Cinsiyetçi ve Irkçı Filozofları Hala Takdir Edebilir Miyiz? – Julian Baggini

3 Okunma
Okunma süresi: 5 Dakika

Geçmişin büyük düşünürlerini takdir etmek ahlaken tehlikeli bir hal aldı. Immanuel Kant’ı överseniz, ‘İnsanlığın en mükemmel halinin beyazlar olduğunu’ ve ‘Hintlilerin kıt marifetli olduğunu’ beyan etmesi size hatırlatılabilir. Aristo’yu övmeden önce nasıl hakiki bir bilgenin ‘erkeklerin doğası gereği üstün ve yönetici, kadınların ise yönetilen olduğunu’ düşünebileceğini açıklamanız gerekebilir. Hume’a daha önce yaptığım gibi bir övgü yazın ve 1753-54’de ‘Zencilerin ve hatta diğer insan ırklarının doğal olarak beyazlardan alçakta olduğunu düşünüyorum’ yazan birini yücelttiğiniz için size saldırabilirler.

Bir çıkmazda kalmışız gibi duruyor. Geçmişin kabul edilemez ön yargılarını önemsiz görüp yok sayamayız. Ancak ahlaken karşı çıkılabilir görüşü olan herkesi büyük bir düşünür veya politik lider olarak gözden çıkarırsak, elimizde tarihten neredeyse kimse kalmaz.

David Hume (1771-1776)

Problem, ölmüş beyaz üstünlükçü erkekleri dışlarsak da bitmiyor. Irkçılık, okyanusun iki tarafında da kadınların oy hakkı hareketinde yaygın olarak karşımıza çıkıyor. Amerikan oy aktivisti Carrie Chapman Catt, ‘Kadınların oy hakkına kavuşmasıyla beyaz üstünlüğü azalmanın aksine artacaktır.’ demişti. Mücadele eden Britanyalı kardeşi Emmeline Pankhurst ise sömürgeciliğin yüksek sesli bir destekçisi olmuş, ‘kötülenmesi ve utanılması gereken bir şey olmadığını’ ve ‘bizimki gibi bir imparatorluğun varisleri olmanın’ iyi bir şey olduğunu savunmuştur. Cinsiyetçilik de yabancı düşmanlığı da işçi sendikası hareketinde mülteci olmayan erkek işçilerin hakkını savunma adına kendine yer bulmuştur.

Ancak ırkçı, cinsiyetçi ya da öbür türlü yobaz görüşlerin tarihi bir figürü otomatik olarak takdirden uzak bırakması gerektiği görüşü yanlıştır. Öylesine tarihi figürleri takdir etmekten uzak olan birisi, sosyal şartların en büyüğümüzü bile ne kadar etkilediğinin farkındalığından mahrumdur. Önyargı kendi başına yanlış olduğu için, ahlaksız olmadan bunu görmeyi başaramayan birini hayal edemezler.

Bu dışavurumları, etrafındaki herkes adaletsizliğe bu kadar körken bile asla ahlak dışı davranmayacak kadar erdemli olduklarını söylemeye çalışır. ‘Daha bilgili olmalıydık.’ Nazi Almanyası’ndan alınacak en rahatsız edici ders, büyük ölçüde, şans eseri toksik zamanlardan geçmek zorunda olmasalar masum hayatlar sürecek sıradan insanlar tarafından desteklenmiş olmasıydı. İnsanların o zamanlarda bilmediği şeyleri şu an bildiğimiz için, orada olsaydık aynı şeyleri yapmayacağımızı söylemek temelsiz olur. Nazilere destek olmak bu gün hayal edilemeyecek bir şey gibi geliyor çünkü şartların o zamanlar ne olduğunu hayal etmemize gerek yok.

Neden birçok insan deha denilen bu kişilerin, sahip olduğu ön yargılarının mantıksız ve ahlak dışı olduğunu göremediklerine inanamaz? Sebeplerden biri, kültürümüzün derinlerine yerleşmiş yanlış bir varsayımdır: Birey, toplumsal ortamdan bağımsız özerk bir canlıdır. Psikoloji, sosyoloji ya da antropolojiye kısa bir bakış bile bu rahatlatıcı illüzyonu yok etmeye yeter. Hepimizin kendimiz için düşünmesi gerektiği aydınlanma ideali, hepimizin kendi başına düşünebileceği hiper-aydınlanma fantezisiyle karıştırılmamalıdır. Düşüncelerimiz, genelde farkına varamayacağımız yollarla çevremiz tarafından şekillendirilir. Bu güçler tarafından sınırlandırıldığını reddeden herkes entelektüel ihtişam yanılgısına kapılır.

