakat bağlamında okunduğunda meselenin Dünya’nın şu anki şekliyle alakalı değil, “tufan jeolojisi” diyebileceğimiz konuyla alakalı olduğu görülüyor. Yeryüzü, Büyük Tufan’dan önce alabildiğine düz müydü ve bugün görülen “oyuklar ve dağlar” Sel ile mi yaratıldı, yoksa tüm bunlar önceden de vardı da aslında yaratılışın ikinci gününde “suların toplanmasıyla” mı yaratıldı? “Cahil insanların” aksine Tostado, bu hararetli meselede ikinciyi savunuyordu (Tüm bunlar Commentaria in Genesim’de “Quaestio XIX”un sonunda ve “Quaestio XX”nin başında geçiyor. Kendisini bu zahmetli Latinceye sokmak isteyenlerin bilgisine). Dünya’nın yuvarlak olmadığına inanarak zamane bilim insanlarından ayrılmadığını görmek için de başka bir eserinin şu paragrafına bakabilir ve Tostado’nun bir tür “anomali” olmadığını görebilirsiniz. Belli ki kendisi Dünya’yı küre olarak görüyormuş:

Dünya’nın herhangi bir yerine birisini koyalım ve ayaklarından geçecek şekilde Dünya’nın diğer ucuna doğru bir çap çizelim ve Dünya’nın merkezinden de geçsin.  Çapın diğer tarafının dokunduğu uçta da başka birisi olsun. Bu durumda birbirlerinden Dünya’nın çapı kadar uzaklıkta olan bu adamlar birbirlerinin antipotu olacaktır. (Tostado, Commentaria in Deuteronomium, Qaestio IV Cap. VII)

Görüldüğü üzere Tostado Dünya’yı net bir şekilde küre olarak ele alıyordu. Burada hiçbir anomali yok.

Köylüler İsyanda!

Neil deGrasse Tyson’ın cüretkâr tweet’inin aksine Düz Dünya Mitinin hiçbir temelinin olmadığı ve Dünya’nın küresel olduğu bilgisinin Karanlık Çağlarda yitirilmediği şimdiye kadar açıklığa kavuşmuş olmalı. Görüldüğü üzere Kolomb’tan önceki 1000 yıllık süreçte Orta Çağ Batı Avrupa’sında Dünya’yı küreden başka bir şekil olarak gören bilim insanı yoktu. Fakat deGrasse Tyson’ın Twitter takipçileri, bu ulvi adamın yanıldığını göstermeye devam edenlerin yanında saf tutmayacaklardı. “Mark Bauermeister” denen birisi “İncil lafızcılığı Karanlık Çağlarda yaygındı (belli ki)” diyerek Orta Çağ tefsirciliği hakkında zerre bilgisi olmadığını gösteriyordu. Bu iddiasının üzerine gidildiğinde iyice zıvanadan çıkmıştı: “Kara veba var ya? Sıçanların etrafta dolaşabilmesine izin veriliyordu; çünkü kedilerin İblis ürünü olduğuna inanılıyordu”. Burada da başka bir mite atıf var. Bu mite göre 1340’lar Orta Çağ’ında sıçanların vebayı yaymasına sebep olan bir tür kedi katliamı varmış (aslında yoktu) (Konuyla alakalı daha detaylı bir çürütme için “Cats, the Black Death and Pope” isimli yazıma bakabilirsiniz). Bu salgının Hristiyan olmayan Orta Asya, Orta Doğu gibi geniş arazili bölgelere neden en az Avrupa’ya olduğu kadar bela olduğunu ise Sayın Bauermeister açıklamıyor. Neyse asıl iddiaya dönelim. Daha çok resimli çocuk kitapları seviyesindeki bir tarihi analizle desteklenen Düz Dünya miti diretmesinin devamına. 

Kendinden emin “Jake Peninger” denen birisi bu bilginin geniş kitlelerce bilinmediğini (kendi ağzıyla) ve bilginin yaygın olmadığını (yine kendi ağzıyla) kesin bir dille garanti ediyordu. Bunun 5 yüzyıldır (tekrar kendi ağzıyla) genelgeçer bir bilgi olduğunu söylüyor ve devam ediyordu, “Eğitim Orta Çağ’da zor bulunan bir şeydi. Dediğim gibi. Genelgeçer bir bilgi değildi bu”. Bu da Düz Dünya Miti savunusunun son kalesi oluyor. Kilise’nin İncil’in bu konuda lafzi olarak doğru olduğunu öğretmediğini ve Orta Çağ’da hiçbir bilim insanının Dünya’yı küre dışında başka bir şekil olarak ele almadıklarını konunun savunucularına zorla kabul ettirdiğinizde bilim insanlarınca bu biliniyor olsa bile bu bilginin genelgeçer bir bilgi olmadığını ve asi köylülerin Dünya’yı yine de düz olarak gördüklerini iddia ediyorlar. Tahmin edilebileceği üzere elimizdeki kaynak malzemenin mahiyetinden dolayı köylülerin veya soylular dışındaki eğitimsiz kimselerin genel olarak ne hakkında neye inandıklarını bilmek zor. Ancak elimizdeki kanıtlar, aksine bunun genelgeçer bir bilgi olduğunu ve eğitimsiz kimseler tarafından da benimsenip kabul edildiğini gösteriyor. Örneğin on dördüncü yüzyıla ait gezgin masalları derlemesi meşhur kitap The Travels of Sir John Mandeville, Doğu’ya açılıp memleketine farkında olmadan Batı’dan dönen bir adamın hikâyesini içeriyor:

Çocukken dinlediğim bir hikâye aklıma sık sık gelir. Bir zamanlar dünyayı görmek için ayrılan, bu ülkenin değerli bir adamının hikâyesi. Kendisi Hindistan’ı ve ötesinde beş binden fazla adanın bulunduğu birçok adayı geçmiş. Kara ve deniz üzerinden o kadar uzaklara gitmiş ki yerküreyi turlamış ve kendi dilinin konuşulduğunu duyduğu bir ada bulmuş. Böyle bir şeyin olanağını kavrayamadığı için hayretlere düşmüş. Fakat zannediyorum ki kendisi kara ve denizle o kadar uzaklara gitmiş ki yeryüzünü dolaşıp kendi sınırlarına gelmiş. Eğer az daha ilerleseymiş kendi semtine de gelirmiş. (Travels, XX).

Bu hikâye eğitim camiasının dışındaki kişiler için yazılan, genelde hayali masallardan oluşan bir eserde yer alıyor ve bu hikâyelerin eğlence için sesli bir şekilde okunması amaçlanırdı. Benzer şekilde, elimizde eğitimsiz kitleler için hazırlanmış, yerel dile ait birtakım eserlerde de Dünya’nın şekline dair günümüze intikal etmiş birden fazla atıf var.  Bunlar hep aynı teşbihi yapıyorlar: rond comme une pomme (bir elma gibi yuvarlak) veya rund cume pelote (bir top gibi yuvarlak). Okuma yazması olmayan kitleler için yazılan macera hikâyelerinde gökler yumurtaya benzetilirken yeryüzü de yumurtanın içindeki yumurta sarısı gibidir. İki Eski Fransızca hikâye Roman d’Eneas ve Le Couronement de Louis yeryüzünü turlayan insanlardan bahseder. Roman de Thebes adlı eserde ise bir kral çadırında Yunan coğrafya bilimine göre beş kuşağa ayrılmış bir harita tasviri görülmekte ve bu tasvir sadece küresel dünya tasavvuruyla anlam kazanıyor. Alexander de Paris isimli eserde de Darius’u İskender’e çocuk imasıyla hediye olarak bir top gönderirken görüyoruz. İskender ise bu hediyeyi Dünya’yı fethedeceği yönünde bir işaret olarak yorumluyor. Buradan da görüyoruz ki dinleyiciler Dünya’nın top şeklinde olmasını anlayabiliyorlardı. Aynı şiir İskender’in mezarına elinde elma olan bir heykelinin dikilmesiyle sonlanıyor. Bu elma onun tüm dünya üzerindeki egemenliğini sembolize ediyor.

Bu görüntü Orta Çağ kitlesine tanıdık gelmeli; çünkü kraliyet simgelerinde kralın dünyevi otoritesini temsil etmesi için sıklıkla küre yer alırdı. İkonografinin okuma yazma bilmeyen kitleler için ortak dil olduğu bir çağda kralın tahtında asa ve küreyi (ya da üzerinde haç olan bir küreyi -yani globus cruciger-) tutması yabancı gelmemeli. Bu kürenin bir disk olmadığı da aşikâr. Nihai olarak Eski Norsça ile yazılmış Kral’ın Aynası da Dünya’nın küre olduğunun bilindiğini belli eden bir düşünce deneyiyle oğluna Güneş ışığının Dünya’ya nasıl çarptığını açıklayan bir babayı anlatıyor:

Bir elmayı alıp aleve ısınmaya başlayacak kadar yakın tutarsan elma odanın yarısını, hatta daha fazlasını karartacaktır. Fakat, elmayı duvara tutarsan ısınmayacaktır; mum bütün daireyi aydınlatacak ve elmanın bulunduğu duvardaki gölge neredeyse elmanın kendisinin yarısı kadar büyük olacaktır. Buradan görüyoruz ki Dünya’nın yörüngesi bir top gibi yuvarlaktır ve her bir noktada güneşe eşit uzaklıkta değildir.

“Karanlık Çağ” için bu kadarı yeterli. Tabii ki tüm bunlar bu aralıkta Dünya’yı küre olarak görmeyen eğitimsiz bazı kişilerin, hatta birçok kişinin olmadığı anlamına gelmez. 2012’de yapılmış bir araştırmaya göre Amerikalı katılımcıların yüzde 26’sı Güneş’in Dünya’nın etrafında döndüğünü sanıyor. Aptal rapçi dostumuz B.o.B. gibi hala insanları düz Dünya konusunda ikna etmeye çalışan insanlar var. Bunları hesaba katarsak o zamanlarda da insanların benzer bir yanılgıya kapılmaları muhtemel gözüküyor. Hele ki popüler Orta Çağ edebiyatında kullanılan dil bazen o kadar muğlak ki yazarlar Dünya’yı elma gibi yuvarlak olarak düşünmektense tekerlek gibi yuvarlak olarak düşünmüş olabilirler. Fakat küresel Dünya bilgisinin yaygın, hatta genelgeçer olduğuna dair elimizde yeterli kanıt var. Her ne kadar genelgeçer olduğunu bilmesek de.

