Muhafazakarlar Neden Immanuel Kant’tan Hoşlanmıyor? – Matt McManus

2 Okunma
Okunma süresi: 8 Dakika

Ben Shapiro çok satan kitabı “Tarihin Sağ (Doğru) Yanı: Akıl ve Ahlaki Gaye Batı’yı Nasıl Büyük Yaptı”yla birlikte Milliyetçiliğin Erdemi’nin yazarı Yoram Hazony, postmodernizm eleştirmeni Stephen Hicks ve Liberalizm Nasıl Çuvalladı kitabının yazarı Patrick Deneen gibi Kant aleyhtarlarına katılarak Kant eleştirmenliği yapan bir dizi muhafazakar yazar arasına katıldı. Bu çağdaş muhafazakarlar Kant’ı ünlü tanımlamasıyla ”insanlık tarihinden şeytani bir adam” olarak niteleyen objektivist Ayn Rand ve Kantçı evrenselcilikle enternasyonalizmi kınayan aşırı-sağ görüşlü devletçi Carl Schmitt gibi daha erken dönem yazarların adımlarını takip ediyorlar.

Prusyalı filozofun intikamcı adaletin başlıca savunucularından biri olduğunu, dinin ahlaki yaşamdaki önemi üzerine bir hayli yazdığını ve kişisel erdemler konusundaki püritenliğiyle bilindiğini düşündüğümüzde bu durum garip görünebilir. Kant ayrıca fakirlere servet transferi aracılığıyla yardım etme gibi yükümlülüklerin en iyi ihtimalle ”mükemmel olmayan görevler” arasında sayılabileceğini; dolayısıyla özgür iradeye sahip bir kimsenin gönüllü olarak bu görevi üstlenebileceğini ancak bunun devlet tarafından zorlanamayacağını savunuyordu. Kant aynı zamanda insanlığın herhangi bir sosyopolitik düzenle mükemmelliğe ulaştırılabileceği konusundaki şüpheciliğiyle de biliniyordu. Saf Aklın Sınırları Dahilindeki Din kitabında insanın ”radikal şeytanlık’‘ için sahip olduğu potansiyelin daima bizimle kalacağını tutkulu bir şekilde savunuyordu. Bazı muhafazakarlar -özellikle Robert Nozick ve F. A. Hayek gibi liberteryenler- birçok önemli meselede Kant’la ortak noktada buluşmuştur. Ancak muhafazakarların çok daha büyük bir bölümü Kant’ın çağdaş ilerlemecilik (progressivizm) için bazı konularda zemin hazırladığı konusunda Hicks’le hemfikir gibi görünüyor.

Peki Kant’a yapılan muhafazakar eleştiriler nereden geliyor? Siyasi sağın geniş bir bölümünden gelen bu eleştiriler için ortada bir temel var mı? Her ne kadar Kant bir erken radikal olmasa da Fransız Devrimi’ni desteklemesinin ve Rousseau’yu beğenmesinin tesadüfi olması oldukça zor. Bu pozisyonlar doğrudan Kant’ın felsefesinin eşitlikçi ve evrenselci temelinden ortaya çıkmıştır ve devamında da Kant’ın felsefesinin bu yönü siyasi solun Martha Nussbaum ve Jürgen Habermas gibi önemli isimlerini de etkilemiştir. Kant’ın felsefi pozisyonlarına muhafazakar kanattan yapılan iki temel eleştiri var. İlk eleştiri hiyerarşinin doğal ya da istenebilir olduğu iddiasına önemli cevaplar sunan Kant’ın ahlaki eşitlikçiliğine geliyor. İkinci eleştiriyse Yoram Hazony ve Patrick Deneen gibi milliyetçilerin ve komüniteryenlerin de yoğun eleştirisine maruz kalan Kantçı bireyciliğe ve enternasyonalizme yapılıyor.

Kant’ın Eşitlikçiliği

Kant’ın düşüncesindeki birçok nokta kendi eşitlikçi özüne ters düşüyor. Kant kadınları düşük konumda gören görüşleriyle biliniyor- ki birçok feminist eleştirmen de Kant’ın insan karakterini ve sosyal etkileşimleri anlayışını sorun edinmiş halde. Kant’ın farklı ırkların-18. yüzyıl Königsberg’inde yalnızca birkaçıyla temasa geçebilse de- kusurları üzerine ortaya koyduğu antropolojik düşünceleri günümüzde halen utanç kaynağı olmaya devam ediyor. Üstelik Kant oldukça elitist biriydi, ”Aydınlanma Nedir?” adlı denemesinde ‘‘düşüncesiz yığın” için aşağılayıcı yorumlarda bulunuyordu. Kant bu tür önyargıları -özellikle mizojinisi- nedeniyle güçlü bir şekilde eleştirilebilir ve eleştirilmeli, ki görüşlerinin bazı problemleri kendi çağdaşları tarafından bile ortaya koyulmuştu.