Bir kişi ahlak dışı sisteme ne kadar gömülüyse, o kişiye bireysel sorumluluk yüklemek o kadar problemli olur:Çünkü ahlaki sorumluluğun mevkîsinin kusursuz özerk birey olduğu düşüncesine çok bağlıyızdır. Yanlış inanç ve davranışların toplumsal durumunu ciddiye almazsak herkesin başına buyruk olduğu bir toplum ve umutsuz bir ahlaki görelilikle karşı karşıya kalırız.

Ancak bu bakışla cezalandırılması gerekeni cezalandıramayacağımız kaygısı temelsizdir. Kadın düşmanlığı ve ırkçılık, bireylerden ziyade toplumun ürünü olduğu için olması gerekenden daha az kötüdür diye bir şey yok. Hume’u mazur görmek ırkçılığı mazur görmek; Aristo’yu mazur görmek de cinsiyetçiliği mazur görmek değildir. Irkçılık ve cinsiyetçilik hiçbir zaman kabul edilebilir değildi, insanlar sadece kabul edilebilir olduklarına dair yanlış bir inanç beslediler.

Bunu kabul etmek, geçmişin önyargılarının üstünü örtmek anlamına gelmez. Kant ve Hume gibilerin bile zamanlarının ürünü olduklarının farkına varmak, en büyük zihinlerin de eğer yeterince yayılmışsa hataya ve kötü olana karşı kör olabileceğinin bir hatırlatıcısıdır. Ayrıca kötü şöhretli açıklamalarında patlak veren önyargılarının arkada, düşüncelerinde bir yerde geziyor olup olmadıkları sorusunu bize sordurtmalıdır. Ölü beyaz erkek filozofların feminist eleştirilerinin çoğu bu şekilde, yazılarında açık görünen kadın düşmanlığının yalnızca buz dağının görünür kısmı olduğu yönündedir. Bu bazen doğru olabilir ancak öyle olduğunu baştan varsaymamalıyız. Birçok kör nokta küçük bir bölümde yer alır ve genel görüş alanını temiz bırakır.

Klasisist Edith Hall’ın Aristo’nun kadın düşmanlığı savunması, bir filozofun en kötü halinden nasıl kurtarılacağına dair bir örnektir. Onu bugünün standartlarına göre yargılamaktansa daha iyi bir test biçimi olarak Aristo düşüncesinin temellerinin onu bugün de önyargıya itip itmeyeceği sorusunu sorar. Aristo’nun deney ve kanıta olan açıklığını göz önüne alırsak bugün erkeklerin kadınlardan üstün olduğu konusunda ısrar etmeyeceği kesindir. Hume’da aynı şekilde hep deneyden çıkarım yapar, yani bugün koyu tenli insanlarla ilgili bir şüpheye düşmeyecektir. Kısacası, nasıl uygulandıklarındaki sorunu görmek için felsefelerinin temellerinden ötesine bakmamıza gerek yoktur.

Geçmiş düşünürleri mazur görmekte çekingen olmamızın bir nedeni de, ölüleri mazur görürsek yaşayanları da görmemiz gerektiği düşüncesidir. Eğer Hume, Kant ya da Aristo’yu ön yargılarından dolayı suçlayamazsak bugün #MeToo hareketiyle sosyal çevrelerinde tamamen normal kabul edilen eylemleri yüzünden ifşa edilen kişileri nasıl suçlayacağız? Sonuçta Harvey Weinstein Hollywood’un ‘casting couch’* kültürünün tipik örneği değil miydi?

Ancak ölü olanla yaşayan arasında çok önemli bir fark vardır. Yaşayan kişi hareketlerinin nasıl yanlış olduğunu görebilir, anlayabilir ve bunu yapmayı bırakabilir. Hareketleri suç olduğunda adaletle de yüzleşebilirler. Şu anki önyargıları geçmiştekiler kadar mazur göremeyiz. Toplumu değiştirmek, insanların birlikte yetiştiği önyargıların üstesinden gelinebileceğini onlara göstermekle mümkün olur. Bizi ve toplumumuzu şekillendiren çarpık değerleri yaratmakta sorumlu değiliz fakat şu anda onlarla nasıl başa çıkacağımız konusunda sorumluluk almayı öğrenebiliriz.

Ölünün böyle bir imkanı yoktur, bu yüzden onlara nefret kusmak anlamsız kalır. Geçmişin haksızlıklarına üzülmekte haklıyızdır fakat daha karanlık zamanlarda yaşamış bireyleri bugünün standartlarına göre yargılamak biraz ağır kaçar.


Çevirmen Notu: *bir filmde rol alabilmek için yönetmenle ilişki yaşamak.

Julian Baggini- “Why sexist and racist philosophers might still be admirable”, (Erişim Tarihi: 25.08.2020), Erişim Kaynağı: https://aeon.co/ideas/why-sexist-and-racist-philosophers-might-still-be-admirable

Çevirmen: Efe Aytekin

Çeviri Editörü: Berk Celayir

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Panpsişizm Bilincin Gizemini Neden Çözemiyor? - Keith Frankish

En Güncel Haberler Analitik Felsefe