Bu Konu Neden Önemli?

Ortalama bir insanın Orta Çağ kozmolojisine dair edindikleri fikirlerin 1951 yapımı bir Bugs Bunny çizgi filminden olması buradaki asıl sorun değil aslında. Sorun şu ki Düz Dünya Miti apaçık bir zırva olmasına rağmen Yeni Ateistlerin din eleştirilerinde zırt pırt çıkıp duruyor. Eğer bunlar sadece Tyson’ın Twitter’daki savunucuları gibi tarih bilgisi böylesi aptalca mitlere inanacak kadar yetersiz olan insanlar olsalardı bunu mesele etmezdim. Fakat Tyson gibi her konuda otorite olarak görülen ve 5.21 MİLYON takipçisi olan bir adam millete sahte tarih satıyorsa Yeni Ateistlerin tarihe dair çarpık kanılarına şaşmamak gerek. Donald Prothero bu kadar etkili bir isim değil kesinlikle ama bir eğitimcinin zerre bilgisinin olmadığı bir konu hakkında kendisini başkalarını eğitmeye muktedir görmesi bir hayli endişelendirici. Kısacası burada karşımızda olan şey kötü Yeni Ateist tarihçiliğinde yanlış olan her şey: bilim insanı olmalarından mütevellit konu üzerinde zerre hâkimiyeti olmayan ve dine karşı duygu yüklü ideolojik ön yargılarla hareket eden tarih bilimi dışındaki kimseler tarafından çarpıtılmış belgelerle satılan çağdışı mitler. Sonuç ise akılcı ve şüpheci olması beklenen insanların sorgusuz sualsiz aktardığı boş laflar. Sorun da bu işte.

Ek (1 Temmuz 2016):

Ben bu yazıyı yazdıktan sonra Hop’s Blog adlı sitede Neil deGrasse Tyson’ın yaptığı hataların listelendiği “Fact checking Neil deGrasse Tyson” başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazı Orta Çağ Düz Dünya Miti hakkındaki yanlışlarını da içeriyordu. Tyson da bu yazıya düz dünyacılığı beş yüzyıllık bir geriye gidiş olarak tanımladığı yorumunu savunarak şunu yazdı:

B.o.B’ye yazdığım tweet’teki “beş yüzyıl” ifadesinin ilk küresel Dünya haritalarının başlangıcıyla alakalı olduğunu söylemeyi unutmuşum. Haritacıların zihinlerinden tüm şüphelerin kalktığı zamanlar yani. Beni etkileyen de Dünya tasavvurundaki bu dönüşüm. Önceden herkes kendisini düz bir dairenin merkezinde çizerdi.

Tyson kaş yapayım derken göz çıkarmış maalesef. Orta Çağ’ın sembolik mappae mundi haritalarından hakiki kartografik haritalara geçiş “Dünya tasavvurundaki bir dönüşüme” işaret etmiyor. Dahası bu geçiş Düz Dünya konusundaki “tüm şüphelerin” ortadan kalkışını hiçbir şekilde ima etmiyor. Blog yazımda detaylandırdığım üzere nihayetinde “kalkacak” bir “şüphe” yoktu. Önceki haritalar da çok genel ve şematik bir kartografik temsil üzerine yüklenmiş ikonografik sembolizmden ibaretti. Yani bu haritaları sonradan gelen hakiki haritalarla karşılaştırmak elmaları portakallarla karşılaştırmaya benziyor ve buradan hareketle bu ikisinin arasındaki farklılıkların “Dünya tasavvurundaki” bir dönüşümü veya “kalan şüphelerin” kalkmasını temsil ettiğini söylemek ise tam bir sahte tarih zırvası. Tyson’ın bu savunması o blogtaki yorumcuları pek de inandıramamış gibi gözüküyor ki hatta yorumculardan birisi Tyson’ın “tarih” bilgisinin ne kadar yanlış olduğunu göstermek için benim yazımın linkini atmış.

Tim O’Neill- “The Great Myths 1: The Medieval Flat Earth”, (Erişim Tarihi: 17.08.2020), Erişim Kaynağı: https://historyforatheists.com/2016/06/the-great-myths-1-the-medieval-flat-earth/

Çeviren: Mert Mirza

Çeviri Editörü: Berk Celayir

Öncül Analitik Felsefe Dergisi, 19 Ocak 2018 tarihinde kuruldu. Sunum, söyleşi, makale, çeviri, canlı yayın gibi içerikler üreterek Analitik Felsefe’ye dair Türkçe veritabanını genişletmeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Thomas Kuhn, Paradigma Değişimleri ve Akademik Çatlaklar - Michael Zerella

En Güncel Haberler Sosyal Bilimler