Yine de Kant’ın felsefesinin özündeki bakış açısı ahlaki üstünlüğe dayalı sınıflandırılmış sosyal hiyerarşiler oluşturma yönündeki girişimlere karşı düşman kalmaya devam ediyor. Kant ”düşüncesiz yığın” hakkındaki kınamalarında bile onlara devlet yönetiminde önceden sahip olduklarından çok daha fazla söz hakkı tanınması için çağrıda bulunuyor. Kant bütün insanların ahlaki eşitliğine ve her bir insanın kendisi üzerindeki ahlak yasalarını fark edip uygulayabilecek bağımsız bireyler olarak davranılma hakkına çok temel bir inanç besliyordu. Her insanın -ne kadar mütevazı olursa olsun- ”paha biçilemez” temel bir haysiyete sahip olduğunu düşünüyordu. Bu görüşü kategorik imperatifin ünlü ikinci formülasyonunda neden hiç kimsenin hiç kimseyi yalnızca bir araç olarak kullanmaması gerektiğini yazmasının da nedenidir aynı zamanda. Bu insanların davranışlarını geliştirme amacıyla tasarlanmış otorite formlarına boyun eğilmesini de engelliyor. Bu aynı zamanda bazı insanların diğerlerinden üstün olduğu -Tanrı öyle uygun gördüğü için ya da üstün doğal yeteneklere sahip oldukları için- inancına dayanan sosyal hiyerarşilerin Kantçılar tarafından daima düşmanlıkla karşılanacağı anlamına da geliyor. Bazı insanlar üstün zeka ya da atletik yetenek gibi objektif olarak diğerlerinden üstün doğal yeteneklere sahip olsalar dahi bunun hiçbir şekilde onlara üstün bir sosyal yahut politik otorite tahsis ettiğini söyleyemeyiz.

Kant radikal anlamda demokratik, cumhuriyetçi bir hükümeti savunuyordu. Kant, Rousseau’dan bireylere kişisel davranışları üzerine yasaları uygulamak için özel liberal bir hak sağlamanın basitçe yeterli olmadığı fikrini çıkardı. Sivil özgürlük birçok anlamda liberal özel haklar kadar önemliydi ve ikisi aynı anda var olmalıydı. Bir devletin meşruiyetin ”doğru şartlarını” sağlamaya devam edebilmesi için vatandaşlar yalnızca oluşmasına katkıda bulundukları ve rıza gösterdikleri yasalara tabi olmalıydılar. Bu tür demokratik olarak eşitlikçi bir anlayışı siyaseten benimsemeyen -örneğin siyasi gücü ekonomik nüfuza sahip küçük bir elitler grubunun elinde toplayan- hiçbir hükümet meşru değildir ve vatandaşlarını kendisine boyun eğmeye zorlama hakkı yoktur. Bu tür argümanlar siyasi gücü seçilmiş bir azınlığın elinde yoğunlaştıran çağdaş liberal demokrasileri eleştirmek için de kullanılabilir. Çoğu Kantçı, Rawls ve Nussbaum gibi, daha da ileri gidiyor: Kant’ın insanların eşitliği hakkındaki argümanlarının gerektirdiklerini tam olarak gerçekleştirebilmemiz için siyasi ve ahlaki alanın ötesine geçip tüm insanlara yüksek bir yaşam standartını sağlamamızın gerekli olduğunu savunuyorlar.

Çoğu muhafazakarın bu pozisyonlara şüpheyle yaklaşması pek şaşırtıcı değil. Özellikle bazı liberteryenler Kant’ın otonomi üzerine yaptığı vurgunun zorlayıcı bir devletin yapacağı yeniden dağıtımcı çabaları gayrimeşru kılacağını makul olarak savunurken Kant’ın argümanlarının özü toplumda çok fazla eşitsizliğe göz yumulmasına karşı bir çerçeve çizme eğiliminde. Bunun ötesinde Kantçı iddialar toplumdaki eşitsizliğin liyakattan kaynaklandığını savunanlara karşı oldukça zorlayıcı cevaplar ortaya koydu. Bu aynı zamanda Kant’tan etkilenen Hayek ve Nozick gibi liberteryenlerin neden meritokrasi konusunda iddialarda bulunmaktan kaçındıklarını da açıklıyor. Tüm insanlar kendilerini ”paha biçilemez” bir konuma yerleştiren eşit bir haysiyete sahip oldukları için kimse büyük oranda ahlaki üstünlük ya da yetenek konusundaki farklılıklara dayanan argümanlarla ciddi sosyopolitik eşitsizlikleri haklı gösteremez. Her insan kendini yöneten kanunlar üzerinde eşit söz hakkına sahip olmalıdır. Eşit haysiyete her manada saygı göstermek ciddi anlamda ekonomik eşitsizliği -özellikle eğer Gilens gibi araştırmacıların da gösterdiği gibi bu ekonomik eşitsizlikler adil olmayan bir şekilde sosyopolitik gücün az sayıda kişinin elinde yoğunlaşmasıyla sonuçlanıyorsa- sürdürmeye izin vermemek gerektiği anlamına da geliyor. Bu tür bir düşünce büyük çoğunluğu ”aşağı insan” olan ve geçim kaynaklarıyla yaşam kalitelerini gücü en etkin şekilde kullanabilen bir avuç ‘‘üstün insana” borçlu gören Ayn Rand gibileri için kabul edilemez olurdu.

Kant’ın Bireyciliği ve Enternasyonalizmi

Bir diğer muhafazakar eleştiri Kant’ın bireyciliğine ve enternasyonalizmine karşı yapılıyor. Bu noktada Kant muthemelen ahlaki eşitlikçiliğinde olduğundan daha da yenilikçiydi ve tavizsizdi. Kant için ahlak büyük oranda duygusal ve grupsal bağlılıklarla -Ben Shapiro gibi insanların daima ahlaki dünyamızın merkezinde olacağını iddia ettiği yerel bağlılıkların da bulunduğu bir kategori- çok fazla ilişkilendiriliyordu. Kant, Yoram Hazony gibi milliyetçilerin de daha ”olgun” bir ahlaki bakış açısı için şart olmakla beraber taraflı olduğunu vurguladığı aile, klan, kabile ve ulus gibi şeylere duyulan olumsal grup bağlılıklarını benzer şekilde görüyordu. Farklı gruplardan insanların izole halde olduğunu ve paylaştıkları ortak insanlık üzerine akıl yürütme şanslarının olmadığını göz önüne alırsak bunlar anlaşılabilir pozisyonlardı. Ancak gittikçe daha da entegre hale gelen dünyamızda bu tür bağlılıklar zamanla önemini yitirecektir. Kant, ”Aydınlanma Nedir?” makalesinde son aşamada insanların kimliklerini ve ahlaki yükümlülüklerini ulusalcı ve dini geleneklerin filtresinden görmeyi bırakacağını ve kendilerini birer birey olarak tek başına düşünme yetisine sahip ahlaki ve rasyonel şahsiyetler olarak görmeye başlayacaklarını iddia ediyordu. Bu düşünce yapısı muhtemelen evrensel bir ahlak anlayışı ve bireysel otonomiyle uyum içinde olmayan gelenekler için oldukça keskin bir eleştirmene dönüşmeyi gerektirir.

Bu düşünceler tüm kültürel farklılıkların ortadan kalktığı ya da tek devletli evrensel bir devletin kurulduğu bir dünyayı ima etmiyor. Kant, ”Ebedi Barış” denemesinde global bir devletin tiranlığa dönüşeceğini, bireylerin ve hatta grup özgürlükleriyle farklılıkların baskılanacağını savunmuştu. Kant, sıkça gösterdiği ırkçı tutumlarına karşın geç dönem eserlerinde insanlara karşı adaletsiz olduğunu düşündüğü emperyalizm ve kolonyalizme karşı sık sık sesini yükseltiyordu. Ayrıca herkesin sahip olması garantilenecek ve milliyetçi ya da dini geleneklere uyulmasını amaçlayarak ortaya konan her türden siyasi talebe karşı direnmeye izin verecek devredilemez bir takım hakların tesis edilmesini savunuyordu. Bir diğer deyişle bir grubun kendi milliyetçi ya da dini kimliğini tanımlama hakkı kesinlikle bireylerin haklarını yok saymaya ya da kültürel homojenite için baskı yapmaya bir temel sağlayamazdı.

Immanuel Kant (1724-1804)

Bunun da ötesinde Kant, milliyetçi bağlılıklar da dahil olmak üzere yerel bağlılıklara verilen önemin bizim kendi kendimize aşıladığımız ahlaki bir gelişmemişlik halini ortaya çıkararak insanların kendi anayurtlarında özgürlük ve barışa sahip olma hakkına ve belki de en önemlisi ”evrensel konukseverlik” hakkına saygı göstermeyi de kapsayan diğer insanlara karşı sahip olduğumuz ”kozmopolitan” ahlaki yükümlülükleri fark etmekten bizi alıkoyduğunu düşünüyordu. Kaçtıkları ülke onları mülteci olarak görmeyi kabul etmese dahi yurtlarındaki tehlikeden kaçmaya çalışan insanlar başka yere gitsinler diye reddedilmemelidir. Kant’ın pozisyonu Birleşik Devletler gibi milliyetçi yönetimlere sahip ülkelerin de imzaladığı 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin mültecilere sağladığı üye ülkelere iltica başvurusu gibi modern bir hukuki hakkı öngörüyordu. Bunun gibi kozmopolitan ve enternasyonel pozisyonlar Kantçı bireycilikten ve yerel ahlaki bağlılıkların zamanla herkesin haysiyetine karşı saygı duyan daha güçlü bir evrenselciliğe yerini bırakması gerektiği iddiasından kaynaklanıyor diyebiliriz.

Özellikle millyetçi ya da gelenekselci eğilimleri olan bazı muhafazakarlar insanların daima kendileri gibi olanlara karşı daha güçlü ahlaki bağlılıklar besleyeceği fikrininin tarihsel, empirik bir hakikat olduğunu iddia ediyor. Kant her ne kadar bunun tarihsel gerçekliğini kabul etse de insani olarak olgunlaşmamızın zamanla ahlak dünyamızın genişlemesine de katkı sağlaması gerektiğini düşünüyordu. Sonuç itibariyle bir ulusa ya da etnik gruba olan bağlılığımızın ahlaki önemi her bireyin paylaştığı ortak insanlığa olan bağlılığımızla kıyaslandığında çok da büyük bir önem taşımamalıydı. Üstelik Kant’ın otonominin önemine yaptığı vurgu, onun, gruplar tarafından paylaşılan ulusal ve dini geleneklerin zaman zaman makul bireylerin sahip oldukları haklara baskın çıkabileceğini savunan kimselere karşıt bir şekilde konumlanmasına neden oluyor da denilebilir

Sonuç

Siyasi spektrumun her tarafından insanlar için Kant’ın zengin ve derin çalışmalarında değerli noktalar bulunsa da Kant’ın solculara nazaran muhafazakarlara verebileceği çok daha az şey var. Kant’ın tüm insanların ahlaki eşitliğine yaptığı vurgu ve bireycilikle enternasyonalizmin daima milliyetçi ve dini talepleri de karşılayacağı konusundaki ısrarı onu kendi zamanı için oldukça radikal ve hatta devrimci bir konuma yerleştiriyordu ve Kant bu devrimci konumunu günümüze kadar korudu. Kant, çalışmalarında pek çok muhafazakar pozisyonu, özellikle de sosyopolitik hiyerarşileri korumaya yönelik taleplerde -inancımızı ve geleneklerimizi paylaşanların daha az acil ihtiyaçlarını insanlığın ortak haysiyetini paylaşanların daha acil ihtiyaçlarının önüne koymaya yönelik duygu odaklı talepler- bulunan muhafazakar pozisyonları devamlı olarak kınadı.

Matt McManus- “Why Do Conservatives Dislike Immanuel Kant?”, (Erişim Tarihi: 08.06.2020), Erişim Kaynağı: https://areomagazine.com/2019/04/18/why-do-conservatives-dislike-immanuel-kant/

Çevirmen: Yiğit Aras Tarım

Çeviri Editörü: Berat Mutluhan Seferoğlu

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Önceki Gönderi

Thomas Aquinas Filozofsa İslam Düşünürleri de Olabilir - Peter Adamson

En Güncel Haberler Analitik Felsefe